Ana Sayfa Blog Sayfa 729

Riha’da HDP ve DBP’li siyasetçilere gözaltı

Pirsûs ilçesinde HDP ve DBP’nin yöneticilerine gözaltı operasyonu, 12 kişi gözaltına alındı

Riha’nın (Urfa) Pirsûs (Suruç) ilçesinde sabah saatlerinde birçok adrese ev baskını yapıldı. Baskınlarda aralarında Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) ilçe eşbaşkanlarının da olduğu 12 kişi gözaltına alındı. Gözaltı gerekçesi hakkında bilgi verilmezken, Urfa Emniyet Müdürlüğü’ne götürülen 12 kişi hakkında 24 saat avukat görüş kısıtlılığı getirildi.

Gözaltına alınanların isimleri şöyle: DBP Pirsûs İlçe Eşbaşkanı Rojda Binici, HDP Pirsûs İlçe Eşbaşkanı Yaşar Gündüzalp, HDP yöneticisi Salih Kaplan ve Mehmet Yıldız, Ayşe Aksu, Ergün Akaslan, Feryal Çelikbaş, İsmet Bali, Avni Gökkan, Mustafa Bali, İbrahim Bülbül, Mehmet Akif Yılmaz.

RIHA

#Rihada #HDP #DBPli #siyasetçilere #gözaltı

İsral’de yüzbinler Netanyahu’ya karşı sokakta

İsrail’de yüz binlerce kişi Netanyahu’nunyargı düzenlemesine karşı sokağa çıktı

İsrail kendi tarihinin en büyük protesto gösterilerine şahit oluyor. Başbakan Netanyahu’nun geçirmeye çalıştığı yargı düzenlemesine halk tepkili.

Netanyahu son olarak düzenlemenin durdurulması çağrısında bulunan Savunma Bakanı Yoav Gallant’ı görevden alınca yüzbinlerce insan sokağa çıktı.

İsrail hükümeti basın ofisinden yapılan yazılı açıklamada, Netanyahu’nun Gallant’ı görevden aldığı belirtildi. Gallant’ın yerine kimin atandığı veya başka detay paylaşılmadı.

Öte yandan, İsrail’de Netanyahu hükümeti, tartışmalı yargı düzenlemesinde Yüksek Mahkeme yargıçlarının seçimindeki komitenin atamalarında iktidarın söz sahibi olmasını sağlayacak yasa teklifinin yarın birinci oylama için Meclis’e getirileceğini açıkladı. Yasa teklifinin kanunlaşması için Meclis’te üç oylamadan geçmesi gerekiyor.

Muhalefet tepkili

Ana muhalefet lideri eski Başbakan Yair Lapid, Savunma Bakanı’nın görevden alınması üzerine, “Netanyahu’nun İsrail için artık bir tehdit oluşturduğunu” söyledi.

İsrail basını, Netanyahu’nun partisi Likud’dan milletvekili ve bakanların evlerinin çevresinde protestolar düzenlendiğini geçti. Hükümetin yargı düzenlemesine karşı çıkan yüzlerce gösterici, ellerinde İsrail bayraklarıyla başkent Tel Aviv’in ana arteri Ayalon Otoyolu’nu çift yönlü trafiğe kapattı.

Cumhurbaşkanı da karşı

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, ülkede siyasi krize yol açan tartışmalı “yargı reformunun” derhal durdurulmasını istedi.

Herzog, ülke güvenliğinin tehdit altında olduğunu vurgulayarak şunları kaydetti:

“Dün gece son derece ağır sahnelere şahit olduk. Başbakana, hükümete ve koalisyon üyelerine sesleniyorum. Halkın tamamı derin bir endişeyle hareket ediyor. Güvenliğimiz, ekonomimiz ve toplumumuz tehlike altında. Bütün İsrail halkının gözü üzerinizde. Tüm Yahudi halkının gözü üzerinizde. Tüm dünyanın gözü üzerinizde.”

Savunma Bakanı karşı çıkmıştı

İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, ülkede siyasi krize ve kitlesel protestolara yol açan tartışmalı yargı düzenlemesinin durdurulması için hükümete çağrı yapmıştı.

Savunma Bakanı, “Ülke içindeki ayrılık, İsrail ordusuna ve savunma teşkilatına derinlemesine nüfuz etti. Bu, İsrail’in güvenliğine yönelik açık ve büyük bir tehdittir. Buna izin vermeyeceğim.” demişti.

Savunma Bakanı Gallant’ın çağrısına, Likud içinden de destek gelmişti.

Likud milletvekilleri Yuli Edelstein ve David Bitan, Gallant’a katılarak, yasa tasarısının durdurulması ve diyalog çağrısında bulunmuştu.

Yargı düzenlemesi neyi içeriyior?

Adalet Bakanı Yariv Levin, 5 Ocak’ta Yüksek Mahkemenin yetkilerini sınırlandıran, yargının, hakimlerin seçimi üzerindeki etkisini azaltan bir “yargı reformu” planladıklarını duyurmuştu.

Netanyahu başbakanlığındaki koalisyon hükümetinin, yargının bazı yetkilerini Meclis’e devretmeye yönelik hamleleri, Yüksek Mahkeme başta olmak üzere hükümet ile İsrail yargı mekanizması arasında gerilime yol açmıştı.

Ülkedeki en yüksek yargı makamı olarak görev yapan İsrail Yüksek Mahkemesi, Meclis’in çıkardığı kanunları, anayasa taslağı olarak kabul edilen “temel yasalara” aykırılık gerekçesiyle bozma yetkisine sahip.

Netanyahu hükümeti, açıkladığı yargı düzenlemesinde, Yüksek Mahkemenin, Meclis’in çıkardığı kanunları bozma yetkisinin büyük ölçüde elinden alınacağını belirtmişti.

Hükümetin yargının yetkilerini kısıtlayan ve iktidarın yargı atamalarında söz sahibi olmasını öngören yargı düzenlemesi, İsrail içinde ve uluslararası alanda yoğun şekilde eleştirilmişti.

Devam eden tartışma ve tepkilere rağmen “yargı reformu” kapsamındaki “başbakanın görevden alınmasını zorlaştıran” yasa tasarısı 23 Mart’ta Meclis’ten geçmişti.

 

#İsralde #yüzbinler #Netanyahuya #karşı #sokakta

Oyuncu Köksal Engür yaşamını yitirdi

Seslendirme sanatçısı ve oyuncu İsmail Köksal Engür hayatını kaybetti

Seslendirme sanatçısı ve oyuncu İsmail Köksal Engür, hayatını kaybetti.  Engür’ün böbrek yetmezliğine bağlı komplikasyonlar sebebiyle yaşamını yitirdiği belirtildi.

Oyuncu Cengiz Bozkurt, sanal medya hesabından şu paylaşımı yaptı, “Köksal Engür abimizi böbrek yetmezliğine bağlı komplikasyonlar sebebiyle kaybettik. Cenazesine dair açıklamayı yarın yapacağız. Başta ailesi olmak üzere tüm sevenlerinin başı sağ olsun.”

HABER MERKEZİ

#Oyuncu #Köksal #Engür #yaşamını #yitirdi

Halk asbeste karşı tepkili: Benzin kadar değerimiz yok

Samandağ’da yerleşim yerine dökülen molozlara karşı çıkan yurttaşlar kamyonların benzinden tasarruf için bunu yaptığını söyleyerek duruma tepki gösterdi

Hatay’ın Samandağ ilçesinde yıkılan binaların molozları, asbest yönetmeliği kanununa uyulmadan ilçedeki Deniz Mahallesi’nde bulunan çadır kentin yer aldığı stad ve Kuş Cenneti olarak bilinen Miheyla Sulak alanına dökülüyor.

Uzmanların mevcut asbestin akciğer kanseri gibi kalıcı sağlık sorunlarına neden olacağını açıklamasına rağmen, adeta rant alanına çevrilen enkaz kaldırma ve taşınma işleminde herhangi koruyucu bir önlem alınmıyor. Moloz ve hafriyatların uygunsuz bir şekilde taşınması ve dökülmesine tepki gösteren Samandağlılar ise hafriyat taşıyan araçların önünü keserek, yaşam alanlarından uzak bir alana dökülmesi için eylem yaptı.

MA’dan Müjdat Can’a konuşan Geri Döneceğiz, Yeniden İnşa Edeceğiz Platformu üyelerinden Çağdaş Can, insanı ve doğayı düşünmeden yapılan moloz kaldırma çalışmalarına tepki gösterdi.

Yaşam alanına moloz

Aynı zamanda depremzede olan Can, henüz yaşadıkları acıları atlatamadan, cenazeleri enkaz altından çıkarmadan ve çıkarılan cenazeleri inançlarına göre defnedemeden şirketlerin rant için farklı girişimlere bulunduğunu ifade etti. Can, “Bu molozlar bir şekilde geri dönüşüme götürülmesi, buralardan çıkarılması gerekiyor ve buranın tekrardan yaşanılabilir bir hale gelmesi lazım. Bizim buradaki tepkimiz çıkarılan molozların yaşam alanlarına dökülmesinedir” diye anlattı.

Benzin kadar değerimiz yok

Enkazların ilçede Yeşilköy ve Deniz Mahallesi’ne döküldüğünü söyleyen Can, molozların daha uzak yerlere dökülmesi gerekirken fazladan benzin yakılmasın diye yakın alanlara döküldüğünü söyledi. Can, “Buradaki insanların bir benzin kadar kıymeti yok. Şirketler bunu yapıyor ama devlet de buna göz yumuyor” ifadelerinde bulundu. Enkaz dökülmesini engellemek istediklerine polislerle karşı karşıya geldiklerini ifade eden Can, “Biz moloz yığınlarının insanların yaşam alanlarından uzak alana dökülmesi için mücadele veriyoruz” şeklinde konuştu.

Kuşlar ölüyor

Asbest hakkında bilgilendirmelerde bulunan Can, deniz kıyısına ve Miheyla Kuş Alanı’na dökülen molozlardan kaynaklı kuşların öldüğünü söyledi. Can, “Bu bizi yıldıracak, geri adım attıracak bir şey değil. Oyalama taktikleri yapılıyor. Yok ‘bir ay daha dökeceğiz, 200 kamyon kaldı, 200 bina kaldı’ denilerek oyalanıyoruz” diye konuştu.

HATAY

#Halk #asbeste #karşı #tepkili #Benzin #kadar #değerimiz #yok

Cizîr köyleri 10 gündür askeri abluka altında

Cizîr de 10 gündür 6 köy askeri ablukada tutuluyor. Ablukanın ilk gününde evlere baskın düzenleyen askerler, köye girip çıkanları GBT kontrolüne tabi tutuyor

Kurdistan kentlerinde abluka ve operasyonlar sürüyor. Colemêrg’in (Hakkari) Gever (Yüksekova) ilçesinde devam eden ablukanın ardından bir abluka da Şirnex’in (Şırnak) Cizîr ilçesine bağlı Cinibrê (Yeşilyurt), Nehribê (Sulak), Biyakopkê (Aşağı Çeşme), Batilê (Tepeönü), Sirsirkê (Çağıl), Gozik (Gürsu)  köylerinde sürüyor.  Köylerin 10 gündür asker ablukasında tutulduğu öğrenildi. Askerilerin “ihbar” gerekçesiyle köyü ablukaya aldığı belirtildi. Köyün giriş çıkışlarında kurulan askeri kontrol noktalarından geçen insanlar Genel Bilgi Taraması’ndan (GBT) geçiriliyor.

Evlere baskın yapılıyor

Güvenlik gerekçesiyle ismini vermek istemeyen bir köylü, abluka nedeniyle herkesin tedirgin olduğunu ifade ederek, “Hava karardıktan sonra kimse dışarıya çıkamıyor. Ramazan ayı olduğu için burada insanlar genelde iftardan sonra dışarı çıkıyor. Ama bu abluka nedeniyle kimse çıkamıyor. Zor durumdayız. Askerler ilk baskınlarda birçok evin kapısını ve penceresini kırdı ve aileleri tehdit ettiler. Askerler yetkililerden aldıkları emir doğrultusunda bir süre daha köylerde olacaklarını söyledi. O yüzden abluka ne zaman kalkar bilmiyoruz” dedi.

Kaynak: MA

#Cizîr #köyleri #gündür #askeri #abluka #altında

Dört deprem kentinde ara verilen eğitim yeniden başlıyor

Peş peşe yaşanan depremlerin ardından ara verilen eğitimler bugün dört kentte başlıyor

Mereş ( Maraş) merkezli 6 Şubat’ta yaşanan depremlerin ardından depremden etkilenen 11 kentte eğitime ara verilmişti. Eğitime ara verilen kentlerden Mereş, Semsûr (Adıyaman9, Hatay ve Meletî’de (Malatya) eğitim ve öğretim bugünden itibaren kademeli olarak başlıyor.

Mereş’ın Andırın ve Ekinözü ilçelerinde okullar açılıyor. Meletî’de de okullarda 48 gün sonra öğrenciler için ders zili yeniden çalacak. 8 ilçede öğrenciler eğitimlerine kaldıkları yerden devam edecek.

Mutmur (Arapgir), Erxevan (Arguvan), Hekîmxan (Hekimhan), Arende (Darende), Keferdiz (Doğanyol), Şîro (Pütürge), Mestikana Jêr (Kale) ve Fethiye (Yazıhan) ilçelerinde yüz yüze eğitime başlanacak.

Hatay’da da yedi ilçedeki 494 okulda hazırlıklar tamamlandı. Altınözü, Arsuz, Dörtyol, Erzin, Reyhanlı, Payas ve Yayladağı ilçelerinde ders zili çalacak.

Semsûr’da beş ilçede okul sıraları öğrencilerini bekliyor. Çîlikan (Çelikhan), Kolik (Kahta), Alduş (Gerger), Şemîzînan (Samsat) ve Sincik’de eğitime devam edilecek. Kent merkezindeki depremzede öğrenciler için de çadır sınıflar oluşturuldu.

Beşpınar Kültür Eğitim ve Sosyal Destek Kampüsü’nde, öğrenciler ders başı yapacak. Konteyner ve çadır kentlerde kalan öğrenciler servisler aracılığıyla eğitim kampüsüne taşınacak.

HABER MERKEZİ

 

#Dört #deprem #kentinde #ara #verilen #eğitim #yeniden #başlıyor

İşkenceci 3 polis tutuklandı

Licê’de 14 yaşındaki Y.D.’nin kaçırılarak işkence edilmesine dair başlatılan soruşturmada 3 polis tutuklandı

Amed’in Licê ilçesinde Newroz’a giden ve 21 Mart’ta 14 yaşındaki Y.D.’nin kaçırılarak işkence edilmesine ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınan 5 polis, savcılık tarafından “kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma ve kasten yaralama” suçlamalarıyla tutuklamaya sevk edildi.

Lice Sulh Ceza Hakimliği, polislerden İsmail Akkuş, Emre Özcan ve Gökhan Bay hakkında “kasten yaralama” suçlamasıyla tutuklama kararı verdi. Diğer 2 polis ise, serbest bırakıldı.

AMED

#İşkenceci #polis #tutuklandı

Yüzyıllık politika çökmeye mahkûm

Kongra Gel Eş Başkanı Remzi Kartal ile tecridi, seçimleri ve bölgesel gelişmeleri konuştuk. Kartal, “AKP’nin elinde tek bir şey kalmış; o da saldırı ve savaş. Erdoğan’ın elinde kalan saldırılardır. Türkiye toplumu, Kurdistan, öngörülü olmalı, hazırlıklı olmalı ki bu konseptleri de boşa çıkarabilsin” dedi

Nezahat Doğan – Pazartesi Söyleşisi

Türkiye, siyasal ve toplumsal olarak tarihsel bir süreci yaşıyor. Devletin aciz durumda kaldığı deprem felaketinde toplumsal seferberlik ve dayanışma deprem bölgesinin tek gücü olurken, iktidar hız kesmeden baskı ve savaş politikalarını dürdürüyor. KCK’nin deprem felaketi sonrasında aldığı eylemsizlik kararı, AKP-MHP iktidarı tarafından, kararın ertesi günü Rojava’ya, Doğu ve Kuzey Suriye’ye yapılan saldırılarla karşılık buldu. Federe Kurdistan’a yönelik saldırlar da durmadı.
Ekonomik ve siyasal alanda büyük bir çöküşün yaşandığı Türkiye’de Erdoğan’ın seçim öncesi bir başarı hikâyesi piarı yapabilmek umuduyla ve Putin’in desteğiyle Esad ile görüşme planı da suya düştü. Diğer taraftan bölgede Kürtlerin ulusal birliği için Bafıl Talabani’nin yaptığı açıklamalar gündemde önemli bir yer buldu.
Seçim yaklaşırken Türkiye’de bir tarafta AKP-MHP iktidarının tekçi, otoriter, militarist, şiddet ve savaşa dayalı, kadını toplumsal olarak yok sayan, ataerkil baskı rejimi; diğer tarafta demokrasi, adalet, hukuk, eşit yurttaşlık ve barış isteyen demokrasi güçleri arasındaki keskin ayrım net olarak ortaya çıktı.
Tüm bu gelişmeleri, seçim öncesi Kongra Gel Eş Başkanı Remzi Kartal ile konuştuk. Kartal’ın “AKP-MHP ve devlet sistemi çöktü. Devlet Sayın Abdullah Öcalan ile görüşüyor ama istediği sonucu alamadığı için tecridi sürdürüyor” vurgusu dikkat çekti.

  • Türkiye’de yaşanan ağır deprem felaketinin ardından KCK eylemsizlik kararını açıkladı. Deprem ve eylemsizlik kararından sonra Kuzey ve Doğu Suriye’ye operasyonlar devam etti. Bu ne anlam ifade ediyordu?

Bu çağrının, esas muhatabı olan Kürt ve Türk kamuoyu açısından olumlu bir etkisi oldu. Tabi ki çok ağır bir deprem yaşandı. Depreme karşı hiçbir tedbir almayan iktidar ve devlet politikası felaketin daha da ağırlaşmasına neden oldu. Depremin ağır tablosu karşısında KCK Yürütme Konseyi’nin halka karşı duyduğu sorumluluk çerçevesinde eylemsizlik kararı alması çok önemliydi. Bu karar siyasi zeminlerde ve her tarafta etkili oldu.

  • Eylemsizlik kararı uluslararası alanda nasıl algılandı ve nasıl bir etki yarattı?

Uluslararası alanda da oldukça etkili oldu. Konuyla ilgili taraflar ve ülkeler bize bu kararın çok önemli olduğunu, yerinde ve zamanında bir karar olduğunu ve çok değerli olduğunu ifade ettiler. Bunun süreç açısından da tüm taraflara ve özellikle devlete bir fırsat yarattığını belirttiler.

  • Devlet bu fırsatı değerlendirebildi mi?

Deprem büyük bir yıkımdı. Bu hükümet ve devlet açısından da çok zorlayıcı bir tabloydu. Aynı zamanda eğer değerlendirebilselerdi onlar için bir fırsattı. Bunu söyleyen uluslararası ilişkilerdeki bazı çevreler. Ama hükümet ve devlet sürece farklı bir pencereden baktığı için bu eylemsizlik kararına yönelik olumlu yaklaşımları olmadı. Zaten KCK Yürütme Konseyi de kararı böyle bir beklenti içerisinde almamıştı. Halka yönelik insani, vicdani ve ahlaki sorumluluğundan dolayı böyle bir karar aldı. Ama hükümet de hiç şaşırtmadı! Kararın hemen ertesi günü hem Rojava’da, gerilla alanlarında saldırılarla karşılık verdi. Eylemsizlik kararına karşılık AKP-MHP hükümeti bilinen politikalarını sürdürdü.

  • Kürt sorununun çözümüne uluslararası dengeler açısından baktığımızda, özellikle Kuzey ve Doğu Suriye’ye saldırılar karşısında Rusya’nın duruşu ve İran faktörü, diğer taraftan Esad’ın Rusya’ya gidişi ve Erdoğan’ın da o görüşme içerisinde olma ihtimali önümüzdeki sürece dair ne gösteriyor?

AKP-MHP hükümetinin özellikle Kürt sorununda ve genelde de Türkiye’de demokrasi, insan hakları gibi toplumun temel sorunlarına çözüm olacak konularda herhangi bir adım atması söz konusu değil. Şu anda bu alanda yapabilecekleri olumlu bir şey yok. AKP’nin elinde tek bir şey kalmış; o da saldırı ve savaş. Önümüzdeki seçimlere yönelik olarak da, bölgesel politikalar açısından da savaş eksenli sonuç almaya kilitlenmiş yüz yıllık devlet politikasının günümüzdeki temsilcisi AKP-MHP hükümetidir. Onun için de bütün varlığını ve gücünü buna yönelik politikalara yoğunlaştırıyor. Türkiye’nin bu politikaları Rusya için büyük bir fırsat. Çünkü aynı şekilde Ukrayna savaşında uluslararası ilişkiler açısından kuşatılmış bir Rusya ve Putin söz konusu. Putin ile Erdoğan karşılıklı olarak birbirlerine dört elle sarılmış durumda. Putin dışarı açılımında Erdoğan’ı nefes borusu olarak kullanmak istiyor. Tabi Erdoğan da bu kadar sıkıştığı bir süreçte, özellikle de seçim sürecinde Putin üzerinden Suriye’de bir açılım, bir kazanım ve seçimlere yansıyacak bir gelişme elde etmek istiyor.

  • Moskova’daki görüşme neden ertelendi?

Çünkü bir anlaşma olmadı. Beşar Esad bu konuda bir tutum belirledi; Türkiye’nin Suriye’de işgal ettiği bütün alanlardan geri çekilmedikçe böyle bir görüşmeyi yapamayacağını, çekilmesi halinde de böyle bir görüşmeye hazır olduğunu söyledi. Bu konuda esas uzlaşma Erdoğan ve Putin arasında. Tabi ikisinin ortak kazancı var ama buna karşılık Esad da kendi kazanımlarını masaya sürdü. Şu an kamuoyuna yansıyan bu çalışmaların ertelendiğidir ve ne zamana olacağına, nasıl olacağına ilişkin de belirsizlik söz konusu.

  • Peki bölgesel yeni gelişmeler de var onların etkisi nedir? Erdoğan’ın seçimlerde savaş politikalarını sürdürmesi devam eder mi? Seçime dönük süreci nasıl görüyorsunuz?

Çin’in geliştirdiği bölgesel politikalar var; İran ve Suudi Arabistan arasındaki yeni gelişmeler Çin üzerinden gerçekleşiyor. Türkiye, Şam, Suriye, Rusya ilişkilerinde bölgede bir değişim havası ve arayışı söz konusu. Bunlar Amerika, NATO, AB politikaları açısından da önemli. Olaylara bütünlük çerçevesinden bakıldığında seçim arifesinde Erdoğan’ın artık kuzeyde elde edebileceği bir şey yok. Baskı politikalarıyla hem HDP düzeyinde hem bütün muhalefet alanında tutuklayabileceği herkesi tutuklatmış; gerillaya yönelik gerçekleştirdiği saldırı konseptinden sonuç alamamış. Özellikle sekiz yıldır yeni savaş doktrini ile gerillayı kendilerince tasfiye etme politikası sonuçsuz kaldı. Siyasi alanda HDP’ye ve Kürt halkına geri adım attırma, baskı kurma politikaları sonuç almadı. Tam aksine, HDP hem Kürdistan hem Türkiye’de siyaseten belirleyici bir düzeye geldi. Yürütülen politikalar Türkiye ekonomisini bitirdi, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi Türkiye’yi uluslararası piyasa ekonomisinden kopardı. Savaşı finanse etmek, sistemi yürütebilmek için de kapıları kara para ve mafyaya açtılar. Şu anda Türkiye’de piyasaya hâkim olan, sisteme hâkim olan bunlar.

Çok önemli bir şey Kemal Kılıçdaroğlu tarafından söylendi: Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran parti, devlet konseptinin kurucu gücü, Kürt sorununda da kurucu güç CHP’nin genel başkanı Kılıçdaroğlu, bugünkü siyasi tabloda bu hükümetin devleti ve her şeyi mafyaya teslim ettiğini ve mafyaya açtığını söylüyor. Mafya tamamen sisteme egemen ve mafyadan gelen parayla da bu savaşı finanse ediyorlar.

  • Bu kadar açıklıkla ifade edilen bu değerlendirme neden önemli?

Çünkü bu parti yakın zamana kadar devletin 2014’den itibaren geliştirdiği çökertme planının içindeydi. Devlet politikası çerçevesinde bu süreci hep birlikte getirdiler. HDP’ye yönelik dokunulmazlıkların kaldırılması, Irak ve Suriye’ye yönelik sınır dışı operasyonlar ve bütün temel politikalarda, devlet politikası çerçevesinde beraberdiler. Ama şimdi büyük bir çatışma içerisindeler. Bu nedir? Bu artık Türkiye’nin geldiği boyuttur. Bu konseptle Kürt sorununu çözme, onların ifade ettiği tırnak içinde söyleyeyim “terörü halletme”; bunlar boşa çıktı. Tamamen çökertmek isterken devleti çöküş noktasına getirdiler. O devlet politikalarını ifade eden devlet partileri arasında şu anda bir kopuş, bir ayrışma var. Devletin blok siyasetinde bir kopuş ve ayrışma var, bu çok önemli.

  • Devlet partileri arasındaki bu kopuş ve ayrışmayı ne yarattı?

Bunu yaratan Kürdistan özgürlük mücadelesidir. Türkiye demokrasi güçleri, bir bütün olarak birlikte yürüttüğü mücadele ile bu politikaları sonuçsuz bıraktılar. Şu anda Erdoğan böyle bir ortamda seçime gidiyor ve yapabileceği bir şey de yok. Türkiye’de kuzeyde ne yapabilir? Özel savaş, paramiliter güçler, mafya güçleri… Bu tür saldırılar olabilir. Rojava’ya yönelik bir şeyler yapabilirim dedi ama işte Amerika, Rusya, NATO ayrışmasından dolayı sıkışıp durdu. Şimdi de Putin üzerinden bir şeyler yapmak istiyor ama o da durdu, yürümüyor. Erdoğan’ın yapabileceği elinde kalan saldırılardır. Türkiye toplumu, Kürdistan, siyasi alanda ve her alanda böyle bir tablo konusunda öngörülü olmalı, hazırlıklı olmalı ki bu konseptleri de boşa çıkarabilsin. Türkiye’nin iç siyasetinde seçimlere giderken HDP kilit yerde duruyor, Üçüncü yol olarak.

  • Dört parçada çözüm doğrudan diğer bölgeleri de etkileyecek. PKK Lideri Abdullah Öcalan Kürtlerin bütünlüğü için 82 anlaşmasına yeniden dönülmesinin altını çizmişti. Bafıl Talabani’den de birlik mesajı geldi. Oradaki birliktelik ve güç birliği nasıl sağlanır?

Bafıl Talabani’nin çağrısı süreç açısından önemli. Şu anda Kürt sorununda en temel sorun, bölgesel ve uluslararası güçlerden önce birinci derecede ulusal birliktir. Özellikle sömürgeci devletlerin Kürt halkına yönelik yürüttükleri topyekûn çökertme politikalarında Kürt partilerinden birisinin -ki bu KDP’dir- bu politikaların bir parçası olması Kürt halkı açısından ve bölgesel bütün çözümler açısından büyük bir sorun. Bunun aşılması için Bafıl Talabani’nin yaptığı çağrı aynı zamanda KDP’ye yaptığı çağrıdır. “KDP gelsin bu sorunları birlikte çözelim, KDP gelsin birlikte Kürt sorununun çözümünde Türkiye’de birlikte, devlet ile PKK arasındaki sorunların çözümünde diyalogda rol oynayalım.” Bunlar önemli mesajlardı. Biz, hareket olarak bize ve üzerimize düşen neyse bu konuda rolümüzü oynayacağız. KNK gibi ulusal birlik kurumları da gerekli çalışmaları yürütüyorlar.

  • Peki Kürt sorunun çözümü bölgede nasıl bir sonuç doğurur?

Türkiye kamuoyuna, bütün siyasi partilere, ilgili çevrelere geldiğimiz süreci çok iyi anlatmalıyız. Bu süreç sadece Kürtlerle ilgili değil, başta Kürtler, Türkler, bütün bölge ve dünya halklarıyla ilgili… Sürecin demokrasiyle, özgürlükle taçlandırılması halinde, bunun Türkiye toplumuna getirisi anlatılmalı, kazandıracakları anlatılmalı. Bölünme fobisi, bu milliyetçi faşist sistem, İttihat Terakkici mantık ve zihniyet Türkiye’yi politikalarıyla perişan etti. Oysa Kürt sorununun çözümü; demokrasi ve özgürlükle taçlandırılacak bu süreç Türkiye toplumunu bütün bölgede ve bütün dünyada büyütecek.
Türkiye’deki Kürt sorununun çözümü bütün bölge ülkelerinde Kürtler birleşecek meselesi değil, mesele şu anda devletle Kürtler büyümüyor. Ama demokrasiyle, toplumsal sistemlerle, toplum büyüyor. Depremde gördük, tekçi devlet sistemi çöktü, bu enkazın altında kaldı ama toplumsal dayanışma ve direniş nasıl büyük bir gelişme yarattı.

  • Bu toplumsal dayanışma ve örgütlenme bir kırılma noktasıydı… Güç ve umut mu verdi?

Şüphesiz! Onun için tekçi sistem ne Türk’e, ne Kürde, ne Araba, kimseye kazandırmıyor. İşte Rojava, demokratik toplumsal bir sistem… Kürtler, Asuri, Süryani, Ermini, Araplar ve herkes bir arada, eşit temsilde. Kimsenin diğerlerinin inancıyla, mezhebiyle, diliyle bir sorunu ve karşıtlığı yok. Türkiye’de demokratik değişimle Kürt sorununun çözümü ile bu tekçi sistemden kurtularak Türkiye toplumunun ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel nasıl büyüyeceği, nasıl çekim merkezi olacağı Türkiye toplumu bileşenlerine anlatılmalı. Medya, siyasi partiler, sivil toplum, kadın hareketi bu konuda çok büyük rol üstlenmeli. Şu anda JIN JIYAN AZADI öncülüğünde İran’da Kürt kadınları; Azeri, Arap, Fars, hepsi bir arada, devletin yarattığı o tekçi zihniyetler karşısında milliyetçi duvarları kırıp aşarak; duygusuyla, kadın kalbiyle ve öngörüsüyle bütünleşiyor, büyük bir zihniyet değişimi ve dönüşümü yaratıyor. Türkiye’de de Kürt, Türk ve diğer halkların, kadınların bu konuda çok etkili olacakları süreç bu süreçtir. Bu süreç faşizmin çökertilmesi, demokratikleşme, İmralı kapılarının kırılması ve açılması sürecidir. Kürt Halk Önderimiz Abdullah Öcalan’ın düşüncelerinin Türkiye toplumuna açık net ulaşması bu süreci çok hızlı şekilde geliştirecek bir olgudur. Onun için aşkla, heyecanla herkes seferber olmalıdır.

  • İmralı’nın kapılarının açılmasının bu sürece çok büyük katkı vereceğini belirttiniz. Kapıların açılması yönünde bir çözümün olabileceğini düşünüyor musunuz?

Şu anda AKP’nin bütün gücüyle Sayın Abdullah Öcalan üzerinde baskı kurduğunu düşünüyoruz.

  • Devlet Abdullah Öcalan ile görüşüyor mu?

Özgün görüşmelerle kendince ikna etme, -daha önce İstanbul seçimlerinde benzer olduğu gibi- kendince bir mesaj alma girişimi olabilir. Ancak büyük bir baskı uyguladığını tahmin ediyoruz. Sayın Abdullah Öcalan bunlara direniyor. Çünkü büyük öngörüsü ile bütün sürecin nasıl geliştiğini, Türkiye toplumunun nasıl dönüştüğünü, Türkiye’deki devlet sisteminin nasıl bir süreç içinde olduğunu biliyor, görüyor. Bu açıdan tabi ki AKP-MHP gerçekten samimi bir çözüm açılımı içinde olsalar Sayın Öcalan bunlara yanıt verir; “Şu parti, bu parti, dün bunu yaptınız” diye bakmaz. Bütün bunlar devlet politikası, biz devleti değiştirip dönüştürmek mücadelesi yürütüyoruz. AKP-MHP’nin çözüm eksenli bir açılım içerisinde olmayacağını, çözüm eksenli bir açılım olmayınca da Başkanın onların istediklerini yapma pozisyonunda olmadığını biliyoruz. Şunu bilmeliyiz; şu anda Millet İttifakı da Cumhur İttifakı ile büyük bir mücadele içerisinde ama onlar da Kürt sorununun çözülmesi, İmralı kapılarının açılması konusundan çok uzaklar.

Şu andaki devlet rejiminin artık kendisini sürdürebilir olmaktan çıktığını görüyoruz. Tam bir çöküş süreci. Şu andaki mücadelenin güçlü ve çatışmalı olmasının sebebi de o. Yani yeni gelecek sistem mevcut tabloyu sürdüremez. Hatta şunu da ilave edeyim: AKP-MHP bile kazansa, “bile diyorum”, bu tabloyu bu şekilde sürdürebilme şansına sahip değil artık. Türkiye bu kadar büyük ekonomik enkazla, Kürt sorununda yürütülen başarısız devlet politikalarıyla bu şekilde kendisini sürdüremez. Onun için kim olursa olsun, seçimlerden sonra gelecek iktidarı çok ağır bir yük bekliyor. Kim olursa olsun, seçimden sonra hem yürütülen siyasal askeri politikalar, hem de ekonomik-toplumsal politikalar konusunda Başkan açılım ve değişim sürecinde olmak zorunda. Bizi, Kürdistan Özgürlük Mücadelesi ile bağlı olan demokrasi güçlerini görmek zorundalar. Bu temelde bizler hem toplumsal zihniyeti, hem de devlet sistemini değiştiren güç pozisyonundayız. Millet İttifakı da gelse onları zorlama, değiştirme, dönüştürme mücadelesi içerisinde olacağız. Bunlara kendimizi hazırlamalıyız. Bu değişim zorunluluğu içerisinde de mutlak suretle İmralı’ya başvurma, kapılarını açma zorunluluğu vardır. Bu devlet sistemi -partileri ayırmadan – imkânları olduğu sürece bugüne kadar yaptığı gibi Kürt sorunundaki bu politikalarını sürdürmek ister. Ama şimdi sürdüremiyor. Artık büyük bir tıkanma yaşıyor. Biz diyoruz ki; devletin geldiği bu noktada eski politikalarla kendisini sürdürebilme şansı yoktur.

***

Önder Apo ile Amed’de kucaklaşmak

Remzi Kartal’ın derdi ne?

Önder Apo ile Amed’de kucaklaşmak. Bu sürecin olmazsa olmaz koşulu. Bu sürecin geliştirilmesinde Sayın Abdullah Öcalan’ın doğrudan sürecin içinde olması, doğrudan çözüm konusunda rolünü oynaması gerekiyor. Çünkü Türkiye devletinin bu sorunların çözümü için savaşı durdurması gerekiyor. Hem savaş, hem çatışma ve böyle büyük bir yük ile Türkiye’nin bu sorunları çözme şansı yok. O yüzden İmralı kapılarının açılması gerekiyor. Önder Apo ile diyalogun olması ve sürecin geliştirilmesi gerekiyor. 2013’te devlet savaşa hazırlanmak için bir süreç geliştirdi. Fakat şimdi gelinen süreçte zaman kazanma yok… Bu on yıllık süreçte savaşı geliştirmek için ne lazımsa yaptılar fakat sonuç alamadılar. Önümüzdeki süreç artık değişim-dönüşüm sürecidir. Müzakerelerin ve bu diyalogun geliştirilmesi sürecinde Sayın Öcalan’ın doğrudan bu müzakerelerin içinde olması ve muhatap alınması zorunludur. Onu muhatap almayacak hiçbir süreç ve hiçbir gelişme içinde olmayacağız, olamayız, olmayız. Çünkü inandırıcı olmaz. Böyle bir tarihi bir süreçteyiz, onun için buluşacağız, kucaklaşacağız. Amaç Türkiye halkalarının gerçek demokratik bir sisteme kavuşmasıdır. Bu bütün dünya ve bölge ülkelerine örnek olacak çözüm açılımıdır.

#Yüzyıllık #politika #çökmeye #mahkûm

AKP’nin 21 yıllık ölüm karnesi

AKP iktidarının rantçı politikaları yüzünden yüzbinlerce insan yaşamını yitirdi. Milyonlarca insanın evsiz kaldığı AKP iktidarında tek bir devlet görevlisi istifa etmezken, yaşayan ölümlere ‘kader, fıtrat’ kılıfı uyduruldu

Selman Çiçek

Türkiye’de 14 Mayıs’ta seçmenler sandığa giderken 21 yıldır iktidarda olan AKP’nin politikaları tartışılmaya devam ediyor. Özellikle Mereş merkezli depremde yaşanan felaket sonrası AKP’nin halka dayanmayan rantçı politikaları tartışmaları alevlendi. 21 yıllık AKP iktidarında yaşanan büyük felaketlerde Türkiye’nin 100 yıllık cumhuriyet tarihinin rekorları kırıldı. Depremlerde 80 yılda yaşanan ölüm sayısına bir depremde ulaşan AKP, sel felaketlerinde de ölümlerde zirveyi bırakmadı. Sadece doğal afetlerde sınıfta kalmayan AKP, işçi cinayetlerinde de daha fazla kâr ve üretim hırsı politikalarından dolayı yüzlerce işçi yaşamını yitirdi. AKP’nin ölüm karnesinde doğal afetlerde, salgınlarda ve iş kazalarında yüzbinlerce insan öldü. Tüm bu ölümler yaşanırken Türkiye’de tek bir devlet görevlisi istifa etmezken, yaşanan ölümlere “kader, fıtrat” denildi.

21 yılda 70 yıllık bilançoya ulaştı

Mereş merkezli depremin vurduğu 10 ilde resmi rakamlara göre 50 bin 96 insan yaşamını yitirdi. AKP iktidarının en çok tartışıldığı bu depremlerde, ölümler daha çok imar affı ile kaçak yapılaşmanın önünün açılması ve rant politikasının bir sonucu olarak görüldü. Birinci dereceden deprem kuşağında geçen bu illerde iktidarın hiçbir önlem aldığı görülmezken, yapılar depreme dayanıklı inşa edilmesi gerekirken dayanıksız ve kaçak yapılar bile AKP’nin imar affı ile yasal hale geldi. Türkiye’de Mereş merkezli depreme kadar yaşanan depremlerde 56 bin kişi yaşamını yitirirken AKP iktidarı bu sayıya sadece bir depremde ulaştı.

Depremlerde 50 bin 859 ölüm

1939 Erzincan Depremi’nde 32 bin 962, 1966 Varto depremi; 2 bin 394 ölü, 1976 Muradiye depremi; 3 bin 840 ölü, 1999 Gölcük depremi; 17 bin 480 ölü, 1999 Düzce depremi; 845 ölü, 2011 Van depremi; 601 ölü, 2020 Elazığ depremi; 41 ölü, 2020 İzmir depremi: 119 ölü ve 2022 Düzce depremi; İki ölü olarak kayıtlara geçti.  Mereş merkezli depremde şu ana kadar açıklanan resmi verilere göre ise 50 bin 96 kişi yaşamını yitirdi. Bu sayının açıklanan rakamdan çok fazla olduğu tahmin edilmektedir.

1932 Erzincan depreminden 2002 yılına kadar depremlerde 56 bin kişi yaşamını yitirirken bu sayı AKP’nin 21 yıllık iktidarında ise 50 bin 859 kişi yaşamını yitirdi.

Sel sularında boğulan halklar

AKP’nin 21 yıllık iktidarında doğa üzerinde yarattığı tahribatlarının bir sonucu da yaşanan seller oldu. Rant politikaları ile doğayı tahrip eden, doğa düşmanı politikalar izleyen AKP iktidarı 21 yılda halkları sel sularında boğar hale getirdi. Hemen hemen her yıl yağan yağmurlar sonucu dereler, yatakları üzerine yapılan yapılaşmalar sonucu taşıyor. Bu taşmalar sonucu insanlar sular altına kalırken ev ve araçları ise kullanılamaz hale geliyor. 1980-2018 yılları arasında Türkiye’de sellerden 1242 kişi yaşamını yitirdi. Bu oran özellikle AKP döneminde arttı. 2021 yılındaki Kastamonu, Sinop ve Bartın’da meydana gelen sel felaketi Türkiye’de en çok can kaybının yaşandığı felaket olarak tarihe geçti. 2009 yılında İstanbul’da 34, 2021 yılında Batı Karadeniz’de yaşanan sel felaketinde 78 insan sel sularında boğuldu. AKP iktidarının Türkiye’sinde son olarak Riha ve Semsûr’da yaşanan sel felaketlerinde 21 kişi öldü.

Madenlerde 962 ölüm

AKP’nin 21 yıllık iktidarı boyunca almadığı önlemlerden dolayı göçük altında bıraktığı bir de madenciler var. Daha fazla üretim daha fazla kâr mantığı ile hareket eden AKP iktidarı 21 yıl boyunca maden ocaklarında hiçbir önlem almadı. Madenciler için bir kurtuluş sığınağı olarak gösterilen yaşam odaları hiçbir maden ocağında yapılmadı. Bu yüzdendir ki 21 yıllık AKP iktidarında 962 işçi yaşamını yitirdi. 13 Mayıs 2014 yılında Manisa’nın Soma ilçesinde madende yangın çıkması sonucu, 301 işçi hayatını kaybetti. Bu iş cinayeti Türkiye tarihinin en büyük iş cinayeti olarak tarihe geçti. Bartın’ın Amasra ilçesinde 14 Ekim 2022’de Türkiye Kömür İşletmeleri Genel Müdürlüğü’ne ait bir maden ocağında yaşanan patlama sonrası 41 işçi hayatını kaybetmişti. Hiçbir maden ocağı sorumlusu kamuoyu vicdanını rahatlatacak bir ceza ile karşılanmazken AKP iktidarının 21 yılda tek savunması ise “kader, fıtrat” oldu.

Kâr hırsına 2030 işçi ölümü

Benzer durum iş cinayetlerinde de geçerli. İşyerlerinde yine daha fazla üretim ve kâr amacı ile hareket eden AKP iktidarı, işyerlerinde almadığı iş güvenliği nedeni ile işçilerin ölümüne neden oldu. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 1941 yılından bu yana madenlerde 3 bin işçi yaşamını yitirdi. Bartın’da maden faciasında ölen 41 kişi bu listeye daha eklenmemiştir.  İş Sağlığı ve İşçi Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) verilerine göre ise sadece AKP’nin 21 yıllık iktidar döneminde bin 989 işçi yaşamını yitirdi. Güncel sayıları eklediğimizde bu sayı 2 binin üzerine çıkmaktadır. Bu veriler de bize şunu gösteriyor. 1941 yılından AKP’nin iktidara geldiği süreye kadar iş cinayetlerinde bin kişi yaşamını yitirirken AKP döneminde bu sayı iki katına çıkıyor. İş cinayetlerinin üçte ikisi AKP iktidarı döneminde yaşanmış.

Salgında yüzbinlerce ölüm

AKP döneminde yaşanan felaketlerden biri de koronavirüs (Covid19) salgınıydı. Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirus, Türkiye’de AKP’nin yanlış sağlık politikaları yüzünden kısa bir sürede hızla yayıldı. “Ben bilirim” mantığı ile hareket eden AKP, salgının koruma yöntemlerinden biri olan maskeyi halka ulaştırmada bile sınıfta kaldı. Bütün dünyanın eve kapandığı bir dönemde “üretim durmasın, paralar akmaya devam etsin mantığı” ile hareket eden iktidar, 14 günlük eve kapanma sürecinde işe gitmeleri ve toplu taşımayı yasaklamadı. İktidarın sınıfta kaldığı salgın felaketinde Sağlık Bakanlığının verilerine göre 101 bin 492 kişi öldü. Ancak iki yıl sonra TÜİK’in açıkladığı verilere göre; salgın döneminde önceki yıllardaki kaba ölüm hızı hesaplandığında ölüm sayısı yaklaşık 200 bin olarak açıklandı.

#AKPnin #yıllık #ölüm #karnesi

Dönem sinemasında distopya

Onur Dorpec

Sistem ve onula birlikte faşizm çözülüyor ve artan bir ivmeyle uçuruma doğru sürükleniyor. Bu onun kaderiymiş gibi bir yanılgıya kapılmıyorum. Çünkü bu sürüklenme doğal bir son ya da yazılmışın gerçekleşmesi gibi bir durumu ifade etmiyor. Sistem açısından bakıldığında demokrasi alanı ne kadar büyütülürse, kültürel zenginlikler, farklı düşünceler ne kadar açığa çıkarsa onun için o kadar hızlanacak bir son… Çünkü yazgı değil, mücadele, kavga ve direngenliktir tarihin gidişatını belirleyecek olan! Bir şeyleri yazgıya bağlamak kadar insanı yaşam karşısında iradesiz kılan, pasifleştiren ve bunun üzerinden ağır yenilgiler almaya iten bir şey daha yok. Bu yüzden ‘yazgı’ sistemin yürütücülerinin elinde kalan son argüman belki de…

Son zamanlarda egemenlerin düşüncelerini, geleceğe dair fikirlerini anlayabilmek adına daha fazla film ve dizilere verdim kendimi. Kuşkusuz sektör daha çok sistemin yürütücülerinin elinde fakat alternatif olarak yapılanlarda da onların etkisini görüyor olmak çok da anormal bir durum gibi gelmiyor insana. Çünkü bir bütünen yaşamı kontrol etmek istiyorlar ve bütün taktikleri de buna göre şekilleniyor. İstesek de istemesek de yeni doğan bir bebek gözlerini onların tesirinde olan bir dünyaya açıyor ve belki doğumundan da önce, anne karnındayken başlıyor her şey. Haliyle sanatsal üretime de yansıyor bu durum. Özellikle dünyayı kasıp kavuran, bolca reklamı yapılan ve herkes tarafından izlenilen film ve diziler bunlara iyi örneklerdir. Her birinin ekranda gösterdiğinin yanında bir de alt metin var ve esas olarak insanların zihnine gönderilen, bilinçaltını uyaran da bu oluyor. Ama bununla bağlantılı olarak daha da ilgimi çeken bir konu son dönemlerde ‘direniş’ konulu yapımların bir hayli artmış olması. Bunun sistemden duyulan genel rahatsızlıkla da bir ilgisi vardır mutlaka fakat tartışmak istediğim yanı bu değil.

Bir süredir çok fazla ‘direniş’ konulu film ve dizi çekildi. Bu durum her insanın içinde bir kıpırtıya neden oluyor elbette, ister istemez… Yani önce bir distopya çizip sonra ona karşı direnen insanların ortaya çıktığı dizilerden, filmlerden bahsediyorum. Dijital medya platformları bunlarla dolu. Son zamanlarda en çok reklamı yapılan, en çok izlenenlere bakarsak bunu zaten anlayabiliriz. Distopik senaryolardan bahsediyorum.

Aslına bakılırsa ‘Distopya’nın bir süreci var. Özellikle günümüz açısından belirtirsek distopya, insan aklının hiç olmayan bir şeyleri üretmesi değil, var olanın hayal gücüyle harmanlanmış halidir. Distopik yaşam zaten devletin doğumuyla birlikte başladı ve insanlık beş bin yıldır onun içerisinde yaşıyor fakat özellikle neden buna dair üretimler son zamanlarda bu kadar arttı, bunun üzerinde durmak gerekiyor. Kapitalizmin ikinci dünya savaşı sonrası şahlanış ve sallantıyı aynı anda yaşadığını gayet iyi biliyoruz fakat daha yoğun bir şekilde sürdürülemezlik sinyalleri vermesinin 2000 sonrası (meşhur tabirle Z kuşağının gelmesiyle) yoğunlaştığını belirtmek hata olmaz.

Dikkat edilirse artık eskisi kadar çok ütopya filmleri yapılmıyor. Çünkü halen insanların içinde canlı bir şekilde duran bir şeylerin yeniden açığa çıkarılması bir anlam taşımaz. Aklıma Campanella’nın ‘Güneş Ülkesi’ ve Thomas More’un ‘Ütopya’ kitapları geldi. Aslına bakılırsa onlarda olmayan bir şeylerden değil zaten binlerce yıl önce yaşanmış olan, şimdi özlemi duyulan bir şeylerden bahsetmişlerdi. Şimdi ortaya çıkan sonuç bunun tam bir karşıtlığı olsa da çok farklı biçimlerde kullanılıyor…

Özellikle son yıllarda çekilen distopya dizi ve filmlerinin neredeyse tamamı ‘içinde bulunduğun duruma şükret’ mesajı içeriyor ve şükürcülük kadar mevcut olanı koruyabilecek iyi bir yöntem yok. Şimdi tek tek örnek vereceğim. Damızlık Kızın Öyküsü (The Handmaid’s Tale/2017) kitabı ve dizisinde her şey güllük gülistanlık giderken bağnazların yönetime el koyması ve sonucunda ortaya çıkan korkunç distopya ve bunun karşısında bir filizlenen direniş anlatılır. Bütün direnişin amacı eskiye, yani zamanı doğru okursak şimdiye dönüştür. Direniş diye ortaya konulan şey şimdi olanı -yani dönem bazında değerlendirilirse, kapitalizmi- kutsar.

Yüksek Şato’daki Adam (The Man In The High Castle/2015) dizisinde İkinci Dünya Savaşı’nı Almanların kazanması durumunun distopyası çizilir. Almanya, Japonya ve İtalya ile beraber dünyaya hâkim olmuştur ve bütün dünya Nazi kanunlarıyla yönetiliyordur. Dizinin içinde ortaya çıkan direnişçiler esasta gerçekleşmiş olan tarihe dair video kasetleri bulurlar ve tarihin manipüle edildiğini anlarlar ve bunun üzerinde gerçekleşen esas tarihe dönmek için bir direniş başlatılır. Bütün dizinin insanda yarattığı algı nedir biliyor musunuz? ‘İyi ki İkinci Dünya Savaşı’nı Naziler kazanmadı, biz yatalım kalkalım şu anki durumumuza şükredelim.’ Aynı dizide direnişçiler de şimdiyi yeniden yaratmanın derdinde görkemli bir direniş sergiliyor. Kuşkusuz Nazilerin hakim olduğu bir dünya distopik bir dünya olacaktır fakat Amerikan emperyalizminin ortakları ve Ortadoğu’daki küçük ortaklarıyla beraber hakim olduğu ve şu an içinde yaşadığımız düzenin aslında yanılsamadan ibaret olan bir distopya olmadığını kim iddia edebilir ki? Distopik düzenin içinde yaşanan hiçbir senaryoda insanlar bir distopyanın içinde yaşadığının farkında değildir. Ancak direniş odakları bunun farkına varır ve bir şeyleri değiştirmeye çalışır. Şimdi içinde yaşadığımız dünya düzenini komünal değerlerle yaşayan bazı kapitalizm öncesi topluluklara izletsek içlerinde korkunç bir distopya hissi uyanmaz mı dersiniz? İnsanların bu denli toplumundan koptuğu, düzen adı altında aslında büyük bir kültürel karmaşa yaşandığı, insanların tamamen tektipleştiği ve duyguların giderek hiçleşerek neredeyse maddi olana indirgendiği bir distopya… Tam olarak bunun içerisinde yaşamıyor muyuz? Manevi yönü -doğal olarak- gelişkin insanlar için içinde yaşadığımız dünya başlı başlı başına korkunç bir distopya değil midir?

Salgın filmleri de benzer bir durumu ihtiva eder. Saramago’yu belki ayrı değerlendirebilirim fakat ortalama olarak salgın film ve dizilerinin hemen tamamında dünya bulunduğundan farklı bir duruma gelmiştir ve ortaya çıkan direnişçiler dünyayı eski haline yani “şimdiye” döndürmeye çalışır durur. Sonunda genelde direnişçiler hastalığı kontrol altına alır ve şimdinin dünyasına dönülür ve devrim havası yaşanır. Oysa bilinçaltımıza işlenen yine içinde yaşadığımız mevcut düzenin kutsanmasıdır. “Şükürler olsun” deriz. “Şükürler olsun ki biz bu televizyonda izlediğimiz distopyanın içerisinde değiliz. O halde mevut halimize karşı duruş sergilememeliyiz.” ‘Birdbox’ ve ‘Yeryüzündeki Son Aşk’ filmleri bunlara iyi örneklerdir, izleyenler ne demek istediğimi anlayacaktır.

2020 yapımı La Valla (The Barrier) benim beğendiğim dizilerden bir tanesiydi. İspanya’nın Madrid kentinde geçiyor, bir darbe sonucu yaşam düzeni falan değişiyor ve Madrid şehri bariyerle ikiye ayrılıyor. Yıl 2045. Sonra direniş örgütleniyor ve bugünün dünyasına yeniden geri dönüş sağlanmaya çalışılıyor. Düşünsenize bu dizileri, filmleri dünyanın her yanında yüz milyonlarca insan izliyor. İnsanlara genel olarak verilen mesaj “direniş mücadelesi verilecekse şu anı sahiplenmek için verilir, bir şeyleri kökten değiştirmek için değil” biçimindedir. Tüm dünyayı kasıp kavuran La Casa De Papel dizisinde, son zamanlarda yapılmış olan ve dünyada yaygın halde izlenen The Squid Game, Arthdal Chronicles dizileri de insanda bir hayli benzer psikoloji yaratıyor… Bu durum sosyalist ya da bir demokrat gözüyle elbette farklı yorumlara çekilebilir. Haksızlık karşısında ortaya çıkan direnişe yorumlanabilir de -ki öyle yorumlamakta bir beis görmüyorum- fakat durumun pek de öyle olmadığı görülüyor. Mesela Avatar filmini izlerken sürekli olarak oradaki işgalcileri ‘kapitalizm’ ile bağdaştırdık ya, James Cameron bunun böyle olmadığına dair bazı imalarda bulunmuştu. Her filmde mutlaka her düşünce sisteminin kendine göre eğip bükeceği bir yer vardır fakat esas verilmek istenen, bilinçaltına işlenen düşünceye bakmak lazım… Cannes gibi görece bağımsız sinemaya sahiplik eden kuruluşlar için farklı düşünceler belirtilebilir tabi… Ama ana akım bir şeyler yapmışsa mutlaka sorgulamak gerekir. İyi bir şey yapmışsa bile sorgulamak gerekir. Sonuçta sinemanın insanların bilinçaltına güçlü bir şekilde zuhur eden bir yanı var. Direkt olarak gösterilenle bilinçaltında oluşanın antagonizminin de buradan doğduğunu düşünmekten bir zarar gelmez…

#Dönem #sinemasında #distopya