Ana Sayfa Blog Sayfa 703

Pakistan’da ücretsiz kumanya dağıtımında çıkan izdihamda 12 kişi öldü

Pakistan’ın Karaçi şehrinde bir fabrikanın Ramazan sebebiyle yaptığı ücretsiz kumanya yardımı sırasında yaşanan izdihamda 12 kişi hayatını kaybetti

Pakistan’ın Karaçi şehrinde, bir fabrikanın işçilerine ücretsiz kumanya dağıtımında çıkan izdihamda 12 kişi öldü, 6 kişi yaralandı. Olay şehrin Site bölgesinde bir fabrikanın çalışanlarının ailelerine ücretsiz gıda maddeleri dağıtılacağını açıklamasının ardından yaşandı.

Geçen hafta da 7 kişi ölmüştü

Yerel basında yer alan habere göre, çoğu kadın yüzlerce kişi fabrikaya gitti. Ancak gıda maddelerinin bulunduğu paketlerin dağıtımında gerekli güvenlik önlemlerinin alınmaması sebebiyle yaşanan izdihamda dokuzu kadın, üçü çocuk 12 kişi hayatını kaybetti, beş kişi de yaralandı. Polis, dağıtımı organize eden yedi kişiyi gözaltına aldı. Hayber Pahtunhva ve Pencap eyaletlerinde 27 Mart’ta hükümetin dağıttığı bedava un nedeniyle yaşanan izdihamlarda da yedi kişi ölmüştü.

HABER MERKEZİ

#Pakistanda #ücretsiz #kumanya #dağıtımında #çıkan #izdihamda #kişi #öldü

Lice’de çocuğa işkence Meclis’e taşındı: İstifa etmeyi düşünüyor musunuz?

HDP Wan Milletvekili Muazzez Orhan Işık, 14 yaşındaki çocuğun Lice’de polisler tarafından işkenceye uğramasını Meclis’e taşıdı

HDP Wan Milletvekili Muazzez Orhan Işık, Amed Lice’de 14 yaşındaki çocuğun polisler tarafından işkenceye uğramasını Meclis’e taşıdı, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi.

Işık, “2011-2021 yılları arasında, kolluk güçleri tarafından açılan ateş sonucunda 64 çocuk, toplumsal gösterilerde kolluk güçleri tarafından açılan ateş sonucunda 9 çocuk, toplumsal gösterilerde karşıt görüşlü gruplar arasında çıkan çatışma sonucunda 3 çocuk, bombalı saldırılar sonucunda 62 çocuk,  silahlı çatışmanın ortasında kalma sonucunda 33 çocuk, mayın, serbest bırakılan patlayıcı sonucunda 39 çocuk, zırhlı araç çarpması sonucunda 18 çocuk olmak üzere toplamda 228 çocuk yaşamını kaybetmiştir” bilgisini paylaştı.

Işık, 21 Mart 2023 tarihinde Lice ilçesinde bir arkadaşıyla evine dönerken 4 polis tarafından durdurulan 14 yaşındaki Y.D’nin işkenceye uğradığını hatırlattı.

Milletvekili Muazzez Orhan Işık şu soruları sordu:

21 Mart 2023’de Lice ilçesinde 14 yaşındaki YD’ye işkence yapan polisler hakkında adli ve idari soruşturma yürütülmekte midir? Bu kapsamda işkenceci polislerin amirleri soruşturmaya dahil edilmiş midir?

14 yaşındaki YD’nin işkenceye maruz kalmasında ihmal ve tedbirsizlikler nedeniyle Diyarbakır Valisi, İçişleri Bakanı ve Adalet Bakanı’nın görevden alınması planlanmakta mıdır?

14 yaşındaki YD’nin işkenceye maruz kalması sürecinde işkencenin raporlanmasını engellemeye çalışan kolluk kuvvetleri hakkında yürütülen bir soruşturma mevcut mudur? İşkencenin tespiti ile ilgili adli tıp süreçlerinin kamuoyuna şeffaf bir şekilde aktarımı amacıyla adli tıp aşamalarına bağımsız bilim insanlarının dahil edilmesi amacıyla bir bilim kurulunun kurulması planlanmakta mıdır?

Türkiye’de polislerin işkenceci olduğu iddiası ile devam eden soruşturma sayısı kaçtır?

Türkiye’de 2002-2023 yılları arasında güvenlik güçlerinin ateşi, atış talimi ve kullandığı araçların çarpması veya işkencesi uygulaması sonucu yaşamını yitiren, yaralanan veya kalıcı/geçici engelli kalan sivil yurttaş sayısı kaçtır? Bu kişilerin yaş, cinsiyet ve il dağılımı nedir?

Türkiye’de kolluk güçlerinin işkence uygulamasını önlemek  amacıyla hangi tedbirleri alacaksınız?

14 yaşındaki YD’nin işkence görmesindeki ihmal ve tedbirsizlikler nedeniyle istifa etmeyi düşünüyor musunuz?

ANKARA

#Licede #çocuğa #işkence #Meclise #taşındı #İstifa #etmeyi #düşünüyor #musunuz

Çağrılar sürüyor: Amara halkları bekliyor

PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın 4 Nisan’daki doğum günü vesilesi ile doğduğu köy olan Amara’ya yapılacak yürüyüş için çağrılar yapıldı

PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın doğum günü olan 4 Nisan’da, Riha’nın Xelfeti (Halfeti) ilçesi Amara Mahallesi’ne yapılacak “Özgürlük için Amara’ya” yürüyüşüne hazırlıklar tamamlandı. Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Dernekleri Federasyonu (TUHAD-FED) öncülüğünde 2009’da düzenlenen “Güneşe yolculuk” yürüyüşüne polisin saldırısı sonucu yaşamını yitiren Mahsun Karaoğlan ve Mustafa Dağ’ın aileleri, bu yılki yürüyüşe katılım çağrısında bulundu.

Hem oğlumun hem Öcalan’ın takipçisi olacağım

Pirsûs’un Qeruk Mahallesi’nde yaşayan Mustafa Dağ’ın annesi Naime ve babası Salih Dağ, yaşadıkları evlat acısına rağmen oğullarıyla gurur duyduklarını söyledi. Anne Dağ, oğlu Mustafa’nın coşkuyla Amara yoluna çıktığını belirterek, bu yolculuğu hazmedemeyenlerin oğlunu katlettiğini söyledi. Oğlunun katledilmesi ardından olayın takipçisi olduğunu anlatan baba Karaoğlan, üzerinden 14 yıl geçmesine rağmen dosyada bir gelişme olmadığını söyledi. Baba Karaoğlan, yaşadığı sürece hem oğlunun davasının takipçisi hem de Öcalan’ın doğum gününü kutlamak için ayakta olacağını söyledi.

Karaoğlan, Amara’nın Kürtlerin “kırmızı çizgilerinden” biri olduğunu dile getirerek, şu çağrıyı yaptı: “Nasıl Newroz Kürtler için bir kutlama ve sahiplenme günü oluyorsa Öcalan’ın doğum gününü de sahiplenmelidir. Herkes katılım sağlamalıdır.”

Öcalan hep okurdu

Öte yandan misafirlerin beklendiği Amara’da her yıl misafirlerini ağırlayanlar arasında bulunan 80 yaşındaki Mehmet Reşit Öcalan, kuzeni olan Abdullah Öcalan’a ve yapılacak olan etkinliğe dair konuştu. PKK Lideri’nin hem dayısının oğlu olduğunu hem de babalarının amca çocukları olduğunu aktaran Reşit Öcalan, çocukluklarının birlikte geçtiğini ifade etti. Reşit Öcalan, PKK Lideri’nin çocukluğuna işaret ederek, “Her yaptığı işte çok başarılıydı. Hepimiz birlikte buğday biçmeye giderdik ama onun gibi kimse buğday biçemezdi, çok çalışkandı. Tarlalarımız yan yanaydı. Bu nedenle çok sohbetimiz olurdu. Benim silahım vardı, bir gün bir yeri hedef aldım sonra başkana (Abdullah Öcalan) uzattım, ‘al sen de at Abdullah’ dedim. Silahı aldı eline ama pek anlamadı, o zamanlar da silahı çok sevmezdi. Hep okurdu. Üzüm bağlarının bulunduğu tarlada bir fıstık ağacı vardı, orası onun yeriydi. Hep oraya gider, kitap okurdu” diye kaydetti.

4 Nisan’da Amara’ya yapılacak yürüyüş için çağrıda bulunan Öcalan, şunları söyledi: “Başkanın doğum günü halkın da doğum günüdür. Biz de akrabaları olarak 4 Nisan’da buraya gelecek olan misafirleri ağırlamaktan gurur duyuyoruz. Başımızın gözümüzün üstüne gelsinler. Herkesi köye davet ediyoruz. Başkanın misafirlerini ağırlamak için herkesi davet ediyoruz.”

Kadın örgütlerinden Amara yürüyüşüne çağrı

Kurdistan’ın dört parçasında bulunan Kürt kadın hareketlerinden Tevgera Jinên Azad (TJA), Şengal Kadın Özgürlük Hareketi (TAJÊ), Kuzey ve Doğu Suriye’de Kongreya Star hareketi ve Rojhilat Özgür Kadınlar Topluluğu (KJAR), İmralı tecridine dair değerlendirmelerde bulunarak Amara yürüyüşüne çağrıda bulundu.

TJA: Yönümüzü Amara’ya döneceğiz

Özgür Kadın Hareketi (TJA) aktivisti Güler Tunç, tecrit ile çatışma ortamının derinleştirilmek istendiğini ifade ederek, “Tecridi kırmak her zaman gündemimizdedir. Biz kadınlar nice başarılara öncülük ettiğimiz gibi, tecridin kırılmasını da başaracağız. Bunun içinde gücümüz ve inancımız var. Tecridi kırmak için biz kadınlar yönümüzü Amara’ya döneceğiz. Kadınları Amara’ya bu tecride karşı seslerini yükseltmeye çağırıyoruz. Bugün Sayın Öcalan şahsında tecrit bizlere de uygulanıyor. O yüzden biz kadınlar sesimizi daha çok yükseltmeliyiz” diye belirtti” diye konuştu.

TAJÊ: 4 Nisan Öcalan’a özgürlük günü olsun

Şengal Kadın Özgürlük Hareketi (TAJÊ) Koordinasyon üyesi Neam Bedel, milyonlarca kadının Öcalan’ın felsefesi etrafında kenetlendiğine işaret ederek,” Öcalan’ın felsefesi kadınların önünü açtı. Kadınların hakları için mücadele etmesini sağladı. Toplumda yok sayılan o kadınları, bugün toplumların öncüsü yaptı. Bu Öcalan sayesinde oldu. 4 Nisan’ın Rêber Öcalan’ın özgürlük günü olmasını diliyoruz. Dört parça Kürdistan’ın 4 Nisan’ı kutlu olsun” diye konuştu.

KONGREYA STAR: Öcalan özgür olana kadar mücadele sürecek

Kuzey ve Doğu Suriye’nin Hesekê Kantonu’nda bulunan Kongreya Star Koordinasyon Üyesi Rîma İsa Mehmûd ise, Bugün Ortadoğu halkları onun özgürlüğünü talep ediyor. Bugün milyonlarca insan Öcalan’ın özgürlüğü için alanlarda. Ortadoğu halklarının talebine karşılık vermek zorundalar. Bu halk, liderleri özgür olana kadar mücadele edecektir. Kadın hareketi olarak Sayın Öcalan özgürlüğe kavuşana kadar mücadele edeceğiz” ifadelerini kullandı.

KJAR: Öcalan’ın özgürlüğü için mücadelesini büyütmeli

Rojhilat Özgür Kadınlar Topluluğu (KJAR) aktivisti Fariba Şekohniya da, Öcalan’ın paradigmasının Rojhilat’da yeni bir başkaldırının nedeni olduğuna dikkat çekerek,  Kürt kadınları, Öcalan’ın özgürlüğü için mücadelesini büyütmeli. Önder Apo özgür olmayana kadar Ortadoğu’ya ne barış ne de özgürlük gelir. 4 Nisan sadece Önder Apo’nun değil, Kürt ulusunun da doğum günüdür. Bugün yeni bir başlangıçtır. Biz kadınların tek temennisi bu doğum gününün özgürlüğüne vesile olmasıdır” ifadelerini kullandı.

Kaynak: MA

 

#Çağrılar #sürüyor #Amara #halkları #bekliyor

Yanlış kan verdiler hasta fenalaşınca telefonla tedavi etmeye çalıştılar!

Wan’da özel bir hastanede yanlış kan verildiği için yoğun bakımda olan Makbule Kaya’nın ailesi, özel hastanenin hematoloji uzmanları olmadığı gerekçesi ile Ankara’dan bir doktorla telefonla tedavi bilgisi aldıklarını ve olayı örtbas etmeye çalıştıklarını söylediler

İstanbul’dan Wan’a gelen Makbule Kaya, Lokman Hekim Hastanesi’nde yanlış kan grubunun verilmesiyle maruz kaldığı ihmallerden dolayı yoğun bakımda yaşam mücadelesi veriyor.

JINENWS’ten Rahime Tekin’in haberie göre, özel sağlık kuruluşu Lokman Hekim Hastanesi’ne 20 Mart’ta bel fıtığı rahatsızlığı ile giden Kaya’ya ameliyat olması gerektiği söylendi.

Kaya yoğun bakımda

Bir sonraki gün ameliyata alınan 33 yaşındaki iki çocuk annesi Kaya’ya 0 Rh + kan verilmesi gerekirken A Rh + grubu kan verildi. 7 gün boyunca aynı hastanenin yoğun bakım servisinde tutulan Kaya daha sonra Van YYÜ Dursun Odabaşı Tıp Merkezi’ne sevk edildi. Durumdan üç gün sonra haberdar edildiğini belirten aile, Kaya’nın hayati riskinin devam ettiğini söyledi.

Sürekli kan verildi

Yaşanan süreci anlatan Kaya’nın eşi Emrah Kaya, ameliyattan sonra servise alınan eşinin bir süre sonra fenalaşarak yoğun bakıma alındığını söyledi. Kaya, “Yoğun bakıma alındıktan sonra bize bilgi verilmedi. Sorduğumuzda da narkozun etkisinden olduğu söylendi. Sürekli kan verildi ve biz durumu 3 gün sonra hastanede çalışan bir personel sayesinde öğrenebildik” dedi.

Olayı sakladılar

Durumu öğrendikten sonra bilgi almaya çalışan aileye hastane yönetimi tarafından, “Ankara’dan gelecek olan makineyi bekliyoruz” denildi. Kaya’nın verdiği bilgiye göre, aile sürekli yetkililer tarafından oyalanırken, “Bize gerekli müdahaleleri yaptıklarını söylediler. Bir türlü ‘Bizim yanlışımızdır, hastaya yanlış kan verdik’ demediler” diye konuştu. 27 Mart’tan sonra YYÜ Dursun Odabaşı Tıp Merkezi’ne geldiklerini ifade eden Kaya, “Bütün olanları buraya geldikten sonra öğrendik. Bile bile hastamızı ölüme terk etmişler. Eğer zamanında saklamak yerine bize bilgi verselerdi, hastamıza bir çare bulurduk” sözlerini kullandı.

13 bin TL para verdiler

Hastaneden şikayetçi olduklarını belirten Kaya, hastane yönetiminin, iki personelden şikâyetçi olarak işten çıkarmalarına da tepki göstererek, “İki personel hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunmuşlar, bunlar hatalıdır diye. Bu şekilde kendi hatalarını ört pas ediyorlar” dedi. Kaya ayrıca, bu hastaneye ameliyat için 13 bin TL ve her kaldıkları gün için ekstra ücret ödediklerini söyledi.

Telefonla bilgi aldılar

Bir diğer aile üyesi Soner Kaya da, “Buradaki imkânlar sınırlıysa hastamızı başka yere götürelim teklifinde bulundum. Ankara’da hematoloji uzmanları olduğu ve gerekli bilgiyi ondan aldıklarını söyledi. O bilgi ile telefon üzerinden hastayı tedavi etmeye çalıştılar. Bize hiçbir sorun yokmuş gibi anlattılar.” Kaya’nın verdiği bilgiye göre, YYÜ Dursun Odabaşı Tıp Merkezi’nden makine talep eden Özel Lokman Hekim Hastanesi’ne, “Sizde hematoloji doktoru olmadığı için ilgili makineleri veremeyiz, hastayı bize sevk edin” yanıtı verilmiş.

Kaya son olarak, ” Hastayı tedavi edecek yetkileri olmadığı halde olayın üzerini örtbas etmek için üniversite hastanesine göndermemişler” dedi.

WAN

 

 

#Yanlış #kan #verdiler #hasta #fenalaşınca #telefonla #tedavi #etmeye #çalıştılar

Owen: İşkenceyi önlemesi gereken CPT, işkenceyi görmezden geliyor

Ağır tecrit altında tutulan PKK Lideri Abdullah Öcalan ile Veysi Aktaş, Ömer Hayri Konar ve Hamili Yıldırım’dan 2 yıldır hiçbir haber alınamamasını ve CPT’nin açıklama yapmamasını değerlendiren insan hakları savunucusu ve avukat Margaret Owen, işkenceyi önlemesi gereken CPT işkenceyi görmezden geliyor

İmralı Cezaevin’nde 25’inci yılına giren ağır tercrit altında bulunan PKK Lideri Abdullah Öcalan ile Veysi Aktaş, Ömer Hayri Konar ve Hamili Yıldırım’dan 25 Mart 2021 tarihinden bu yana haber alınamıyor. En son 7 Ağustos 2019 tarihinde avukatları ile görüşebilen Abdullah Öcalan ile görüşmek için hem uluslararası alandan hem de Türkiye içinden binlerce başvuru yapıldı. Yapılan başvurulara yanıt verilmezken, art arda verilen “disiplin cezaları” ile görüşmeler engelleniyor.

Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi (CPT), Eylül 2022’de İmralı Adası’nı ziyaret ettiğini duyurmuş tüm soru, eylem ve ısrarlara rağmen Abdullah Öcalan ile görüşüp görüşmediğini ise açıklamamıştı. Ziyarete ilişkin raporu 6-10 Mart arası Strasbourg’da gerçekleştirilen 110’uncu genel kurul toplantısında komite kabul etmişti. Rapora ilişkin inisiyatif almayıp açıklamayan CPT’ye yönelik çağrılar ise sürüyor. En son 2022 yılı raporuna açıklayan CPT, konuya ilişkin yine hiçbir bilgi paylaşmadı.

Konuya dair JINNEWS’ten Melek Avcı’ya değerlendirmelerde bulunan insan hakları savunucusu ve avukat Margaret Owen, tüm uluslararası hukuk kanallarının ihlal edildiğini belirtti.

Sağlığı iyi mi bilmiyoruz

2 yıldır haber alınamadığını vurgulayan Owen, “Sayın Öcalan üzerindeki tecrit uluslararası hukukun ağır ihlallerini içeriyor, bu sadece Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ve Birleşmiş Milletler’in uluslararası sözleşmelerini değil aynı zamanda uluslararası hukukun bir parçası olarak Mandela kurallarının da ihlalidir. Nelson Mandela’ya Robben Adası’ndayken uygulanan Mandela kuralları, her tutsağın bir avukat ve ailesi tarafından ziyaret edilme hakkının olduğunu belirtiyordu. Şimdi tek bir haber alamıyoruz, sağlığı nasıl, iyi mi, bilmiyoruz” diye konuştu.

Zorlu bir siyasi süreç var

İşkenceyi önleme komitesinin ziyaret raporlarını yayınlamamasının şok edici olduğunu belirten Owen, “Türkiye’nin uluslararası alanda söz sahibi olmaya çalışması ve bir kavgaya tutuşması ile birlikte tüm bu insan hakları ihlalleri ve birçok durum hafife alındı. Rusya-Ukrayna arasında arabulucu rolün verilmesi, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği gibi durumlar kurumları kıskaca aldı. İsveç Türkiye’ye ye silah satmayı bırakmıştı örneğin, ama Türkiye bunu tersine çevirmek için uğraştı. Üstelik İsveç, Kürtlerin iadesinden yana olmuştu. İsveç’in bu baskılara boyun eğmesi ve Türkiye’den yana olması da çok endişe verici. Bu yüzden çok zorlu bir siyasi süreç var. 14 Mayıs’ta Türkiye’de seçimler olacak. Bazı insanlar bu son zamanları diyor, bazıları seçimi ekonomi dolayısıyla kaybedeceğini söylüyor, ama kim bilir” dedi.

Amacı işkenceyi önlemek ama görmezden geliyor

Barışçıl çözümün bulunması için Abdullah Öcalan’ın sürece dâhil edilmesi gerekirken, tersine İmralı’da tecrit altında tutulması ve asıl işkencenin bunu unutmak olduğunu söyleyen Owen,“Öcalan’ın barış süreci için kesinlikle hayati önemi var. O özgür olmadığı ve bir barış sürecine katılmadığı sürece, sürmekte olan bu çatışmaya barışçıl bir çözüm bulunamaz. Birleşik Krallık’ta maalesef ki az biliniyor ancak benim çevrem ise onun olağanüstü yazılarını ve kendisini tanıyor. Burada insanlar onun kim olduğunu bilmedikleri gibi, olağanüstü yazılarını, barış ve herkes için daha iyi bir dünya için eşsiz felsefesini de bilmiyorlar. Ve gerçekten neyin tehdit altında olduğunu anlamıyorlar. Türkiye, HDP’nin ve onların Meclis’teki temsil haklarını savunan, avukatlarıyla, sendikacılarıyla, akademisyenleriyle, iktidarlarına karşı çıkan herkesle dolu cezaevlerinden ibaret. Aslında İmralı işkencesinden bahsedecek olursak, bir insanı tek kişilik hücrede tutmak ve bu hücre hapsinin bunca zaman yansıdığı üç kişi daha olduğunu unutmak asıl işkencedir. CPT ise bu işkenceyi destekliyor. Görevinin temelinde araştırmak ve işkenceyi önlemek var. Kuruluşunda işkenceyi araştırmak ve buna dair raporları kamuoyuyla paylaşmak ve ortaya çıkarmak varken bunu uygulamıyor” ifadelerini kullanarak bu tecride karşı mücadele çağrısı yaptı.

İşkence yasağı ihlal ediliyor

Marta Sömek’e konuşan ÖHD İstanbul Şube Eşbaşkanı Esra Bilen de, yaşanan tecridin ağırlığına değinerek, “Hiçbir şekilde ne aile görüşü, ne avukat, ne de telefon hakkı yani dış dünya ile hiçbir iletişim sağlanamaması bu mutlak iletişimsizlik hali işkence suçunu oluşturuyor. Yani mutlak bir şekilde yasak olan işkence yasağının ihlali oluyor” dedi.

Herkes ses çıkarmalı

Tecrit halinin sürmesine sebep olan yetkililerin de işkence suçunu işlediklerini ifade eden Bilen, ÖHD olarak hem ulusal hem de uluslararası birçok mekanizmaya başvurular yaparak hukuki sürecin başlatılmasına dair talepte bulunduklarını aktardı. Bilen, “Sadece belli kişiler veya kurumlar değil, avukatların başvuruları değil, tüm kesimlerin yani Türkiye’deki bütün sorunların çözülebilmesi için herkesin bu talebi dile getirmesi gerekiyor. Ve bu tecridin kırılmasında ısrarcı olması gerekiyor. Demokratik kitle örgütleri, insan hakları savunucuları, sosyalistler, devrimciler ve halkın bir şekilde ses çıkarması gerekiyor” sözlerini kullandı.

HABER MERKEZİ

 

 

#Owen #İşkenceyi #önlemesi #gereken #CPT #işkenceyi #görmezden #geliyor

Ankara’ya göçmek zorunda kalan depremzedeye bin lira yardım verdiler

Deprem nedeniyle Ankara’ya göç etmek zorunda kalan Hatice Kiral bin lira yardım aldığını söyleyerek duruma tepki gösterdi

Mereş merkezli 6 Şubat’ta yaşanan depremlerin ardından süren ihmaller ve yurttaşların karşı karşıya kaldıkları ihlaller sürüyor.

JİNNEWS’ten Melek Avcı’nın haberine göre depremin yıkıma neden olduğu Dîlok’tan ailesiyle birlikte göç ettiği Ankara’ya yerleşen depremzede Hatice Kiral, hem artan kira fiyatları, hem de ekonomik krizin depremzedeleri daha fazla etkilediğine dikkat çekti.

‘Çaresizliğin tarifi yok’

Depreme eşi ve çocuklarıyla yakalanan Kiral, 6 Şubat’ı “Yaşadığım ve görüp görebileceğim en kötü gündü” diye tarif etti. Devletin günlerce Dîlok’a gelemediğini söyleyen Kiral, “Bölgeye günlerce gelen olmadı. Su ve gıda olmadığı için açık olan marketlerde de bir litrelik suyu iki katı fiyatına aldık. Kalacak yerimiz yoktu eve giremiyorduk. Gecenin soğuğunda küçük büyük herkes sokakta üşüdü, çünkü herkes yataktan fırlayıp sokağa çıkmıştı. Çadır gelmedi. Acil yardım günlerce ulaşmadı” dedi.

Ayaküstü hasarsız raporu

Hasarlı evlerine giremedikleri için Ankara’ya geldiklerini kaydeden Kiril “Ankara’ya depremden 15 gün sonra kendi imkanlarımızla gelebildik, çünkü mecbur kaldık. Sallantılar hiç bitmediği için hasarlı evlere giremedik ama kalacak yerimiz yoktu Antep’te. Devlet desteği de alamadığımız için çıktık geldik. O hengamede evimize geldiler ve ayak üstü, üstünkörü bir bakarak eve hasarsız raporu verdiler” ifadelerini kullandı

Bin lira yardım verildi

Kentte yurttaşların dayanışma çerçevesinde kendilerine yardım ettiğini paylaşan Kiril, “Bize elini halkımız ve sivil toplum kuruluşları uzattı. İnsanlar bize sahip çıkarak ekmeklerini, sularını, kıyafetlerini ve battaniyelerini paylaştı” sözleriyle dayanışmanın boyutunu anlattı. Ankara’ya geldikten sonra yardım için sosyal dayanışmaya başvurduğunu söyleyen Kiril, “Ulaşım için kullanılan Ankara Kart verdiler. Bunun haricinde deprem desteği adı altında bin lira para yardımı yapıldı” sözlerini kullandı.

Dönmek istiyoruz

Yaşadıkları acı ve kaybın üzerine bir de ekonomik krizle uğramak zorunda kaldıklarını belirten Kiril son olarak şöyle konuştu: “Artan kira fiyatlarında kalacak yer bulmak çok yıpratıcı ve zor.  Neresinden bakarsanız bakın görünen o ki bizi daha zor günler bekliyor. Psikolojik olarak da kötüyüz fakat ayakta kalmak ve yeniden doğrulmak için çabalıyoruz. Antep’te tehlike geçtiğinde, enkazlar kalktığında evimize dönmeyi düşünüyoruz. Gerçek bir organizasyon ve örgütlenme ile iş yerlerimiz, barınma alanlarımız hasardan arındığına dönmek isteriz. Fakat şu anki şartlarda çok zor görünüyor. Bu uzun bir zaman alacak.”

ANKARA

#Ankaraya #göçmek #zorunda #kalan #depremzedeye #bin #lira #yardım #verdiler

Avrupa’da hedef 3 milyon seçmeni sandığa götürmek

Avrupa’daki seçmenleri sandığa götürmek için kurulan Hadi Avrupa Ağı, Avrupa’daki 3 milyon seçmeni sandığa sevk etmeyi hedefliyor

Türkiye, 14 Mayısta kritik bir seçime doğru giderken, yurtdışında yaşayan Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) gönüllüleri, seçim çalışmalarına destek olmak için Halkların Demokratik İletişim Ağı (HADİ) Avrupa’yı kurdu.

Avrupa’da oy kullanacak olan yaklaşık 3 milyon seçmeni sandığa götürmeyi ve seçimlerde Yeşil Sol Parti’nin oylarını arttırmayı hedefleyen HADİ Avrupa, kuruluşunu deklare eder etmez çalışmalar için kolları sıvadı. Sanal medya platformlarında gönüllü arayan ve seçmeni Yeşil Sol Parti’den yana oy kullanmaya teşvik eden HADİ Avrupa, şimdiden birçok gönüllüyü çalışmalara kattı.

Çalışmalarda yer alan gönüllülerden biri de “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza attıktan sonra ihraç edilen Yrd. Doç. Dr. Çetin Gürer ile kurdukları ağ ve hedeflerine Mezopotamya Ajansı’na değerlendirdi.

HADİ Avrupa’nın hedefi

Türkiye’nin 2015 yılından itibaren demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti ilkesinden gün geçtikçe uzaklaşmasından dolayı Avrupa’da bulunan yurttaşların yaşananları kaygıyla izlediklerini belirten Gürer, bundan kaynaklı da 14 Mayıs’taki seçimleri önemsediklerini, ülkede demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti ilkesinin tekrardan rayına oturması için HADİ Avrupa’da yer aldığını söyledi.

HADİ Avrupa Ağı’na farklı kesimlerin de destek verdiğine dikkat çeken Gürer, ağın hedeflinin, Yeşil Sol Parti’nin Avrupa’daki çalışmalarına destek olmak yine Emek ve Özgürlük İttifakı çatısı altında eşitlik, adalet ve barış isteyen herkesin taleplerini daha görünür ve duyulur kılmak olduğunu söyledi.

Amaç tekçi iktidarı göndermek

3 milyon seçmeni motive etmeyi amaçladıklarına işaret eden Gürer, bunun için ise tüm sanal medya hesaplarını etkili kullandıklarını ifade etti. Dijital medya üzerinden insanlara ulaştıklarını aktaran Gürer, “Geçtiğimiz gün sanal medya hesaplarından canlı yayın yaptık. Avrupa’nın birçok ülkesinden katılımcılar yer alıp izledi. Yoğun bir ilgi olduğunu gördük. Yurttaşlar ‘çalışmalara nasıl destek verebiliriz?’ diye sordular. Motivasyon çok yüksek diyebilirim. Ortaya çıkacak olan motivasyon ile Yeşil Sol Parti, Emek ve Özgürlük İttifakı içerisinde yer alan partilerin çalışmalarını görünür kılacağız” diye belirtti.

HADİ Avrupa’nın en büyük hedefi tekçi ve otoriter AKP ve MHP iktidarını sandık yoluyla göndermek olduğunu söyleyen Gürer, sandığa katılımı yükseltmek gibi bir hedeflerinin de olduğunu belirterek, “Çalışmalarımızı sürdüreceğiz” dedi.

Haber: MA / Ergin Çağlar

 

#Avrupada #hedef #milyon #seçmeni #sandığa #götürmek

İttifaklar ve siyaset

Siyaset demokratik anlayışla geliştirilir ve ittifaklar toplumun talebi doğrultusunda gerçekleştirilirse, sorunların üstesinden gelmek hiç de zor olmayacaktır.

Seyithan Akyüz

İttifak, Arapça bir kelime olup uyma, denk gelme, uyuşma, uzlaşma anlamlarına gelmektedir. Başka bir söylemle ittifak, halklar, gruplar ya da egemen devletler arasında ortak faydayı sağlayacak karşılıklı çıkarlara dayalı kurulmuş ilişkilerdir. Bu ilişkiler gizli ya da ilan edilmiş haliyle yürütülebilir. İttifak üyelerinin her biri müttefik adını alır. Müttefik ise, iş birliği yapan ve iş birliği yapanlar topluluğu demektir.

Siyaset ise, her ne kadar devlet işleri ile ilgili faaliyetler olarak tanımlansa da; toplum için en iyisini bulma faaliyeti olarak değerlendirmek daha doğru bir tanımlama olacaktır. Hatta toplumsal doğanın temelini oluşturan faaliyetlerden biri demek de yanlış olmayacaktır. Tarihsel bağlamda üstlendiği rol ve oynadığı işlevsellikte de bu çerçevede olmuştur.

Elbette, bu iki konuyla alakalı başka tanımlamalar da mevcuttur. Ama bu tanımlamalar da meramımızı anlattığı için yeterlidir diye düşünüyoruz.

Evet, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın resmi olarak seçim sürecini başlatmasıyla, Türkiye’de siyaset hareketlenmeye başladı. Bu minvalde 14 Mayıs tarihinde yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri için, irili ufaklı tüm partiler yoğun bir çalışma içerisine girmiş durumda. En fazla duyduğumuz şey ise ittifaklardır. Çünkü yeni sistem bunu dayatıyor. Bu nedenle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle getirilen yeni düzen, Türkiye siyasetini bir ittifaklar arenasına dönüştürdü. Yani nereye bakarsak bakalım bir araya gelmiş birkaç partinin oluşturdukları ittifakları görürüz. Bu aslında demokratik siyaset için olumlu bir şeydir. Daha doğrusu görüşleri ne olursa olsun partilerin bir araya gelip konuşmaları, demokratik siyasetin önemli ilkelerinden biridir. Bu, birlikte tartışma, sorunlara çözüm bulma ve ortak paydalarda buluşmayı da beraberinde getirir. Dolayısıyla doğru değerlendirilmesi durumunda ittifakların uzun vadede zihniyet değişimine önayak olabilmesi hiç de imkansız değildir. Kaldı ki siyasetin kendisi bir yönüyle birlikte tartışma ve ortak paydada buluşma sanatıdır. İttifaklar ise bu sanatın temel araçlarından biridir. Bu sanat ne kadar doğru icra edilirse, toplumsal sorunların çözümü de o oranda kolaylaşacaktır. Bunun için de araçların doğru kullanılması gerekir. Çünkü tarihsel süreç boyunca toplumlar birçok sorununu bu yolla çözmüştür. Bunun yanı sıra siyaset, özgürleşmeyle de yakın bağlantılı bir olgudur. İnsanlığın özgürlüğe olan eğilimi göz önüne getirildiğinde; siyasetin neden tercih edildiği ve sorun çözücü özellik taşıdığını da anlamak zor olmayacaktır. Dolayısıyla Türkiye siyasetinde oluşan bu yeni durumun kendisiyle birlikte kimi fırsatları da bir potansiyel olarak bağrında taşıdığını unutmamak gerekir. Burada Türkiye’deki mevcut ittifak ve siyaset pratiklerine bakıp bunun olmayacağını düşünmenin bize ciddi bir faydası olmayacaktır. Zira bu konudaki mevcut hareketliliği sistemik bir zorunlulukla beraber, toplumun bir talebi olarak da değerlendirmek gerekir. Çünkü günümüzde Türkiye toplumunun birden çok sorunu vardır ve bu sorunların büyük bir kısmı toplum yaşamını derinden etkilemektedir. Bu sorunlar salt bir kesimin sorunları da değildir. Örneğin yaşadığımız ekonomik, siyasi, hukuki vb. sorunlar, her kesimin bir şekilde yüz yüze kaldığı sorunlardır. Bu nedenledir ki toplumun önemli bir kısmı her fırsatını bulduğunda bu sorunlarının çözümünü talep etmektedir. Dolayısıyla siyaset demokratik anlayışla geliştirilir ve ittifaklar toplumun talebi doğrultusunda gerçekleştirilirse, sorunların üstesinden gelmek hiç de zor olmayacaktır.

Bunun olabilmesi için, Türkiye’de içi boşaltılan ve bir çıkar alanına dönüştürülen siyaseti yeniden ele almak ve gerçek muhtevasına döndürmek gerekir. Buna paralel olarak İttifaklara da doğru yaklaşmak ve anlamına uygun ele almak olmazsa olmazdır. Bu da ancak bireysel, grupsal veya partisel öncelikleri bir kenara bırakmak, hatta terk etmekle mümkün olacaktır. Çünkü içinde bulunduğumuz bu kritik aşamada bile hala bu anlayışla yaklaşan ve toplumsal çıkarlar yerine kendi grupsal veya partisel çıkarları önceleyen yapılar vardır. Bu anlayış maalesef salt burjuva düzen partilerinde mevcut değildir. Kendini en radikal halkçı olarak tanımlayan kimi sol çevrelerde de bu anlayış varlığını hissettirmektedir. Kanımca bu terk edilmesi elzem olan bir anlayıştır. Zira bu tavrın herkese kaybettirme potansiyeli çok yüksektir. Hele üstlenilen misyon nedeniyle halka karşı büyük sorumlulukları olanların bu tavırdan vazgeçmeleri bir gerekliliktir.

Bu çerçevede 14 Mayıs seçimlerine kısa bir zaman kala demokratik çevrelerin, grupların, yapı ve partilerin sorumlu bir anlayışla hareket etmeleri ve halklarımızın yaşadığı bunca sorunlara çözüm getirecek davranışları geliştirmeleri herkesin beklentisidir. Bu anlamda Emek ve Özgürlük İttifakı içerdiği demokratik siyasetle doğru bir mücadele zemini olmaktadır. Bu zemini henüz vakit varken, başka heveslere ulaşmak için kullanmak; en başta da kullananın kendisine zarar verecektir.

#İttifaklar #siyaset

Wanlı depremzedelerden depremzedelere destek

Wan depremini yaşayan İbrahim Çelik, Mereş depreminde Wan halkı ve kurumların nasıl harekete geçtiğini anlattı: Damdan düşenin halinden damdan düşen anlar derler. Deprem yaşanınca hemen KESK Şubeler Platformu olarak bir toplantı yaptık. Sonra Emek ve Demokrasi Bileşenleri ile toplandık. 16 kurum yardımları organize etmeye başladık

Hüseyin Kalkan

Wan’da 2011 yılında depremde yaşandı. Ailesi ile birlikte konteynırda, prefabrik evde yaşadı. Bu süreçte depremden daha çok etkilenen Wanlıların yardımına koştu. Büyük Mereş depreminin haberini alınca yine yardıma hazırdı. Arkadaşları ile toplandılar, nelere yapabileceklerini tartıştılar. Kısa sürede 19 tır yardım topladılar ve deprem bölgesine gönderdiler. Yapı Yol Sen Wan Şube Başkanı İbrahim Çelik ile o günleri ve bugünleri konuştuk. Çelik, Wan depremine dair şunları anlatıyor: “2011’deki Wan depreminde sendika şubemiz o zaman Mavi Plaza denilen bir iş merkezindeydi. Bizim sendikalar hepsi oradaydı. Ben karayollarında çalışıyordum. Karayolları lojmanlarında oturuyorduk. Lojmanlar iki blok yıkıldı. Zaten lojmanlar yığmaydı. Bize konteyner temin ettiler. Biz aile olarak oraya yerleştik. Daha sonra lojmanların olduğu yerde prefabrik evler yaptılar. Biz oraya taşındık. Daha sonra lojmanların olduğu bölgeyi emniyete verdiler. Karayolları Edremit’e taşındı. Lojmanlar oraya yapıldı, biz de bu kez oraya taşındık. Ben 2020 yılında emekli oldum. Ordan da taşındık. Emekli olunca artık lojmanlarda kalamıyorsun. Sonra da halka yardımcı olmak için biz KESK olarak çadırlar açtık. İlaç temin ettiğimiz bir çadır açtık, bir de gıda çadırı açtık. Yardım olarak halkın getirdiği malzemeleri depremzedelere dağıtıyorduk. Mahallelere götürüp dağıtıyorduk. Mavi Plaza’nın olduğu yerde çadır açtık. Gündüz orda faaliyet gösteriyorduk, geceleri için ise 2 Nisan Semti’nde de çadır açtık. Orada depremzedelere yemek dağıtıyorduk. O dönemde de devletin çok yardımın görmedik. Yine sivil toplum kuruluşlarının, muhalefet partilerinin gayretleri vardı. Karayolu çalışanları olarak biz çok mağduriyet yaşamadık, fakat halk olarak çok zorluk çektik. Hala bir grup konteynırlarda yaşıyor. Şimdi onları oradan çıkarmaya çalışıyorlar.”

Damda düşenin haline…

Son deprem meydana gelince hem KESK’e bağlı sendikalar, hem de depremi yaşamış Wanlılar hemen harekete geçmiş. Gerisini İbrahim Çelik şöyle anlatıyor: “Son depreme gelince. Bir laf var. Damdan düşenin halinden damdan düşen anlar derler. 6 Şubat’ta deprem meydana gelince biz hemen KESK Şubeler Platformu olarak hemen bir toplantı yaptık. Ne yapabiliriz, ne edebiliriz diye. Kendi aramızda tartıştık. Sonra Emek ve Demokrasi Bileşenleri ile bir araya geldik. 16 kurum ile toplantı yaptık. İlk etapta burada komisyonlar kurduk. 5 komisyon kurduk. Yardımları organize etmeye başladık. Kendi üyelerimizi sosyal medya üzerinde yardım için haberdar ettik. İlk 2 gün gelen malzemenleri kendi binamızda topladık. Bizim üyelerimiz dışında halktan insanlar da yardımlarını bize getirmeye başladı. Böyle olunca bizim binamız yetersiz geldi. Mavi plazanın üst tarafından Eğit Bilimleri dershanesi var. Onun sahibi Necdet Bayram’la görüştük. Onun geniş bir yeri var. Onu bize tesis etti. Buradaki malzemeleri oraya taşıdık. Sosyal medyada da ilan ettik artık malzemeleri yeni bir adreste topladığımızı. Çok yardım geldi. 200 KESK üyesi olarak gelen malzemelerin ayrımını yaptık.”

AKP’nin pankart dayatması

Yardım toplamaya toplamışlar ama göndermek kolay olmamış. Türkiye genelinde yardım toplayan ve destek organize eden grupların başına gelen onların da başına gelmiş: “İlk kafilemizde 17 tır malzeme gönderdik. Ama bize engel çıkarmaya başladılar. Tuşba Belediye Başkanı Salih Akman adının yazılı olduğu pankartı tırlarını üzerine asıp öyle göndereceksiniz dediler. Biz kabul etmedik. Sonra biz Wan Barosu üzerinden görüşmeler yaptık. Baro araya girince biz Emek ve Demokrasi birleşenleri olarak pankartımızı tırların önüne astık, her tırda da iki arkadaşımızı görevlendirdik ve deprem bölgesine gönderdik. Deprem bölgesinde KESK’in açtığı koordinasyon merkezleri vardı. Yardımları bu merkezler, Cemevleri ve CHP üzerinden bölgeye ilettik. Biz AFAD üzerinde bu çalışmayı yürütmedik. Bir hafta sonra deprem bölgesinden Wan’a göç eden aileler bize başvurmaya başladı. Evleri yıkıldığı için deprem bölgesini terk etmek zorunda kalmışlar. Daha çok Wan’dan Antep’e göç eden ailelerdi bunlar. Sosyal medya üzerinde duyuru yaptık, uygun evi olan arkadaşlarımız bize bildirdi. Otel sahipleri ile görüştük, apart sahipleri ile görüştük. Oralara yerleştirmeye çalıştık. Ayrıca yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını tespit edip o ihtiyaçları karşıladık. Sanırım beş yüze yakın aile geri buraya göç etti.”

Kadınların dayanışması

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla özel olarak kadınların hijyen ihtiyaçlarını göz önünde bulunduran bir çalışıma yapmış KESK üyesi kadınlar. Çelik bu çalışmayı şöyle anlatıyor: “8 Mart Kadınları Günü dolayısıyla KESK üyesi kadın arkadaşlar daha çok deprem bölgesindeki kadınların ihtiyaçlarını yönelik bir kampanya yürüttüler. Temin ettiğimiz malzemeleri kadın arkadaşlar eşliğinde ihtiyaç olan kentlere gönderdik. Zaman içinde KESK’in deprem bölgesinde 40 çadırı oluştu. Böylece ihtiyaçları tespit etmek ve ulaştırmak daha kolaylaştı.”

Sıkıntılar sürüyor

İbrahim Çelik, bölgede gözlemlediği diğer merkezlerle ilgili izlenimlerini de aktadırdı. Çelik’in izlenimlerine göre bölgede ciddi sıkıntılar sürüyor. “Elbistan’ın içinde ciddi çadır sıkıntısı vardı. Bizim çadırların olduğu alanda bize ulaştırılan yardımları dağıtmaya devam ettik. İnsanlar gelip orada kendi ihtiyacı olan şeyleri alıyorlardı. Bizim ekip orada bir hafta kaldı. Sonra başka bir gönüllü ekip gelince biz ayrıldık. Pazarcık HDP İlçe Eşbaşkanı kalp krizinden yaşamını yitirince biz bir grup arkadaş cenazeye gittik. Yol boyunca biz enkazın artıklarının rast gele yol kenarlarına, köylere döküldüğünü gördük. Hemen Pazarcık’ın çıkışında enkaz döküntüleri vardı. Enkaz tozları, asbest kalıntıları insanların sağlığını tehdit etmeye devam ediyor. Nurhak, Gölbaşı ve Malatya’yı da gördük. Çok kötü yıkılmıştı buralar. Gittiğimiz yollarda asfalt hep çatlamıştı. Pazarcık merkezde çok fazla yıkım yoktu. Ama köylerde çok yıkım olmuş. Bazı köylerin yüzde 80’ı yıkılmış. Sonuç olarak muhalif medyanın deprem bölgesine dair yazdıklarını biz gözlerimizle gördük. Neredeyse bir ay sonra gittiğimiz halde hala çadır sorunu yaşanıyordu. Gıda yardımının yetersiz olduğunu biz gördük. Kuru gıdaya talep sürüyordu.”

Bir ay sonra bölge

Depremden bir ay sonra deprem bölgesine giden bir grup gönülü ile birlikte Çelik de bölgeye gider. Şöyle anlatıyor deprem bölgesinde geçirdiği günleri: “Deprem bölgesine iki grup gönderdik. Bir grubun içinde de ben vardım. Bizim grup Elbistan’a gitti. Diğer grup Pazarcık ve Narlı’ya gitti. Biz 5 Mart Pazar günü gittik. Elbistan’da Newroz alanında bizim KESK dayanışma çadırı vardı. Aynı yerde Alevi ‘Rıza Şehri’ isimli bir vakfın açtığı çadır vardı. Bir de HDP’nin dayanışma çadırı vardı. İnsanlar çok mağdur. Köylere de gittik. Elbistan’da çok büyük yıkım vardı. Çok bina yıkılmıştı. Biz gittiğimizde daha enkaz kaldırmaya devam ediyorlardı. Ne hikmetse enkazı gece kaldırıyorlardı. Bizim duyumlarımıza göre hala ceset çıkıyormuş enkazlardan. İnsanlar öyle anlatıyordu. Biz çadırdayken depremzedeler bizi ziyaret ediyorlardı. Depremzedelerle gece geç saatlere kadar oturup sohbet ediyorduk. Bir nebze olsun acılarına ortak olmaya çalışıyorduk. Aslında hiç bölgeden ayrılmak içimizden gelmedi. Biz de aynı boyutta olmasa bile evsiz kalmanın ne demek olduğunu Van depreminde yaşamıştık. Aynı şeyler yine yaşandı. Devlet insanlara bir çadır bile yetiştirmedi. Yine halk, halkın yaralarına derman oldu.”

#Wanlı #depremzedelerden #depremzedelere #destek

Hata(y)da anakronizm çıkmazı

Hatay ismi, kimin icadı olursa olsun, 85 yıldır yaşanan realiteyi yok sayan anakronik ve GDO’lu bir isimdir. Sığ Hatay ili adı; Antakya ili adının çağrıştırdığı zengin tarihi ve Türkiye’ye kattığı, katacağı, manevi zenginliği, sorumluluğu, yetkiyi, büyük değeri cılızlaştırıyor.

Mevlüd Oruç

Antakya ili; nereden baktığınıza bağlı olarak ismi de cismi de değişir. Mütekebbir “Müesses Nizamın” gözlüğünden Türkiye’de hoşgörünün(!) kenti Hatay ilidir. Hakikatin gözlüğünden ise, Türkiye’de kardeşliğin başkenti Antakya ilidir. Kutsal kitaplarda adı geçen ve işaret edilen, dünyadaki tek şehir Antakya’dır. Antakya ili; Atatürk’ün vefatından sonra Türkiye’ye katılmıştır. Hatay ismi ve bu ismin Atatürk’e dayandırılması, o dönemin siyasi ikliminden kaynaklanan arızi endişe ve kaygıların icadıdır. “Hatay” ismine dokunulmazlık kazandırmak için Atatürk’e mal edilmiş bir öyküdür.  Antakya ilimize ilişkin, artık tarihte kalmış kaygı ve endişeleri, bu zamana taşıyarak, hala varmış gibi (anakronik), uydurulmuş GDO’lu Hatay ismini kullanmaya devam etmek Hata(y)dır. Ayrıca; Hatay ismi, kimin icadı olursa olsun, 85 yıldır yaşanan realiteyi yok sayan anakronik ve GDO’lu bir isimdir. Sığ Hatay ili adı; Antakya ili adının çağrıştırdığı zengin tarihi ve Türkiye’ye kattığı, katacağı, manevi zenginliği, sorumluluğu, yetkiyi, büyük değeri cılızlaştırıyor. Antakya; tarih boyunca medeniyetlerin geçiş kavşağıdır. Bu nedenle birçok inanç, etnik ve kültürel yapı bir arada rengârenk çiçek bahçesi gibi, mozaik oluşturur. Fakat asimilasyon politikaları nedeni ile mozaiğin renkleri çok yoruldu ve soldu. Müesses nizam; anakronik kaygıların ürünü olan, tekçi bakış açısı ile, resmî ideoloji üzerine toplumsal mühendislikle inşa edilmiştir. 1. ve 2. Dünya Savaşı ikliminden kalma, anakronik bölünme kaygıları hezeyan değilse, ırkçılıktır. Yüzüncü yılında dahi, TSE icadı, makbul vatandaşlar için tekçi ölçüler olan tek dil, tek din vb tekçi anlayış, Türkiye’nin ayaklarını bağlayan anakronizmdir.

Nuh’un toplumsal gemisi Antakya

Azalmakta olanlar, bitmemek için direnenler, hala bitirilemeyenler, bitirilenler, yok edilenler, asimile edilenler, inkâr edilenler, makbul vatandaş standardına uymayanlar, numune olarak hala yaşamasına hoşgörü(!) gösterilenlere ilişkin son sığınak, Nuh’un toplumsal gemisi Antakya ilidir. “Kurt puslu havayı sever” derler. Ekolojik ırkçı ayrımcılığın, deprem afetini fırsat olarak görüp “Nuh’un halklar ve inançlar gemisi Antakya’yı” batırmasından kaygılıyız. Müesses nizamın; mevcut deprem kargaşası ve gürültüsü içinde hak gaspı yapmasından kaygılıyız. Olağanüstü hâl kapsamında derin ayrımcılığın uygulamalarından kaygılıyız. İnançların ve etnik yapıların geçim ve yaşam alanlarını darlaştırma, habitatlarını tahrip etme, ekolojik ırkçılık uygulamalarından kaygılıyız. Olağanüstü hâl kapsamında yerleşme ve yapılaşmaya ilişkin CB Kararnamesiyle, vatandaşın malına mülküne çökme, el atma, topraksızlaştırma, Alevisizleştirme, Kürtsüzleştirme, Hıristiyansızlaştırma, Ermenisizleştirme uygulamalarından kaygılıyız. Sermayeyle devletin rant ittifakının daha çok kâr, servet aktarımı, sermaye birikimi amacı ile insansızlaştırma uygulamalarından kaygılıyız.

Jeolojik hareket olan depremin sosyal afete evrilmesinin faili olan ekolojik ırkçı müesses nizamdır. Müesses nizamın sosyal afeti demografik yapıyı tahribat için kullanışlı araç olarak kullanmasından kaygılıyız. Devlet organlarında yerleşmiş ırkçı kanser hücrelerinin, toplumun bünyesinin zayıf düştüğü deprem afetinde, ırkçı ve ayrımcı uygulamalarına karşı herkesi uyanık olmaya davet ediyoruz. On yıllardan beri sistematik asimilasyon uygulamalarından, arta kalan (asimilasyon artığı) kültürel mozaiğin solan renklerini bitirmek için, depremin neden olduğu afeti, fırsata çevirmesinden kaygılıyız. Türkiye’nin son Ermeni köyü Vakıflı, iki elin parmakları kadar kalabilen Antakya Yahudi Cemaati, son dönemde asimilasyon ve göç süreci hızlanan ve sayıları her geçen gün azalan Arap Ortodoks Hristiyan (Nasraniler) Cemiyeti, hızla asimile olan ve çocuklarıyla anadilleri Arapça ile konuşmaya çekinen Arap Aleviler (Nusayriler), Hatay’ın her tarafına dağılan Kürtler, Türkler, Çerkesler, Romanlar, 40 yıl önce Afganistan’dan getirilen Özbekler; Suriyeli mülteciler Antakya ilimizin mozaiğinin parçalarıdır. İnsanlığın her zaman Antakya’ya ihtiyacı var, fakat bu zamanda Antakya’nın, bütün dünya insanlığının duyarlılığına ve hassas davranmasına daha çok ihtiyacı var.

Antakya Yahudi Cemaati

2500 yıldan bu yana Yahudiler, Antakya harmonisinde varlar. Antakya mozaik yapısının önemli bir rengidirler. Antakya Musevi Cemaati; 6 Şubat depremi öncesinde bile, dini törenin yapılabilmesi için 10 Musevi erkeği (Minyan) dahi toplayamayacak kadar sayıları azalmıştı. Antakya Yahudi Toplumu Başkanı Şaul Cenudioğlu ve eşinin depremde vefat etmesi ile sayıları daha da azaldı. Bütün Musevi cemaatinin, Antakya’nın ve ülkemizin başı sağ olsun. Depremde vefat eden herkese Allah rahmet eylesin, mekanları cennet olsun. Yahudi toplumunun, Antakya mozaiğinin dokusundaki renklerini, yerlerini eksik bırakmamalarını dileriz.

Ensar şehir Antakya

Tarih boyunca sadece malların değil, inançların ve medeniyetlerin geçiş kavşağıdır Antakya. Dünyanın her tarafından dini, dili, inancı, rengi, düşüncesi ne olursa olsun kapılarını açmış Ensar şehridir Antakya. İnançlar, uygarlıklar, ideolojiler ergenlik dönemlerinde, Antakya’da pratikte, yaşamda sınanır ve geçer not alarak dünyaya yayılır. Kudüs’te baskı altında olan Hz. İsa’nın havarilerinden Barnabas, Pavlos ve Petrus Antakya’ya hicret eder. Hristiyan adı ilk defa Antakya’da verildi. Hristiyan inanışının tohumu Kudüs’te atıldı ama doğumu Antakya oldu. Hristiyanlık Antakya’dan dünyaya yayılır. Antakya, Hristiyanlığın “Ensar” şehridir, Medine’sidir. Kudüs’ten sonra kurulan ilk kilise olan Saint Pierre Kilisesi Antakya’dadır. Antakya ve tüm Doğu Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin orijinal merkezi Antakya olmasına rağmen, Suriye’de Şam’da faaliyetini yürütmek zorunda bırakılmıştır. Antakya, Samandağ, Altınöz, İskenderun Arap Hıristiyanlar asimilasyon, göç ve ekolojik ırkçılık nedeni ile varlıklarının son demlerini yaşıyorlar. Hıristiyan cemaatinin Hatay mozaiğindeki rengi daim olmalıdır. Hristiyan cemiyeti anadili, inanışı, kilisesi ve Patrikhanesi ile Antakya ve bütün Hatay’da var olmaya devam etmelidir. Bin yıllardan beri Hatay’da ve bütün Anadolu harmonisinin önemli bir parçası olan Ermenilerin sayıları hızla eriyor. Türkiye’deki son Ermeni köyü Hatay’ın Samandağ ilçesinde Vakıflı köyü nüfusu yüz kişi civarında varlığını sürdürmeye çalışıyor. Arap Alevileri dilde ve dinde çift yönlü asimilasyon, inkâr ve baskılardan kurtulabilmek yanılgısı ile oto asimilasyon sürecine girmiş ve artık çocukları ile Arapça konuşmaz olmuştur. Kürtler ülkemizin her tarafında olduğu gibi Hatay’da mozaiğinin önemli bir rengidir. Bütün halkların ve demokrasi güçlerinin, müesses nizamın, anakronik hezeyanlarla her gün yeniden ürettiği, ayrımcı ırkçılığa ve asimilasyona karşı eşitlik, özgürlük, emek ve Demokratik Cumhuriyet mücadelesinde birleşmesi Türkiye toplumunun ihtiyacıdır. Hep birlikte 14 Mayıs’ta en azından Cehennemin kapılarını kapatacağız.

#Hatayda #anakronizm #çıkmazı