Ana Sayfa Blog Sayfa 800

Ev yok ikametgah şart!

Depremde eşini, çocuğunu ve kayınvalidesini kaybeden Serpil Sungu, 60 kişiyle çadırda yaşıyor. Sangu, kira yardımı için ise ikametgah adresi göstermesi gerektiği söylendi

Depremin büyük yıkıma neden olduğu Dîlok’un İslahiye ilçesine bağlı kırsal Kerküt (Boğaziçi) Mahallesi’nde, enkaz altında kalan 80 kişi yaşamını yitirdi. Barınma ihtiyaçları henüz tam olarak karşılanmayan mahallede, halk yaralarını sarmaya devam ediyor. Çadırlarda yaşamaya devam eden yurttaşlar, soğuk havanın etkisiyle zor dönemler yaşıyor.

Yaşanan depremde bir çocuğunu, eşini ve kayınvalidesini kaybeden Serpil Sungu, sağ kurtarmayı başardığı 7 ve 15 yaşındaki çocukları ile birlikte yaralarını sarmaya çalışıyor. Deprem sonrası içeriden eşinin ve çocuğunun sesinin geldiğini belirten Sungu, “Oğlum, eşim, görümcem, kayınpederim ve kayınvalidem içeride kaldı. Oğlumun sesi geliyordu. Eşimde ‘Koltukların yanındayım’ diye bağırdı içerden. Onlara, ‘uyumayın’, ‘birbirinizle konuşun, yardım almaya gidiyorum’ dedim. Yağmur kar yağıyordu. Komşularımızda da hengame vardı. Her yerden sesler geliyordu. O ara da sürekli deprem oluyordu. Hava aydınlanınca çocuğum ‘Beni kurtar’ diyordu, saat 10.00’a kadar oğlum yaşıyordu, bana sesleniyordu, ‘Anne canım acıyor beni kurtar ’diye. Ama kimse yoktu. Benim çocuğum enkazın altında donarak öldü” dedi.

2 çadırda 60 kişi

Daha sonra komşularının yardımıyla görümcesinin, öğlen saatlerinde kayınpederinin de enkaz altından çıkarıldığını söyleyen Sungu, aradan geçen bir günün ardından köylüler ve maden ocağının göndermiş olduğu kepçe yardımıyla cenazelerini çıkarabildiklerini belirtti. Sungu, depremin ardından yaşadıklarını şöyle anlattı: “Depremden sonra 3 gün boyunca arabada kaldık. Ondan sonra 2 çadır geldi. O çadırları kendi imkanlarımızla kurduk. Çadırda 60 kişi kalıyordu. Sırayla yatıyorduk. Birisi kalkınca diğer uyuyordu.”

32’nci günde konteyner

Depremin 32’nci gününde kendilerine konteyner verildiğini ifade eden Sungu, ancak bir ikametgah yeri gösterdikten sonra yetkililerin kendisine kira yardımı verilebileceğinin söylendiğini aktardı. Sungu, “Şu an iki çocuğum hayatta. Ben burayı bırakıp gidemem. Çocuklarımla beraber buraya gelen psikologlardan destek alıyorum. Konteynerde iki çocukla nasıl yaşayacağımı bilmiyorum. Her şeyim evin altında kaldı. Hiçbir şeyim yok. Komşularım bana, ‘enkazın altında kalanlardan gözükenleri al’ diyor. Ama benim için görünen bir şey yok. Bu enkazı her gördüğümde kötü oluyorum, bu nedenle bir an önce kaldırılmasını istiyorum. Çocuklarımın eğitimine devam etmesini istiyorum. Şu an bir evde lazım olabilecek iğneden ipliğe her şeye ihtiyacım var. Herhangi bir gelirim de yok” diye konuştu.

Haber: Delal Akyüz / MA

#yok #ikametgah #şart

İzmir’de bir kadın bir erkek tarafından katledildi

İzmir’de Davut Y. boşandığı Seher G. ve annesi Aysel G.’ye silahla saldırıda bulundu. Saldırı sonrası Seher G. Hayatını kaybetti

İzmir Karabağlar ilçesinde yaşayan Davut Y., boşandığı Seher G. (31) ve annesi Aysel G’ye (62) silahlı saldırıda bulundu. Silah seslerini duyan mahalle sakinleri durumu 112 Acil Çağrı Merkezi’ne bildirdi. Olay yerine gelen sağlıkçılar tarafından ilk müdahalesi yapılan anne Aysel G., İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne, kızı Seher G. ise Sağlık Bilimleri Üniversitesi Bozyaka Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldı. Anne Aysel G. hayatını kaybederken, Seher G’nin ise hayati tehlikesinin sürdüğü öğrenildi.

Olay yerinden otomobili ile kaçan Davut Y.’nin polis ekiplerine teslim olduğu bildirildi. Davut Y’nin emniyetteki işlemleri devam ediyor.

İZMİR

#İzmirde #bir #kadın #bir #erkek #tarafından #katledildi

Çadır kentlerde Suriyelilere ayrımcılık: Su yok, yemek yok, hakaret ve kötü muamele var

Elbistan’da Suriyeli aileler kurulan çadır kentten çıkarılmakla tehdit ediliyor. Çadır kentte kalan mülteciler polisin ve görevlilerin hakaretine maruz kaldıklarını söylüyor

Mereş’in Elbistan ilçesinde kurulan çadır kentlerde kalan mülteciler ayrımcılığa uğruyor.

MA’dan Yüsra Batıhan’ın haberine göre Recep Tayyip Erdoğan Millet Bahçesi’nde kurulan çadır kentte kalan mülteciler polislerin ve görevlilerin kötü muamelesine maruz kaldıklarını ve yemek bile alamadıklarını iddia etti.

Öfke mültecilere yönlendiriliyor

Yaklaşık 4 bin insanın yaşadığı çadır kentte 5 kabinden oluşan iki erkek, iki kadın tuvaleti bulunuyor. Banyoların sayısı ise sınırlı. Bu kısıtlı imkanlarda ortaya çıkan öfke de mültecilere yönlendiriliyor.

Öyle ki, çocuklar için kurulan stantlardan şeker almak isteyen çocuklara öncelikle “Suriyeli misin? “diye sorulup, alınan yanıta göre muamele ediliyor.

Çadır kentte güvenlik önlemi yok

Çadır kentin etrafında hiçbir önlemi alınmamış. Çadır kentte, erkekler tarafından şiddet görmüş ve uzaklaştırma kararı aldıran birçok kadın var. Ancak bu karalar sadece kağıt üstünde geçerli. Çadır kentin etrafında ne bir tel örgü var, ne de girişte görevliler tarafından kontrol sağlanıyor.

Suriyeli aileler yaşadıklarını anlattı

Çadır kentte yaşayan birçok Suriyeli, ayrımcılığa uğradığını belirtiyor. Mülteciler I.A., K.A., ve N.Z., aileleri için yemek almaya gittiklerinde kendilerine 3 veya 5 kişilik yemek verilmediğini aktarırken, Suriyeli olmayan depremzedelere 3 veya 5 kişilik yemek verildiğini söyledi.

Suriyeli olmayan aileler 5 kişilik yemek istediklerinde yanlarında getirdikleri kaplara ya da tabldotlarına 5 kişilik yemek doldurulurken, Suriyeli mültecilerin ise bu talebi, “Tek kişilik yemek veriyoruz” veya “Yemeği isteyen kendi gelip almalı” yanıtı ile reddediliyor.

Kötü muamele var

Çadır kentte kalan N.Z. isimli kadın 5 çocuğuyla birlikte tüm olumsuzluklara rağmen yaşam mücadelesi veriyor. N.Z. çadır kente yerleştirildiği günden bu yana sadece bir kez giysi yardımı aldığına dikkat çekerken, bu esnada da kendisine kötü muamele yapılığını aktardı. N.Z., “Çocuk gidiyor ekmek istiyor, sadece 1 tane veriyor. Çocuk ‘anneme istiyorum’ diyor, hakarete maruz kalıyor. Odun istiyorum, büyük odun veriyorlar. Kim kesecek bunları diyorum, ‘sen keseceksin’ diyorlar” dedi.

3 gün yemeğe erişemedik

Çadıra yerleştirildiği günden beri ekmeğe bile erişmekte zorlandığını söyleyen N.Z. iyi beslenemediği için sütünün kesildiğini ve bebeğini emziremediğini belirterek şunları kaydetti: “Çocuklar 3 gün yemek yemedi. Komşudan bir somun ekmek aldım. Sadece 1 tane noodle verdiler, 2 tane isteyince vermiyorlar.”

10 gündür banyo yok, su vermiyorlar

N.Z., arkadaşları aracılığıyla edindiği bir şarjlı feneri şarj etmek için çamaşırhaneye götürdüğünde elinden alındığını belirterek, “Polisler bana kötü davranıyor, bağırıyorlar. Bana ‘hırsız’ deyip hakaret ettiler. Fenerimi Antep’ten 200 liraya almıştım. Geri vermediler” diye belirtti. Tuvalete gittiğinde “temizlik yapılacak” diye çıkarıldığını aktaran N.Z. sürekli çadır kentten çıkarılmakla tehdit edildiklerini belirterek, “Su vermiyorlar. 10 gündür banyo yok. Çocuklar için meyve suyu ya da bisküvi alamıyorum” şeklinde konuştu.

MEREŞ

#Çadır #kentlerde #Suriyelilere #ayrımcılık #yok #yemek #yok #hakaret #kötü #muamele #var

30 yıl sonra tahliye olan Oral: Bizi inancımız ayakta tuttu

Cezaevinde 30 yıl kaldıktan sonra tahliye olan Ahmet Oral, cezaevinde yşadıklarını anlattı ve ‘İnancımız bizi ayakta tuttu’ dedi

Ahmet Oral, 1993 yılının Mart ayında Agîrî’nin Bazîd (Doğubayazıt) ilçesinde gözaltına alındıktan sonra tutuklandı ve yargılandığı Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde (DGM) “devletin birlik ve bütünlüğünü bozmak” iddiasıyla müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Oral, tutuklandıktan sonra sırasıyla Nevşehir, Erzirom, Mûş, Trabzon ve son olarak Tekirdağ’da bulunan cezaevlerine sevk edildi. Birçok kişi gibi 30 yıl tutuklu kalan Oral, 5 Mart’ta tutulduğu Tekirdağ 1 Nolu T Tipi Cezaevi’nden tahliye edildi. Oral, tutukluluk süreci ve sonrasını Mezopotamya Ajansı’na (MA) anlattı.

‘Kürt sorununu şiddetle bastırma vardı’

Cezaevine girdiği dönemde ülkedeki siyasi atmosfere değinen Oral, Kürtlere yönelik fiziki baskıların yoğun olduğunu ve Kürt realitesinin bastırılmak istendiğini söyledi. Dönemin hükümeti tarafından inkar ve ret politikaların yürütüldüğünü söyleyen Oral, “O dönemde inkar en üst boyuttaydı. Her ne kadar bazı değişiklikler yapılsa da -dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in ‘Kürt realitesini tanıyorum’ gibi- sadece söz düzeyinde yaklaşımlar vardı. Ama pratikte baskının üst düzeye çıktığı bir dönemdi. O dönem Kürt sorununu şiddetle bastırma vardı” dedi.

2 hafta işkence 45 gün sonra müebbet

Yürüttüğü siyasi faaliyetler nedeniyle tutuklandığını kaydeden Oral, gözaltı sürecinde yoğun işkenceye maruz kaldığını aktardı. Oral, 2 hafta işkence gördükten sonra Nevşehir E Tipi Kapalı Cezaevi’ne götürüldüğünü ve tutuklandıktan 45 gün sonra müebbet hapis cezası ile yargılandığını öğrendiğini ifade etti. Oral, tutukluluğunun 5’inci yılında ise cezanın kesinleştiğini kaydetti.

“O dönemin atmosferi ve ruhu bambaşkaydı” diyen Oral, “Yani müebbet hapis cezası almışsın almamışsın çok fazla umursamıyorduk. Çünkü hepimiz devrimi bekliyorduk. Mücadelenin başarıya ulaşacağına inancımız vardı. O yüzden cezaları düşünmüyorduk. İnsanlar faili meçhul cinayetlerle öldürülürken, köyler boşaltılırken, insanlar sokak ortasında katledilirken biz bu cezayı düşünemezdik. Hiçbir arkadaş düşünmezdi. Bunun sadece mücadelenin bir boyutu olduğunu, mücadelenin bir cephesinin olduğunu düşünürdük. Bu işin cefası çekilmeyene kadar sefası sorulmayacaktı. Bunun farkındaydık” diye konuştu.

‘Bizi ayakta tutun iki şey vardı’

Tutukluluk sürecinde birçok cezaevinde kaldığına dikkati çeken Oral, en son kaldığı cezaevinde 10 yıl geçirdiğini dile getirdi. Tüm cezaevlerinde psikolojik ve fiziksel şiddet yönelimiyle karşı karşıya kaldığını ifade eden Oral, 2000’li yıllarda şiddet yönteminin sadece psikolojik olarak yürütüldüğünü söyledi. Oral, “Bazı dönemlerde çok daha sert politikalar uygulanıyordu. Cezaevleri siyasi konjonktüre göre hareket ediyordu. Mücadelenin seyrine göre bir yükseliş ya da düşüş seyrediyordu” dedi.

Cezaevi sürecinde yoldaşlığın kendisi için en önemli şey olduğunu vurgulayan Oral, şunları söyledi: “Bir ömür olarak baktığımızda çok şeyin yaşandığını söyleyebiliriz. Ama geçmişe baktığımızda ‘bitti, tükendi’ dediğimiz yakındığımız bir durum olmadı. Hiçbir arkadaşımızda da böyle bir durum gelişmedi. Tabi hiç kimsenin de isteyebileceği bir şey değildir cezaevinde olmak. Bir gün bile cezaevinde olmak çok kötü bir duygudur. Ama sonuçta bir dava söz konusu. Bütün bunları unutuyorsunuz. Yani geçmişe dönüp baktığımızda hayıflanmanın hiçbir yararı yok, bu mücadelenin bir gereğidir. Cezaevindeki ilişki tarzı samimiyete, bir amaca yönelik dayanışmaydı. Aslında bir amaca yönelik birliktelikti. Bireysel çıkarların olmadığı bir yerdi. O düşünceler çerçevesinde hareket ediyorduk. Bizi ayakta tutan şeyin iki yönü vardı; Bunlardan biri mücadelenin amacı, diğeri ise zafere olan inancımızdı.”

Dışarıya ilk adım

Cezaevlerindeki arkadaşlarının halen özgürlük inançlarına sıkı sıkıya bağlı olduğunu vurgulayan Oral, “Mücadeleyle her şey elde edilir. Kürtler davaları konusunda asla şüpheye düşmesin” diye kaydetti. Oral, 30 yıl sonra ilk dışarıda çıktığında yaşadığı hislere dair ise şunları söyledi: “Tahliyeme 3 gün kala infazımı yakabileceklerini düşündüm. Sonra zaten böyle bir şey yaşanmadı. Adımlarımı dışarıya atarken dahi tuhaf bir duygu vardı. Doğru dürüst adım atamıyorsun, havalandırmada volta attığın gibi olmuyor. Cezaevinde tahliye olduğumda eş, dost, akrabalarımın beni araması beni mutlu etti. Bu kısa süreye rağmen hala doğru dürüst dışarıya çıkmış değilim. İçerde kala kala sıkıldığımda çıkıp birkaç sokak tarafa gidip tekrar eve geliyorum. Daha yeni çıktığım için ne yapacağımı bilmiyorum. Umudum ve hayallerim hala diri. O noktada şüphe yok. İnsan iradesi ve düşüncesi cezalandırılamaz. Asıl değişmesi gereken cezalandıranın kendisidir.”

İSTANBUL

#yıl #sonra #tahliye #olan #Oral #Bizi #inancımız #ayakta #tuttu

Vinçlerin parasını depremzedelerden istediler

Hatay’da depremler sonrası AFAD’ın kontrolündeki vinçlerin depremzelere kiraya verildiği iddia edildi. Hatay depreminde kızını kaybeden sanatçı Orhan Aydın, vinçler için saatliği 10 bin TL’ye pazarlık yaptılar

Cumhuriyet’te yer alan Mehmet İnmez’in haberine göre Hatay’a giden vinçlerin arama kurtarma çalışmalarına katılmayarak yollarda beklediği ve yurttaşlara kiralandığı iddia edildi. Depremin ikinci günü vinçler, operatörleri olmadığı iddiası ile özellikle yollarda bekletirken vinçleri gören depremzede yakınları ise yardım talep etti. Vinç sahipleri, “Operatör yok. Para verirseniz geliriz” dediği iddia edilirken para veren bir yurttaş ise konuyu yargıya taşıdı.

 Saatini 10 Bin TL istediler

Hatay’daki depremde kızını kaybeden tiyatro sanatçısı Orhan Aydın’dan da vinç sahiplerinin para istediği ortaya çıktı. Sanatçı Aydın, ilk dört gün su, çorba dahil herşeyi para ile sattıklarını, yol kenarlarına park edilen vinç sahiplerine gidip yalvardığını, saatine 10 TL istediğii söyledi. ,

Her şeyi para ile sattılar

“Üç gün, AFAD, Kızılay ve devlet yoktu” diyen Aydın, bekleyen vinçlerin operatörü olmadığı için kendilerinden para istediklerini günlerce bunlara teslim olmamak için isyan ettiğini söyledi. İş makinelerini, vinçleri kiraya vermeye çalıştıklarını dikkat çeken Aydın, “Saatliği 10 bin TL ve günlüğü 50 bin TL’ye pazarlık yaptılar. Biz bu vinçlere para ödedik. 21. yüzyılın vicdansızlığını gördüm. Çorbayı ve suyu dahi para ile satanlar vardı. Bunlara şahit oldum. AFAD neden bunları takip etmedi. Kendi kontrolünde olan vinçlerden para alınmasına nasıl izin verdi.”

HABER MERKEZİ

#Vinçlerin #parasını #depremzedelerden #istediler

Londra Nurhak Kültür Merkezi, Avrupalı Nurhak’lılar depremde hakka yürüyen canlar için toplu taziyede bir araya geldiler

Londra Nurhak Kültür Merkezi, Avrupalı Nurhak’lılar, Ülkedeki Tatlar, Kullar, Barış Beldesi ve Merkezdeki Nurhak’lılar depremde hakka yürüyen canlar için toplu taziyede bir araya geldiler. Depremzedelerle dayanışmak için adeta seferber olan Nurhak’lılar örnek bir dayanışmayla din dil ayrımı yapmadan acılı yürekleri birlediler. Bundan sonra yapacakları çalışmalarında başarılar diliyoruz.

ERDEM TAS LONDRA

EL-Com B.A.F yerleşkesinde depremde hakka yürüyen canlar için toplu taziyede bir araya geldiler.

EL-Com B.A.F yerleşkesinde depremde hakka yürüyen canlar için toplu taziyede bir araya geldiler. EL -Com’ma bağlı köylerden 98 kişi hakka yürüdü yüzlercesi yaralı ve binlercesi evsiz kaldı. Taziyede Annelerin ağıtları herkesi gözyaşına boğdu. Topraga  düşen canların devri daim olsun. Toprağına yıldızlar yağsın.

ERDEM TAS LONDRA

The Banshees Of Inisherin üzerine; İç savaş gerçekliği

The Banshees of Inisherin izlediğim en iyi -savaş olmayan- savaş filmidir. Yalnızca bu filmi izleyerek dahi savaşın doğasının ne olduğunu anlamak mümkün…

Onur Dorpec

Spoiler içerir…

Uçsuz bucaksız, yeşil ile mavinin birbirine karıştığı pastel görünümlü kurgusal İrlanda coğrafyasında açılır sekans. Padraic ardında martıların görüntüsüyle bir liman pazarının içerisinde gülümseyerek sağda solunda koşuşturan, emek veren insanlara selam vererek ilerler. Kullanılan renk tonundan insanların mimiklerine kadar post – toplum gözler önüne serilir. Sonra Meryem Ana heykelinin önünden toprak yoldan ilerler ve insanlara selam vermeye devam eder. Deniz kenarında yeşil arazinin ortasında temiz, beyaz bir eve gider ve kapısını çalar, açan olmaz. İlerleyip yandaki camdan içeri bakar ve uzun zaman en iyi arkadaşı olan Colm içerde oturmaktadır. Fakat kapıyı açmaz. Padraic ona seslenir fakat cevap alamaz. Sonrasında Colm’u her gün gittikleri bara davet ederek uzaklaşır oradan. Barda karşılaştıklarında Colm’un tavrı değişmeyecektir. Padraic’in saf bir şekilde meseleyi anlama çabası izleyiciye geçer ve hemen herkes Colm’dan gelecek olan açıklamaya odaklanır. Ve nihayet Colm bir süre uğraşmanın ardından konuyu en yalın haliyle açıklar.

“Artık senden hoşlanmıyorum!”
“Tabii ki hoşlanıyorsun.”
“Hoşlanmıyorum.”
“Ama dün hoşlanıyordun.”
“Hoşlanıyor muydum?”
“Bence hoşlanıyordun.”

Nedense irrite edici bir duygudan ziyade çocuksu bir küslük duygusu kaplar içimizi. Diyalogların sadeliği ve gerçekliği hemen filmin içerisine çeker izleyiciyi ve bir süre sonra filmin hemen her sahnesine serpilmiş imgelerden yola çıkarak filmi anlamaya/çözmeye çalışırken buluruz kendimizi. Bunlardan en dikkat çekeni karşı yakadan ara ara gelen top sesleridir ve filmin hikayesi 1923 yılına ait olduğundan gelen seslerin İrlanda iç savaşına ait olduğunu anlarız fakat yine de filmin anlaşılması açısından herhangi bir ülkede yaşanan iç savaşın o ülkenin vatandaşı olan bireylerde nasıl bir psikoloji yarattığının iyi anlaşılması gerekir.

İrlanda ile Britanya arasında cereyan eden İrlanda Bağımsızlık Savaşı her iki güç arasında 6 Aralık 1921 tarihinde Londra’da Anglo İrlanda Antlaşması’nın imzalanmasıyla son bulur. Ancak İrlanda içerisinde iki güç mevcuttur. Bunlardan birisi Britanya ile yapılan antlaşmaya sadık kalmayı isteyen Serbest İrlanda güçleri mensubu geçici hükümet yanlıları, diğeriyse daha yoğun İrlanda bağımsızlığını savunan ve Britanya ile yapılan antlaşmayı ihanet olarak gören Cumhuriyetçi muhalefet… İki güç arasında yoğunlaşan çelişkiler 1922 yılının haziran ayında başlayıp 1923 yılının mayıs ayında sona eren İrlanda iç savaşını başlatır. The Banshees Of Inisherin filminde karşıdan gelen çatışma ve patlamalar bu savaşın tasviridir. İç savaşın yakıcı etkisinin daha iyi anlaşılması açısından şunun bilinmesi gerekir: İrlanda’nın kendi içindeki iki güç arasında cereyan eden savaşta, İrlanda-İngiltere savaşında ölen toplam insan sayısından çok daha fazla insan ölmüştür. Aynı şekilde Serbest İrlanda güçleri, Britanya’nın lojistik ve askeri desteğiyle bu iç savaşı kazanmış ve savaşın ardından başkaldıranları hain ilan ederek Britanya’nın idam ettiğinden çok daha fazla İrlandalıyı idam etmiştir. Bu durum ister istemez İrlanda toplumunun psikolojik yapısını etkilemiş ve haliyle sosyoloji üzerine de büyük tesiri olmuştur.

Dünyada yapılan savaşların psikolojik altyapısı çok fazla incelenmiş ve travmalar birçok değerlendirmeye konu olmuştur. Peki iç savaşın genel savaşlardan farkı nedir? Ne tür psikolojik durumlara yol açar? Birbirini öteki olarak gören iki güç arasında yaşanan savaş ile aynı aileden gelen iki gücün arasında yaşanacak savaşın tahribat gücü birbirinden farklı olacaktır ve kuşkusuz ki yanı başında beraber yaşanılan bir güçle yapılacak olan savaşın travmaları çok daha keskin olacaktır. Nitekim bu durum Antik Roma Dönemi’nde dahi araştırmalara konu olmuştur. Sonrasında iç savaşın birçok psikolojik soruna neden olduğu ortaya konulmuştur. İç savaş diğer tüm savaşlar gibi yalnızca bölgenin çehresini dönüştürmekle, her anlamda altyapısına zarar vermekle kalmaz, ulus bilincini zedeler, birlikte yaşamayı zorlaştırır, toplumsallık algısını zayıflatır, aidiyet hissini darbeler ve bunun sonucu olarak toplumsallıktan uzaklaşmış, daha bireyci insanları açığa çıkarır. İnsanları bir arada tutan ve varlıklarının devamını sağlayan toplumsallıkları zedelenince tası çatlamış bir suya dönüşür ve artık ortak değerler yaratmaları zorlaşmıştır. Çünkü su artık bütünlüğünü yitirip dökülüp saçılmıştır. Dünya tarihinde yaşanan birçok iç savaşta bunu görmek mümkündür ve İrlanda iç savaşı da buna iyi bir örnektir.

The Banshees of Inisherin, İrlanda iç savaşının tek kelimeyle mükemmel bir senaryo ve aynı mükemmellikte bir sinemayla aktarımıdır. Filmin başından itibaren insana tuhaf gelen, ara ara absürde kayan fakat aşırı derecede gerçekçi olan diyaloglar, kasabada hâkim olan genel ruh hali ve insanların toplumun diğer bireyleriyle kurduğu ilişki, filmde birden çok kez gördüğümüz Meryem Ana heykelinin yukarıdan topluma bakışı, kilisede yapılan ayinler ve günah çıkarma sahnelerinin her biri puzzle parçası gibi zihinde birleşince insan bir iç savaşın nasıl sonuçlara gebe olduğunu yalnızca bu filmi okuyarak dahi anlayabilir. İç savaşta olan bir toplumun bireylerinin esas olarak somutlaştığı karakter Colin Farrell tarafından canlandırılmış olan Padraic karakteridir. Filmin içerisinde gözümüzün içine sokacak şekilde “Ebleh” sıfatını ona yakıştırmak aslında savaştan çıkmış bir toplumun durumunu anlatır. “Ebleh” olarak yansıtılmaya çalışılan ve belki birçoğumuzda “temiz, saf bir insan” izlenimi oluşturan Padraic karakterinin film içerisinde dönüşümü de takdire şayandır. Padraic iç savaşın tarafı olan birey olarak aslında arkadaşı Colm’da zedelenen toplumun inşası için her anlamda kendinden taviz verebilen bir karakterdir. Bir yandan “iyi insan” tanımını sorgulayıp netleştirmeye çalışırken diğer yandan kafasında muğlak kalan tanımlara bezenmeye çalışır. Film içerisinde Padraic’in ağzından bunu birkaç kez hem kendine dönük konuşurken hem de arkadaşı Colm ile sohbet ederken duyarız. Ancak iç savaş iyi ve kötüyü öylesine bulanık bir hale getirmiştir ki bunu Padraic’in yaşadığı çelişkilerde net bir şekilde görürüz.

Kasabada yaşayan tüm insanların Padraic’e yaklaşımında üstten tavırlar gözümüze çarpar. Filmin henüz başında kasabanın kolluğu memur onun selamını almaması, barda sürekli olarak gördüğümüz insanların esas olarak onu küçümseyen tavırları ve hatta ablasının dahi ona bir çocukmuş gibi yaklaşması aslında bize yitik bir insanın izlenimini vermektedir. Bütün bu nedenlerden dolayı Padraic yönetmen tarafından filmdeki hayvanların seviyesine indirilmiştir. Bu, aynı zamanda iç savaşın bireyi nasıl bir konuma soktuğunu da anlatır. Padraic’in içindeki hayvan sevgisinin nedeni üzerine düşünmek gerekir. Hayvanlara bu kadar düşkün oluşunun sebebi Padraic’in bütün evrensel döngünün farkında oluşuyla ilgili değil, tamamen kendini ait olarak gördüğü yer ile ilgilidir. Padraic aslında yoğun aşağılık kompleksi yaşamaktadır ve bunu yaşayan bireylerde ellerinde olduğunu düşündükleri bir şeylerin yitimi çok daha zordur. Padraic, Colm’un ondan uzaklaşması durumunda çevresinde yalnızca hayvanların kalacağının bilincindedir ve bu yüzden onu kaybetmemek için kendini küçük düşürmekte, onursuzlaştırmakta bir beis görmez. Kuşkusuz ona etrafındaki hayvanlar kadar değer verdiğini düşündürecek birisi onun için Tanrı katına yükselecektir çünkü Padraic insan olduğunun farkında olduğu halde kendisini iç savaş yaşayan bir birey olarak çok daha aşağıda görmektedir. Filmde ablasıyla kurduğu diyaloglarda sürekli ebleh olmadığını vurgulatma çabası buradan ileri gelir.

Padraic’in ilerleyen bölümlerde, özellikle de eşeği Jenny öldükten sonra yaşadığı durum karakterinin dönüşümüyle alakalı olan bir durum değil, zaten içinde olan karakterin dışavurumudur. Burada akla gelen soru şudur: eğer Colm’un ciddi anlamda onunla tekrar arkadaşlık kurma durumunu hissedebilse yine de Jenny’nin ölmesine rağmen bu kadar kine bürünebilecek miydi, yoksa daha fazla tolerans sahibi mi olacaktı?

The Banshees of Inisherin aynı zamanda iyi bir savaş karşıtı bir filmdir. Dışarıda patlama gürültüleriyle gelen iç savaş tasviri olan sesler yönetmen tarafından büyük bir ustalıkla kasabaya da taşırılmıştır. Ortalarda görülmeyen anlamsız çelişkiler, nedenini bir türlü çözemediğimiz ve filmde birkaç karakterde dile gelen “atıştınız mı” söylemleri, diyalogların dönem dönem absürde varması ve özellikle insanların dönem dönem birbirine selam veremeyecek düzeye gelmesi açık bir şekilde savaşların anlamsızlığına birer vurgudur. Fiziki olarak şirin bir sahil kasabası gibi görünen yer içerde yaşanan soğuk ve anlamsız savaştan dolayı içimizi üşüten bir hale gelmiştir. Şiddetin kullanımı ve insanlarda uyandırdığı duygular izleyiciye de geçer ve bir süre sonra aslında izleyici kendi anlamsız iç çelişkilerinin bilincine varmaya başlayarak rahatsızlık duyar. Bu rahatsızlık şehirde yayılan dedikodularda, başta saf görünüp sonra canavarlaştırılan, duygularını yitiren karakterlerde doruklaşır. Köyün aklı en kıt insanı olan Dominic’te gelişen tavır bunun bazı örnekleridir. Dominic karakteri en ilkel haliyle insanın anlaşılması için filme konulmuştur. Dominic; bakışlarından, hareket ve mimiklerine ve konuştuklarının içeriğine kadar yalnızca güdüleri ve ona esir olan bir insanı betimler. En ilkel insan olduğu halde Padraic’in Colm’un yeni arkadaşını vicdansızca kandırıp köyden göndermesine tepki verir ve o dahi artık Padraic ile görüşmek istemez. En ilkel karakterimizin elimizde kalan tek şey en ilkel güdü olan cinselliktir. Bunu da karşı cinsten birinden nazikçe ister. Padraic’in ablası tarafından reddedilince elince artık yaşaması için hiçbir neden kalmamıştır ve sonrasında intihar ettiğini anlarız. Buradaki imgelem çok önemlidir. Çünkü en ilkel insan formu bile Dominic şahsında savaşın getirdiği sonsuz kurnazlığa bir tepki göstermiştir. Belki de filmin en vurucu mesajı budur. “İd” dediğimiz ilkel benlik en geri yanlarımızı temsil eder ve filmde savaşın yıkıcılığı net bir şekilde ilkel benliği bile isyan ettirip, ölüme götürmüştür. Bunu bir kabullenmeme olarak algılamak gerçek dışı olmayacaktır. İd demişken anladığımız kadarıyla yönetmen, savaşın yalnızca İd’e dönük değerlendirmeleriyle sınırlı kalmamış; Ego ve Süperego’ya dönük de tanımlamalar yapmıştır. Filmde karakterin Süperego temsilcisi olarak Colm, makul olan “Ego” karakteri olarak da Padraic ve ablası ortaya çıkar. Film içerisinde birkaç çekim açısında kamera iç mekandayken Padraic’in görüntüsünü pencerenin dışında görürüz. Aslında burada yönetmenin anlatmak istediği şey savaş zamanlarında Süperego ve İD ‘iç’ olarak kabul edilirken ‘ego’ yani olağan benlik dıştalanır. Kirli camların ardında görünen Padraic bunu simgelemektedir.

Benlik genellikle sükun ve dinginliği arzular. Padraic’in düzenli olarak sessiz yollarda her gün aynı saatlerde yürüyerek saat 2’de ulaştığı bar, günlük hayatın huzurlu rutinidir. Fakat bu rutinin Colm tarafından bozulması her şeyi açıklar. Filmin sonuna doğru Padraic’in ortaya çıkan karakter özellikleri savaş zamanında benliğin Süperego ve ID tarafından ne kadar örselendiğini oldukça kapsamlı anlatır.

Colm kibar Padraic’in arkadaşlığından sıkılıp ondan vazgeçene kadar oldukça kibar bir insandı. Ancak aradan geçen zaman ona kibarlığın içinde yaşanılan dünyada pek bir şey ifade etmediğini benimseyip kendini daha üst formlara taşıyabilmek için analitik anlamda daha güçlü insanlarla zaman geçirip, sanatıyla dünyada kalıcı olmanın yollarını arar. Filmi izlerken başta bu duruma ikna oluruz fakat ilerleyen sahnelerde bunun onun için olmazsa olmaz kabilinde bir durum olmadığın görürüz ve anlarız ki Colm devasa bir boşluğun içerisindedir ve aslında neyi amaçladığı muğlaktır. Normalde eleştirel ve moral verici “Süperego” yaşanan iç savaşın yarattığı psikoloji ile ciddi çöküşü yaşamaktadır. Öylesine bir boşluğu yaşar ki odaklandığı hedefe onu götürmesi içine gerekli olan en temel organlarını en önce gözden çıkarabilir. Çünkü üst benlik son derece bulanık bir hale bürünmüştür ve bunun nedeni kesinlikle antagonizm değil, yaratılmış olan anlamsız, yapay çelişkilerdir. Sarsıntı burada başlar. Sonuç olarak yaşanan iç çatışma psikolojik olarak bütün katmanlarıyla birlikte benliği çökertir ve makul olanın dahi Padraic şahsında nasıl kine büründüğünü son sahnede Colm’u affetmemesinden anlarız. Bu sırada patlama sesleri devam etmektedir. İzlediğimiz sahil sahnesi kısa süreli bir ateşkes sahnesidir ve savaşın devam edeceğini Padraic’te dile gelen benlikten rahatlıkla anlarız. Savaş başlı başına absürddür ve absürdün oku yayından çıkmıştır artık… Benliğin tamamen yitip absürdün baş gösterdiği bir yerde ortaya çıkacak olan yegane düşünce de kuşkusuz “batıl” olacaktır. Filmde bu rolü bayan McCormick üstlenmiştir ve sürekli olarak hissettirdiği karanlık ve gaddarlık hissi bize savaşın olduğu coğrafyaların kaderini iyi ifade eder.

The Banshees of Inisherin izlediğim en iyi -savaş olmayan- savaş filmidir. Öylesine akıcı, güçlü diyaloglar kullanılıp muhteşem bir sinematografi ile birleştirilmiştir ki uzunca süre akıllara kazınacaktır. Yalnızca bu filmi izleyerek dahi savaşın doğasının ne olduğunu anlamak mümkün…

#Banshees #Inisherin #üzerine #İç #savaş #gerçekliği

Kaybolan kadın için başvuruya ‘Bugün Pazar’ yanıtı

Ümraniye’de kaybolan Ebru Söylemez’den 24 saattir haber alamayan yakınları, kamera görüntülerinin incelenmesini istedikleri polisten ‘Bugün Pazar’ yanıtı aldı

İstanbul’da, Ebru Söylemez adlı kadından dünden bu yana haber alınamıyor. En son görüldüğü Ümraniye ilçesine bağlı Çakmak mahallesinde motosikleti bulunan Söylemez’in yakınları yardım istedikleri polisten “Bugün Pazar” yanıtı aldı.

Yetkililerden aldıkları yanıta tepki gösteren Söylemez’in yakını sanal medyadan “Ebru’nun motoru bulundu fakat kendisinden daha haber yok. Kameraların incelenmesi için aldığımız yanıt: ‘Bugün Pazar…’ Vatandaş olarak hafta sonu kaybolma hakkınız yok gençler. Bilginize” paylaşımı yaptı.

HABER MERKEZİ

#Kaybolan #kadın #için #başvuruya #Bugün #Pazar #yanıtı

Qamişlo’da Newroz ateşi yakıldı

 Kuzey ve Doğu Suriye’nin Qamişlo kentinde Newroz ateşi yakıldı

Kuzey ve Doğru Suriye’de Newroz ateşi Qamişlo kentinde yakıldı. Kornîş Mahallesi’ndeki “Şehit Adil Lewend Komünü” önünde gerçekleştirilen kutlamaya katılanlar, şarkılar eşliğinde halaya durdu. Daha sonra Newroz ateşini yaşamını yitiren HPG’li Adil Lewend’in annesi Terfa Mûsa yaktı.

Newroz kutlaması, ateşin etrafından çekilen halaylarla devam etti.

HABER MERKEZİ

#Qamişloda #Newroz #ateşi #yakıldı