Ana Sayfa Blog Sayfa 74

Dersim Tertelesi Planlı Bir Yok Etmenin Adı ELİF KELEŞO

0

Bazı tarihler takvim yaprağı değildir.

Bir halkın boğazında düğümlenen çığlık, bir coğrafyanın açılmayan yarasıdır.
4 Mayıs 1937 böyle bir tarihtir. Devletin resmi raporları, operasyon kayıtları ve bizzat dönemin devlet görevlilerinin itiraflarına göre Dersim, “medenileştirme” adı altında kuşatılmış, bombalanmış, yakılmıştır. Bu itiraflardan en bilineni, dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’e aittir. “Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların içine gaz attılar, fare gibi zehirlediler. Yediden yetmişe kestiler.” Bu söz bir tanıklık değildir. Bu, suçun itirafıdır.

Bu ‘isyan bastırma’ değildir. Bu, kimlik hedefli bir tasfiye planıdır. 1937–1938 yılları arasında. On binlerce insan öldürüldü. Binlercesi sürgüne gönderildi. Binlerce çocuk özellikle kız çocukları — ailelerinden koparıldı, başka ailelerin yanına verildi, kimliksizleştirildi. Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi çok açıktır. Bir grubun fiziksel ve zihinsel olarak yok edilmesi. Yaşam koşullarının o grubun varlığını sürdüremeyeceği şekilde değiştirilmesi. Çocukların zorla başkalarına verilmesi, soykırımı tanımlar.

Dersim’de yapılan tam olarak budur.

Dersim’e yapılan “operasyon” değildi.Bir tertele bir yok etme seferberliğiydi.

Devlet özür dilemedi. Sadece kelime kurdu.

2011 yılında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, şöyle dedi. “Eğer devlet adına özür dilemek gerekiyorsa, ben özür dilerim.” Bu bir özür değildir. Bu bir şart cümlesidir. Bu, yüzleşmeye değil, konuyu kapatmaya hizmet eden bir siyasi manevradır. Çünkü. Arşivler açılmadı. Kayıp kızların akıbeti açıklanmadı. Mezarsız bırakılanların yerleri söylenmedi. Dersim adı hala iade edilmedi. Özür, sonuç doğurmadığı sürece bir ses efektidir. O sözün ardından devletin yaptığı tek şey susmak oldu.

Dersim, biat etmeyen akıl olduğu için hedef seçildi. Modern ulus devlet, tek tip, itaatkar, sorgulamayan tebaa istiyordu.

Tek dil.
Tek din.
Tek ulus.

İnancı gereği iktidarın önünde eğilmeyen Dersim, bir “engel”di. Bu nedenle sadece silah değil, propaganda da devreye sokuldu. Din kullanıldı, fetvalar yayıldı. “Yedi Alevi öldüren cennete gider. Canları, malları helaldir.” Dini araçsallaştırarak nefret devşirildi. Zulüm, kutsandı.

Bugün hala. Mezarlar gizli. Kayıp kızların akıbeti karanlıkta. Dersim Tertelesi Planlı Bir Yok Etmenin Adı Genelkurmay arşivleri kapalı. Dersim adı geri verilmedi. Bunların her biri, suçun devam ettiğinin kanıtıdır.

Devletin yapması gereken bellidir. Tunceli adı kaldırılmalı, Dersim adı iade edilmelidir. Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklanmalıdır. Arşivler açılmalı, belgeler kamuoyuna sunulmalıdır. Kayıp çocukların dosyaları ortaya çıkarılmalıdır. Sürgün edilenlerin ve ailelerinin zararları tazmin edilmelidir. Bunlar bir lütuf değildir.

Devletin borcudur.

Unutmak erdemlik değildir.

Unutturmak ise suçun devamıdır.

Bugün birileri hala. “O işler eskide kaldı.” diyor. Hayır. Geçmiş, yüzleşilmediği sürece bitmez. Adalet zaman aşımına uğramaz. Tarih, susturulanların yakasından düşmez. Bu coğrafyada bir çığlık var. Ve o çığlık hala soruyor. “Benim çocuklarım nerede?”

Biz unutmayacağız. Biz susturulanların sesi, kayıp kızların iz sürücüsü olacağız. Dersim Tertelesi’nin hesabı sorulana kadar, sorular bitmeyecek. Çünkü bazı tarihler geçmez. Bazı acılar susmaz. Bazı gerçekler saklanmaz.

Dersim’in hesabı sorulacak.

Semah: Alevi İnancının Derinliği, Seyirlik Değil Hakk’a Yönelik

Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) İnanç Kurulu, Semah’ın kutsal bağlamının korunması amacıyla cemevlerine önemli bir çağrıda bulundu. Kurul, Semah’ın yalnızca Cem erkânı içinde icra edilmesi gerektiğini vurgulayarak, bunun inancın manevî özüne aykırı olduğunu belirtti. Açıklamada, “Semah, Hakk’a ermişliğin nişanesidir; kültürel bir gösteri ya da dans değildir” denildi.

AABF İnanç Kurulu, 2 Kasım 2025 tarihinde yaptığı açıklamada, Semah’ın ibadet bağlamı dışındaki gösterimlerinin inançsal değerlere zarar vereceğini ifade etti. “Semah, yalnızca Cem erkânı içerisinde icra edilen, ibadetimizin son ve maneviyata ermişlik hâlidir” ifadesine yer verildi. Kurul, Semah’ın kültürel bir gösteri olarak algılanmasının inancın özünü zedeleyeceğini vurguladı.

Açıklamada, Semah’ın folklorik bir gösteri gibi sunulmasının inançlarını olumsuz etkileyeceği belirtilerek, “Hakk için olan, seyir için olmayacaktır” ifadeleriyle Semah’ın yalnızca Hakk rızası için icra edilmesi gerektiği hatırlatıldı. Cemevlerinin bu hassasiyete özen göstermesi gerektiği vurgulandı.

AABF İnanç Kurulu, Cemevleri’nden Semah’ın Cem erkânı dışındaki etkinliklerde yer almaması talebinde bulunarak, inancın manevî bütünlüğünü korumanın önemine dikkat çekti. Açıklamanın sonunda, her türlü soru ve görüş için iletişim kanallarının açık olduğu belirtildi.

Bu açıklama, Avrupa’daki bazı etkinliklerde Semah’ın ibadet bağlamı dışında sergilenmesine karşı Alevi yol erkânının korunması yönünde önemli bir kurumsal uyarı olarak değerlendiriliyor. Alevi toplumunda Semah’ın kutsallığı konusundaki hassasiyetin yeniden hatırlatılması açısından kritik bir adım olarak öne çıkıyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ü Saygı ve Minnetle Anıyoruz

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD), Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün 87. yılı dolayısıyla bir açıklama yaptı. Açıklamada, “Kurtuluş Savaşı’nın önderi, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü saygıyla anıyoruz.” ifadesi kullanıldı.

Federasyon ve dernek, Atatürk’ün öncülüğünde verilen bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin halkın örgütlü iradesiyle kazanıldığını vurguladı. Açıklamada, Cumhuriyet’in eşit yurttaşlık ve laiklik değerlerinin önemine dikkat çekildi.

Alevi Bektaşi Federasyonu ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, bu değerlerin korunmasının tarihsel bir sorumluluk olduğunu belirterek, Atatürk’ün mirasının yaşatılması gerektiğini ifade etti. Anma mesajı, “Saygıyla…” ifadesiyle sona erdi.

Seyid Rıza Anmaları Avrupa ve Kanada’da Yükseliyor

Dersim 1937-38 Soykırımı’nda idam edilen Seyid Rıza ve yol arkadaşları, katledilişlerinin 88. yılında Avrupa ve Kanada’da düzenlenecek etkinliklerle anılacak. Bu etkinliklerin amacı, Dersim halkının belleğini yaşatmak ve adalet ile hakikat talebini sürdürmektir. Anmalarda paneller, sinevizyon gösterimleri, ağıtlar ve halk ozanlarının deyişleri yer alacak.

Almanya’daki anma programları 14 Kasım’da Stuttgart’ta “88 Yıl Sonra Tekrar Soruyoruz!” temasıyla başlayacak. Etkinlik, Soykırımlara Karşı Mücadele Platformu tarafından düzenleniyor. 15 Kasım’da Mainz’de “Dersim 1937/38 Soykırımı” temalı anma etkinliği düzenlenecek. Aynı gün Hürth’te de bir anma gerçekleştirilecek.

16 Kasım’da Almanya’nın birçok kentinde eş zamanlı anmalar yapılacak. Mannheim’daki Mezopotamya Kültür Merkezi’nde yazar Mehmet Bayrak, Dortmund’daki Dakme Kültür Merkezi’nde Hüseyin Yamaç ve Leverkusen Alevi Dergahı’nda gazeteci Ali Güler konuşmacı olarak yer alacak. Ayrıca Bern’de “Dersim’in Hafızası ve Bugünü” başlıklı bir panel gerçekleştirilecek.

Avrupa’daki etkinliklerin ardından 22 Kasım’da Londra’da “Dersim 1937/38 Soykırımı – Seyid Rıza ve Yol Arkadaşlarını Anıyoruz” başlıklı anma yapılacak. Bunun yanı sıra, Kanada’nın Toronto kentinde de bir anma etkinliği düzenlenecek. Bu yılki anmalarda, “Seyid Rıza ve yol arkadaşlarının mezar yerleri açılsın” talebi bir kez daha dile getirilecek.

Etkinliklerde, Dersim halkının direniş mirası, hakikat arayışı ve barış mesajı ön planda olacak. Anmalar, adalet ve eşitlik arayışının bir parçası olarak büyük önem taşıyor.

Ayten Kordu: Pülümür’ün doğası enerji çıkarları uğruna yok ediliyor

DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Pülümür ilçesinde yapılması planlanan Paşa Depolamalı Rüzgâr Enerji Santrali (DRES) projesinin çevresel etkilerini Meclis gündemine taşıdı. Mina Marble Mermer Maden Ticaret A.Ş. tarafından gerçekleştirilecek proje için verilen “ÇED olumlu” kararının tarım, hayvancılık ve ekosistem dengesi açısından ciddi tahribatlara yol açabileceğine dikkat çekti. Kordu, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’a yanıtlanmak üzere bir soru önergesi sundu.

Projenin, yoğun arıcılık faaliyetlerinin yürütüldüğü köyleri kapsadığını vurgulayan Kordu, arı popülasyonlarındaki azalma, tozlaşma dengesinin bozulması ve su kaynaklarının kirlenmesi gibi risklerin bölge halkının yaşamını tehdit ettiğini ifade etti. Ayrıca, bilimsel araştırmaların göz ardı edildiğini belirterek, Pülümür’ün Türkiye’nin en fazla bitki türünü barındıran ilçe olduğunu ve bölgedeki ekosistemin korunması gerektiğini söyledi.

Kordu, rüzgâr türbinlerinin yarattığı elektromanyetik alanların ve gürültülerin hayvanlar üzerinde olumsuz etkileri olduğuna dikkat çekti. “Rüzgâr türbini sendromu” olarak adlandırılan bu durumun insan sağlığına da zarar verdiğini belirtti. Ayrıca, Paşa DRES projesinin göçmen kuşların rotası üzerinde ciddi tehditler oluşturduğunu, bu durumun biyolojik çeşitliliği tehlikeye attığını ifade etti.

Kordu, Bakanlığa yönelttiği sorularda ÇED kararının bilimsel değerlendirmelere dayanıp dayanmadığını, yerel halkın görüşlerinin alınıp alınmadığını ve projenin doğa üzerindeki etkilerinin incelenip incelenmediğini sorguladı. Tüm Dersim coğrafyasındaki ekolojik tahribatın durdurulması gerektiğini vurgulayan Kordu, her yatırımın doğayla uyumlu bir şekilde yapılması gerektiğini ifade etti.

AABF-BW Kadınlar Birliği “Bir Olalım, Hür Olalım, Eşit Olalım” Şiarıyla Genel Kurulunu Gerçekleştirdi

Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu Baden-Württemberg (AABF-BW) Bölge Kadınlar Birliği, 9 Kasım tarihinde Göppingen Alevi Toplumu Cemevi’nde olağan seçimli genel kurulunu gerçekleştirdi. Genel kurul, “Bir olalım, hür olalım, eşit olalım” şiarıyla birlik, eşitlik ve dayanışma mesajlarıyla geçti.

Kadın zakirlerin delil uyandırması ve deyişlerin okunmasıyla başlayan genel kurulun açılış konuşmasını, yönetim kurulu adına Hacer Başoğlu yaptı. Başoğlu, üç yıl boyunca karşılaştıkları zorluklara rağmen birliğin çalışmalarına ara vermeden devam ettiklerini belirterek,

“Kadın elinin değdiği her iş güzelleşir, kadın sesinin duyulduğu her yer aydınlanır. Her adımımızda dayanışmanın gücünü, kadın yüreğinin sabrını, Ana Fatma’nın bereketini hissettik.”
ifadelerini kullandı.

Saygı duruşunun ardından divan seçimi yapılarak genel kurul devam etti.

“Kadın Cinayetleri Hız Kesmeden Devam Ediyor”

AABF-BW Kadınlar Birliği Başkanı Ruhiye Akbaba, konuşmasında kadına yönelik şiddet ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dikkat çekti. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’nün yaklaşmakta olduğunu hatırlatan Akbaba,

“Her gün kadınlar katlediliyor, yazılıyor, çiziliyor ama kadın cinayetleri hız kesmeden devam ediyor. Oysa sevgi yaşatır, öldürmek için değil.”
dedi.

Akbaba, ayrıca Alevi inancında kadın-erkek eşitliğine vurgu yaparak,

“Hacı Bektaş-ı Veli’nin ‘Erkeği okutursanız bir ferdi, kadını okutursanız toplumu aydınlatırsınız’ sözü bizler için yol göstericidir. Eğitimli kadın, aydınlık bir toplumun teminatıdır.”
ifadelerini kullandı.

“Kadınların Yeri Mutfak Değil, Karar Mekanizmalarıdır”

Kadınlar Birliği yönetim kurulu üyesi Firaz Durmaz ise konuşmasında Alevi kadınlarının tarih boyunca özgür iradeleriyle karar veren, toplumsal yaşamın öznesi olduklarını vurguladı.

“Cemevlerinde kadın birliğinin yeri mutfak değildir. Kadınlar karar mekanizmalarında, eşit fırsatlarla yer almalıdır.”

diyen Durmaz, kadın örgütlerinin işbirliğinin önemine dikkat çekti.

Durmaz ayrıca, kadınların kurumsal yapılarda daha görünür olması gerektiğini belirterek,

“Daha güçlü bir kadınlar birliği için şeffaf, etik, yenilikçi ve kalıcı çalışmalar yürütmeliyiz.”
ifadeleriyle sözlerini tamamladı.

Geniş Katılımlı Serbest Kürsü: Eşitlik, Eğitim ve Dayanışma Konuşuldu

Genel kurul, üç yıllık mali ve çalışma raporlarının sunumunun ardından “aşk-ı muhabbet” eşliğinde serbest kürsü oturumuyla devam etti.

Serbest kürsüde öne çıkan başlıklar arasında Alevi toplumunda can kavramının korunması, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kadın kotası uygulamaları, iki dönem kuralı, Aru projesi (Almanya devlet okullarında Alevilik dersi), genç kadınların örgütlenmesi, gender equality (toplumsal cinsiyet eşitliği) eğitimleri ve kadına yönelik şiddetle mücadele gibi konular yer aldı.

Katılımcılar, Alevi kadınların kurumlarda özneleşmesi önündeki engelleri tartışarak, gelecekte eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için yapılabilecek ortak projeler hakkında görüş alışverişinde bulundular.

Viyana’da Sey Rıza ve Yol Arkadaşları Anılacak

Avusturya Alevi Kültür Merkezi (AAKM), Dersim’in simge ismi Sey Rıza ve yol arkadaşlarını anmak üzere bir etkinlik düzenliyor. 15 Kasım 2025 Cumartesi günü gerçekleştirilecek programda, direnişin önderleri anılacak, onların inanç, adalet ve özgürlük mücadelesi yeniden hatırlatılacak.

Etkinlik, AAKM’nin Viyana’daki merkezinde (Märzstraße No:11, 1150 Wien) saat 14.00’te başlayacak.

Programda, İmam Canpolat ve Cuma Tak panelist olarak yer alacak. Ayrıca Naime Kapcık ve Pir Hüseyin Elmas da anma kapsamında ağıtlar seslendirecek.

AAKM yönetimi, yaptığı açıklamada anmanın amacının “Sey Rıza ve yol arkadaşlarının onurlu direnişini, adalet arayışını ve inançlarına bağlılığını bir kez daha hatırlatmak” olduğunu vurguladı.

Anma etkinliği, Viyana’daki Alevi toplumu ve Dersimliler başta olmak üzere geniş bir katılımla yapılması bekleniyor.

Dersim Katliamı tanığı Ali Koçak: Dönüşte her yer kan ve yıkıntıydı

Ali Koçak, 1938 Dersim Katliamı’nın tanığı olarak, o dönemde yaşadığı trajediyi anlattı. 1934 yılında doğan Koçak, henüz dört yaşındayken açlık, sürgün ve ölümle tanıştığını dile getiriyor. Yaşadığı olayları, “Annem beni kolumdan tuttu, çarıklarımı giydirdi. Evden çıkarken askerlerle milisler önümüzü kesti” şeklinde aktarıyor. O dönem, devletin isyan bastırma adı altında gerçekleştirdiği askerî harekâtlar, binlerce insanın ölümüne ve on binlercesinin sürgün edilmesine yol açtı.

Koçak, yaşananların ardından sürgün yollarına düştüklerini ve ailesinin birçok ferdinin katledildiğini belirtiyor. “Devlet yanlışlık yaptı, çoluk çocuk öldürmeyecekti” diyen Koçak, yaşadığı travmayı ve hayatta kalma mücadelesini unutamadığını vurguladı. O günlerde bulundukları köylerin yakıldığını, açlıkla mücadele ettiklerini ifade eden Koçak, annesinin kendisini nasıl korumaya çalıştığını hatırlıyor.

Dersim’den sürgün edilenlerin Kütahya ve çevresindeki illere dağıtıldığını anlatan Koçak, burada yaşadığı zorlukları ve ailesinin yeniden bir araya gelme çabalarını da paylaştı. “Meğerse bizi Kütahya’ya sürgün etmişler” diyen Koçak, orada dört yıl kaldıklarını ve sonrasında tekrar Dersim topraklarına döndüklerini belirtti. Dönüşte karşılaştıkları manzara ise içler acısıydı; “Döndüğümüzde her taraf kan harabeydi” dedi.

Ali Koçak, yaşananların halk üzerinde bıraktığı derin izleri ve devletin uygulamalarının yarattığı travmayı da dile getirerek, “Korku kalmamıştı artık. Hükümetin de ne olduğunu öğrendi herkes” ifadelerini kullandı. 1938’de yaşanan olayların yarattığı tahribatın ve inanç özgürlüğüne yönelik ihlallerin unutulmaması gerektiğini vurguladı.

Celal Fırat: “Zalimlerin Zulmuna Karşı Hakk’ın Adaletine Selam Duruyoruz”

DEVA Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Alevi inancı ve eşit yurttaşlık mücadelesi üzerine önemli bir yazı kaleme aldı. Fırat, “Hiçbir güç, Alevilerin kendi varoluşunu yasaklayamaz” diyerek, hakikat ve adalet arayışlarından asla vazgeçmeyeceklerinin altını çizdi.

Farklılıklara tahammülsüzlüğün, bilgisiz ve düşüncesiz bir toplum yarattığını belirten Fırat, bu kadim coğrafyada inanç ve düşüncelere yapılan müdahalelere karşı duracaklarını ifade etti. “Halkları birbirine düşman ederek kin ve nefreti çoğaltamazlar” diyen Fırat, Alevilerin özgürlük mücadelesinin tarihsel bir sorumluluk olduğunu vurguladı.

Fırat, eşit yurttaşlık hakkının anayasada yer aldığını hatırlatarak, hukukun üstünlüğü için mücadele edeceklerini dile getirdi. Kamusal gücün yasaya tabi olmasının önemini vurgulayan Fırat, adalet yerini bulana dek mücadeleye devam edeceklerini belirtti.

Şah Hüseyin ve Pir Sultan’ın izinden gideceklerini ifade eden Fırat, “İnkârcı ve yok edici tercihlerin sınırı olmayacak; biz, inancımızın kutsallığına sahip çıkacağız” şeklinde konuştu. Bu bağlamda, Alevi kimliğinin ve değerlerinin korunması için verdikleri mücadelenin süreceğini sözlerine ekledi.

Devlet adına inşa edilen Alevilik DEVRİŞ ÇİMEN/AZİZ ORUÇ

“Aleviliğin ibadet dili Türkçe’dir” sözünün tetiklediği tartışma sürüyor. 72 millete ve dile bir bakan bir inancı tek dile sıkıştırmanın Aleviliğin özüne aykırı olduğu tepkileri gelmeye devam ediyor. Uzun tarihi boyunca pek çok baskıya, asimilasyona, inkara maruz kalan Alevi inancının çoğulcu ve kapsayıcı hakikatini 5 bölümlük dosyamızda bizzat muhataplarına sorduk, onlar da Aleviliğin zengin birikimini, çoğulcu dilini anlattı. Dosyamızın son bölümünde gazeteci ve Üryan Hızır Ocağı dedelerinden Veli Büyükşahin ve sanatçı Cihan Çelik’le konuştuk.

Kürt Alevilerin ibadetini kendi dilleri ile gerçekleştiremiyor olmalarını neye bağlıyorsunuz?

Tümden kendi dillerinde ibadet yapmıyorlar demek biraz haksızlık olur. Çünkü bütün asimilasyon çabalarına rağmen kendi dillerinde ibadetlerini bin bir zorlukla bugüne kadar taşıdılar. Bunu belli bir noktaya kadar yapabiliyor olmaları oldukça önemlidir. Ancak şu gerçeğin altını çizmeliyiz ki, bu topraklarda tekçilik üzerinde bir ulus inşa süreci yürütüldü. Etnik kimlik, inanç kimliği, kültürel yapı neredeyse tümden tekleştirilmeye çalışıldı. Alevi inancı da bundan fazlasıyla nasibini aldı.

Son yüzyıldaki Türk ulus inşa sürecinde, “Anadolu Aleviliği”, “Halk İslamı” adı altında Orta Asya ve Türk merkezli bir Aleviliğin inşasının bizzat devlet tarafından yapıldığına tanıklık ettik. 1925’teki Tekke ve Zaviyeler Kanunu gibi düzenlemeler; Koçgirî, Dêrsim, Maraş gibi katliamlarla özel olarak Kürt Alevilere yönelik bir yaklaşımın olduğunun da altını çizmek gerekir. Yani devlet, özellikle Kürt Alevileri, hem inançsal, hem de etnik ve dil konusunda ya asimile etmek, sisteme entegre etmek, ya da yok etmek konusunda çok ciddi çalışmalar yürütmüştür. Baha Sait ve İttihatçılar ile başlayıp, Fuat Köprülü gibi isimlerle bir paradigma yaratmışlardır. Dolayısıyla şunu çok net ifade edebiliriz ki, inşa edilen Alevilik, Fuat Köprülü ve benzerlerinin yarattıkları paradigmanın ürünüdür; bu da devlet adına yapılmıştır. Maalesef üzerinden yüzyıla yakın zaman geçmiş olmasına rağmen halen bu paradigma geçerliliğini korumaktadır. Kürt Aleviler, ocakları, pirleri, mürşitleri yol erkanlarını yürütürken kovuşturmaya, saldırıya ve kötü muamele maruz kalmışlardır. Hatta yer yer kullandıkları dilden ve kendilerine özgü yürüttükleri yol erkandan dolayı sapkın ilan edilmişlerdir. Bunun örnekleri yakın tarihimizde fazlasıyla vardır.

Gelişen durumda gulbanglar, deyişler, dualar veya dileklerin Kurmancî veya Kirmancki dillerinde gerçekleştirilmiyor olunması, Kürt Alevilerinin kültürel geleceği açısında nasıl bir duruma dönüşebilir?

Her dinin, inancın, halkın ve kültürel kimliğin kendisine has bir evreni, coğrafyası ve bir toplumsal uzamı vardır. Bir inancı, tarihinden, coğrafyasından, ziyaretlerinden ve en önemlisi de dilinden koparırsanız hakikatin dışına atmış olursunuz. Bir gulbangı, bir duayı, ya da deyişi başka bir dile çevirmek ile aynı duyguyu ve maneviyatı yaşatamazsınız. Hızır sizin coğrafyanızın Hızırıdır. Kendi dilinizdeki, ‘Xuda,’ ‘Hüseni Deşti Kerbela’ anlamı başka bir dilde aynı anlamı bulamayabilir. Kürt Alevilerin kendi dillerinde inancının gereğini yapmasında ortaya çıkan zorluklar, kendi inançsal kültürel yapılarına bir yabancılaşmayı ve zaman içinde tümden farklılaşıp asimile olmalarına yol açacaktır. Her topluluk kendine has, kendine özgü ve biriciktir. Bu kendine özgü olmayı kaybetmek bir nevi yok olmak anlamına da gelmektedir. Nihayetinde bunun sonu, Türkiye’de Türkleşmek, İran’da Farslaşmak, bir başka yerde Araplaşmak olacaktır. Tersinden, Arap Alevilerini, Türk Alevileri ya da Arnavut Alevlerini başka bir etnik kimliğe zorlamak da kendi hakikatinden koparmak anlamına gelecektir. Dilin kullanımı bu anlamda çok merkezi bir rol üstlenmektedir. O yüzden Kürt Alevilerin kendi dillerinde ibadetini yapması hayatı önem taşımaktadır.

Kürt Aleviler ibadet dilinin dönüşümüne nasıl yaklaşıyor? Bu konuda bir farkındalık, sahiplenme ya da direnç var mı?

Özellikle göçler ve kentleşme ile birlikte kendi coğrafyalarından kopan Kürt Aleviler dillerini kullanma konusunda ciddi bir sıkıntıyla karşı karşıya. Çünkü yaşamın her alanında kamuda ve özel alanda tüm her şey tek bir dil Türkçe üzerinden yürütülmektedir. Bunun yarattığı ciddi zorluklar var. Ancak Kürt Aleviler, kendi Aleviliklerini kendi dillerinde yapma konusunda son yıllarda daha fazla bir çaba içerisindedirler. Özellikle Alevi kurumlaşması, kentlerde cemevlerinin kurulması ile birlikte neredeyse ibadetin dili, yol, erkan tekleşmeye başladı. Gelenekten gelen ocaklarımızın ve pirlerimizin sayısının az olması bu süreçte oldukça olumsuz bir duruma neden olmaktadır.

Elbette kendi coğrafyalarında tanık oldukları, içinde oldukları kendi dillerindeki yol, erkan ve ibadet dilinin değişmesiyle, toplum bir rahatsızlık yaşıyor; kendi Aleviliğinin eksik yürüdüğünü, manadan ve inançtan uzaklaştığını fark ediyor. Kendi dilinde yapılan uygulamalara da fazlasıyla sahip çıkıyor. Yani elbette, kendini koruma konusunda bir direnç var.

Alevilik içindeki “ibadet dili Türkçedir” yaklaşımı sizce Kürt Alevilerde nasıl bir karşılık buluyor?

Bu konuda, son zamanlarda ortaya çıkan tartışmalar aslında hepimizi oldukça şaşırttı. Birincisi, halen Aleviliği inşa edilmiş tekçiliğin içine sıkıştırma çabası ile bu inancı kendi sınırları içine hapsetmedir. Tam da devletin Alevileri sisteme entegre etme ve Türklükle sınırlandırma çabası varken, Kürtçe üzerine kamuoyunda ciddi tartışmalar yürütülürken bu tür bir yaklaşımın ortaya çıkması elbette oldukça şaşırtıcıdır. Tabii ki gözden kaçırmamamız gereken en önemli noktalardan bir tanesi de, asimilasyon ve tekçi politikalardan dolayı Kürt Alevilerinin zaten bir kısmının, Kürtçe ile ibadet yapmamakta bir sorun görmemeleridir. İkincisi ise bu konuda Kürt Alevilerinin çok yüksek düzeyde tartışmaya dahil olması, güçlü tepki vermesiydi. Sadece Aleviler değil, genelde Kürt toplumu da sahiplenen bir noktadan yaklaştı. Bu oldukça önemli. Bu tartışma bize göstermiştir ki, Kürt Alevi toplumu, kendi inancını, kendi diliyle yapma konusunda bir refleksin içindedir.

Alevilikte ibadet dili meselesi sizce inançsal bir konu mu, siyasal mı?

İbadette tek bir dili dayatmanın inançsal mı yoksa siyasal mı olduğu konusu, nereden baktığımızla ilgilidir. Nihayetinde cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte dayatılan tekçilik ve asimilasyon dayatması siyasal bir yaklaşımdır. Herhangi bir inanca başka bir dili dayatmak, elbette ki siyasal bir yaklaşımdır, ama aynı zamanda o inancı yozlaştırmak, içini boşaltmak, coğrafyasından koparmak, kültüründen ve hakikatinden uzaklaştırmak anlamına gelmektedir.

Cemlerde kullanılan dilin değişimi ne zaman ve nasıl gerçekleşti?

Aleviler uzun süre kendi coğrafyalarında kapalı bir toplum olarak yaşadılar. Kentlerle ilişkileri minimum düzeydeydi. Ancak kentleşme ve göçler ile birlikte durum değişti. Gittikleri yerlerde hem ciddi uyum sorunları yaşadılar; hem de dini ibadetin kendisini oluşturan talipler ve ocakzadeler, pirler göç edip birbirinden kopunca ciddi bir krizin içine girdiler. Yani göç edenler açısından ibadet çökme noktasına geldi. Şehirlerde bin bir zorlukla kurulan cemevlerine gittiklerinde ise ne buldularsa ona razı oldular. Devlet her ne kadar bu cemevlerine sürekli mesafeli dursa da ama belli düzeylerde müdahale etmekten de geri durmadı. Yani inancın kendisine, dilin kendisine her aşamada müdahale etmeye çalıştı. Yüzyıl geriye gittiğinizde, Kürt Alevi coğrafyasında Türkçe’nin hiçbir hükmü yoktur. Dolayısıyla ibadet dilinin Türkçe olmasının koşulları da yoktur. Geçmişte, ibadette Farsça ve Arapça kadar bile etkisi olmamıştır. Kısaca söylemek gerekir ki Kürt Alevilerin ibadet dilleri kentlerde değişmeye başlamıştır.

Alevi kurumları bu tartışmayı nasıl ele almalı?

Aleviler aslında bu tartışmayı uzun süredir yapıyorlar. Özellikle Alevilerin etnik kökeninin ne olabileceği konusunda ciddi tartışmalar yaşanıyor. Bu tartışma biraz da Türkiye’de devletin, Türklük dışındaki kimliklere, başta Kürtler olmak üzere bu konuda yürüttüğü tartışmalarla eş düzeyde yürüyor. Sistem hem Aleviliği yok etmeye çalışmış, hem de aynı zamanda kendisinin bir parçası haline getirmeye çalışmıştır. Alevi kurumlaşmasının bir kısmı zaten bir şekilde sistemin denetiminde çalışmalarını sürdürüyor, dolayısıyla o paradigmaya göre hareket ediyor ve Kürt Alevilerinin varlığını reddediyor. Ancak demokratik Alevi hareketini oluşturan kurumlar ise bu konuda güçlü bir iç tartışma yapma konusunda çok çekinceli davranıyorlar. Bence, öncelikle Alevi toplumu ve kurumları, kendi hakikatiyle, kendi geçmişiyle ve devletle yüzleşmek durumundadır. Aleviliğin başka etnik grup ve dillerde varlığını inkar etmenin aslında Alevi inancının tarihine büyük bir ihanet olduğunun fark etmemiz gerekiyor. Aksi halde ‘Yol bir sürek binbir’ ve ’72 milleti aynı nazarla bakma’ temel desturlarımızı yok etmiş oluruz.

* * *

Cihan Çelik: İbadetin dili olmaz

Koçgirî’de yaşayan Kürtlerin çoğunluğu Alevidir, peki ibadetlerini hangi dilde gerçekleştiriyorlar?

İbadet etmenin ne manada anladığımızla bağlı; bunu dua etmek, yalvarma ve yakarış olarak düşünüyorsak büyük bir çoğunluğuyla Kürtçe anadiliyle ibadet ediyor. Geçmişte bu daha baskın ve belirgindi. Günümüzde maalesef, sadece Koçgirîler değil, Aleviler Türkleşti veya Türkleştirildi. Yani Türk dilini kullanıyorlar. Bundan ötürü Kürt Alevilerin yoğun bir kesimi cemleri Türk dili üzerinde icra ediyor.

Tarihsel süreç içerisinde Koçgirî’de yaşanan katliam dile ve ibadet diline nasıl bir etkisi oldu?

Şimdi 1921’de yaşanan katliam büyük bir feceat. 1800’li yıllarda Koçgirîliler üzerinde uygulanan benzer bir katliam gerçekleştirilmiş. Bunların yarattığı büyük travmatik etkileri var. Sadece Koçgirî İsyanı ve gelişen katliam değil, sonrasında 1960’lardan itibaren şehirlere göç ve yol açtığı asimilasyonun dili etkiledi. Dil kullanılmamaya başlandı ve giderek zayıfladı.

Katliamın yarattğı atmosferin etkisi anlaşılır. Yani Kürt Alevilerinin Kurmancî ve Kirmanckî dillerini kullanmaması 1960’lardan sonra mı hızlandığını belirtiyorsunuz fakat öncesi nasıldı?

Birçok kez değişik platformlarda belirttim, “Koçgirîliler travmatik bir toplumdur.” Örneğin bir muhabbette oturulur, deyiş ve türkü söylersiniz ama bir bakarsın sonunda bir ağıt yakılmış ve hepsi ağlıyor. Bir gün sonra ise, eğlenme ve ağlamayı iç içe anlatıyorlar. Bunu yaşadıkları acının etkisi ile yapıyorlar. İçselleştirilmiştir. Yani bu şekilde rahatlamayı kendine bir eğlenme olarak görüyor. Eğlenme biçimi acı ile iç içe geçmiş.

Bu durumun senin sanatına ne gibi olumsuz ya da olumlu etkileri oldu?

Yıllardır Kürt Alevi müziği temelinde çalışma ve değerlendirmeler yapıyorum. Büyük bir arşiv toparladım. Berlin Orient Enstitü’de benim adıma kayıtlı arşivim var. Koçgirî toplumunda ağıt ve kılamlar geçmişten günümüze kadar tembur eşliğinde bir silsile biçiminde devam ediyor. Ama ibadette kullanılan -yanlış anlaşılmasın ibadet dili değil- nefes, gulbang, mersiye, devriye, tevhit, semah bulmamız çok çok zordur. Geriye doğru gittiğimizde böyle bir şeyle karşılaşmıyoruz. Bu sadece asimilasyondan dolayı değil. Belki o dönemin popülasyonundan mı veya başka sebepler mi kaynaklıdır, bilmiyorum. Özellikle Osmanlı döneminde, bunlar genellikle Türkçe ya da Osmanlıca yazılmış. Mesela Pir Ali, Fuzuli var ve bu isimler çoğaltılabilir. Cemde olmazsa olmaz dediğimiz bazı eserler var ki genelde Türkçedir. Bu Kürtçe olmağı anlamına gelmiyor. Kürtçe olanların bazılarını ben yayınladım. Örneğin 1937’de de şehit edilen Alişêr Efendi’den Kürtçe Duaz-ı İmam’ın müziklerini bestelediğim. Yani Kürtçe beyit de var, nefesler de var. Ama ibadet dilinde semahlar, nefesler, devriyelere dayalı külliyatın maalesef büyük kısmı Türkçedir.

Şimdi Aleviler ibadet dilini, Kürt dili üzerinden mi yoksa onun külliyatı üzerinden mi düşünüyoruz? Kürt dili üzerine düşündüğümüzde, Şerefname veya buna benzer birçok eseri Kürtçe bulabiliyoruz. Yazılmış, günümüze kadar da gelmiş. Kürt-Sünni coğrafyasında sözlü gelenekte de çok geriye gidilmiyor. Ama Alevi-Kürt coğrafyasında sözlü gelenek olsa da semah, beyit, devriye çok az bulunuyor. Çünkü geçmişte yasak olan Alevi inancıydı. Dili değildi. Olsaydı illaki bir yerden çıkardı. Yine destanlar var. Hazreti Ali’yi de onun Cenknameleri dediğimiz kahramanlıklarını anlatan destanlar var. Bunları Kürt coğrafyasının birçok yerinde bulabilirsiniz.

Elbette asimilasyonun etkisi oldu. Ama ibadetten kasıt yanlış anlaşılıyor. Bir insan yalvararak, yakararak ibadet edilebilir. Rütüel söz konusu olduğunda Alevi cemlerinde Şah Hatayi ile birlikte sistematize olan bir silsilesi var. Bu ritüeller silsilesi içerisinde İslam kaynakları büyük kısmı Osmanlıcadır.

Alevilik içindeki “ibadet dili Türkçedir” yaklaşımı sizce Kürt Alevilerde nasıl bir karşılık buluyor?

“Aleviler Türkçe ibadet eder” söylemi yanlıştır ve bilmezlikten kaynaklanıyor. Benim nenem Kürtçe ibadet ve dua ederdi. Ben yetiştim ve bunların kayıt altına aldım, albümler yaptım. Gulbangların kliplerini çektim, yayınladım. İbadet dili Türkçe’dir demek büyük bir hata olur. Nusayriler Arapça yapar. Kürtler Kirmanckî ve Kurmancî yapar. Yani ibadetin dili olmaz.

Aleviler tarih boyunca anadilleri neyse o şekilde ibadet etmişlerdir. Aleviler yoğun bir şekilde bir halk olmamışlardır. Yakın zamana kadar da kentlerde yaşayan bir toplum değildiler. Genellikle, dağlık alanda yaşayan köylü ve feodal bir toplumdu. Dedeler gider ve orada cemler kılarlardı. Bunlar da hangi bölgeye giderse hangi dili konuşuyorsa o dilde topluma hitap ederdi. Koçgirî’de dedelerimiz, pirlerimiz geldiği zaman Kurmancî konuşurdu. Kurmancî cemleri yürütürdü. Bu esnada ne kadırı Türkçe, ne kadarı Kürtçe idi tartışması ayrıdır. Fakat şu bir gerçek, ibadet dili Türkçe tartışmaları inanç bağlamında çıkarılıp, siyasi bir tartışmaya dönüştürülmüş ve sağlıklı bir tartışma değildir.

yeni özgür politika gazetesi