Ana Sayfa Blog Sayfa 70

Köln’de Seyit Rıza ve dostları, inanç ve direnişle anıldı

Köln’de, 88 yıl önce idam edilen Seyit Rıza ve yol arkadaşları, Leverkusen Alevi Kültür Derneği’nde anıldı. Anma etkinliği, Dersim Katliamı’nda yaşamını yitirenler için de bir saygı duruşu niteliğindeydi. Katılımcılar, Seyit Rıza’nın ve arkadaşlarının duruşunu hatırlatarak, geçmişle yüzleşme çağrısında bulundu.

Etkinlikte yapılan konuşmalarda, devletin Dersim Katliamı ile yüzleşmesi gerektiği vurgulandı. Katılımcılar, hakikatlerin açığa çıkarılması amacıyla bir komisyon kurulmasını talep etti. Bu tür anmaların, geçmişte yaşananların unutulmaması ve hak ihlallerinin bir daha yaşanmaması için büyük önem taşıdığı ifade edildi.

Yüzleşme çağrısı, kolektif hafızanın korunması ve inanç özgürlüğü gibi temel değerlere dikkat çekti. Anma etkinliği, katılımcılara birlik ve dayanışma duygusu aşılayarak, Alevi kültürünün ve tarihinin önemini bir kez daha hatırlattı.

“Arşivler aydınlansın, gerçekler gün yüzüne çıksın!”

Almanya’nın Dortmund kentinde düzenlenen anmada, Seyit Rıza ve yol arkadaşları ile Dersim Katliamı’nda katledilenler anıldı. Dortmund Alevi Kültür Merkezi’nde (DAMKE) gerçekleşen etkinlikte, Axuçan Ocağı evlatlarından Pir Cela Cenan ve Didar Ana’nın çerağ uyandırmasıyla birlikte bir sinevizyon gösterimi yapıldı.

Yazar Hüseyin Yamaç, anmada yaptığı konuşmada devlet arşivlerinin 88 yıldır kapalı olduğunu belirtti. Yamaç, “Kimsenin arşivleri görmesini istemiyor. Yargılamadan bahsediliyor ama nasıl yargılandığına dair bir bilgi yok. İhsan Sabri Çağlayangil’in anlatımları bu gerçekliği ortaya koyuyor. Seyit Rıza, Buğday Meydanı’nda dik duruşuyla bir miras bırakmıştır” dedi.

Etkinlik, DAMKE Müzik Topluluğu’nun şarkılarıyla sona erdi. Anma, tarihsel hafızanın önemine ve hakikatlerin açığa çıkarılması gerektiğine vurgu yaptı.

Tertele – Seyit Rıza YÜKSEL MUTLU

Gerçeklerle yüzleşme yapılmadan, TBMM’de bunun komisyonları kurulmadan, halktan özür dilenmeden önümüzde demokrasi ve barışın olacağına inanmak mümkün değildir. Çünkü henüz zihinler yaralıdır; “bir daha asla” dememek için Dersim ve yapılan diğer katliamlarla yüzleşilmelidir

“Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş etmedim bu bana dert olsun, ben de sizin önünüzde baş eğmedim bu da size dert olsun.”

1937-38 Tertelesinde hayatını kaybeden, 88 yıl önce Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edilen Seyit Rıza ve arkadaşları başta olmak üzere katledilen tüm insanlarımızın hatıraları önünde saygıyla ve minnetle eğiliyorum. Peki ‘37-38’de ne oldu? Kısaca bir göz atacak olursak öyle derin bir mesele ki bir köşe yazısına sığmaz ama buradan kısa bir özet yapalım…

1923 yılı Cumhuriyet ilanı sonrası bir plan dâhilinde tüm aşiretlerden silahlarını devlete teslim etmeleri istenmiş ve daha sonra 25 Aralık 1935 yılında “2884 sayılı Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun” çıkarılıp ‘tedip’ ve ‘tenkil’ harekâtı başlatılmıştır. Tunceli Kanunu’yla ilin adı Dersim yerine Tunceli olarak resmi şekilde değiştirilmiştir.

1 Kasım 1936’da Atatürk TBMM’de yaptığı konuşmada “Dahili işlerimizde en mühim safha varsa, o da Dersim meselesidir. Dâhilde bulunan iş bu yarayı, bu korkunç çıbanı ortadan temizleyip koparmak, kökünden kesmek için her ne pahasına olursa olsun yapılmalı ve bu hususta en acil kararların alınması için hükümete tam ve yeni selahiyetler verilmelidir.” der. Dersim yasak bölge ilan edilir, giriş çıkışlar özel izne tabi tutulur.

4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla Dersim’in imha edilmesi kararı alınır. Dersimliler en vahşi şekilde katledilir; kadın, çocuk, yaşlı demeden mağaralara sığınan sivil insanlara karşı kimyasal gaz kullanılır. Resmi kayıtlara göre 13 bin kişi, resmi olmayan kayıtlara göre ise 70 bin civarında insanın katledildiği belirtilmektedir.

Cumhuriyet tarihinin en kanlı, en vahşi, eşi benzeri rastlanmayan; bir ırkı, bir inancı yok etmek için yapılan bir soykırımdır. Tabii sadece bu değil; yine resmi verilere göre 11 bin 818 kişi batıya sürgüne gönderilmiş denilse de yerel kaynaklar bu sayının daha fazla olduğunu belirtmektedir. Katledilen ailelerin yetim kalan kız çocukları başta olmak üzere birçok kız çocuğuna askerler tarafından ganimet olarak el konuldu. Bu durum için “evlatlık verildi” deniliyor ancak bu yanlış bir tanımlamadır. Bu çocuklar tarihe “Dersim’in Kayıp Kızları” olarak geçti. Aileler uzun zaman kız çocuklarının akıbetinin peşinden koştular, çoğu bunu göremeden hayatını kaybetti. Bu konuyla ilgili belgeseller yapıldı ve tanıklarla görüşülerek gerçekler aydınlatılsa da hiçbir zaman gerekli adımlar atılmadı, devletin bu konuda resmi bir yüzleşme adımı atmaması da durumu ağırlaştırmıştır.

Aslında mesele, Cumhuriyet kurulduktan sonra 1924’te devletin resmi olarak ulus-devlet yaratma projesinin hayata geçirilmesidir. Şark Islahat Planı kapsamında tekleştirme, yok etme projesinin son halkasıdır Dersim. Yoksa hiçbir zaman Dersim’de bir isyan olmadı, bir başkaldırı yoktu. Plan yapılır ve 37-38’de etno-dinsel temizliğe girişilir. İnsanın aklının alamayacağı kadar büyük bir katliam yapılır. Hatta dönemin generali Muhsin Batur anılarında “Okuyucularımdan özür dileyerek ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum.” demişti.

Bu dönemin hazırlıkları yapılır; medya bu konuda görevini layıkıyla yapar. Dersimlilerin aç, dağlı, vahşi, kötü, medeniyete açılması gerektiğini, Cumhuriyete kafa tuttuğunu söyleyerek haberler yapar. Harekâttan dört ay sonra basın haber yapmaya başlar ki bu da operasyonu öven “Dersim çıbanbaşı kesilmiştir” manşetleriyle görülür.

Ortaya çıkan resmi belgelere bakıldığında bazı örnekler verilebilir:

“Dersim’i bir koloni gibi ele alıp idare etmek lazımdır” (Gn. Kur. Bşk. Mareşal F. Çakmak; “Gizli ve Zata Mahsus” Dersim kitabı).

“Bu ülkede sadece Türk ulusu ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur” (Başvekil İsmet Paşa; Milliyet, 31.08.1930).

“Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler” (Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt; Milliyet, 19.09.1930).

Yine İsmet İnönü, 27 Haziran 1937’de mecliste yaptığı konuşmada:
“Bir zamanlar eşkıya yatağı olan şu kovuklar, karşıki kayalıklar ve ormanlarda şimdi yalnızca kuşların sesi ve Mehmetçiklerin sevgi şarkılarındaki hevesleri işitiliyor.”

“Vazifemiz Türk vatanında bulunanları mutlak Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edenleri kesip atacağız.” der.

Dersim Tertelesi’nde yer almış bir kadın figür, Sabiha Gökçen’e bakalım. Atatürk tarafından özel olarak pilot olarak görevlendirilen kişidir. 37-38’de Dersim halkı üzerine acımasızca bombalar yağdıran kişidir. Cumhuriyet basını önce onu bir kahraman olarak ilan eder. Dersim’deki görevlerini şöyle tarif eder:

“Dersim’deki uçuşlarım daha heyecanlı olmuştur. Bir iki defa pilot, fakat ekseriyetle rasıt [gözlemci] olarak uçtum… Muhasama meydanında canlı hedef üzerine bomba atmak insana hiçbir acımak hissi vermiyor…”

Katliam yapmayı övünerek anlatan bir kadın… Tabii soykırım sonrası kadın figürü olarak Sıdıka Avar seçilir; onun da görevi asimilasyon yapmak, köylerden kız çocuklarını toplayarak YİBO’lara yerleştirmektir, Türkleştirmektir… Bu konu başlı başına ayrı bir yazıyı gerektirir.

“Jip jandarma karakolunun yanındaki meydanda durdu. Seyit Rıza sehpaları görünce durumu anladı. ‘Asacaksınız’ dedi ve bana döndü. ‘Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?’ Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyorum.”
Dışişleri Bakanlığına kadar ilerlemiş İhsan Sabri Çağlayangil, ‘Anılarım’ adlı kitabında bunu böyle anlatıyor. Ancak ironik kısmı, röportajı yapan kişinin Kemal Kılıçdaroğlu olmasıdır.

15 Kasım 1937’de Elazığ Buğday Meydanı’nda Seyit Rıza’nın oğlu Resik Hüseyin, Fındık Ağa, Uşene Seydi, Hesen Ağa, Ali Ağa, Hesene İvraime Qız olmak üzere göstermelik bir mahkeme kurularak; Seyit Rıza’nın yaşı küçültülerek, oğlu da 18 yaşından küçük olduğu için yaşı büyütülerek idam edilirler. Henüz mezar yerleri bilinmiyor.

Aslında Lozan’da Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu belgesiyle başlayan süreç, Cumhuriyet sonrası tekleştirme politikasına geçerek ulus-devlet planı doğrultusunda önce Koçgiri sonra Dersim Tertelesi ile devam eder. Oysa o güne kadar özerk yaşamak isteyen Dersimliler Rae-Haq coğrafyasında Kürt-Kızılbaş inanışlarıyla kendine has yaşayan bir topluluktu.

88 yıl geçti; büyük Cumhuriyet tarihinin en büyük katliamı yapıldı fakat gerçekler çok inatçıdır. Kürtlük yok olmadı, Alevilik de kaybolmadı. Ardılları mücadele ediyorlar; hayatın her yerinde karşı çıkışları, itirazları devam ediyor ve edecek…

Şimdi yeni bir siyasal sürecin merkezindeyiz. Barış ve demokratik toplum mücadelesi yürütürken de bu geçmişi bilmeliyiz. Henüz idam edilen Seyit Rıza’nın mezar yerini bilmiyoruz… Gerçeklerle yüzleşme yapılmadan, TBMM’de bunun komisyonları kurulmadan, halktan özür dilenmeden önümüzde demokrasi ve barışın olacağına inanmak mümkün değildir. Çünkü henüz zihinler yaralıdır; “bir daha asla” dememek için Dersim ve yapılan diğer katliamlarla yüzleşilmelidir.

Ricoeur’un “Kusurun derinliği ile bağışlamanın yüksekliği arasında irtifa farkı” sözü bugün hâlâ geçerlidir. Kim kimi bağışlayacak?… Seyit Rıza’nın idama giderken söylediği bu cümle hâlâ geçerliliğini koruyor:

“Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş etmedim bu bana dert olsun, ben de sizin önünüzde baş eğmedim bu da size dert olsun.”

jin dergisi

Tarihsel hakikatten Dersim gerçeğine ZEYNEL KETE

0

“Egemen güçler için, düşünce ve zihinde toplumu teslim almak kadar, toplumu tarihten koparmak da stratejik bir teslim alma yöntemidir. Tarihten ve tarih bilincinden kopmuş toplumları ve bireyleri yönetmek ve sömürmek çok daha kolaydır. Çünkü insanın gerçek özü tarihte gizlidir. Bunun unutulması, o günlere yeniden dönme umudunun da yok edilmesi anlamına gelir.”*

Bu tarihsel hakikatten hareketle Dersim Katliamının da bir komünal inanç olan Rêya Heq Kürt Alevi inancına karşı yapılmış olduğunu kabul etmek gerekir. Cumhuriyet modernitesinin tesisinde, Osmanlı’dan devralınan mirasın bir parçası olan Dersim raporlarına baktığımızda, Dersim’in etno-dinsel arındırma ve Türk-İslamlaştırma açısından bir pilot bölge olarak ele alındığını görüyoruz. Söz konusu olan Rêya Heq Kürt Alevi süreği olduğunda, imparatorluklar ile Cumhuriyet modernitesi arasında keskin bir kopuşun yaşanmadığı açıkça görülmektedir. “Devlette devamlılık esastır” söylemi, imparatorluklardan günümüze kadar Dersim üzerinde uygulanmıştır.

Bugün Dersim, bir uçtan diğer uca maden şirketleri tarafından işgal edilmiş, stratejik noktalarında barajlarla kuşatılmış durumdadır. Bu coğrafya, suyu, havası ve toprağıyla birlikte adeta yeniden bir soykırım eşiğine getirilmiştir. Bu anlayış, 1875 yılında Erzurum Müşiri Sami Paşa tarafından gündeme getirilen, “akarsular üzerine blok havuzlar yapılarak Dersim’in kontrol altına alınması” önerisinin günümüzdeki yansımasıdır. Yani, en az iki asırdır Dersim’e dönük etno-dinsel arındırma ve Türk-İslamlaştırma politikası farklı araçlarla devam etmektedir. Konuyla ilgili Fevzi Çakmak’ın 1935 yılında hazırlamış olduğu raporda şöyle denilmektedir: “Evvela koloni gibi dikkate alınması gereken Dersim meselesinin çözümü için Türk camiası içinde Kürtlük eritilmelidir. Öz Türk hukukuna tabi kılınmalıdır. Alevilikten faydalanarak Türk köylerini Kürtleştirmeye ve Kürt dilini yaymaya çalıştıklarını” yazmaktadır. Bu raporda net olarak Kürtlük ve Aleviliğin yok edilmesi resmi ağızlarca dile getirilmiştir.

1980 darbesinden sonra Dersim Valisi Kenan Güven’in, “Gerçek Türk sizsiniz! Sizler Ahmet Yesevi’nin soyundansınız, gerçek Müslüman sizsiniz!” sözleri, asker kökenli olan, laik ve cumhuriyetçi olduğunu söyleyen bir yönetici tarafından dile getirilmişti. Cami ve mescitlerde bu dönemde inşa edildi. Günümüzde ise, Dersim’deki mülki amirler cemevlerini gezerek Türk-İslam Aleviliğini inşa etmeye çalışırken, aynı zamanda Kenan Güven döneminde yapılan ve uzun süredir atıl durumda olan cami ve mescitleri yeniden aktif hâle getirmektedir. Bu durum, Dersim toplumunun tarihinden ve tarih bilincinden koparılmak istendiğini, yeni bir konseptle karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. Kenan Güven döneminde resmi eğitimden geçen birçok kişi, bugün bu kurumlarda, cemevlerinde ve mescitlerde görev yapmaktadır. “Yol sürülmedikçe, cem susar. Pir unutulunca, yol taşlaşır. Yol taşlarından, cami dikilir”

Tarihinden ve toplumundan kopmuş, kadim inancının değerlerini içselleştirmemiş ya da onu “gerici” olarak görmüş; liberal, pozitivist bir mantıkla inancına yaklaşmış bir ortamda boşluk ve anlamsızlık doğar. Böyle bir ortamda amaçsızlık ve yaşamın hiçleşmesi kaçınılmaz olur. Eğer bugün Dersim’de en kutsal mekânlarda cinayetler işleniyorsa, merkezde gençler birbirini bıçaklıyorsa, kapitalist-modernist anlayışın sahte özgürlükçü yapısı kendine alan bulabiliyorsa, bunun nedeni işte bu boşluktur.

Eğer Dersim’de gençler uyuşturucu kullanıyor, yabancılaşma her alanda artıyorsa, bunun nedeni hakikatten uzak yaşam biçimleridir.

Seyit Rıza’ya “dert” olan neydi? Onun baş edemediği yalan ve hilelerin günümüze devreden karşılığı nedir? Dünden bugüne Dersim’de yaşatılan yalanı ve hileyi bilince çıkarabildik mi? Hardê dewrêş Jar û Diyar, Kirmancîye’nin kıblegâhı olan bu topraklar bunları hak ediyor mu? Bu topraklarda yaşayan, kendini var eden kişiler ve kurumlar, yaratılan değerlere karşı dar u didar olabiliyorlar mı?

Yaşananlar, tek kelimeyle Tunceli’nin Dersim’e yönelik yeni bir toplumsal kırım konseptidir. Devletçi uygarlık sisteminin, rıza toplumuna, Aryanik topluma ve demokratik topluma karşı uyguladığı yaptırımların güncel biçimidir. Dersim, demokratik toplumun rızasız topluma karşı direnen son kalesidir.

15 Kasım 1937′ yi anmak ne anlama gelmelidir? Oğullarıyla birlikte asılan babaların tarihi Kürtlerin bir kaderi midir? “Varsın Buğday meydanı bize Kerbelâ olsun” söylemini nasıl değerlendirmeliyiz?

1851 yılında Hakkâri Şemdinan’da doğan, Müslümanlığın Şafii süreğini yaşayan Seyit Abdülkadir, Şeyh Sait’e destek verdiği gerekçesiyle 27 Mayıs 1925’te Amed Ulu Cami Meydanı’nda oğlu Seyyit Mehmet’in ardından idam edildi. Onun son sözleri, bugün de yankılanıyor:

“Yakıp yıkmakta büyük şöhretiniz vardır, burayı da Kerbelâ’ya çevirdiniz.”  Aynı durumu Elazığ Buğday meydanında 16 yaşındaki Resik Hüseyin babasının gözleri önünde asılırken Seyyit Rıza’ya yaşatılır. Seyyit Rıza: ” bizim alnımızda kara leke yok. Başını dik tut ciğeram. Varsın buğday Meydanı, bugün bize Kerbelâ olsun” der.

Zaman sahipsiz, mekân rızasız, mazlum çaresiz değildir.

*Abdullah Öcalan

Dün Gece Düşüme Girdin Hasan Baba… TÜRKAN DOĞAN

Ormanın gövdesine yaslanmadan, ağaçların nefesini dinlemeden Tahtacı gerçeği anlatılamaz. Çünkü bir Tahtacı’nın yolu, yaralı bir çamın sabrıyla, kökü derine inmiş bir sedirin direnciyle, meşe gibi dik duruşuyla şekillenir. Biz biliriz ki Tahtacının elindeki nacak, yalnızca bir alet değil; Yol’a atılan imzanın, ocak terbiyesinin, ustalık erkânının devamıdır.

Hasan Baba da böyleydi işte. Doğançay’ın ormanlarında yalnız ağaç değil, insan yoğururdu.
Elinde nacak yoktu belki, ama baltacı nefesi vardı: insanın gönlüne şekil veren, odunu değil özü yontan bir nefes. Her cem yürüttüğünde, orman erenleri de sanki onun etrafında halka olurdu. Sesi doğanın içinden gelir gibi ağır, sakin, derin olurdu.

Dostlarıyla Aleviliği öğretirken hiçbir zaman sakınmazdı.

Onda ustalık–çıraklık erkânının inceliği vardı: Bir ustanın, çırağın eline değil, yüreğine dokunan sabrı…

Bir mürebbinin, talibin yolunu taşla değil, duayla döşeyen hali…

Ben Pir Sultan Abdal Derneği’nde şube başkanıyken, semah ekibimize kattığı güzelliği unutamıyorum. O semah, yalnızca dönülen adımlar değildi; tahta ikrarı gibiydi. Her adımda “Ben bu Yol’a bağlıyım” diyen bir sır vardı. O sır, Hasan Ateş’in nefesinden beslenirdi.

Semahtaki canların en küçük hatasını bile kırmadan, incitmeden düzeltirdi. Usta edasıyla ama tevazu perdesiyle…

Sanki hep “Gönülden çıkan, gönüle varır” der gibiydi.

Tahtacılar bilir; ustanın ardında bıraktığı yonga dışarıda kalır, asıl olan gönüle düşendir.

Hasan Baba gönlümüze düşen o yonganın sahibiydi: Bir öğüt, bir gülüş, bir suskunluk, bir el dokunuşu…

Her biri ayrı bir talim, ayrı bir erkândı.

Aklıma düştün.

Onunla birlikte yalnızca bir insanı değil, bir geleneği, bir orman nefesini, bir ustalık zincirini anıyoruz. Çünkü Tahtacı kültüründe ölüm, gövdesi toprağa dönen bir sedirin yeniden kök vermesi gibidir; her düşüş yeni bir dirilişin habercisidir.

Düşümüze yine düştün Hasan Baba…

Yolumuzun mürebbisi, tahta ikrarımızın şahidi, semahımızın nefesi, gönlümüzün ustası olarak.

Biz seni rahmetle değil, hizmetle, helallikle, Yol ahlakıyla anıyoruz.

“Hoş bulduk Pir’im… Bundan böyle Hakk için akacak kanım, dökülecek terim.

Eşiğine vardım, şükür. Dost yüzünü gördüm, şükür.

Ay gibisin sen…

Ayın güzelliği güneşten gelir, güneşse yeleleri alevden, al bir ateştir sende. Özün tutuştur.

Buyur, seher soframıza otur.

Bir lokma ekmek ye, bir tutam tuz tat, bir yudum mey iç…

Adım Baba İshak’tır, andım olsun bu sözlere.” – Ozan Telli

Hüseyin Mat: “Hamburg AKM’nin 35. Yılı, Alevi Tarihine Işık Saçıyor”

Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) Genel Başkanı Hüseyin Mat, Hamburg Alevi Kültür Merkezi – Cemevi’nin 35. kuruluş yıldönümü etkinliğinde yaptığı konuşmada, etkinliğe olan yoğun katılımın Alevi toplumu için büyük bir anlam taşıdığını vurguladı. Mat, bu buluşmanın Alevi tarihine ve geleceğine ışık tuttuğunu belirtti.

Mat, Hamburg Eyaleti’nde 2012 yılında dönemin Belediye Başkanı Olaf Scholz ile imzalanan Hak Eşitliği Anlaşması’nın Alevi toplumu için önemli bir dönüm noktası olduğunu ifade etti. Ayrıca, Hamburg Üniversitesi Dünya Dinleri Fakültesi’nde Alevilik Teolojisi Bölümü’nün açılmasının, Alevi inancının akademik alanda güçlenmesi açısından büyük bir kazanım olduğunu dile getirdi.

Hamburg’da hizmet veren dört Cemevi’ne de teşekkür eden Mat, bu kurumların toplumsal dayanışma ve özverili çalışmalarından dolayı minnettarlığını iletti. 35. yıl kutlamalarının Alevi toplumuna moral ve güç kazandırdığına dikkat çekti.

Hüseyin Mat, konuşmasının sonunda, Hamburg AKM-Cemevi’nin kurucu üyelerine ve destek veren tüm canlara en içten teşekkürlerini sundu. Birlik ve dayanışma vurgusu yaparak, inançlarının ışığında daha nice başarılı yıllar diledi.

Abdal Musa Festivali: Barış ve ışık için el birliğiyle yola devam!

32. Abdal Musa Festivali, Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu (AFA) ve üye kurumları tarafından Melbourne Coburg Gölü Parkı’nda gerçekleştirildi. Festival, yoğun yağışa rağmen büyük bir coşkuyla kutlandı. AFA Genel Başkanı Suzan Saka, festivalin açılışında yaptığı konuşmada, Alevilerin adaletsizliklere karşı durma kararlılığını vurguladı. “Karanlığa karşı ışığı, nefrete karşı sevgiyi, bölünmeye karşı birliği büyüteceğiz” diyen Saka, Alevi değerlerine sahip çıkacaklarını belirtti.

Saka, Avustralya’da güven içinde yaşayan göçmenlerin, bu ülkenin geleneksel sahipleri Aborjin ve Torres Boğazı Adalı halklarının mücadelesine de minnettar olduklarını ifade etti. Victoria eyaletinde 12 Aralık’ta yürürlüğe girecek Treaty’yi kutladıklarını belirten Saka, “Barışın, adaletin ve ortak yaşamın güçlenmesi adına çok önemli bir adım” dedi.

Festivalde, Alevilik ve insan haklarının önemine dikkat çekilirken, Saka, “İster Türkiye’de, ister dünyanın herhangi bir yerinde olsun, insan haklarının ihlal edildiği her yerde mazlumların yanında durmaya devam edeceğiz” şeklinde konuştu. 1937-1938 Dersim Katliamı’nda hayatını kaybedenleri anarak, Alevilerin sevgi ve eşitlik temelinde bir toplum oluşturma hedefini yineledi.

Etkinlikte, kültürel faaliyetler, lokma, katmer ve gözleme gibi yiyecek satışlarıyla birlikte Hacı Bektaş Veli Vakfı’nın öğrencilere sunduğu burslara destek amaçlı el emeği ürünlerin satışı gerçekleştirildi. Festival, deyişler ve nefeslerle sona erdi.

Civrak Avrupa Derneği, Seyit Rıza ve dostlarını klamlarla andı

Civrak Avrupa Derneği, Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edilişinin 88. yıldönümünü, Almanya’nın Hürtk kentinde düzenlediği anma etkinliğiyle andı. Etkinlikte, katliamda yaşamını yitirenler için ağıtlar ve klamlar seslendirildi. Katılımcılar, Pir Ahmet Karabulut’un gülbengleri eşliğinde çerağlar uyandırarak anma gerçekleştirildi.

Etkinlikte, Dersim Tertelesi’nin tarihsel belleğini yansıtan bir sinevizyon gösterimi de yapıldı. Katılımcılar, Kazım Arık ve Ali Ateş’in konuşmalarını dinleyerek, geçmişte yaşanan acıları hatırladı. Ardından Hozan Cömert, duygusal klam ve beyitlerle anma programına katkıda bulundu.

Seyit Rıza ve arkadaşlarının anılması, toplumsal hafızanın canlı tutulması ve inanç özgürlüğünün öneminin vurgulanması açısından büyük bir anlam taşıdı. Civrak Avrupa Derneği, bu tür etkinliklerle geçmişle bağ kurmayı ve adalet arayışını sürdürmeyi hedefliyor.

Hakikatin Sönmez Işığı Kadın NERGİZ GÜZEL

Hakikatin ışığı asla sönmez. Aydınlığın gözleri, gökyüzünde parlayan hakikattir. Hakikat, hafızamızın tanığıdır. Yeryüzünün vicdanı kadındır, topraktır, gökyüzüdür, doğadır. Hiç kimse, hiçbir halk kendi hakikatinden kaçamaz. İnancı tüketmek, hakikatinden kaçmaktır.

Yaşamın adı kadındır. Kadın, mürşid-i kâmildir. İnancımız, dilimiz, doğayla tezahür eder. Varlığın dönüşümü ve yeniden yaratılışı dişildir. Evren dişildir; o nedenledir ki yaratan, yenileyen rahim kadındır, dişildir.

Alevi felsefesi, her zerreyi kutsal kabul eden kadim bir ekolojiyi içerir. Canlı cansız ayrımı yapmadan her varlığa saygı duymak, inancın temelidir. Bu nedenle kadının kutsallığı ile doğanın kutsallığı eşittir; doğanın kirletilmesi, Ana’nın rahmine yapılan bir ihanettir.

İşte bu dişil kutsallığın en yüce tecellisi, Ana Fatma (Fatıma Ana) kültürüdür. O; Hakikatin ve rızalık yolunun kaynağıdır. Kadın, yalnızca doğuran değil, aynı zamanda yolun sırrını taşıyandır.

Bilgeliğini doğadan alan kadın, topraktan canımıza can katmış ve doğanın rahmine tohumu düşürmüştür.

Tarihte, ocaklarda, Ana/Bacıların sadece ev içinde değil, aynı zamanda irşat görevlerinde ve toplumsal kararlarda Dedelerle eşit söz hakkına sahip olduğu bilinmektedir. Kadın, rehberlikten zakirliğe kadar tüm hizmetlerde aktif rol almış, Alevi inancının temel direği olan ‘rızalık’ kültürü de bu eşitlikçi duruştan beslenmiştir.

Bu eşitlikçi anlayışın en köklü ifadesi, Rêheq (Hak Yolu) geleneğidir. Rêheq’te, ocağın bilgeliği ve hizmeti Dede ile Ana tarafından birlikte temsil edilir; “ikrar” alma ve yol yürütme süreçlerinde kadının onayı ve katılımı esastır. Kadın, yalnızca erkeğin eşi değil, yolun bizzat rehberidir.

Tarihte, Bacıyan-ı Rum (Anadolu Kadınları Birliği) gibi yapılar, kadının toplumsal yaşamda, üretimde ve savunmada erkeklerle eşit güç ve sorumluluk üstlendiğini gösterir. Binlerce, milyonlarca insanlığın, kadın hakikatinde buluştuğu zamanlar vardır. Kâlû Belâ’dan beri var olduk, Vardan var olduk. Yolun şahidi anadır; sır ondadır, nur candadır. Her varlık, kadın rahminde can bulmuştur.

İnancımız gereği yaşadığımız toplumda, kadının bilgeliği, yaşamı doğurma hâli ve doğanın bir parçası olması; ataerkil düzene karşı dilinden ve sözleriyle sürdürülmüş, günümüze getirilmiştir. Hakikatinden çıkmamış, rızalıkla bir yaşam çerçevesinde var olmuştur.

İnancımızın temel direklerinden biri olan “Can Canandır” felsefesinin en somut ve destansı örneklerinden biri, Koçgiri ve Dersim direnişlerinin önderleri Alişer Bey ve eşi Zarife Hanım’ın hayatında görülür. Zarife Hanım, döneminin pasifize edilmiş kadın figürlerinden farklı olarak, eşinin gölgesinde kalmamış, doğrudan siyasi ve askeri bir önder olarak tarih sahnesinde yer almıştır. Onun konumu, Alevi inancının kadına verdiği değeri eyleme döker. Alişer önemli kararları almadan önce Zarife’nin siyasi zekasına güvenir, onu (Heval) konumuna yükseltmiştir.Zarife, sadece düşünce üretmekle kalmadı, bizzat silaha sarılarak cephede savaştı ve ön cephede savaşan, askeri bir Can olduğunu kanıtladı .İhanet sonucu katledildikleri son anlarda bile yan yana duruşları, Hakikat yolunda birleşen iki Can’ın, mücadeleyi son nefese kadar birlikte taşıma kararlılığını simgeler.

Alişer ve Zarife’nin direnişi, 1937-38 Dersim Katliamı döneminde Alevi kadınına yönelik sistemsel baskının zirveye ulaştığı bir arka plana sahiptir. Sistem, Alevi kadınına karşı ikili bir baskı uygulamıştır. Alevi cemlerindeki kadın-erkek eşitliği ve kadının sosyal hayattaki aktif konumu, sistem tarafından kabul edilen geleneksel normlardan uzak kabul edildi. Amaç, bu eşitlikçi yapıyı dağıtarak Alevi kadını üzerinde geleneksel ataerkil yapıyı dayatmaktadır. Direnişte aktif rol alan kadınlar özel olarak hedef alındı. Zarife Hanım gibi liderlerin tasfiyesi, diğer kadınların direnişten çekilmesi için bir gözdağıydı. Besê örneğinde olduğu gibi, kadınlara yönelik cinsel şiddet ve onur kırma eylemleri, Alevi inancının kutsal saydığı “rızalık” ve “onur” kavramlarını hedef aldı.

Bu ikili baskıya rağmen, Zarife, Besê ve daha nice isimsiz kadın, “rızalık ve ser vermeyi, sır vermemeye” tercih eden duruşlarıyla Hakikatin Işığı olmayı sürdürmüştür.

Ancak günümüze geldiğimizde, inancının mürşidini geri plana atarak, siyasal İslam’dan etkilenilerek inancını erkekleştirmeye başlanmıştır. Bu, inancımızda rızasız yol demektir. Hakikatin talipleri bilir: İnsan can’dır bizde cins yoktur can kavramı vardır ve can kıymetli olandır; ayrım yapılmaz. Kadının evreni görme ve duyma hâli, sistemin “erk” zihninden çok ayrışmaktadır. Kadın; doğuran, besleyen, büyüten, ilk şifacıdır; kâinatın verdiklerini ilk gören ve kabul edendir.

Günümüz Aleviliğinde ise ne cem-i cemaatlerimizde ne de cemevlerimizde pirlerin yanında analarımız yoktur. Kadının cemden dışlanması, yalnızca bir eksikliği değil, aynı zamanda hizmetlerin ruhani derinliğini azaltan, toplumsal rızalığı zedeleyen ve yeni nesillere aktarılacak ‘Can’ bilgisinin kaynağını kurutan bir durumdur.

Bu durum, aramızdaki cinsiyet ayrımcılığına giden yolun ta kendisidir. İnancımız sözlü geleneğiyle günümüze taşınmıştır; ancak kadın inancı erkekleştirilmiştir. Bugün kadın eve kapatılmış, üreten ve yaratan olarak değil, evin ihtiyaçlarını gideren, çocuk yapan biri olarak dünyadan uzaklaştırılmıştır.

Belki de, kapitale karşı direnç hattı artık benzeşmeye başladı. İçindeki adalet, eşitlik ve toplumcu akıl yavaşça bireyselleşirken, kadını da benzeştirmek ve bilgeliğini almak için savaşlar açnıştır. İktidarlaşma, bıçak darbeleriyle, kadın bedeninde yaralar açmış ve kadını öldürmek için çabalamıştır. Bu duygular inancımızda yoktur, toplumumuzun yasasında yoktur. Savaşta dahi yoldaş olan Alevi kadınının inancın dışına itilmesi asla kabul edilecek bir durum değildir.

Bu nedenle, Alevi kurumları ve talipleri, pirlerin divanında Anaların sesine kulak vermeli, hizmeti tekrar rızalık temelinde, kadın-erkek eşitliğinin gerektirdiği şekilde yeniden kurmalıdır. Hakikate dönüş, kadının bilgeliğine dönüştür. Yol, kadının rehberliğinde tamamlanır.

Alevi Kadın Hareketi Güçleniyor: FUAF Kadın Kampı Fransa’da Coşkuyla Açıldı

Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu (FUAF), Alevi kadın hareketinin Avrupa’daki örgütlülük sürecindeki önemini vurgulamak amacıyla Fransa Alevi Kadınlar Birliği tarafından düzenlenen kadın kampının coşkuyla başladığını duyurdu. FUAF, Alevi toplumunun eşitlikçi geleneğinde kadının rolünün belirleyici olduğuna dikkat çekerek, bu kampın sadece bir buluşma değil, Alevi örgütlülüğünün geleceğini güçlendiren stratejik bir adım olduğunu ifade etti.

Kampın ilk saatlerinde 100 Alevi kadını, gönülden gönüle kurulan bir çemberde bir araya geldi. FUAF, bu buluşmanın Alevi toplumunun birlik, eşitlik ve paylaşım kültürünün canlı bir örneği olduğunu belirtti. Kadınların emeği, sevgisi ve dayanışmasıyla şekillenen bu ortam, kampın ilk gününde güçlü bir enerji oluşturdu.

Kampın ilk oturumunda, FUAF’ın 10. dönem eşit başkanı Rozbi Demir, “Kurumsallaşma ve Alevi Örgütlülüğü” başlıklı geniş bir sunum gerçekleştirdi. İki saat süren sunum sonrasında yapılan soru-cevap bölümünde katılımcılar, Alevi kurumlarının geleceği ve sürdürülebilir kurumsallaşma konularında değerlendirmelerde bulundu.

FUAF, kamp boyunca gözlemlenen yüksek motivasyonun ve dayanışma kültürünün, Alevi örgütlenmesinin kadınların öncülüğünde güçleneceğini bir kez daha gösterdiğini belirtti. Avrupa’daki Alevi kadın hareketinin bu güçlü duruşu federasyon için önemli bir gurur kaynağı oldu.

Federasyon, kamp süresince yapılan tüm oturumları ve paylaşımları yakından takip ettiklerini vurgulayarak, gelişmeleri kamuoyuna aktarmaya devam edeceklerini açıkladı.