Ana Sayfa Blog Sayfa 68

Demokratik Alevi Kadınlar Birliği: 25 Kasım’da Kadın Mücadelesine Ses Veriyoruz!

Demokratik Alevi Kadınlar Birliği, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü kapsamında yaptığı basın açıklamasında, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddetin küresel bir insan hakkı ihlali olduğunu vurguladı. Açıklamada, şiddet sorununun yalnızca bireysel bir trajedi değil, aynı zamanda sistematik bir sorun olduğu belirtilerek, bu durumun mücadelelerinin temelini oluşturduğu ifade edildi.

Açıklamada, dünya genelinde devletlerin eril ve milliyetçi politikaları altında kadınların ağır bedeller ödediği, savaşlar ve ekonomik eşitsizliklerin kadınları hedef haline getirdiği dile getirildi. Özellikle Ortadoğu’daki krizlerin kadınları daha fazla etkilediği, Türkiye’de ise siyasi aktivist kadınların maruz kaldığı baskıların acı bir gerçek olarak hatırlatıldığı belirtildi.

Almanya’daki kadın cinayetleri ve ev içi şiddet vakalarının artışına dikkat çekilerek, devletin bu konuda daha etkin ve önleyici bir strateji benimsemesi gerektiği vurgulandı. Kadın sığınma evleri ve destek ağlarının yetersiz kaynaklarla çalıştığına da dikkat çekilerek, hükümetlerin bu sorunları çözmek için somut adımlar atması gerektiği belirtildi.

Demokratik Alevi Kadınlar Birliği, kadınların korunması için koruma mekanizmalarının güçlendirilmesi gerektiğini, erkeklere yönelik eğitim programlarının yaygınlaştırılması gerektiğini savundu. Ayrıca, göçmen kadınların özel risk altında olduğuna dikkat çekerek, devletin bu gruba yönelik koruma taahhütlerini artırması gerektiği ifade edildi.

Açıklamanın sonunda, kadın mücadelesinin her gün devam etmesi gerektiği, kadınların birbirine destek olması ve öz savunmalarını geliştirmeleri gerektiği vurgulandı. Kadına yönelik şiddete karşı ortak mücadele çağrısı yapılarak, erkeklerin de bu konuda sorumluluk alması gerektiği belirtildi.

Ulusalcı Propagandada Saldırganlık ve Pervasızlık Şükrü Yıldız

Son günlerde Türkiye’de en çok tartışılan başlıklardan biri yürüyen demokrasi ve barış süreci. Ama her gündeme geldiğinde olduğu gibi, bugün de aynı duvara çarpıyor. Çok net, bir ırkçı dalga yeniden hortlamış durumda. Özellikle ulusalcı-kemalist çevrelerin sosyal medyada yürüttüğü propaganda dili artık iyice saldırganlaşmış, pervasızlaşmış halde.

Biz yıllardır söylüyoruz, Sosyal medya trollerini biraz takip ederseniz, hangi hesabın kimden beslendiğini herkes anlıyor. Bu yüzden bugün ortaya saçılan nefretin kaynağını görmek de zor değil. Örgütlü bir kesim, tam da bu barış ve demokrasi tartışmalarının ortasında süreci baltalamak için elinden geleni yapıyor. “Toplum hazır değil”, “Bu iş çözülemez”, “Bunlar isyancıydı” gibi cümleler, aslında 100 yıldır sürdürülen inkar siyasetinin bugünkü versiyonları.

15 Kasım… Seyit Rıza ve arkadaşlarının Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edilişlerinin 88. yılı. Avrupa’nın birçok kentinde ve Türkiye’nin birçok şehrinde anmalar yapıldı. Bu anmaların görüntüleri, fotoğrafları, paylaşımları sosyal medyaya yansıyınca, ulusalcı kesimin nasıl bir nefret kusmaya başladığını hep birlikte gördük.

Eskiden bu dil biraz örtülmeye, biraz görmezden gelinmeye çalışılırdı. Bir şeyler söylenir ama üstü kapatılırdı. Bugün artık maskeler düştü. Bir dönem Cumhuriyet Halk Partisi’nin önemli isimlerinden Onur Öymen’in kurduğu o cümleyi hatırlayın, “Dersim’de analar ağlamasın diye mi düşündük? Ağlasın.” O anlayışın hiç değişmeden devam ettiğini açık açık izliyoruz.

Dem Parti’nin yaptığı anma paylaşımını çoğunuz gördünüz, “Seyit Rıza ve arkadaşlarını andık, çıralarımızı yaktık.” dediler. Mesele bu açıklamanın içeriğinden çok, altına dökülen nefret dilidir. Bakıyorsunuz, troll hesaplar tek ağızdan bağırıyor, “Dersim diye bir yer yoktur! Tunceli’dir!”, “Seyit Rıza tescilli vatan hainidir!”

Bu dil sadece bireysel nefretin dili değil; devletin 100 yıldır işlediği resmi tarih kalıbının bire bir yansımasıdır. “Dersim yok, Tunceli var.” demek, oradaki halkın kimliğini, kültürünü, inancını yok saymaktır. Bu dünyanın hiçbir yerinde kabul edilmeyecek açık bir ırkçılıktır.

Bugün “ulusalcı sol”(Nazi) diye kendisini tanımlayan kesimin kullandığı dil, uluslararası faşist rejimlerin diliyle birebir aynı. Aynı tekçilik, aynı inkar, aynı asimilasyon politikası.

Burada şunu görmek gerekiyor, Türkiye’de yaşanan pek çok sorunun temelinde bu zihniyet yatıyor. Teklik dayatması. Kimlik inkarı. Asimilasyon. Üstelik bu politika sadece bir ideolojik grubun değil; sağından soluna, milliyetçisinden siyasal İslamcısına kadar çok geniş bir mutabakatın ortak anlayışı. Mesele Kürt ve Alevi olunca, tablo bir anda netleşiyor. O ana kadar birbirine muhalif görünen kesimler, birden aynı cümleleri kurmaya başlıyor.

Uluslararası hukuka göre, soykırım tanımına giren maddelerden sadece biri bile uygulanmış olsa “soykırım”dan söz edilebilir. Dersim’de ise neredeyse hepsi aynı anda uygulandı, zorunlu göç, sivil katliam, yaşam alanlarının yok edilmesi, çocukların ailelerinden koparılması, inanç yasakları… Ve unutmayalım, Soykırım suçunda zaman aşımı yoktur.

Bunca belge, bunca tanıklık ortadayken hâlâ inkarcılık devam etmektedir. İhsan Sabri Çağlayangil’in kendi ağzından verdiği meşhur röportaj ortada, “Mağaralara gaz verdik, fare gibi zehirlendiler.” Bu kadar çıplak bir itiraf hâlâ inkar ediliyorsa, bilin ki katliam değil; o katliamı üreten zihniyet savunuluyor. Bu insanlar, açıkça şunu demek istiyor, “Onlar öldürülmeyi hak ediyordu.” İşte bu cümle, tarihteki bütün faşist rejimlerin ortak cümlesidir.

Buradan bir başka kritik noktaya geçelim, Mustafa Kemal’i bütün bu süreçlerin dışına itme çabası. Ne deniliyor? “Hastaydı.”, “Haberi yoktu.”, “Sorumlu başkalarıydı.” Soralım, Ararat’ta da mı hastaydı? Zilan’da da mı hastaydı? Şeyh Sait’te, Beytüşşebap’ta, Koçgiri’de de mi yoktu? Hepsinde mi tesadüf? Hepsinde mi habersiz? Bu söylem, tarihsel gerçeklikle uyuşmuyor. Çünkü bütün bu süreçlerin altında, devletin en üst düzey karar mekanizmasının imzası var. Belgeler de, arşivler de, resmi kararlar da bunu gösteriyor.

Cumhuriyetin kuruluş ideolojisi “tek dil, tek din, tek kültür” üzerine kuruldu. Alevilerin, Kürtlerin, Asurilerin, Arapların, farklı inanç topluluklarının kimlikleri reddedildi. Eğitim sistemi buna göre şekillendirildi, tarih kitapları buna göre yazıldı.

Bugün sosyal medyada gördüğümüz nefret dili, işte bu ideolojik eğitimin doğrudan sonucudur. Bir haber spikeri sosyal medyada şöyle yazmış, “Türk ve Atatürk düşmanı olanlar, Malazgirt’te yendiğimiz, İstanbul’da fethettiğimiz, Çanakkale’de bozguna uğrattığımız düşmanların Anadolu’da kalmış tohumlarıdır.” Bu cümle, bir halkın tamamını düşmanlaştıran, onları “temizlenmesi gereken yabancı artıkları” gibi gösteren bir zihniyeti ele veriyor. Üstelik bu sözleri söyleyen sıradan bir troll değil; ekran önünde haber sunan bir medya çalışanı.

Bu kişi haber anlatırken nasıl objektif olabilir? Bu kişi Alevinin, Kürdün, Ermeni’nin, Rum’un varlığını eşit ve insanca nasıl kabul edebilir? İşte bu nedenle “kılıç artığı”, “Ermeni dölü”, “Yunan tohumu” gibi insanlık dışı hakaretler hâlâ dolaşımda. Devletin inkarı ile toplumun nefreti birleşince, ortaya böyle vahşi bir tablo çıkıyor.

Bazı hesaplar Alişer için “Rusların adamıydı, Koçgiri isyanının sorumlusuydu” gibi cümleler kuruyor. Bu dil, bir halkın özgürlük ve varlık mücadelesini gayrimeşru göstermeye çalışan klasik propaganda dilidir. Oysa bir halk, kimliğini ve inancını savunuyorsa; bu ihanet değil, en doğal hakkıdır. Eğer bu ihanetse, o zaman insanlık onurundan söz etmeye gerek kalmaz.

Tam da bu noktada Alevi toplumuna yönelik başka bir manipülasyon devreye giriyor. Alevi toplumunu devlete göre yeniden şekillendirmeye çalışan figürler var. Rıza Zelyut bunlardan sadece biri. Aleviliği devletin resmi ideolojisine uyumlu göstermeye çalışıyorlar. Ne diyorlar? “Alevilik Mustafa Kemalcidir.”, “Aleviler şöyledir, böyledir.” Hayır. Alevilik biat dini değildir. Alevilik, devletin ideolojisine göre tanımlanamaz. Alevilik, adaletin, hakkın, eşitliğin ve insan onurunun yoludur. Bu tarihsel çizgide Seyit Rıza da, onunla birlikte direnenler de bu yolun direnen yüzüdür. Onların hedefi sadece Dersim’i değil; inancı, kimliği, varlığı savunmaktı.

Bugün devlete yakın duran bazı isimler Alevi oldukları için değil, devlete biat ettikleri için öne çıkarıldı. Bu, tarihte başka halklarda da gördüğümüz klasik bir yöntemdir.

O dönem gazete manşetlerinde “Seyit Rıza hesap veriyor” diye atılan başlıklar, bugün yeniden “belge” diye sosyal medyada dolaştırılıyor. O manşetlere bakıp, sanki Seyit Rıza devlete yalvarmış, diz çökmüş gibi bir algı yaratmaya çalışıyorlar. Oysa katliam sürecinde görev alanların anıları da, siyasi tanıklıklar da, halk hafızası da bize başka bir şey söylüyor. Ve Seyit Rıza’nın o meşhur sözünü unutmamak gerekiyor, “Sizin yalanlarınızla baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama ben de diz çökmedim, bu da size dert olsun.” Bu sözün ağırlığı bile, bugün kurulan bütün propagandayı yerle bir etmeye yeter.

Tarih, henüz kapanmış bir defter değildir.

ALİ SİZE YAR OLMAZ ÖZGÜR KAPLAN

Alevilik, bilimin, akıl ve vicdanın rehberliğinde yeniyi yaratabilme cüretidir. Alevilik kendi kökleri üzerinde, her türlü şiddete, asimilasyona ve dejenerasyonlara rağmen yeni filizler açabilen kadim bir inançtır. Geçmişi ile gurur duyarken, buna kuru lafazanlık ya da kof beylik sözlerinden ibaret bakmayıp, tarihte yapılanlar ile de yetinmeyerek başta yol ulularımızı ve yaptıklarını rehbere (okula) dönüştürerek inancını geleceğe taşımasını bilmiştir. Bunca birikimin ve kemalet sahibi bir halkın yaratılması, bu halkın öz tarihini okula dönüştürmesi ile olmuştur.

Bizim açımızdan yol ulularımızın her biri, bilim ile gidilen yolun kendisidir ve dahası onların şahsiyetleri bizatihi dört kapı kırk makam okuludur.

Örneğin; Yezidlik kimliğine göre Ali biat etmeyen bir asiyken, biz Aleviler için Ali yaşamın kaynağı olan ANA/SIR’dır…

Yani Aleviler açısından zalimliğin, zorbalığın adı Yezid’lik iken, onlara karşı direnenlerin rehberi Ali’dir.

Ali, adalet, bilim, eşitlik gibi insana özgü erdemlere giden yol olmuştur.

Her dönemin Yezidi varsa Hüseyini de var derler. Bu söz de Ali’dendir.

Kendini sürekli geliştirerek yaşadığı çağın ötesini hedefleyen, kadına, çocuğa ve doğaya eşit bakan inancın Alisi yoksula yoldaş olandır.

72 millete bir nazarla bakanların rehberidir Ali…

Bu bağlamda biz Alevilerin varlığı, herhangi bir dinin içinde mi dışında mı türünden sığ yaklaşımlara sığdırılamaz.

Nesimi’nin; ”Bende var iki cihan, ben bu cihana sığmazam.”

sözlerini hatırlayalım. İki cihana sığmayan Alevilik, nasıl olur da herhangi bir dine, mezhebe, siyasete sığabilir? Çünkü biz, Musa ile Tur dağında buluşup, bir gece Meryem’e mihman olup, Hz.İsa’nın öz babasıyız diyebilen öğretinin ta kendisiyiz. Yani biz, bir kandilden bir kandile atılıp yeryüzüne saçılan ışığın içindeyiz. Dinlerin değil insanın içindeyiz.

Aleviler, zalime karşı direnirken ALİ’yi rehber bilir. Başta evlerinin ve tüm kutsal mekanlarının baş köşesine onun temsili resmini asar.

Bizim açımızdan Şah Hüseyin’e ihanet eden de bir, Pir Sultan’a gül atanda bir. Ama Hz.Ali’yi tek başına Zülfikardan ibaret gören ve bizi bizim Alimizden koparmaya çalışanda birdir.
İhanet’de profosyonelleşmiş.!

Zamane yezitlerinin yeni saldırı silahının adı, ”Alisiz Aleviler” söylemidir. Osmanlı devleti, başta serçeşme olmak üzere yüzlerce dergahımızı işgal etmişken, şimdi onun izinden gidenler hızlarını alamamış olacak ki, bir arada durma sebebimiz olan Ali’yi bizden koparmaya çalışıyorlar. Yani bizi sembolsüz bırakarak dağıtmak istiyorlar. Üstelik bunu zamane yezitlerine karşı halkımızı aydınlatarak mücadele eden Alevi kurumlarımızı hedef alarak yapıyorlar. Çünkü bizim yeniden bir araya gelmemizden iri ve diri olmamızdan korkuyorlar.!

Evet korkaksınız çünkü bizim Alimiz, sizin taraf olduğunuz zihniyete karşı mücadele etti.

Çünkü bizim Alimiz, yoksula yoldaş, mazlumun yanında, zalimin tam karşısındadır.

Çünkü ALİ Yar’dır yaradandır.

Çünkü Ali bize rehberdir.

Ali Alevilerin adalet ve direniş sembolüdür.

Bizi ALİ’ye el etmeye çalışıyorlar.

Ama ALİ size yar olmaz.

Tüm kurumlarımız ve kadrolarımızla, zamane yezitlerine karşı direnmeye devam edeceğiz.
Bu böyle biline..

alevi haber ağı

Kadına Yönelik Şiddete Karşı Farkındalık İçin Panel Düzenleniyor

Kreis Gross Gerau (Gustavsburg) Cemevi Kadınlar Birliği, kadına yönelik şiddete karşı farkındalık yaratmak amacıyla 28 Kasım 2025’te kapsamlı bir panel düzenleyeceğini duyurdu. Etkinlikte, alanında uzman konuşmacılar kadın mücadelesi, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve şiddetle mücadele politikaları üzerine değerlendirmelerde bulunacak.

Panelde yer alacak konuşmacıların, toplumsal farkındalığı artırarak dayanışmayı güçlendiren ve mücadeleyi ortaklaştıran birer ses olacağı vurgulandı. Cemevi Kadınlar Birliği, tüm üyeler, kadınlar, erkekler ve gençleri bu anlamlı etkinliğe davet ederek, birlikte mücadele etme iradesini yükseltmek için önemli bir buluşma olacağını belirtti.

Birlikte güçlenme vurgusu yapan Kadınlar Birliği, “Varoluşumuzla, dayanışmamızla ve sesimizle bu günü birlikte güçlendirelim. 28 Kasım’da buluşalım, birlikte çoğalalım, birlikte güçlenelim.” ifadeleriyle çağrısını sonlandırdı.

Etkinlik, 28 Kasım 2025’te Kreis Gross Gerau (Gustavsburg) Cemevi’nde gerçekleştirilecek.

Asli Mekân İkrarın Kendisidir: Alevilikte Dil ve Kimlik Felsefesi DENİZ YILDIZ

İnsanın Sözü, İnancın Yolu

İnsan özne olarak varlığının farkına vardığı an, Dili ile bir bütünlüğe bürünür. Dil, sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda öznenin kendilik bilincini kurduğu asli mekândır. Asli mekansa ikrarın kendisidir. Dil, “öteki”nin varlığını somutlaştıran en güçlü kanıttır. Ötekiyle kurulan iletişim ve ilişki, bireyin özne olduğunu ve kendini gerçekleştirdiğini gösteren temel eyleme dönüşür.

İnsan, toplumsal bir varlık olarak var olurken, konuşmaya evrildiği an, kendi benliğinin bir özne olduğunu fark eder ve kendini gerçekleştirme sürecini başlatır. Bu süreçte Dil, direnişin ve sürekliliğin taşıyıcısı olur. Geçmişi geleceğe aktararak, unutulmaya ve yok olmaya karşı kültürel bir direnç gösterir. Kendini gerçekleştiren özne, bu direniş içinde kimliğini inşa eder ve bu kimlik, insana dilin kendi varlık sebebi olduğunu hatırlatır.

Bir dilin mekanizması, anlaşılabilir ve var olabilme kapasitesini kazanmak için kök saldığı kültür ve inanç sistemleriyle şekillenir. İnanç, dilin anlam evrenini derinlemesine biçimlendiren kurucu bir unsurdur.

Hakk’ı Dilde, Canı Kâinatta Arama

Bedende inancın dile yansıması, toplumsal hafızayla bütünleşerek Alevi hakikatinde sözlü geleneğiyle devam etmiştir. Alevi yolunda, inanç dili Batıni yaklaşımlarla yoğrulur; bu, zahiri kurallardan çok, manevi ve mistik anlamlara odaklanmayı gerektirir. Günümüzde ise pek çok din ve inanç sistemi, dili kutsallaştırarak, kendi dilini biricik ve mutlak kabul etmiş; onu günlük yaşamın bağlamından uzaklaştırmıştır.

Buna karşın, ana dil ile yapılan ibadet, duygu dünyasında bir coşku ve yücelme hali yaratır. Alevilik ise sözlü geleneğiyle inancın dilini doğayla birleştirmiş ve Hakk’ın parçası olan kâinatı kendinden ayırmamıştır. Bu anlayışı, Suyun dahi bir canı olduğuna inanan Alevi canlar, “Can” kavramını kendinden sayarak hakikatle bütünleşmiş, inancın dilini “Can Can’a Birlik” (Vahdet-i Vücut) inancıyla iç içe geçirmiştir.

Bu felsefe, Seyyid Nesîmî gibi ulu ozanların deyişlerinde en radikal ifadesini bulur: Sûretim İncil midir,
Mânâda Kur’an mıdır?
Cismim sırr-ı Kibriya’dır,
Ol insana sığar, bil sen onu.
Dostun sırrını dilde ara,
Açılan her harfte ara.
Nesîmî’den sorarlar bu sırrı,

Der ki: Can içinde candır bu ten. İşte bu deyişler ve nefesler, inancımızın kalbi olan Cem Erkanlarında can bulur. Pirler, Dedeler ve Zâkirler, deyişleri sazın telleriyle makama dökerek, Hakk’ın sırrının uzakta değil, insanın kendi özünde saklı olduğunu canlara aktarır. Pirlerin deyişlerle inancı anlatması, hem bir ibadet hem de sözlü bir mektep işlevi görür.

Alevilikteki bu dil duruşu, aynı zamanda tarih boyunca süren bir kimlik ve direniş kavgasıdır. Egemen dillerin dayatmasına karşı, deyişlerin ve nefeslerin halkın diliyle söylenmesi, inancın halkın bağrından çıktığını gösterir. Baskı dönemlerinde de deyişler, açık anlamları dışında gizli şifreler taşıyarak inancı koruyan bir kalkan olmuştur.

Kürt Alevi Canlar için ise bu duruş, iki koldan verilen bir savaştır: Birincisi, dini dogmalara karşı Alevi öğretisini korumaktır. İkincisi, anadili Türkçe olmayan bizler için, Kürtçe gibi anadillerin ve sözlü kültürün de asimilasyon tehlikesine karşı deyişler ve hikâyeler aracılığıyla yaşatılması bir zorunluluktur. Bu durum, inancın kendi hakikatiyle olduğu kadar, dilsel ve etnik kimliğiyle de ayrılmaz bir bütün oluşturduğunu gösterir.

O yüzdendir ki, baskın dinler tarafından hakikatimizden koparılma, yok etme çabaları ve kutsal mekânlara yabancılaşma başlamıştır.

Ancak Alevi yolu, tüm bu çeşitliliğe rağmen şunu haykırır: Yol bir, sürek binbirdir!

Dersim’in Kayıp Kızları belgeseli İzmir’de izleyiciyle buluştu

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İzmir Kadın Meclisi, 25 Kasım etkinlikleri çerçevesinde ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ belgesel filmini izledi. Belgesel, Dersim Tertelesi döneminde ailelerinden koparılarak başka yerlere gönderilen iki küçük kız çocuğunun dramatik öyküsünü konu alıyor. Gösterim, Karaca Sineması’nda yapıldı ve etkinliğe DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Mutlu da katıldı.

Gösterim öncesinde konuşan DEM Parti İzmir Kadın Meclisi Sözcüsü Türkan Aslan Ağaç, kadınlara yönelik şiddetle mücadelenin görünür kılınması gerektiğini vurguladı. Ağaç, “Yüzyıldır bu coğrafyada büyük trajediler yaşandı. Bu trajedilerin en büyüğü Dersim Katliamı. Bu katliamın mağdurları en fazla kadınlar oldu. Şiddetin bireysel değil, toplumsal ve politik olduğu gerçeğini ifade etmek için bu belgeseli seçtik” dedi.

Belgeselin ardından konuşan Yüksel Mutlu, Dersim’in yaşadığı acıları ve tarihsel süreci hatırlatarak, “38’den bu yana Dersim hala bu acıları taşıyor. Bugün henüz mezar yerini bilmediğimiz Seyit Rıza ve Şeyh Sait’in mücadelelerine saygı duruşunda bulunuyoruz” şeklinde ifade etti. Mutlu, kültürel soykırıma dikkat çekerek, “Alevilik yok olmadı, bunun özgürlük mücadelesi devam ediyor” dedi.

Etkinlik, barış ve demokrasi çağrısı yaparak geçmişle yüzleşmenin önemini bir kez daha gündeme getirdi. İzmir’de gerçekleştirilen bu gösterim, kadınların ve toplumun bu tür trajediler karşısında dayanışma içinde olması gerektiğinin altını çizdi.

Frankfurt’ta Alevilik Eğitim Kongresi: Bilgi ve Dayanışma Buluşması

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Alevilik derslerinin niteliğini artırmak amacıyla 2025 Alevilik Dersleri Eğitim Kongresi’ni Frankfurt Cemevi’nde düzenledi. 8 Kasım 2025 tarihinde gerçekleştirilen kongre, Alevi inanç değerlerinin ve kültürel hafızanın genç nesillere aktarılması konusundaki önemi vurguladı. Eğitim, sadece akademik bir alan olmanın ötesinde, aynı zamanda ahlaki ve eşitlikçi değerlerin geleceğe taşınmasında bir rehber işlevi görüyor.

Kongreye yoğun ilgi gösteren öğretmenler, Alevilik derslerini daha nitelikli hale getirmek için kendilerini geliştirme fırsatını değerlendirdiler. Deneyimli eğitmenlerin sunumları ve interaktif oturumlar sayesinde, katılımcılar yeni bilgi ve beceriler kazandılar. Bu tür organizasyonların her yıl gerçekleştirilmesi, eğitim alanındaki gelişim açısından büyük bir motivasyon kaynağı oldu.

AABF Genel Sekreter Yardımcısı ve Eğitim Sorumlusu Şenay Can, kongrede yaptığı konuşmada, eğitim sürecinin önemine dikkat çekerek, “Birlikte öğrenmenin ve paylaşmanın coşkusunu yaşadık. Alevilik dersleri, inançsal bilinçle yetişen gençlerin yetişmesine katkı sağlıyor,” ifadelerini kullandı. Kongre, katılımcılar arasında dayanışma ve işbirliği ruhunu güçlendirdi.

Türk Devletinin Değişen Yapısal Özellikleri AZİZ TUNÇ

0

Osmanlı devleti, 1912’de İTF’lilerin yaptığı ve Babıali Baskını olarak bilinen darbe ile niteliksel bir değişimin ilk adımını atmıştır. Bu darbe ile Osmanlı padişahının gücü sınırlandırılmış İTF’liler iktidarın güçlü ortağı olmuşlardır.

İTF’liler Almanların safında girdikleri birinci emperyalist savaşta yenilmişler ve ülkeyi terk ederek kaçmışlardır. Zaten gücünü kaybetmiş olan padişah ve çevresi ülkeyi yönetemez duruma düşmüştür.

Bu koşullarda bir kısmı ikinci derece İTF’lilerden ve bir kısmı da padişahın çevresindekilerde oluşan iki sosyo- politik fraksiyon tarafında oluşan grup devleti kurtarma çabasına girmiştir.

Birkaç yıllık bir süreçten sonra 1923’de Lozan’da emperyalistlerin gücü ve desteğiyle Kemalist Türk Devleti kurulmuş oldu.

Türk devletini oluşturan Kemalistlerle padişahçı ve İslamcı iki temel sosyo- politik fraksiyon, 1923’ten önce 1923 ten sonra devletin içinde sürekli çatışma halinde olmuşlardır. Devlet içindeki iki gruptan Kemalistler devletin hâkim gücüydüler. Ancak Osmanlıcı ve İslamcı grup da sürekli varlığını korumuş ve değişik düzeylerde iktidar mücadelesini sürdürmüştür.

Kendilerini devletin sahibi kabul eden bu İslamcı Osmanlıcı- İslamcı kesim, Bu çatışmayı daha uygun koşullarda sürdürmek ve devleti Kemalistlerin elinde almak için 1970’lerde MNP adlı partiyi kurdular. Bu kesim MNP ile başlattıkları süreci, MNP, Refah Fazilet partileriyle sürdürmüşlerdir.

En son Erdoğan’ın bir grup arkadaşıyla AKP’yi kurarak yola koyulmuştur.

Erdoğan 2002’de seçimlere girerken, o döneme kadar sürdürülen klasik Kemalist devletin bütün zorbalıklarına bütün baskılarına karşı çıkan sahte demokrat liberal bir görüntü vermiş, böyle bir maske takınmıştı.

Erdoğan’a bu sahte demokratik görüntü vererek devleti ele geçirme taktiğini, eski “komünizme karşı mücadele dernekleri”nin yöneticisi, MİT ve CİA adına faaliyet yürüten muhterem hocası FETÖ vermişti.

Çünkü Gülen bu taktikle yıllardan beri devletin en özel kurumları olan ordu polis ve MİT içinde örgütlenmiş ve önemli bir güç edinmişti.

Bunu bilen Erdoğan, devleti ele geçirmenin, F. Gülen ile birlikte olmaktan FETÖ’ye biat etmekten FETÖ’nün taktiklerini uygulamaktan geçtiğini görmüştü.

Böylece hükümeti ele geçen Erdoğan “ayağını yerleştirdikten sonra” devletin tamamına hâkim olmanın hazırlıklarını başlamıştır.

Gerçek demokratik kamuoyu, bir bütün olarak Aleviler, Kürtlerin yurtsever kesimi Erdoğan’ın bu sahte demokratlık maskesi altına sürdürdüğü gerici, faşist ve ırkçı faaliyetlere karşı mücadele etmişlerdir. Bu sahte demokratlığa pirim vermemişler, teşhir etmişlerdir.

Buna rağmen yalan propagandalarla ve sahte demokratik görüntüyle Erdoğan 2002’de hükümeti ele geçirmiştir. Erdoğan ilk birkaç yıl bu sahte demokrat görüntüyü sürdürerek hükümetini güçlendirmeye çalışmıştır.

2006’ya gelindiğinde Erdoğan yeterince güçlendiğini düşünerek, Türk ordusuna, polisine ve MİT’e yönelik operasyon adı altında ciddi saldırılar geliştirmiştir. Bu saldırıların sonucunda 2012’de Balyoz ve Ergenekon davalarıyla ordunun, polisin ve MİT’in yüzlerce üst düzey yetkilisi yargılanmıştır. Bu saldırılar resmen ve alenen Kemalist devlete yönelik saldırılardı.

. İlk defa böyle bir durum yaşayan Kemalistler Erdoğan’ın saldırılarını püskürtememişlerdir. Erdoğan bu saldırılarla orduda poliste ve MİT’te Kemalistleri ciddi anlamda zayıflatmıştır

Bu saldırlar Erdoğan’ın gücünden kaynaklanmıyordu. Bu saldırıları destekleyen ve kökleri ta Osmanlı dönemine dayanan İslamcı Osmanlıcı bir toplumsal kesim bulunmaktaydı ve söz konusu kesim Erdoğan’a ciddi bir destek vermekteydi.

Bu destekle beslenen ve FETÖ ile kurulan ittifakla büyük bir güce sahip olan Halbuki bu kurumlar hem Kemalistlerin güç odağıydı hem de devletin en önemli kurumlarıydı.

Erdoğan o dönem sürdürdüğü operasyonlarla ve kendisini güçlendirici uygulamalarla kısa süre içinde, orduyu, polis teşkilatını ve MİT’i ele geçirmiş denetimine almıştı. Böylece İslamcı Osmanlıcı siyaseti temsil eden klik adına Erdoğan, FETÖ ve diğer tarikatlarla işbirliği yaparak önce hükümeti ele geçirmiş, sonrada Türk Devleti’nin yapısal özelliğini köklü biçimde değiştirmiştir.

Bu temel stratejik kurumları ele geçiren Erdoğan, faaliyetlerinin ve amacının doğal sonucu olarak, yine yaptığı çeşitli operasyonlarla yargıyı da ele geçirmiştir.

Buraya kadar geçen bu süreç içinde Erdoğan kendisine bağlı bir sermaye grubu da oluşturmuştur. Zaten var olan MÜSİAD adlı kurumda örgütlü bulunan İslamcı sermaye, Erdoğan tarafında başka bir İslamcı partiye değil, doğrudan kendisine bağlı olacak şekilde yapılandırılmıştır.

Devam eden süreçte devletin imkanlarını sunduğu ve “beşli çete” olarak namlanmış soygun- sömürü çetesinden haraç alarak havuz medyası oluşturmuştur.

Böylece Türk devleti 2012’den sonra çok ciddi anlamda Kemalizm’den arındırılmış, sosyolojik ve bürokratik olarak Erdoğan’ın ve FETÖ’nün devleti olarak yeniden yapılandırılmaya başlanmıştır. Elbette henüz her şey tamamlanmamıştı. Ancak yolun büyük bir kısmı aşılmış, devletin kurumları ele geçilmiştir.

Erdoğan için bu aşamada iki sorun vardı. Birincisi bu sosyal ve bürokratik zemini hukuksal siyasal bir çerçeveye kavuşturmak gerekiyordu. Yani devletin artık eski Kemalist devlet olmadığının, Erdoğan ve FETÖ devleti olduğunun tescil edilmesine ihtiyaç vardı. İkincisi FETÖ’nün iktidar ortaklığı Erdoğan’ı rahatsız etmekteydi. Erdoğan, tek başına “padişah, halife diktatör” olmak istiyordu. Ve bu isteğini bu aşamada yapmak zorundaydı.

Çünkü bundan sonra kendi iktidarının sağlamlaştırmak için yapacağı hukuksal yasal ve siyasal düzenlemeler, FETÖ’nün iktidar ortaklığını daha sağlam hale getirebilirdi. O nedenle Erdoğan, bu düzenlemeler yapılmadan FETÖ’nün iktidar ortaklığında tasfiye edilmesini, kendisinin tek adam olarak iktidara sahip olmasını istiyordu. Bunun için Erdoğan 2016 da erken doğuma zorlanmış darbe ile iktidar ortağı FETÖ’yü devre dışı bırakmıştır.

Bu arada Kemalist muhalefet durumunda olanların yetersizi öngörüsüz muhalefeti de Erdoğan’ın işini kolaylaştırıyordu. Demokrasi güçleri, Kürtler ve Aleviler ise yaptıkları yetersiz muhalefetle, Erdoğan’ı zor durumda bırakmışlar ancak tek adam rejimini engelleyememişlerdir.

Böylece Erdoğan 2016’dan Kemalist Türk devletini ele geçirmiştir. Erdoğan bu avantajı kullanarak Türk devletini kendi istediği doğrultuda yani İslam Osmanlı ve Türkçü devleti yapılandırmaya çalışmaktadır.

Mevcut durumda, ordunun başkomutanı Erdoğan’dır.

MGK Erdoğan’a bağlıdır.

Polis teşkilatı ve MİT Erdoğan’ın emrindedir. Ayrıca Erdoğan’ın SADAT adlı şahsına ve sistemine özgü ayrı bir ordusu bulunmaktadır ki bu olgu başlı başına bir sorundur.

Yargı Erdoğan’ın elindedir.

Medya Erdoğan’ın emir eri durumundadır.

Milli eğitim sistemi doğrudan Erdoğan, tarafından yönetilmektedir.

Dış politika Erdoğan’ın elindedir.

Ekonomi bütün kurumlarıyla Erdoğan’ın emrindedir.

Sağlık sitemi, emeklilik sistemi, sosyal düzenlemeler, akla gelen herşey Erdoğan’ın elindedir.

Nihayetinde Erdoğan, Osmanlı- İslam ve Türk imparatorluğu kurmak amacıyla Tek adam olarak devleti ele geçirmiş ve amacına uygun olarak gerekli bütün örgütlülükleri gerçekleştirmiştir. Hatta bölge egemenliği sağlamak için bir dizi faaliyetin yürütüldüğü de bilinmektedir. Erdoğan’ın bireysel zenginleşmesi de bu değişimin ve düzenlemelerin sonucudur. Çünkü kurallara bağlı bir demokratik devlette kişisel olarak bu kadar keyfiyetçiliktir olamaz. Ama padişahlık gibi bir yönetimde kişisel egemenlik ve keyfiyetçilik çok daha kolay olur.

Erdoğan’ın bütün bunları kişisel olarak kendi ikbali için yaptığını düşünmek fazla safdillik olur. Erdoğan, bir misyonu yerine getirmek, “kindar ve dindar nesil yetiştirmek”, devleti Osmanlıcı- İslamcı ve Türkçü Devlet olarak yeniden yapılandırmak, dolayısıyla Kemalizm’i tasfiye etmek için bunları yapmıştır. Ve Erdoğan istediği Kemalist devleti tasfiye etme sonucunu büyük ölçüde elde etmiştir.

Bu değişimler aynı zamanda tarihsel bir hesaplaşmanın da hem amacıydı hem de nedeniydi.

Devletten meydana gelen bu köklü değişiklikler anlaşılamadan ne olanların doğru anlaşılması mümkün olur ne de geleceğe dair doğru öngörüler geliştirilebilir.

Şu an CHP’ye yönelik saldırılar, eski sistemi tümden. Tasfiye etme, yeni sistemi tahkim etme faaliyetleridir. Yaşanan sorunların bir kısmı burada kaynaklanmaktadır.

Bunun için bunca imkânı biriktiren ve amacına ulaşmayı ciddi anlamda kolaylaştıran Erdoğan, kolay kolay bu gelişmelere zarar verecek hiçbir davranış içine girmeyecektir.

Erdoğan’ın kurduğu bu devletin yaratacağı sonuçlar, Erdoğan’ın hesapları, başka yazıların konusu olarak ele alınabilir. Ancak şunu söylemek gerekir bütün demokrasi güçleri, Aleviler ve Kürtler, demokrasiyi ve barışı kazanmak için daha çok örgütlenmeli ve daha çok toplumsal- siyasal mücadeleye yönelmelidirler. Çünkü barış ve demokrasi bu devletin inayetiyle gelmeyecektir.

 

 

 

 

 

 

Dr. İrfan Açıkgöz, Moers’te Sağlıklı Yaşam ve Doğa Üzerine Bilgiler Paylaştı

Moers Alevi Kültür Merkezi, 9 Kasım’da düzenlediği kahvaltı etkinliğiyle üyelerini bir araya getirdi. Etkinlikte, katılımcılar hem birlikte kahvaltı yapma imkanı buldu hem de merkezin güncel çalışmaları hakkında bilgi aldı.

Moers AKM Başkanı İmam Vural, kahvaltı sırasında üyeleri, kurumun yürüttüğü projeler ve önümüzdeki dönem için planlamalar hakkında bilgilendirdi. Vural, dayanışmanın önemine değinerek, üyelerin katkı ve katılımlarının merkez için büyük bir güç oluşturduğunu vurguladı.

Kahvaltının ardından, Dr. İrfan Açıkgöz sağlıklı yaşam, doğa ile insan ilişkisi ve yaşam kalitesi üzerine bir konuşma yaptı. Açıkgöz’ün katılımcılarla gerçekleştirdiği sohbet, ilgiyle takip edildi ve üyeler aktif olarak sorular sorarak tartışmaya katkıda bulundu.

Programın sonunda İmam Vural, hem kahvaltıya hem de Dr. Açıkgöz’ün konuşmasına katılan üyelere teşekkür etti. Vural, dayanışma kültürünün önemini bir kez daha hatırlatarak, birlikteliğin değerini vurguladı.

Aleviler, tanınma ve barışla güçlenme talebini sürdürüyor

Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İstanbul Şube Eş Başkanı Mevhibe Akdeniz, Alevi toplumunun barış sürecine dair beklentilerini ve taleplerini dile getirdi. Akdeniz, “Demokratik cumhuriyetin inşasıyla birlikte dilimize, inancımıza, kültürel yaşantımıza ve daha aydın yarınlara ulaşacağımıza inancımız tamdır” şeklinde konuşarak, barış sürecinin önemini vurguladı.

Alevilerin geçmişte ağır bedeller ödediğini hatırlatan Akdeniz, “Alevi halkı olarak tanınmayı bekliyoruz. Bu süreçle birlikte anayasal haklarımızın güvence altına alınması gerekmektedir” ifadelerini kullandı. Akdeniz, barışın yalnızca belirli bir kesimin meselesi değil, tüm toplumu ilgilendirdiğinin altını çizdi.

Barış sürecinin ilerlemesi için devletin de sorumluluk alması gerektiğini belirten Akdeniz, “Örgüt kendini feshetti, Türkiye topraklarından çekildi. Barış iki tarafın da elini taşın altına koymasıyla sağlanır” dedi. Cezaevlerindeki tutsakların bir an önce tahliye edilmesi gerektiğini ifade eden Akdeniz, Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünün sürecin sağlıklı yürümesi açısından önemli olduğunu vurguladı.

Alevi toplumunda da bölünmelerin bulunduğunu dile getiren Akdeniz, “Kürt realitesini kabul etmeme durumu var. Barış sanki sadece Kürtlerin meselesiymiş gibi yansıtılıyor” dedi. Akdeniz, bu ayrışmanın üstesinden gelinmesi gerektiğini ve birlikte mücadele edilmesi durumunda sorunların çözülebileceğini belirtti.

Akdeniz, “Barışın kaybedeni olmaz” ifadesinin kendileri için yol gösterici olduğunu söyleyerek, barışın gerçekleşmesiyle tüm toplumun kazanacağına inandığını dile getirdi. “Gelin hep birlikte çocuklarımızı değil silahlarımızı gömelim. Barış kazansın” diyen Akdeniz, bu sözlerin kendileri için belirleyici olduğunu sözlerine ekledi.