Ana Sayfa Blog Sayfa 79

Ortak geleceğimiz için cesur adımlar atmalıyız!

DEM Parti Milletvekili Celal Fırat, Meclis Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına dikkat çekerek, cemevlerinin Alevilerin ibadethanesi olarak tanınması talebinin hâlâ yerine getirilmediğini vurguladı. Fırat, bu durumun yanı sıra, Selahattin Demirtaş ve diğer siyasi tutsakların serbest bırakılması gerektiğini belirtti.

Fırat, Alevi inancına yönelik baskılara ve devletin yarattığı belirsizliklere değinerek, Alevileri ötekileştiren politikaların, toplumsal barışa zarar verdiğini ifade etti. “İnsanın değeri doğumuyla değil, yaşamla kurduğu ilişkiyle belirlenir” diyen Fırat, bireylerin eşit haklara sahip olması gerektiğini savundu. Alevi inancının özünün, insanlığa dair ortak vicdanı temsil ettiğini hatırlattı.

Konuşmasında, Alevi toplumunun taleplerinin bir lütuf gibi görülmemesi gerektiğini dile getiren Fırat, bu taleplerin anayasal yurttaşlık hakkı olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti. Devletin Alevi toplumunun sorunlarını çözme iradesi göstermediğini belirten Fırat, demokratik bir müzakere ortamının oluşturulması gerektiğinin altını çizdi.

Fırat, “Sorunları çözmenin yolu Alevileri muhatap almak” diyerek, Alevi temsilcileri ile sürekli bir diyalog kurulması gerektiğini vurguladı. Farklı kimliklerin tanınmasının ve eşit yurttaşlık temelinde hakların teslim edilmesinin, ülkenin birliğini koruyacağını belirtti. Fırat, bu noktada cesaretle adım atılması gerektiğini ifade ederek, toplumsal barışın güçlendirilmesi için çağrıda bulundu.

Göppingen Cemevi’nde Panel: “Katliamların İzinde Tarihsel Yolculuk”

Göppingen Alevi Kültür Merkezi/Cemevi, 16 Kasım Pazar günü “Geçmişten Bugüne Katliamlar” başlıklı bir panel düzenleyecek. Etkinlik, saat 13.00’te cemevi salonunda gerçekleştirilecek.

Panelde, Araştırmacı-Yazar Erdal Yıldırım ve Aziz Tunç konuşmacı olarak yer alacak. Alevi toplumunun tarihsel belleğinde derin izler bırakan katliamlar, bu olayları mümkün kılan siyasal ve toplumsal mekanizmalarla birlikte tartışılacak.

Etkinlik, geçmişle yüzleşme, hakikat arayışı ve adalet talebini yeniden gündeme taşıyarak, Alevi toplumunun belleğini diri tutmayı amaçlıyor. Panel çağrısında, “Katliamlara ve katliamcı sisteme karşı mücadele için bir olalım, birlikte olalım” ifadeleriyle dayanışma vurgusu yapılıyor.

Zeynel Abidin Koç: PKK’nin çekilmesi barış yolunda önemli bir adım

Türkiye Alevi Federasyonu Başkanı Zeynel Abidin Koç, PKK’nin Türkiye’den çekilme kararını barış için atılmış önemli bir adım olarak değerlendirdi. Alevi örgütleri olarak barış sürecine destek sunacaklarını belirten Koç, Alevilerin bu süreçten dışlandığını ifade etti. Koç, PKK’nin kararının kalıcı barışın inşası için bir fırsat olabileceğini ve huzur ortamının oluşmasını sağlayacağını vurguladı.

Koç, barışın sadece silahların susmasıyla değil, eşit yurttaşlık hakkının tanınmasıyla sağlanabileceğinin altını çizerek, Alevilerin eşit yurttaşlık talebinin tüm topluluklar için geçerli olduğunu belirtti. Türkiye’de demokratikleşme sürecinin önemine değinen Koç, yeni bir anayasa sürecinin gerekliliğini ve bu süreçte vatandaşlık tanımının genişletilmesinin şart olduğunu ifade etti.

Alevi kurumlarının barış sürecine katkı sağlamak için istekli olduğunu dile getiren Koç, Alevi örgütlerinin fikrinin meclisteki komisyon tarafından dinlenmediğini, ancak bu durumun barış sürecine olan katkılarını azaltmadığını söyledi. Alevilerin taleplerinin çoğunun Türkiye’nin demokratikleşmesi ile ilgili olduğunu belirten Koç, Alevi örgütlerinin süreci yakından takip ettiğini ve destek vermeye devam edeceklerini kaydetti.

Koç, toplumsal barışın sağlanabilmesi için hükümetin öncelikle fikir ve vicdan özgürlüğünü teminat altına alması gerektiğini vurguladı. Türkiye’de insanların fikirleri nedeniyle tutuklanmaması gerektiğini belirten Koç, bu durumun toplumsal bir özgürlük hareketinin başlangıcını oluşturacağını ifade etti.

Zeynel Abidin Koç, Alevi örgütleri olarak Türkiye’nin her bireyinin huzurunun kendileri için önemli olduğunu ve bu nedenle tüm özgürlüklerin, ekonomik gelişmelerin Alevi mücadelesinin bir parçası olduğunu dile getirdi.

Dersim 37-38’i Unutmadık: Kefensiz Yatanlarımızı Saygıyla Anıyoruz

Dersim 1937-38 soykırımında yaşamını yitirenler, 15 Kasım 2025 Cumartesi günü Ankara’da anılacak. “Kefensiz Yatanlarımızı Anıyoruz!” başlığıyla gerçekleştirilecek etkinlik, Sümer 2 Sokak 29/3 Kızılay adresinde saat 14.00’te başlayacak.

Etkinliğin moderatörlüğünü Mustafa Karabudak yapacak. Kamil Ateşoğulları ve Çiğdem Camkıran’ın konuşmacı olarak katılacağı programda, Dersim soykırımının tarihsel boyutu, toplumsal hafızadaki yeri ve yüzleşme çağrısı ele alınacak.

Etkinlik afişinde yer alan “Dersim 37-38’i Unutma! — Xo Vira Meke! Ji Bır Meke!” çağrısı, soykırımda hayatını kaybedenlerin anısını yaşatma ve toplumsal hafızayı diri tutma vurgusunu taşıyor.

Anma programı, Ankara Dersimliler Derneği, Munzur Kültür ve Dayanışma Derneği, Varto Kültür Derneği gibi çeşitli Dersim kurumlarının ortak çağrısıyla düzenleniyor. Etkinlikte, Dersim’de katledilenlerin anısına saygı duruşu yapılacak ve “hakikatle yüzleşme” çağrısı yinelenecek.

Dersim Soykırımı’na Dikkat: Pir Seyid Rıza ve Arkadaşları Anılıyor!

Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Malatya Şubesi, Dersim 1937-38 soykırımında katledilen Pir Seyid Rıza ve yol arkadaşlarını anmak amacıyla bir etkinlik düzenliyor. Anma programı, 15 Kasım Cumartesi günü saat 13.00’te, Yeşilyurt ilçesi Cemal Gürsel Mahallesi’nde bulunan DAD Malatya Şube konteynerinde gerçekleştirilecek.

Etkinlik afişinde “Pir Seyid Rıza ve Yol Arkadaşlarını Anıyoruz! Dersim Soykırımı 1937/38” ifadeleri öne çıkıyor. DAD Malatya Şubesi, bu etkinlikle birlikte Dersim halkına yönelik uygulanan imha ve sürgün politikalarına karşı tarihsel bir yüzleşme çağrısı yapıyor.

Anmada, Dersim’de yaşanan soykırımın Alevi toplumu üzerindeki derin etkileri ve toplumsal hafızadaki yeri tartışılacak. DAD Malatya Şubesi, bu anmanın halkların ortak acısına sahip çıkmak ve hakikat mücadelesini büyütmek adına önemli bir fırsat sunduğunu vurguladı.

Etkinlik, geçmişle hesaplaşmanın ve adalet arayışının bir parçası olarak, Dersim soykırımı ile ilgili toplumsal hafızanın güçlendirilmesine katkı sağlamayı amaçlıyor. Tüm ilgililerin katılımına açık olan anma, tarihsel gerçeklerle yüzleşmenin önemini bir kez daha hatırlatmayı hedefliyor.

Hüseyin Mat: AİHM kararları uygulanmalı, inanç özgürlüğü sağlanmalı

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Hüseyin Mat, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Türkiye’ye yönelik kararlarının eksiksiz bir şekilde uygulanması gerektiğini vurguladı. Mat, devletin insan hakları ve hukuk standartlarına uyum sağlamasının önemine dikkat çekerek, “AİHM kararları, demokratikleşmenin ve toplumsal barışın ön koşuludur.” dedi.

Mat, AİHM’nin daha önceki kararları doğrultusunda zorunlu din derslerinin inanç özgürlüğüne aykırı olduğunu belirtti. Her bireyin kendi inancını yaşama ya da herhangi bir inanca bağlı olmama hakkının güvence altına alınması gerektiğini ifade ederek, zorunlu din derslerinin kaldırılması gerektiğinin altını çizdi.

Alevi toplumunun ibadethaneleri olan cemevlerinin yasal statüye kavuşturulmasının eşit yurttaşlık ilkesinin bir gereği olduğunu belirten Mat, “Cemevleri, Alevi toplumunun ibadethaneleri olarak tanınmalı ve tüm inançlara eşit muamele edilmelidir.” dedi. Devletin inanç alanındaki ayrımcı politikalara son vermesi gerektiğini vurguladı.

Mat, düşüncelerinden, kimliklerinden veya siyasal görüşlerinden dolayı tutuklu bulunan kişilerin serbest bırakılması çağrısında bulundu. “İfade özgürlüğü, adil yargılanma hakkı ve toplumsal barışın tesisi yönünde somut adımlar atılmalıdır.” diyerek demokratik hukuk devletinin temel ilkelerine dönülmesi gerektiğini dile getirdi.

Alevi toplumunun eşit yurttaşlık ve adalet taleplerinin hâlâ karşılanmadığını hatırlatan Mat, “AİHM kararlarının uygulanması sadece Alevilerin değil, tüm toplumun özgürlük mücadelesinin gereğidir.” şeklinde konuşarak, bu konudaki çağrısını yineledi.

Alevi liderlerden çağrı: Demirtaş ve tüm siyasi tutuklular derhal serbest!

Alevi kurum başkanları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Selahattin Demirtaş hakkında verdiği hak ihlali kararını değerlendirerek, tüm siyasi tutukluların bir an önce serbest bırakılması gerektiğini vurguladı. Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan, iktidarın AİHM kararlarını yalnızca kendi çıkarlarına göre uyguladığını belirterek, hukukun bir an önce işlerlik kazanmasını talep etti.

Aslan, “Selahattin Demirtaş ve diğer siyasi tutukluların serbest bırakılması, Türkiye’de barışın sağlanması için kritik öneme sahiptir” dedi. Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Zeynel Abidin Koç ise, AİHM kararlarının uygulanmasının uluslararası yükümlülüklere saygı açısından elzem olduğunu ifade etti. Koç, kişisel özgürlükler ve siyasi haklar üzerindeki ihlallerin toplumsal sonuçlar doğurduğuna dikkat çekti.

Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, AİHM kararlarının Türkiye’nin hukuk sistemi açısından kapsayıcı olduğunu belirtti. Kete, “Selahattin Demirtaş gibi demokratik hak talep edenlerin haksız yere cezaevinde tutulması insan hakkı ihlalidir. Bu nedenle, hukukun uygulanarak tüm siyasi tutukluların serbest bırakılması gerekmektedir” dedi. Alevi kurum başkanları, adaletin sağlanması ve hak ihlallerinin son bulması için tüm ilgili taraflara sorumluluklarını yerine getirmeleri çağrısında bulundu.

Kurum Başkanları: Cem Vakfı’nın Yolu Devletle Bağlantılı Değil!

Alevi kurum başkanları, Cem Vakfı’nın Diyanet, MİT ve HÜDA PAR’a gönderdiği dilekçeye sert tepki gösterdi. Başkanlar, Cem Vakfı’nın Alevi hak mücadelesini engellemek için bir aparat görevi üstlendiğini belirterek, bu hamlenin barış sürecinde Alevilerin barış taraftarı olmasının önüne geçme çabası olduğunu vurguladılar.

Cem Vakfı’nın dilekçesinde, Aleviliğin Cumhurbaşkanlığı makamına bağlı bir inanç olarak tanınması talep ediliyor. Alevi dedelerinin devlet nezdinde “inanç önderi” olarak kabul edilmesi, cemevlerinde görev yapanların kamu görevlisi statüsüne geçirilmesi gibi taleplerin yer aldığı bu mektup, Alevi toplumu tarafından büyük bir tepkiyle karşılandı.

Alevi bireyler, Aleviliğin, devletten “izin” değil, insandan “rızalık” isteyen bir inanç olduğunu ifade ederek, Diyanet ve diğer kurumlarla yapılacak tanıma taleplerinin Aleviliği daraltacağını belirttiler. Alevi kurum temsilcileri, Cem Vakfı’nın bu girişiminin, Alevilik üzerinde bir baskı oluşturma girişimi olduğunu vurguladı.

Demokratik Alevi Dernekleri Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, Aleviliğin bir din değil, bir Yol olduğunu ifade ederek, bu tür adımların devletin Aleviliği İslam inancı içine eritme çabalarının bir parçası olduğunu dile getirdi. Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Mustafa Aslan da Cem Vakfı’nın, Alevi taleplerini sulandırmaya çalıştığını aktardı.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Cuma Erçe, Cem Vakfı’nın devletin kendisine yüklediği misyonu yerine getirdiğini belirterek, bu tür yazışmaların Alevi mücadelesini bölmeye yönelik olduğunu ifade etti. Alevi kurum başkanları, Cem Vakfı’nın bu tutumunun Alevi toplumunu temsil etmediğini ve mektubun Alevilik adına bir geçerliliği olmadığını vurguladılar.

Cem Vakfı, Aleviliğin tanınması için MİT, Diyanet ve HÜDA-PAR’a başvurdu!

Cem Vakfı, Aleviliğin inanç olarak tanınması talebiyle Diyanet İşleri Başkanlığı, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ve HÜDA PAR’a dilekçe gönderdi. Dilekçeler, 24 ve 26 Haziran 2025 tarihlerinde Cem Vakfı Genel Başkanı Ahmet Rasim Tüken imzasıyla iletildi.

Dilekçelerde, Aleviliğin Cumhurbaşkanlığı makamına bağlı bir inanç olarak tanınması istendi. Ayrıca, Alevi dedelerinin devlet nezdinde “inanç önderi” olarak kabul edilmesi, cemevlerinde görev yapan personelin kamu görevlisi statüsüne geçirilmesi ve zorunlu din derslerinin seçmeli hale getirilmesi talepleri sıralandı.

Aleviliğin, Anayasa’nın eşit yurttaşlık ve vicdan özgürlüğünü düzenleyen maddelerine atıf yapılarak, inanç temelli ayrımcılığa uğradığı vurgulandı. Cem Vakfı, bu taleplerin gerçekleştirilmesi için gerekli adımların atılmasını bekliyor.

Aleviliğe Türk-İslam tehdidi DEVRİŞ ÇİMEN/AZİZ ORUÇ

Dillerin yok sayılması, zayıflatılması değil, korunarak güçlendirilmesi Türkiye’de geliştirilen Barış ve Demokratik Toplum Süreci”nde tartışılan önemli hususlarındandır. Başvurduğumuz farklı görüşler gösteriyor ki, Alevilikte dil ve ibadet dili tartışmaları, nihai bir durum veya sanal ortamda netleştirilecek bir konu değil; Alevilerin diğer ihtiyaç duydukları konularda da olduğu gibi, kendi içinde barındırdığı çoğulculuğa dayanarak erkanlarında, kurum ve inanç temsilcileriyle yürüteceği bir tartışmadır.

Dosyamızın 3. bölümünde, adını Alevi geleneğinde önemli bir yer tutan Kırklar Meclisi’ndeki 17 kadından alan Alevi kadınlar hareketi “17+ Alevi Kadınlar” Temsilcisi Ceren Ataş, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eşsözcüsü Ali Kenanoğlu ve DEM Parti İstanbul Milletvekili, İmam Rıza Ocağı dedelerinden Celal Fırat’la görüştük.

Kurgulanan bir söylem

Türkiye’de Aleviler denilince, ibadetlerini gizlilik içerisinde gerçekleştiren bir topluluk olarak biliniyor. Alevilik, 72 milleti içine alan kadim bir gelenektir denilip Kürt Alevilerine ve onun ibadet diline ayrımcı yaklaşılmasını değerlendiren Ceren Ataş, “Cumhuriyet tarihi bağlamında ele alındığında, kurucu felsefenin de etkisiyle uzun yıllar boyunca Türk kimliği dışında bir Aleviliğin var olamayacağı tezi hakim olmuş ve geniş kabul görmüştür. Bugün hala bu görüşü savunan kesimler bulunsa da, geçmişteki yoğunluğunu yitirdiğini söylemek mümkün. ‘Gerçek Aleviler Türklerdir’, ‘Alevilik özünde bir Türk inancıdır’, ‘Orta Asya’dan günümüze Türklerin yaşam biçimi ile Alevilik örtüşmektedir’ şeklindeki tezler, uzun süre Alevi tarih anlatılarında merkezi bir yer işgal etmiştir. Alevilik üzerine yürüttüğüm akademik çalışmalar sırasında incelediğim literatürün önemli bir bölümünde, Aleviliğin bir ‘Türk inancı’ olarak konumlandırıldığı dikkat çekmektedir. Bu noktada, söz konusu yaklaşımın yalnızca akademik bir eğilim ya da tarihsel bir yorum değil, aynı zamanda devletin kurucu ideolojisiyle örtüşen ve belirli dönemlerde bir proje olarak kurgulanan bir söylem olduğunu gözden kaçırmamak gerekir” dedi.

Mustafa Kemal’in etkileri!

Asimilasyon politikasına dikkat çeken Ceren Ataş, “Uzun yıllar boyunca Kirmanckî ve Kurmancî konuşanlar Kürt Alevi olarak kabul görmemiş, ‘Kürt’ten Alevi olmaz’ anlayışı yaygınlık göstermiştir. Aynı dönemde, bütün Alevilerin Atatürkçü bir siyasi tutumu benimsemesi gerektiği yönünde bir beklenti oluşmuş, hatta Mustafa Kemal’in Alevi olduğuna dair söylemler de dile getirilmiştir. Söz konusu tezler, son yıllarda diyebilirim ki Alevi toplumu içindeki özeleştiri ve sorgulamalarla büyük ölçüde aşılmış, günümüzde de aşılmaya devam etmektedir. Bugün cemevlerinde Türkçe cemler yapılmakta olduğu gibi, talep doğrultusunda Kirmanckî ve Kurmancî cemlerin icra edilmesi de mümkündür. Nitekim ben de Dersim’in Nazımiye ilçesine bağlı Civrak köyündenim; çocukluğumdan bu yana köy derneğimizde cem erkanlarımızın Kirmanckî dilinde yürütüldüğüne tanıklık ettim. Son yıllarda ise bu uygulama, cemevleri bünyesinde de gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla bu konuda yapısal bir engel bulunmamaktadır; toplumsal algıların değiştiği açıktır” diye vurguladı.

’72 dil bizdedir’

“Nesimî’nin deyişinde belirttiği gibi Alevilik, ‘bir lisana sığmaz’; zira Alevilikte ırk ve etnisite temelinde bir kaygı bulunmaz” diyen Ceren Ataş, şöyle devam etti: “Bu nedenle yaşadığımız coğrafyaya baktığımızda Türk, Kürt, Arap ve Abdal topluluklarının her biri, kendine özgü biçimde kadim ve köklüdür. Hiçbiri diğerinden üstün değildir, ayrıcalıklı değildir ve olamaz. Çünkü Alevi öğretisinin özünde ‘yol bir, sürek binbirdir’ anlayışı ve ’72 dil bizdedir’ söylemi vardır. Aleviliğe etnik ayrımcılık perspektifinden yaklaşanların, Alevi mitolojik anlatılarının merkezinde yer alan Kırklar Meclisi’ni dikkatle incelemeleri gerekir. Zira bu anlatıda Selman-ı Farsî farklı bir etnik kökenden gelir ve onun varlığıyla aslında çok kültürlülüğün, kapsayıcılığın ve eşitliğin simgesel bir şekilde vurgulandığı görülür. Dolayısıyla Kırklar Meclisi, Alevi öğretisinin özünde etnik sınırları aşan evrensel bir birlik anlayışının bulunduğunu açıkça ortaya koyar. Sadece bu anlatıda değil, pek çok Alevi anlatısında ırktan, sosyal statüden, cinsiyetten bağımsız, herkesin eşit olduğu, herkesin ‘can’ olarak tanımlandığı anlatılar mevcuttur.”

Anadilde cem

Anadilde ibadetin önemine dikkat çeken Ceren Ataş, “Günümüzde İngiltere’de cemler İngilizce, Almanya’da Almanca, Arnavutluk’ta Arnavutça; Dersim’de Kirmanckî, Adıyaman’da ise Kurmancî dilinde icra edilebilmektedir. Benim bir kuşak üstüm, İstanbul’a gelene kadar Türkçe bir cem görmemiştir. Bu durum açıkça göstermektedir ki, Alevilik herhangi bir dil dayatmasından uzaktır ve beraberinde kıyafet, ırk ya da biçim dayatmasından da uzak, özünde evrensel ve kapsayıcı bir inanç sistemidir. Alevilik özünde özgürlük inancıdır; ırklara ve etnik sınırlara sığmaz, dili lal etmez, renklidir. Bununla birlikte, geleneksel Alevi köylerinde icra edilen cemler ile günümüz şehirlerindeki cemevlerinde yapılan cemler arasında hem uygulama hem de inanç açısından ciddi farklılıklar vardır. Köy cemlerinde, köyde yaşayan herkes cem’e katılır; herkes birbirini tanıdığı için sorgu vardır ve bu durum cem’e ayrı bir ağırlık kazandırır. Başlangıçta sözünü ettiğiniz gizlilik, yani ‘sır’ kavramı da işte bu köy cemlerinde somutlaşır: Oradaki ibadet bir sırdır; dışarıdan kimse giremez ve cem, halkın kendi anadilinde yürütülür. Bu anadil Kurmancî de olabilir, Kirmanckî ya da Türkçe de… Dolayısıyla kaynağı yalnızca şehirlerdeki cemevleri olarak almak, geleneksel Aleviliğin bütün boyutlarını yansıtmaz” dedi.

Ana ile Dede eşittir

Ceren Ataş, şöyle devam etti: “Cemevlerinde yürüttüğüm saha çalışmalarının ardından, yalnızca kendi talipleri ile gerçekleştirilen ev cemlerine de katılma imkanım oldu. Bu cemlerde Ana’lar da bulunuyordu örneğin, cemevlerinde Ana’lara pek rastlamayız, Ana’lara inanç önderliği tanımaz çoğu cemevi. Ana bir köşede otursun der; ama ev cemlerinde öyle olmadı, Ana ile Dede eşit konumdaydı. Yine ev cemlerinde anadil, Kirmanckî kullanılıyordu; dolayısıyla bu tür uygulamaların varlığını yok saymak doğru değil. Öte yandan, cemevlerinin belli bir tüzüğü bulunmakta ve cemler bu tüzüğe uygun biçimde icra edilmektedir; pîrlerin gerçekleştireceği cem erkanı dahi yazılıdır. İçinden geldiği gibi beyit söyleme veya yakarışta bulunma özgürlüğü sınırlıdır zannediyorum. Bir metin, bir akış vardır. O günün gündemi bellidir. Günümüzde cemevlerinde yaşanan Alevilik, geleneksel Alevilikten farklıdır ve İslam ile yoğun bir şekilde iç içe geçmiştir. Kuran’dan ayetler okunmakta, salavatlar çekilmekte ve çoğu zaman kadınlara başörtüsü taktırılmaktadır. Cenaze erkanlarında ise Alevilere Türkçe namaz kıldırılır; ancak Aleviler bu hareketlerin namaz olduğunu bilmeden uygulamaktadır. Tüm bu bahsettiğim sorunlar, dil sorunundan azade değil. Anlatmak istediğim şudur: Elbette göçler ve devlet baskıları, Alevi toplumu içindeki dil çeşitliliğinin kırılmasına yol açmıştır. Bugün anadili Kirmanckî olarak yetişen kaç tane çocuk var? Dersim’de bile bu dil kullanımını azaltıyor. Ancak yine de Kurmancî ve Kirmanckî hala yaşayan diller olup, bu dillerde ibadet eden topluluklar mevcuttur. Bana sorarsanız anadillerin kaybolmaması ve yine daha aktif şekilde hayatın ve inanç ritüellerinin içinde olması, dil çeşitliliğinin artması ve bu çeşitliliğin sürdürülmesi hedefleniyorsa, öncelikle cemevlerinin işleyişi sorgulanmalı ve tüzükler yeniden gözden geçirilmelidir.”

Aleviliğin taşıyıcı dili Türkçe değildir

Türkiye’de devletin kuruluş felsefesinin farklı dil ve kimlikleri bir “beka meselesi” olarak ele aldığını ve bunun siyasetin, hukukun ve toplumun en derin hücrelerine kadar işlediğine işaret eden DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Aleviliğin tek bir dil ve kültüre hapsedilemeyeceğini belirtti ve ekledi: “Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren ‘tek dil, tek millet, tek inanç’ paradigması, birleştirici olmaktan çok dışlayıcı ve homojenleştirici bir araç olarak kullanılmıştır. Bu yaklaşım, yalnızca dilleri değil, o dillerle birlikte taşıdıkları hafızayı, dünya tasavvurunu ve inanç biçimlerini de hedef almıştır. Bu tekçi zihniyetin sonucu olarak Aleviliğin de farklılığı çoğu zaman bir folklor, bir kültürel renk veya sadece bir bakış açısı düzeyine indirgenmiştir. Oysa Alevilik, yalnızca bir ‘yorum’ ya da ‘mezhep’ değil, kendine özgü ritüelleri, ahlak sistemi, tarihsel hafızası ve dünyayı anlama biçimi olan köklü bir inanç sistemidir. Devlet, bu farklılığı ‘tehdit’ olarak algıladığı için onu ya dilsel-kültürel bir renk olarak soğurarak etkisizleştirmeye çalışmış ya da İslam’ın içindeki bir ‘yorum’ olarak tanımlayarak denetim altına alma yoluna gitmiştir. Bu, farklılığın tanınması değil, tersine onun içinin boşaltılmasıdır. Dil, bir toplumun yalnızca iletişim aracı değil; hafızası, evreni anlama biçimi ve kimliğinin taşıyıcısıdır. Dilin yasaklandığı, küçümsendiği ya da görünmez kılındığı toplumlarda yalnızca kelimeler değil, geçmişle bağlar da kopar. Alevi toplumu açısından da bu durum son derece belirleyicidir.

Ritüeller, nefesler, deyişler ve sözlü aktarım yoluyla taşınan inançsal bilgi, dil ile birlikte anlam kazanır. Dilin bastırılması, bu belleğin aktarımını kesintiye uğratır ve Aleviliği yüzeysel bir ‘kültürel ögeye’ indirger. Dolayısıyla Aleviliği bir dile, bir kültüre ya da bir bakış açısına indirgemek; aslında onu denetim altına almanın ve etkisizleştirmenin en yaygın yöntemlerinden biridir. Gerçek anlamda çoğulcu ve demokratik bir toplum, farklılığı ‘zenginlik’ olarak kabul eder; onu kategorilere sıkıştırmaz, folklorik objelere dönüştürmez. Aleviliğin hak ettiği yer, ‘çoğulcu yurttaşlık’ anlayışı içinde, kendi diliyle, kendi hafızasıyla ve kendi kurumsallığıyla var olabileceği bir siyasal zemindir. Gerçekte Aleviliğin taşıyıcı dili sadece Türkçe değildir. Tarih boyunca Alevi toplulukları, bulundukları coğrafyaların diliyle inançlarını yoğurmuş, sözlerini söylemiş, nefeslerini üretmişlerdir. Bugün Türkçe olarak bildiğimiz pek çok nefesin kökeni Arapçaya, Farsçaya, Kurmancîye, Kirmanckîye, Azericeye ya da Ermeniceye kadar uzanır. Çünkü Alevilik, özünde tek bir dilin değil; çok sayıda dilin, kültürün ve halkın ortak hafızasının ürünüdür.”

***

Alevileri devlete yedeklemeyi amaçlıyor

‘Alevilerin ibadet dili Türkçedir’ bağlamında gelişen eğilimin 12 Eylül askeri darbesi sonrasında özellikle sol – sosyalist yapılar içerisinde bulunan Alevi gençlerini muhalif karakterinden uzaklaştırmak ve Alevileri devlete yedeklemek amacıyla oluşturulduğuna dikkat çeken HDK Eşsözcüsü Ali Kenanoğlu, bu zihniyetin Türk İslam sentezinin Alevi versiyonunun ürünü olduğuna işaret etti. Ali Kenanoğlu, şöyle devam etti: “12 Eylül askeri darbesinden sonra Aleviler üzerinde geliştirilen Türk İslam sentezi politikasını yürütenler Alevilerin ‘Aslında öz Türk sizsiniz ve öz Müslüman da sizsiniz’ söylemlerini öne çıkarttı. Bu politikayı Aleviler içerisinde devletle birlikte yürüten şahıslar vardı. Bunların başında ise Prof. Dr. İzzettin Doğan gelmekteydi ki, bu rolünü inkar etmeyen ve bunu savunan bir kişidir. Bu politikalar o kadar yoğun işlendi ki akademisyenler, araştırmacılar bunu ispatlamak için saha çalışmaları yapmaya ve bu tezlerini delillendirmek için örnekler derlemeye başladılar. Bu saha çalışmalarında kendi tezlerini çürüten örnekleri görmezden gelip tümüyle işlerine yarayan verileri kayıt altına alıp akademik bilgi olarak sundular. Bunların birkaçına bizzat tanık oldum. Bu çalışmalardan etkilenen Aleviler oldu. Bu Türk İslam sentezini benimseyen kolayca kabullenenler oldu. Yıllarca Aleviler ne Türk ne de Müslüman olarak kabul edildiler. Bundan kaynaklı olarak birçok dışlanmaya, baskıya, zulme, inkara ve saldırılara maruz kalan bir toplumun makbul vatandaş kimliğine ‘terfi etmesi’ kimi Alevilerin çok hoşuna gitti ve kolayca bu Türk İslam politikasına uyum sağladılar. Kimi Alevilerde neye maruz kaldıklarının farkında olmadan bu politikanın propagandasını doğru kabul ederek farkında olmadan bu politikanın bir parçası oldular. Aleviler tek bir etnisiteye ait olmadığı gibi Aleviliğin de tek bir dili yoktur. Bu bir devlet politikasıdır. Bu söylemlerde bu politikanın bir sonucudur.”

yeni özgür polltika