Ana Sayfa Blog Sayfa 749

Newroz Öcalan’dır: Ötesi yok, azı yok, fazlası yok!

Böylesi karanlık bir süreçte Öcalan’ın her yıl olduğundan daha fazla sahiplenmiş olması oldukça anlamlı ve saygıyı hak ediyor. Halk, Öcalan’sız bir yaşamı kabul etmediklerini, Öcalan’ı kendi önderleri olarak gördüklerini bir kez daha ortaya koymuştur

Mervan Özdemir

Kendisinden 2 yılı aşkın bir süredir hiçbir şekilde alınamayan PKK Lideri Abdullah Öcalan, bu yılki Newroz kutlamalarına da damgasını vurdu. Milyonlar seslerini evrenin her bir noktasına ulaştırmak istercesine ‘Biji Serok Apo’ diye haykırdı.

Gerçekten de duygulanmamak elde değil. Amed, Serhat, Botan, Rojava, Federe Kürdistan, Avrupa ve Türkiye’deki kentlerde kutlanan Newroz’larda duyduğumuz tek slogan bu oldu. Milyonlar kendisinden hiçbir şekilde haber alınamayan; düşünceleri, fiziki varlığı ve adı hafızalardan silinmeye çalışılan Öcalan’ı sahiplendi.

Bu sahiplenme, sıradan bir sahiplenme değildir. Neden sıradan olmadığını anlamak için son 8 yıldır yaşananları anımsamak yeterli.

AKP-MHP faşist iktidarının diyalog sürecini noktalayıp Kürt halkına yönelik topyekûn bir savaş başlatmasının üzerinden 8 yıl geçti. Bu 8 yıl içerisinde on binlerce kişi ihraç edildi, tutuklandı, gözaltına alındı ve işkencelerden geçirildi.

İnsanların helikopterlerden atılarak infaz edilmek istendiği; 90’lı yıllardaki gibi gizli kapaklı değil, Suruç’ta Şenyaşar ailesine yapıldığı gibi sokak ortasında alenen katledildiği bir süreçten geçildi. Kaç kent yakılıp yıkıldı, kaç insan bu kentlerde katledildi bir çırpıda hatırlamak imkânsız. Hafızalarda diridir yine Sur’un, Cizre’nin yakılıp yıkılması. Hacı Lokman Birlik’lerin, Cemile’lerin, Taybet Ana’nın, Mehmet Tunç’ların; Pakize, Sêvê ve Fatma’ların tarihin hiçbir anında tanıklık edilmeyen alçakça yöntemlerle katledilmesi gözler önündedir hala.

Böylesi karanlık bir süreçte Öcalan’ın her yıl olduğundan daha fazla sahiplenmiş olması oldukça anlamlı ve saygıyı hak ediyor. Halk, Öcalan’sız bir yaşamı kabul etmediklerini, Öcalan’ı kendi önderleri olarak gördüklerini bir kez daha ortaya koymuştur. Bu ortaya koyuş demokrasiye duyarlı bir Avrupa ülkesinde gerçekleşmiyor şüphesiz. Öcalan’ı sahiplenmenin ve savunmanın katledilmeyle cezalandırıldığı, faşizmle yönetilen sömürge bir ülkeden söz ediyoruz. Tutuklanmanın ya da katledilmenin önüne geçemeyeceği tek gerçek, halkın Öcalan’ı iradesi olarak kabul ettiği gerçeğidir.

PKK Lideri Abdullah Öcalan, mücadele yürüyüşüne 50 yıl önce Çubuk Barajı’nda başlamıştı. Dilsizler ülkesi halkının varlık ve yokluk sorununu ele almış, tarih sayfalarına yeniden yazdırmanın ilk adımını atmıştı. Öcalan, son savunmasında o günü “Çubuk Barajı eteklerinde 1973 Newrozu’nda başlayan, çok heyecanlı, Mecnun misali geçen yolculuk 27 Kasım 1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Fis köyünde PKK adıyla sonuçlanınca, kendimizi namusu kurtarmış sayacaktık” sözleriyle ifade ediyordu.

Halk, Öcalan’ın “Öz gerçekliğin üzerine yürümeye cesaret etmek başka bir şey, nasıl yürüneceğini bilmek ise daha başka bir şeydi” diyerek tarif ettiği zamanların duygusuyla alanlara çıkarak Newroz ateşini yaktı. Kürt halkının iradesinin teslim alınmaya çalışıldığı bir dönemde Newroz’un ateşinde büyüyen Öcalan, küle dönen ise iktidarın yaratmak istediği korku oldu.

Kapitalist modernite devletlerinin her türlü kirli yöntemlerine rağmen milyonlar, dünyanın dört bir yanında PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğünün sağlanması için imzalar topladı. Her sokakta, her mahallede, her ilçede, her ilde, her ülkede ‘Önder Öcalan’a Özgürlük’ kampanyaları yürütüldü. Dalga dalga büyüyen Öcalan’la fiziki buluşma isteği, akacak bir alan bulan nehirler gibi taşarak Newroz’a ulaştı.

PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın “Gerçekleşmesi beklenen hedefin kendisi bile hayalden daha muğlâktı” diyerek ifade ettiği Kürt halkının özgürlük mücadelesi hiçbir korku iklimine baş eğmeden bu yıl Newroz ateşini büyük bir coşkuyla yaktı.

Kürt halkının kendi önderi olarak kabul ettiği Abdullah Öcalan’a kavuşmasının zamanı gelmiştir. Halk buna inandığını, bunu gerçekleştirebilme gücünün olduğunu ispatlamıştır. O an Öcalan’a kavuşma ve onunla buluşma anıdır. Yılların özleminin ve hayallerinin gerçekleşmesi zamanıdır. Çünkü beklenen an gelmiştir. Çünkü “Yeter ki biraz toplumsal namus, biraz da aşk ve akıl olsun.”

#Newroz #Öcalandır #Ötesi #yok #azı #yok #fazlası #yok

Meletî’de 4,4 büyüklüğünde deprem

Meletî’nin Yeşilyurt ilçesinde saat 22.43’te 4,4 büyüklüğünde deprem meydana geldi

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın (AFAD) internet sitesinde yer alan bilgiye göre, merkez üssü Meletî’nin Yeşilyurt ilçesi olan 4,4 büyüklüğünde sarsıntı kaydedildi.

Depremin yaklaşık 7 kilometre derinlikte gerçekleştiği belirlendi.

HABER MERKEZİ

#Meletîde #büyüklüğünde #deprem

Afganistan’daki depremde 19 kişi hayatını kaybetti

Afganistan’daki 6.5 büyüklüğündeki depremde hayatını kaybedenlerin sayısı 19’a çıktı

Afganistan’ın Badakhshan eyaletinin Hindukuş bölgesinde meydana gelen 6.5 büyüklündeki depremde hayatını kaybedenlerin sayısı arttı. Pakistan’ı da etkileyen depremdeki toplam can kaybı 19’a ulaştı. Afganistan’da 10, Pakistan’da 9 kişi hayatını kaybetmişti.

Avrupa- Akdeniz Sismoloji Merkezi’ne (EMSC) tarafından yapılan açıklamada, depremin Afganistan ve Pakistan’ın yanı sıra Hindistan, Özbekistan, Tacikistan, Kazakistan, Kırgızistan, Afganistan ve Türkmenistan’ı kapsayan bin kilometrelik bir alanda hissedildiği bildirilmişti.

HABER MERKEZİ

#Afganistandaki #depremde #kişi #hayatını #kaybetti

Üretim ve yönetim araçları kolektif olmalı

Ekososyalist Fevzi Özlüer’le deprem sonrası tartışılan özyönetimi, merkezi yönetimi ve ekososyalizmi konuştuk

Yusuf Gürsucu / İstanbul

Mereş depremleri sonrasında, iktidarın ve devletin beceriksizliği üzerinden tartışmalar sürerken, aslında bunun bir beceriksizlik olmadığı ve tamamen tercih meselesi olduğu sürece bakılınca açığa çıkıyor. Diğer taraftan, deprem ve sonrasında yaşananlar yerel yönetimlerin önemini ortaya çıkardı. Ekososyalist Fevzi Özlüer’le yerel yönetim biçimlerini, ekososyalizm ile özyönetim arasındaki bağlantıyı konuştuk.

  • Mereş depremlerinde insanların göçükler altından çıkarılamayışı ve sonrasında hayatta olanların yaşama tutunabilme adına ihtiyaç duyduğu temel gereksinimlerin bile karşılanamamış olması tartışılıyor. Bu noktada merkezi iktidarın görünen ‘duyarsızlığı’ ve yerel yönetimlerin ‘yetersizliği’ dikkat çekiciydi. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Deprem sonrası ilk müdahale anına gittiğimizde, karar verici mekanizma olarak merkezi iktidar, depreme dördüncü düzeyde bir müdahale durumuyla karşı karşıya kaldığımızı ilan etmişti. Peki, bu ne anlama geliyordu? Tüm ulusal kapasitenin depreme müdahale sürecine katılması anlamına geliyordu. Aynı zamanda koordinasyon ve organizasyonda uluslararası kapasitenin de hayata geçirilmesi gündeme gelmişti. Bu depremin yıkıcı bir etkiye yol açacağı da zaten devlet organları tarafından bilinmekteydi. AFAD, 2020 yılında yayımladığı ‘Kahramanmaraş İl Afet Azaltım Planı’nda da adım adım yaşanabilecekleri ortaya koymuştu. Bölgede 7.5 şiddetinde deprem olacağı ve 200 yılı aşkın bir zamandır bir enerji boşalması olmadığı, bölgenin tamamının depremden etkileneceği rapora yansımıştı. Daha Kasım 2022’de de tüm Türkiye’de bir deprem tatbikatı yaptırılmıştı. Ancak, bu korkunç gerçekler bir yana yine AFAD tarafından yayımlanan 2022 performans programına baktığımızda, afet esnası ve sonrasında afeti en etkili şekilde yönetmek hedefinin göstergesi arasında barınma ve arama kurtarma malzemeleri içeren afet konteyneri alımı gösterilmişti. Bu göstergeye göre, 2020 yılında 2 adet, 2021 yılında 10, 2022 yılında 14, 2023 yılında 19 konteyner alınması şeklinde planlama yapılmıştı.

Devlet 13 milyon kişiyi etkileyecek bir deprem olacağının farkındadır ancak bunun için her yıl en fazla 25 konteyner malzeme almayı tercih etmektedir. Depremin yaratacağı yıkım bir tür piyasa olarak tasarlanmış. Artık yıkıma uygun talebin örgütlenmesi piyasa aktörlerinin işi olarak tasarlanmıştır

2009 yılında Sivil Savunma Genel Müdürlüğü ve tüm afet işlerine dair merkezi düzeyde yetkili organ olarak kurulan AFAD’ın azaltım planlarında öngördüğü gerçeği göğüsleyecek, bu depremlerde beklenen ölüm ve yaralanma oranlarına uygun bir performans ölçütü ve örgütlenmesi, ekip ve malzeme yatırımı ortaya konulmamış. Bu nedenle de ortada duyarsızlıktan ziyade son derece farkındalık derecesi yüksek bir süreçle karşı karşıya olduğumuzu işaret etmek istiyorum. Devlet örgütlenmesi, 2000’li yılların başından sonra kamu yönetiminde yaşadığı dönüşüme uygun bir adım atmıştır. Bu gerçeği kabul etmek belki son derece güç olabilir. Ancak, ortaya konulan riskin boyutuyla bu risk karşısında devletin örgütlenme kapasitesi arasında bir açı oluşturulmaktadır. Bu açı farkının da piyasa araçları ile giderilmesi planlanmıştır. Bu kamu yönetiminde planlı ve programlı işleyen bir süreçtir. Yani devlet, depremin ardından 13 milyon kişiyi etkileyecek bir deprem olacağının farkındadır ancak bunun için her yıl en fazla 25 konteyner malzeme almayı tercih etmektedir. Geriye kalan açığın da kapatılmasına yönelik bir piyasa yaratılmıştır. Devletin bu piyasaya müdahale etmesi, 1980’li yıllardan beri ince ince örülen kapitalist devlet örgütlenmesine ters düşer. Depremde ortaya çıkacak ihtiyacı devlet kurumları arz etmiştir.

Depremin 7.5 şiddetinde olacağı, binlerce insanın ve tüm bu şehirlerin etkileneceği tahmini ortaya konulmuştur. Fakat bu depremin yaratacağı yıkım bir tür piyasa veya arz olarak tasarlanmış, bu raporlarda devletin merkezi düzeyde sınırlı tedbirler alacağı gösterilmiştir. Artık yıkıma uygun talebin örgütlenmesi piyasa aktörlerinin işi olarak tasarlanmıştır. Bu aktörler, sermaye kesimleri, onların örgütlenmeleri, hayırsever sivil toplum, yerel yönetimler, dini cemaatler ve meslek örgütleri olarak ortaya konulmuştur. Bu bağlamda, afete müdahaleye yönelik piyasacı bakış açısının kurallarına uygun bir sonuçla karşı karşıya kalınmıştır. Bu noktada belki şu soru meşru olarak sorulabilir, Sivil Savunma Kanunu ve 7269 sayılı Kanun uyarınca depremin ilk anından itibaren ordu görevlendirilmiş olsaydı, daha çok insan kurtarılmaz mıydı? Evet, kurtarılabilirdi. Ancak, bu bir tercihtir. Eğer, piyasa temelli çözümlere ait bir programınız varsa ve “asrın felaketi” gerçeğini üretmek istiyorsanız, buna uygun tüm adımları attığınızı ikna edecek kamu gücünü harekete geçirmeye mi yoksa bir an önce işi piyasa aktörlerine teslim edecek bir pratiği mi işletirsiniz? Pek tabi ki, kamu gücünün şu ya da bu nedenle etkili kullanılmayacağını rasyonalize edecek bir süreç hayata geçirilir. Tüm hedef, piyasa aktörlerinin rekabetçi bir biçimde krizi bir değere dönüştürecek ilişkiler üretmesinin önünün açılmasıdır ve öyle de oldu.

Fevzi Özlüer

Siyasal iktidarın belli sermaye fraksiyonları ile kurduğu ittifaklar, bu aktörler arasında bir rekabet olamadığını gösteriyor. Depremin ve yıkımın yarattığı iktisadi değerin nasıl bölüşüleceği sorununa çok hızlı bir biçimde geçildi. Bir an önce yaraların sarılması söylemi, konunun hızlı bir biçimde inşaata getirilmesiyle ve gündelik ihtiyaçların ticari ilişkiler olarak kurgulanmasıyla neticelendi. Bu durumda artık bir tekelden bahsetmek mümkün. Siyasal iktidarın, depremin yarattığı yıkımın bir piyasa yaratacağını öngörmüş ve aynı zamanda bunun tüm aktörlerinin de tedarikine soyunmuştur. Bu aktörlerin ihtiyacı ile sadece ayakta kalmaya çalışan halkın ihtiyaçlarının bu açıdan çatışma yaşayacağı bu denklemde öngörülmemiştir. Arz edilen bu neoliberal yıkım yönetim stratejisine toplum hazırlanmamış, toplum örgütleri güçlü dayanışma ağları ile bu stratejiyi bir “duyarsızlık” olarak teşhir edebilmiştir.

Yıkım pazarının tek elden yönetilmesi, devlet örgütlenmesi içinde tüm kamu kapasitenin de daraltılmasını zorunlu kıldığı için yerel yönetimler de bu açıdan atıl bırakılmıştır. Yerel yönetimlerde yaşanan atalet de, kamu yönetimi stratejinin neoliberal bir afet yönetim stratejisine sadık kalmasındandır

Yıkım pazarının tek elden yönetilmesi, devlet örgütlenmesi içinde tüm kamu kapasitenin de daraltılmasını zorunlu kıldığı için yerel yönetimler de bu açıdan atıl bırakılmıştır. Yerel yönetimlerde yaşanan atalet de, merkezi yönetimin tavrında olduğu gibi yerel düzeyde de kamu yönetimi stratejinin neoliberal bir afet yönetim stratejisine sadık kalmasındandır. Neoliberal strateji, kamu hizmetini alınır satılır bir mal olarak organize ettiği için, bu hizmeti yerel yönetimler üretmeye kalktığında da ancak meta ilişkilerine uygun bir yönetim kapasitesini harekete geçirmeye uyumlu hale gelmiştir. Toplumu bir araya getirme, onun emeği üzerinden bir dayanışma örgütleme, daha küçük ölçeklerde meclisler oluşturma strateji, bilgi, deneyim ve becerilerinden yerel yönetimler de mahrumdur. Toplumun siyasal örgütlenmelerden kopartılması, merkezi ve yerel düzeyde karar organlarından uzaklaştırılması olağan veya olağanüstü dönemde üretim ve yönetim becerilerinin körelmesine yol açmıştır.

  • Yerel yönetimler özerkliğe yani kendi özyönetimlerine sahip olsalardı depremdeki yıkım bu boyutta yaşanır mıydı? Yıkım karşısında nasıl bir yol izlenirdi?

Bu soruyu, toplumun siyasal yönetim organlarında temsil mekanizmaları dışında meclis, komün gibi biçimlerle etkili olması mümkün olsaydı yıkım bu kadar büyük boyutlu olur muydu? diye anlıyor ve böyle soruyorum. Çünkü mevcut kamu yönetimi stratejisi bir bütündür. Bu değişim kamu yönetimi bütünlüğü içinde anlaşılmalıdır. Örneğin, depremin yaşandığı illerde pek çok şantiyede onlarca iş makinesi işlerine devam etti, kolluk güçlerinin depremde görev almasında merkezi idare sorumluluk almadı. Sivil savunma temelli bir siyasal organizasyon olsaydı. Bu konuda halkın yetki sahibi siyasal organları olsaydı, pek tabi ilk günden binlerce iş makinesi ve işgücü deprem alanında olurdu. Ancak, bunu harekete geçirecek bir halk örgütlenmesi yoktu. Sivil toplum, sadece yardım ve destek hizmetlerine özgülenmesi olarak görülüyor ve karar alma süreçlerinin dışında yer alan bir piyasa aktörü olarak işlevleniyor. Halkın tüm gücü de bu örgütlenmelere kaydırılıyor. Böylece, ortaya çıkan yıkımı aşacak bir siyasal yeni organizasyon riski doğmadığı gibi yıkımın da üçüncü sektör olarak piyasası örgütleniyor. Kimisi çadır satıyor, kimisi de gönüllülük.

  • Depremde yaşanan yıkımı kat be kat aşacak bir geleceğe doğru hızla yol alınırken bu durumu tersine çevirmek için, ekososyalizmi öneriyorsunuz. Ekososyalizmi biraz açar mısınız?

Üretim ve yönetim araçlarının kolektif yönetimine yönelmek zorunda kaldığımız bir deprem süreci yaşadık. İlkel komünal süreçte insanları yan yana getiren iyi bir yaşam kurma pratiği, onların sadece hayatta kalması beklentisini canlı tutuyordu. Bugün hayatta kalabilmek için bile üretim ve yönetim araçlarının kolektif yönetiminin zorunlu olduğunu deprem bize gösterdi. Ekososyalisler yıllardır, bu kriz uğraklarının aynı zamanda toplumun yaratıcı bir biçimde yeniden kurulmasına imkân tanıdığını ancak yıkımın uygarlığı ortadan kaldıracak bir noktaya gelmeden iradi bir biçimde toplumun iktidarı ele geçirmesi gerektiğini ileri sürdüler. Ekolojik felaketlerin bizi zaten sıfır noktasında bir araya getirebileceğini ama tersi istikamette bunun bir insanlık yıkımına da yol açabileceğini işaret etmiştir. Ekososyalist perspektifin alameti farikası budur. Benjamin’in “yangın alarmı” olarak ifade ettiği, yaşadığımız çağın emekçilerine yakılmış çoban ateşidir. Ekososyalist perspektiften de bu yıkımın geleceği sonuçlardan birini yaşadığımızı söyleyebilirim. Uygarlığımız çözülüyor. Bu çözülme insanlığın tüm tarihsel birikimini ortadan kaldırıyor.

Toplumun siyasal kurucu bir aktör olarak örgütlenmesi ve aşağıdan yukarıya meta düzeni dışında demokrasiyi hayata geçirecek komün, meclis tarzı birlikler etrafında bir araya gelmesi gerekir. En önemli ilke emekçilerin adalet duygusunu inşa edecek üretim ve yönetim araçlarına sahipliğinin örgütlenmesidir

Deprem gibi kuraklık, sel ve iklime bağlı felaketler çağında insan toplumunun nasıl bir uygarlık fikrini hayata geçireceği, bu uygarlık için üretim ve yönetim arasında ilişkinin doğa ile birlikte nasıl örgütleneceği sorununa ekososyalistler odaklanır. Bu noktadan hareket ettiğimizde, toplumun siyasal kurucu bir aktör olarak örgütlenmesi ve aşağıdan yukarıya meta düzeni dışında demokrasiyi hayata geçirecek komün, meclis tarzı birlikler etrafında bir araya gelmesi gerekir. Bir yandan yeninin kuruluşu, diğer yandan ise mevcut siyasal tarzların çözülüşünün yarattığı çelişkiler aynı zamanda yaşanmaktadır. Bu açıdan da belli geçiş stratejilerine ihtiyaç vardır. En önemli ilke emekçilerin adalet duygusunu inşa edecek üretim ve yönetim araçlarına sahipliğinin örgütlenmesidir. Bu dönüşüm bir siyasal iktidar değişikliğini değil aynı zamanda böylesine bir program değişikliğini zorunlu kılar.

  • Birçok siyasi parti yerel yönetimlerin güçlendirilmesinden söz ederken, AB’nin Özerklik Şartı’nı temel almaya çalıştığı görülüyor. Ekososyalizm de öngörülen özyönetimlerle, kapitalist üretim ilişkilerinin sürdüğü yerellerdeki güçlendirilmiş yerel yönetimler arasında nasıl bir fark var?

Siyasal hukuki bir biçim olarak özerkliklerin, demokratik bir pratik olarak hayat bulması ancak antikapitalist bir programla mümkündür. Yönetim aygıtlarının müşterekleştirilmesi kadar üretim araçlarının kolektifleştirilmesi de demokratik bir siyasal yaşamın güvencesidir. Bu yönüyle AB özerklik şartı ilkesini pazar ilişkileri temelinde bir sivil toplum alanının yeniden üretimine yaslar. Ekososyalist bir özerklik ise pazar ilişkileri dışında çeşitliliği, sürdürülebilirliği ve gelişmeyi varoluşun bir zorunlu uğrağı olarak görür. Demokrasilerin pazar ekonomisinin kurumsal bir zemini ve çıktısı olmadığını, tam aksine meta ilişkilerine dayalı yönetim biçimlerinin kendi kendini yönetme ilkesini dışladığını yaşadığımız yüzyıl bize göstermiştir. Bu haliyle özerkliği, emekçilerin ve tüm ezilenlerin siyasal karar alma süreçlerinde mutlak hâkimiyeti olarak görmek gerekir. Fakat piyasacı bir özerklik, sermaye iktidarında ulus devlete alternatif bir pazar olarak, kültürel ve sosyal her türlü sembolik pratiği tektipleştirerek pazarın yeniden üretimini mümkün kılmaya odaklanır.

Bu özerklik düzeninin amacı, toplumun ihtiyaçları değil piyasanın ihtiyaçlarıdır. Bu nedenle tek bir özerklik stratejisinden değil, üretim araçlarıyla kurduğu ilişkiye göre farklı özerklik biçimlerinin olduğundan söz etmek gerekir. Bu noktada özerklik sorunu, kime karşı özerklik değil, nasıl bir özerklik sorunu olarak ontolojik bir bağlamla anlaşılabilir. Çünkü bir siyasal biçim olarak özerklik, Avrupa özerklik şartında merkezi idareye karşı bir yeniden üretim birimi iken; ihtiyaç olan toplumun kendi kendini yönetmesi olarak özerklik, merkezi yönetim anlayışının bizzat kendisi olarak organize edilebilir. Bölgecilik ile özerklik arasındaki açı bu şekilde anlaşılabilir. Merkezi idare karşısında özerklik olarak değil; merkezi idarenin özerklik temelinde örgütlenmesi aynı zamanda demokratik bir planlama için de ekososyalist bir yönetimde gerekliliktir.

  • Yakında yapılacak olan seçimlerde mevcut iktidara karşı güçlenen muhalif millet ittifakı da kapitalizmi ve onun neoliberal politikalarını savunmakta. Millet ittifakının iktidara gelmesi halinde halklara ve doğanın çıkarına uygun bir politika izlemeleri sizce mümkün mü?

Korkut Boratav’ın vurguladığı gibi altılı masanın neoliberal programı depremin altında kaldı. Onların siyasal programını destekleyecek iktisadi olanakların finans merkezlerinden gelecek desteğe bağımlı olduğu çok açık bir biçimde görülüyor. Koşulsuz ve şartsız bir iktidar değişikliğinin neoliberal strateji açısından en çok tercih edilen seçenek olacağı aşikârdır. Bu seçenek mümkün hale gelirse Türkiye’nin emekçileri bu program altında ekolojik ve siyasal krizlerin türlü türlüsünü yaşamaya devam edecekler. Bize önerilen program, rekabetçi bir kapitalizm koşullarının yaratılacağını iddia ediyor. Ancak bu Türkiye’nin birikim stratejileri ve birikim rejimi ile çok da uyumlu görünmüyor. Kaldı ki bu rekabetçi pazarı yaratacak bir sermaye dinamiği de ortaya çıkmış durumda değil. O halde halkın örgütlü gücü ve örgütleri tarafından yaratılacak bir hukukla, halkın ve doğanın çıkarına uygun ve hukuk tanıyan bir iktidarın yaratılması söz konusudur. Hukuk yaratan bir emekçi örgütlenmesi olmaksızın, millet ittifakı programının hiçbir güvencesi yoktur.

  • Avrupa da halkın evinde GES yoluyla ürettiği elektriği dağıtım ağına ekleyip becayiş yapması veya satması mümkün. Ancak bir özerk bölgenin kendi dağıtım ağını kurması ve değişim değerini reddedip kullanım değerini temel alması mümkün değil. Yani temel girdilerde söz hakkı olamayan yerel yönetimlerin özerkliği muradımızı tarif etmeye yeter mi?

Türkiye sanayi imalat odaklı bir üretim stratejisine sahiptir. Ülkede üretilen elektrikte bir yandan Avrupa’nın enerji arz güvenlik rejimine diğer yandan da bu imalat sanayi ihtiyaçlarına göre şekillenmektedir. Enerji üretiminde odak, arz eksenlidir. Bu kapsamda ihtiyaçların aşağıdan yukarıya karşılanması değil, sektörlerin ve aktörlerin yukardan aşağıya yönelik ihtiyaçları üretmesi söz konusudur. Enerjinin üretilme ve örgütlenme biçimi, aynı zamanda ülkenin siyasal karar alma mekanizmalarının biçimlenmesiyle şekillenmektedir. Enerji kaynağının değişmesi, enerji üretim araçları ve bu teknolojiler üzerinde toplumun tam bir hâkimiyet kurabileceği anlamına gelmez. Örneğin, kömürden güneşe yönelmek, halkın hızlı bir biçimde üretim araçları üzerinde hâkimiyetini olanaklı kılmaz. Aynı zamanda güneşten enerji üretecek bilgi ve becerinin, bu üretime ilişkin hakların mülkiyetinin de yararlanıcılarda olması gerekir. Fakat Türkiye’de elektrik üretim, iletim ve dağıtımda tekel konumundaki yapıların dağıtılıp belirli sermaye gruplarına geçirilmesi ardından hala bu enerji şirketleri ürettiği elektriği devlet dolayımı ile halka satıyor. Destek ve teşvik mekanizmalarından yararlanıyor. Toplumsal maliyetleri üstlenmiyor. Çevresel olarak yerine getirmesi gereken yükümlülüklerden uzak duruyor.

Bu sayede yüksek kârlı bir enerji piyasası devlet desteği ile ayakta kalıyor. Enerjide toplum tabanlı bir dönüşüm, mahalleden yaşadığımız şehre kadar demokratik bir enerji yönetim sürecini içermesi için aynı zamanda enerji üretim araçları üzerinde fikri mülkiyet haklarının toplumda olması gerekir. Aksi durumda, güneş pillerini kimden alıyorsanız o ülkenin pazarı haline gelirsiniz. Bu da sizin enerji kaynağını değiştirmekle elde etmek istediğiniz demokratik karar alma süreçlerine dayalı bir iktisadi ve sosyal hayatın doğmasını olanaklı hale getirmez. Kaynağın değişimi ancak alternatif kaynağı hayata geçirecek bilgi toplumun veya yerel grubun hakimiyeti altında ise anlamlı bir demokratik dönüşüm söz konusu olur. Aksi durumda, fosil yakıt pazarından çıkışın bir demokratikleşme stratejisini mümkün hale getirecek olan şey alternatif enerji kaynaklarının varlığı değil, aynı zamanda bu enerji kaynaklarını kullanmayı mümkün kılacak üretim bilgisinin topluma ait olmasıdır. Enerji üretim bilgisinin metalaşması sorunu, enerji kaynaklarının demokratikleşme aracı olarak dönüştürülmesini engellemektedir.

#Üretim #yönetim #araçları #kolektif #olmalı

Zamanın ruhunun dedirttikleri…

2023 Newrozu bana Sayın Öcalan’ın 2013 Newrozu’nda okunan mektubunun şu kısmını hatırlattı: “Zamanın ruhunu okuyamayanlar, tarihin çöp sepetine giderler. Suyun akışına direnenler, uçuruma sürüklenirler”

Herdem Fırat

Bundan tam on yıl önce, 2013 yılında Amed’de PKK Lideri sayın Abdullah Öcalan’ın mektubu okundu. O dönem Trabzon’da cezaevindeydim. Mektubun okunmasını tüm haber kanalları canlı veriyordu. Mektup okundukça hepimizin şaşkınlığı daha da artmıştı. Özellikle sürekli yeni bir sürece vurgu yapması bizde “acaba nasıl olacak” kaygısı oluşturuyordu. Hele ki “Artık silahlı unsurlarımızın sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir” sözü okunduğunda şaşkınlık daha da arttı. Önceki deneyimler, yaşananlar akıllara geldi. Fakat mektup okundukça sayın Öcalan’ın meselelere ne kadar geniş bir pencereden baktığı daha net görülüyordu. Mektup sonuna gelindiğinde tüm kaygılar yerini gülümsemelere bıraktı. Hepimizi sevinç dalgaları almıştı. Özgürlük mücadelesi büyük bir aşamaya gelmişti. Ancak iktidarın gerçek anlamda mektubun anlamını kavramadığı ya da görmezden geldiği daha sonra görülecekti.

2013 Newroz Bildirgesi o kadar önemliydi ki yıllar sonra 2 Mayıs 2019’da kendisiyle görüşme yapan avukatlarına aynen şöyle demişti: “Bizlerin İmralı’daki duruşu, 2013 Newroz Bildirgesi’nde belirttiğimiz ifade tarzının daha da derinleştirilerek ve netleştirilerek sürdürme kararlılığındadır. Bizim için onurlu bir barış ve demokratik siyaset çözümü esastır.” 2023 Newrozu aslında sayın Öcalan’ın bu açıklamasına verilen cevaptı: Halkın duruşu, İmralı’nın duruşunun yanındadır.

2023 Newrozu’nu üç farklı ilde izledim. Diğer kentlerdeki Newrozları da olabildiğince takip ettim, verilen mesajlara baktım, alanların taleplerini gözlemledim. 2023 Newrozu bana Sayın Öcalan’ın 2013 Newrozu’nda okunan mektubunun şu kısmını hatırlattı: “Zamanın ruhunu okuyamayanlar, tarihin çöp sepetine giderler. Suyun akışına direnenler, uçuruma sürüklenirler.”

Ve zamanın ruhu bu Newroz’da “Bijî Serok Apo” olarak dile gelmişti. Sanki milyonlarca insan bu sene anlaşmışçasına her yerde tek slogan attı. Sanki tüm katılımcılar sözleşmişçesine bu sloganı dillendirdiler. Sloganları ne polisin müdahalesi engelleyebildi ne de sahnede sesi yükseltilen müzikler bastırılabildi.

Katıldığım ilk yer Şemzinan’dı. Bu sene ilk ateş orda yakıldı. Emniyet bir gün öncesinden ateş yakılmasına ve Newroz’un kutlanmasına izin verilmeyeceğini söylemişti. Ancak 15 Mart’ta yapılacak kutlamaya yüzlerce kişi katıldı. Çoğunluğu gençlerdi. Gençler sık sık sloganlar attı. En etkili sloganları “Bijî Serok Apo” idi. Açıklama sonrası dağılma esnasında yine aynı slogan atıldı. Gençler slogan ata ata dağıldılar.

Şemzinan son yıllarda devletin baskının en çok hissedildiği yer. Adeta kuş uçurtulmuyor. Belki de yıllar sonra Şemzinan sokakları bu slogana tanıklık etti. Şemzinan Kürdistan’ın üç bölgesiyle sınırı olan bir ilçe. Devlet de Kürt halkı da ne kadar önemli olduğunun farkında. İlk ateşin burda yakılmasına ne kadar anlam yüklendiyse devlet de kutlanmamasına aynı ölçüde anlam biçti. Fakat devlet ne atılan sloganları ne de Dola Rewşen’de Newroz ateşinin yakılmasını engelleyebildi.

Diğer yerlerden biri Êlih’ti. Sabah erken saatlerde alana gittim. Alanda sadece görevliler vardı. Daha sonra ilk gelen gençlerdi. Gençler gruplar halinde alana giriyordu. Alana giren gençlerin ilk söylediği şey “Bijî Serok Apo” sloganıydı. Durmadan, Newroz bitimine kadar slogan attılar. Sahnedeki ekranda sayın Öcalan’ın resmi görününce kalabalık ıslık, alkış ve zılgıtlarla karşılık verdi. Êlih devletin kontralarının yüzlerce Kürt yurtseverini katlettiği yer. İktidar bugün de aynı kontra ile siyasi ittifak yapıyor. Umudunu kontrada görüyor. Ama Êlih’in buna karşı mesajı net: Bijî Serok Apo

Son olarak Amed Newrozu’na katıldım. Diğer yerlerin daha görkemli bir biçimiydi Amed. Amed Kürt Özgürlük Hareketi’nin siyasal merkezi olarak biliniyor. Devlet de bunu kabul ediyor. O yüzden Amed’in tavrı aynı zamanda genel olarak Kürt halkının tavrı olarak ortaya çıkıyor. Ve bu Newroz’da Amed tavrını ortaya koydu: Bijî Serok Apo.

2013’te sayın Öcalan’ın mektubu okunduğunda slogan atan bu gençler ortalama 7-8 yaşlarındaydı. Slogan atan gençlerin çoğu yirmi yaşın altındaydı. Yani Öcalan’ın İmralı’da tutsak edildiği süreçte doğan gençler. Bu gençler önder olarak sayın Öcalan’ı görüyorlar. Bunu anlamak istemeyenler gözaltılarla, gaz fişekleriyle, tutuklamalarla engelleyebileceklerini sanıyorlar. Dün Amed’de Newroz alanında polisin meydana diktiği jiletli, elektrik direklerinin dikildiği, bariyerli tellerin haline bakıldığında gençlerin kararlılığı görülecektir. Hele ki onca arama noktalarına, sıkı güvenlik önlemlerine rağmen sayın Öcalan’ın posteri ve PKK bayraklarının açılması mesajı daha net ortaya koydu. Ne kadar tecrit edilirse edilsin sayın Öcalan’ın toplumdan bağının koparılamayacağı net bir biçimde görüldü.

2013 Newrozu’nda mektup okunduğunda hem iktidar partisi AKP hem de Kürt Özgürlük Hareketi en güçlü dönemlerini yaşıyorlardı. Toplumda sorunun çözümüne duyulan inanç ve güven moralleri yükseltmiş ve adeta bir özgürlük havası esmişti. Biz de cezaevinde yoğunca yeni sürecin nasıl olacağını tartışıyorduk. Heyecanla eşit ve özgür bir yaşamın dünyada nasıl gelişmeler yaratacağını konuşuyorduk. Ortadoğu’nun yeni dönemin çözüm mekânı olma rolü ne kadar da heyecan vericiydi. Ancak yıllar geçti ve AKP gericilik ve faşizmde ısrar etti. Türkiye ile sınırlı kalmayıp Ortadoğu’yu adeta harabeye dönüştürdü. Kürt düşmanlığı gözlerini kör etti. En vahşi güçlerle işbirliği yaptı. Gelinen son aşama Sayın Öcalan’ın dediği gibi ‘tarihin çöp sepetine’ atılmak üzere olduğudur.

Zamanın ruhu Kürt sorununun demokratik yollarla çözümünü dayatıyor. Zamanın ruhu sayın Öcalan’ın sadece Kürtler için değil tüm halklar için büyük bir umut olduğunu haykırıyor. Zamanın ruhuna aykırı hareket edenlerin bir bir çöktüğü görülüyor. Kürt düşmanlığı yapanların tümü gün geçtikçe daha beter bir duruma düşüyorlar.

Zamanın ruhunun alanlarda söylettiği tek şey “Bijî Serok Apo” idi. Umarım bundan sonra iktidara gelecek olanlar zamanın ruhuna aykırı tavır içine girmezler.

#Zamanın #ruhunun #dedirttikleri

Fed faiz puanını 25 puan arttırdı

Fed, politika faizini 16 yılın en yüksek seviyesi olan yüzde 4,75-5 aralığına yükseltti

ABD Merkez Bankası (Fed), faiz kararını açıkladı. Fed, politika faizini beklentiler doğrultusunda 25 baz puan artırarak, yüzde 4,75-5.00 aralığına yükseltti.

HABER MERKEZİ

#Fed #faiz #puanını #puan #arttırdı

Polis işkencesine uğrayan çocuğun ailesi ifadeye çağrıldı

Lice Cumhuriyet Başsavcılığı, Licê’de polis şiddetine maruz kalan 14 yaşındaki Y.D.’nin ailesi ve avukatını ifadeye çağırdı

Amed’in Licê ilçesinde dün akşam 10 yaşında bir arkadaşıyla evine dönerken polis tarafından durdurulan Y.D. (14) isimli bir çocuk, kaçırılarak işkence edildi. Kaçırılan Y.D.’ye “Kürtlere küfret, İstiklal Marşı’nı oku” denilerek darp edildi. Hastanelik edilen çocuk, ağzı ve elleri bağlı bir şekilde dere kenarında bataklığa bırakıldı. Gece karanlığında bir köylünün fark etmesi üzerine hastaneye kaldırılan çocuk, bir gözünü kaybetme riski yaşıyor.

Mezopotamya Ajansı (MA) işkence gören çocuğun ailesi ve avukatı ile yaptığı röportajın basına yansıması ardından gelen tepkiler üzerine Lice Cumhuriyet Başsavcılığı, darp edilen çocuğun ailesini ve avukatını arayarak ifadeye çağırdı.

HABER MERKEZİ

#Polis #işkencesine #uğrayan #çocuğun #ailesi #ifadeye #çağrıldı

Sancar: Seçime Yeşil Sol Parti ile gireceğiz

HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, ‘Seçime Yeşil Sol Parti ile gireceğiz’ dedi

HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, Halk TV’deki Lider Masası programında açıklamalarda bulundu.

Sancar, Anayasa Mahkemesi’ndeki ‘kapatma davası’na ilişkin, “Biz Yeşil Sol Parti ile seçime gideceğiz” açıklamasında bulundu.

Sancar, HDP’nin ve Emek ve Özgürlük İttifakı’nın seçimlere olan yaklaşımına dair şu açıklamalarda bulundu:

“Bizler seçimlerde izleyeceğimiz yolu 27 Eylül 2021’de duyurmuştuk. HDP çalışmalarını çok erken zamanda başlatmış hazırlıklarını yapmış bir partidir. O zamanlar parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin farklı dinamiklerini olduğunu söylemiştik. Parlamento seçimlerine kendi ittifakımızla gireceğimizi söylemiştik. HDP hiçbir ittifakla değil kendi ittifakı ile seçime girecek. Emek ve Özgürlük İttifakı bunun somut örneği oldu. Cumhurbaşkanlığı seçiminde ilkesel buluşmaların gerçekleşmesinin gerekli olduğunu belirtmiştik. Çünkü demokrasi, kişiler değil ilkeler üzerinde gerçekleşir.

Biz 2021’de özellikle diğer muhalefet partileriyle görüşmelere açık olduğumuzu söylemiştik. Biz Altılı Masa tarafından cumhurbaşkanı adayı belirlenirse kendisine destek vereceğimizi söylemiştik ama bu konuda karşılık alamadık.”

HABER MERKEZİ

#Sancar #Seçime #Yeşil #Sol #Parti #ile #gireceğiz

DBP Eş Genel Başkanı Bayındır cezaevinden çıktı

Tutuklu bulunan DBP Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır yargılandığı ilk duruşmada tahliye edildi. Cezaevi çıkışı konuşan Bayındır, içerideki arakadalarının mesajını iletti: ‘Halkımızın geleceğini kazanmalıyız’

Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, partisine yönelik soruşturma kapsamında “örgüt üyesi olmak” suçlamasıyla yargılandığı davadan tahliye edildi. Bayındır akşam saatlerinde bulunduğu Diyarbakır 1 Nolu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nden çıktı. Cezaevi önünde Bayındır’ı karşılamak için saatler öncesinden cezaevi önünde bekleyen DBP Eş Genel Başkanı Salihe Aydeniz, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Genel Başkanı Bedran Öztürk, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Amed Milletvekili Remziye Tosun İl Eşbaşkanları Gülistan Atasoy ve Zeyyat Ceylan kentteki bir sivil toplum örgütü temsilcileri ve çok sayıda yurttaş tarafından karşılandı.

İçeridekilerin mesajını iletti

Karşılamaya gelenlerle selamlaştıktan sonra kısa bir açıklama yapan Bayındır, “Buradaki desteğiniz sadece bana değil aynı zamanda patimize olan bir destektir. Partimiz her zaman zülüm karşısında direniş, özgürlük, demokrasi ve eşitlik mücadelesini vermiştir ve mücadele vermeye devam edecektir. İçerdeki arkadaşları sizlere selamı vardı. Baskı ve zulümden dolayı cezaevinde bir nefes dahi almak bir mücadele ile oluyor. Bunun için tutuklu arkadaşlarımızın siz halkımıza çağrısı şuydu; önümüzde önemli bir süreç var bu süreci sahiplenmek için Emek ve Özgürlük ittifakıyla büyük bir direnişle her evden başlayıp köyde mahallede büyük bir direnişle halkımızın geleceğini kazanmalıyız” dedi.

HABER MERKEZİ

#DBP #Eş #Genel #Başkanı #Bayındır #cezaevinden #çıktı

İsveç Parlamentosu NATO’ya üyelik tasarısını kabul etti

İsveç Parlamentosu, ülkenin NATO’nun üyesi olmasına izin veren yasa tasarısını kabul etti

İsveç Parlamentosu, bugün gerçekleştirdiği oylama ile ülkenin NATO’nun üyesi olmasına izin veren yasa tasarısını kabul etti.Oylamada NATO üyeliği 37’ye karşı 269 oyla onaylandı. Sol Parti ve Yeşiller Çevre Partisi NATO üyeliğine karşı oy kullandı.

İsveç’in NATO üyesi olabilmesi için Türkiye ve Macaristan’ın onayını alması gerekiyor. Halihazırda 28 NATO ülkesi, Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliğini kabul etti.

Dışişleri Bakanı Tobias Billström, parlamentodaki oylama hakkında “Tarihi bir olay” diyerek, “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra güvenlik açısından İsveç en ciddi durumu yaşıyor. NATO üyeliği, İsveç’in güvenliğini garantiye almanın ve tüm Avrupa, Atlantik bölgesinin güvenliğini güçlendirmenin ve dayanışma içinde katkıda bulunmanın en iyi yoludur” ifadelerini kullandı. Billström, “İsveç, siber saldırıları, yeni teknoloji ve uzay çalışmaları gibi alanlarda da NATO’ya katkıda bulunmak için benzersiz yeteneklere sahiptir. İsveç güvenilecek bir müttefik olacak” dedi.

Savunma Bakanı Pal Jonson da İsveç’i askeri olarak NATO’ya entegre etmek için çok çalıştıklarını belirtti. İsveç’in NATO üyeliğinin Avrupa’ya büyük katkısı olacağını ifade eden Jonson, “İsveç’in NATO üyeliği dünyada, güvenlik, savunma ve siyasi sonuçları olacak tarihi bir olaydır” dedi.

DIŞ HABERLER

#İsveç #Parlamentosu #NATOya #üyelik #tasarısını #kabul #etti