Ana Sayfa Blog Sayfa 837

Ersan Şen’den canlı yayında adaylık açıklaması: Akşener ‘Gelin görüşelim’ dedi

Hukukçu Ersan Şen, canlı yayınında katıldığı programda, İYİ Parti lideri Meral Akşener’in kendisini aradığını ve cumhurbaşkanlığı adaylığı için “Gelin görüşelim” dediğini söyledi

Hukukçu Ersan Şen, Habertürk TV canlı yayınında cumhurbaşkanı adaylığını açıkladı.

Gazeteci Faruk Aksoy’un “Ersan Hocam, Meral Hanım arayıp sizi Cumhurbaşkanı adayımız olarak görmek istiyoruz dese ne yaparsınız?” sorusu üzerine söz konusu açıklamaları yapan Ersan Şen, “Sayın Meral Akşener’den ve İYİ Parti’den böyle bir teklif gelirse elbette seve seve kabul ederim” ifadelerini kullandı.

Program devam ederken, Ersan Şen, İYİ Parti lideri Meral Akşener tarafından reklam arasında arandığını söyledi.

Ersan Şen, “Akşener, ‘Bunda ciddi misiniz’ dedi, ‘Ciddiyim’ dedim, ‘gelin görüşelim’ dedi, muhtemelen bu hafta içinde bir görüşme gerçekleştireceğiz” ifadelerini kullandı.

Erkan Şen “Ben gayet ciddiyim. Oturur konuşuruz. Değişime ihtiyaç var, elimi taşın altına koyuyorum. Herkese eşit mesafedeyim, kimsenin şüphesi olmasın” ifadelerini kullandı.

HABER MERKEZİ

#Ersan #Şenden #canlı #yayında #adaylık #açıklaması #Akşener #Gelin #görüşelim #dedi

İYİ Parti Milletvekili Altıntaş istifa etti

İYİ Parti Ankara Milletvekili Ayhan Altıntaş partisinden istifa etti

İYİ Parti Ankara Milletvekili Prof. Dr. Ayhan Altıntaş, partisinden istifa ettiğini duyurdu.

Altıntaş sosyal medya hesabından şu açıklamayı yaptı: “Son siyasi gelişmeler ışığında, gördüğüm lüzum üzerine İYİ Partiden istifa ettiğimi kamuoyuna saygıyla duyururum.”

Altıntaş’ın istifasıyla İYİ Parti’nin Meclis’teki vekil sayısı 36’ya düştü.

HABER MERKEZİ

#İYİ #Parti #Milletvekili #Altıntaş #istifa #etti

Yeni Yaşam Kadın Eki yola Jin olarak devam ediyor: İlk sayı yayında

Yeni Yaşam Kadın Eki, 2 aylık bir aranın ardından ‘jin’ adı ile yeniden okuyucularıyla buluştu

Jin adıyla çıkan ilk sayıda 8 Mart ve depremde kadın dayanışmasını konusunu kapağına taşıyan dergi, bundan sonra her hafta pazar yayımlanacak.

İlk sayıda; Nevin Ceran’ın 8 Mart Kadın Platformu ve feminist gece yürüyüşü ile yaptığı söyleşi 8 Mart ve depremde kadın dayanışması konu alırken, Ezgi Sıla Demir ”8 Mart’ın ruhu daima kadının emeğine saklıdır” başlıklı yazısı 8 Mart tarihine ve kadın emeğine vurgu yapıyor.

Fatma Koçak’ın ”Nekropolis’ten ütopyaya bir yol hâlâ var mı?” başlıklı yazısı ise ilerleme olarak sunulan, gücün mekanı olan kentlerin, nasıl hayatımıza kasteden alanlar olduğunu tarihten örneklerle ele alıyor.

Hülya Osmanağaoğlu ise ”Patriyarkaya, kapitalizme, siyasal İslam’a, faşizme direniş: 8 Mart Enternasyonal Kadınlar Günü” başlığı ile kaleme aldığı yazısında siyasal İslam’ın, patriyarkanın ve kapitalizmin depremdeki yansımasını ele alıyor.

Jineoloji dergisinden Rojda Yıldız deprem bölgesindeki izlenimlerini ”Kurtlar yedi ölülerimizi, gerisi lafügüzaf” başlıklı yazısı ile aktarıyor.

Jin dergisi ekibinin çevirdiği “Kürt kadınlar: İran rejimine karşı mücadelenin öncüleri” başlıklı makale de İran rejimine karşı mücadele eden Kürt kadınları ve rejimin Kürt kadınlara yönelik uygulamalarını konu alıyor.

Yeni sayıda yer alan tüm başlıklar şöyle;

8 Mart’ın ruhu daima kadının emeğine saklıdır / Ezgi Sıla Demir

Nekropolis’ten ütopyaya bir yol hâlâ var mı? / Fatma Koçak

Patriyarkaya, kapitalizme, siyasal İslam’a, faşizme direniş: 8 Mart Enternasyonal Kadınlar Günü / Hülya Osmanağaoğlu

Kurtlar yedi ölülerimizi, gerisi lafügüzaf / Rojda Yıldız

8 Mart’ta yas ve öfke bir arada: Kadınlar sokağa çağırıyor / Söyleşi Nesli Şahiner

Kürt kadınlar: İran rejimine karşı mücadelenin öncüleri / Çeviri- Jin ekibi

Yeni sayıda yer alan yazıları okumak için tıklayınız.

HABER MERKEZİ

#Yeni #Yaşam #Kadın #Eki #yola #Jin #olarak #devam #ediyor #İlk #sayı #yayında

Depremlerde can kaybı 45 bin 968’e yükseldi

Mereş merkezli depremlerde yaşamını yitirenlerin sayısı 45 bin 968’e yükseldi

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Hatay’da yaptığı açıklamada Mereş merkezli depremlere dair son bilançoyu açıkladı. Soylu’nun açıklamasına göre, yaşamını yitirenlerin sayısı 45 bin 968’e yükseldi. Yaşamını yitirenlerden 4 bin 267 kişinin de Suriyeli olduğu kaydedildi.

HABER MERKEZİ

#Depremlerde #kaybı #bin #968e #yükseldi

Franz Kafka’nın anti-otoriter fikirlerine ışık tutan kitap Sümer Yayıncılık’tan çıktı

Edebiyatçı yönüyle tanınan yazar Franz Kafka’nın anti-otoriter fikirlerine ışık tutan “The Anatomist Of Power” adlı kitap, ilk defa Sümer Yayıncılık tarafından Türkçe’ye çevrildi.

Dönüşüm, Dava ve Şato kitapları ile tanınan Franz Kafka hakkında Costas Despiniadis kaleme aldığı “The Anatomist Of Power” adlı kitap,  “İktidar Anatomicisi Franz Kafka ve Otorite Eleştirisi” ismi ile Sümer Yayıncılık’tan tarafından İngilizceden Türkçe’ye çevrildi. İlk defa Türkçe’ye çevrilen kitabın çevirmenliğini ise Eylem Akçay üstlendi. Edebiyattan cinsiyet çalışmalarına, Yahudi çalışmalarından modern tarihe ve siyasal teoriye kadar birçok konuyu ele alan kitap,  ayrıca Kafka’nın anti-otoriter fikirlerine de yer veriyor. Bunun yanı sıra kitapta Kafka’nın çokça bilinmeyen yönlerine de işaret ediliyor.

Kitapta, Kafka’nın 1909-1912 yılları arasında Praglı Anarşist çevrelere olan ilgisine de ışık tutuyor. Kitap, ayrıca Kafka’nın Rus Devrimi’ne yönelik şüpheciliği ve Ütopyacı Siyonizm ile ikircikli ilişkisini de ele alıyor.
Kitabının tanıtımını yapan ve internet ortamında okuyucuya sunulduğunu duyuran Sümer Yayıncılık, kitabın 4 itibariyle raflarda yerini aldığını kaydetti.

İSTANBUL

#Franz #Kafkanın #antiotoriter #fikirlerine #ışık #tutan #kitap #Sümer #Yayıncılıktan #çıktı

Apoletli Siyaset

Herdem Fırat

Ve sonunda korkulan ama herkesin az çok tahmin ettiği şey gerçekleşti.

Yere göğe sığdırılamayan Meral Akşener rolünün gereği olarak son dakika hamlesi yaptı.

Kendince muhalefetin kalesine enfes bir gol attı. Gol atmakla kalmadı, nerdeyse kendini şampiyon ilan edecek. Ama tabi şampiyon olmak o kadar kolay olmuyor. Tek gol ile şampiyon olunsaydı, şampiyonlardan geçilmezdi.

Açıklama sonrası hem Millet İttifakı partileri hem de Emek ve Özgürlük İttifakı’ndaki partiler hızlıca yürütme kurullarını toplantıya çağırdılar. Cumhur İttifakı da uzaktan ellerini ovuşturarak heyecanla olanları izliyor. Atılan golü onlar da kendi hanelerine yazıyorlar.

Kuşkusuz bir günde dengeler belirlenmeyecek. Sıcağı sıcağına yapılan değerlendirmeler gerçeği yansıtmak yerine daha çok bulanıklaştırır. Aceleci değerlendirmeler olsa da benim gördüğüm işin aktörleri rollerine biraz çalışmış durumdalar. Hem Akşener’in ekibi hem de diğer partiler hazırlıklı görünüyor.

İP kurmaylarının yayınlanan açıklamanın hemen akabinde birbiri ardınca twitler paylaşması ve yapılan açıklamalar işe ne kadar hazırlıklı olunduğunun göstergesidir. ‘Millet beşten büyüktür.’ ‘Apoletlerini sök dedik sana…’

Millet beşten büyüktür de birden daha mı küçüktür? Kim komutan? Kim asker? Kim kimin üstü? Diğerlerini bilmem ama Meral Akşener’in apolet sevdası biliniyor. Daha içişleri bakanıyken kamuflaj elbise içinde poz vermesi akıllarda capcanlı duruyor.

Demek İYİP’liler kendi aralarında Akşener’i komutan olarak görüyorlar. Kendisi asıl komutansa masanın geri kalanları da alt rütbede subaylardır. Haliyle emirlere uymayanın apoleti sökülür. Kılıçdaroğlu emirlere uymayarak itaatsizlik etti. Ancak Akşener masada bir şey yapamayınca hemen kurmaylarını topladı. Kurmayları ders vermeye çoktan hazırdılar. Kendilerini ülkenin sahibi gören zatlar peş peşe mesajlar vermeye başladılar. Bir an bunların devletin kademelerinde yetkili olduklarını düşündüm. Sonuç korkunç. Kendileri gibi düşünmeyenlerin vay haline. Ülkenin ikinci büyük partisinin genel başkanının apoletlerini sökmeye kalkanların kendilerine muhalif olanlara neler yapacaklarını bir düşünün.

Aslında ülke siyaseti büyük bir felaketin eşiğinden döndü. Bunun önemini önümüzdeki günlerde daha iyi göreceğiz. Akşener’in konuşması sonrası Kılıçdaroğlu daha rahat görünüyordu. Belli ki o da rahatlamıştı. Haftalarca konuşsa izahını yapamayacağı gerçeği halk bizzat gördü. Şimdiye kadar ne zor bela masayı bir arada tuttuğu da görüldü. Akşener’in söylediklerinin aksine, kıskaca alınan İYİP değil, bizzat İYİP tarafından kıskaca alınan altılı masaydı. Her türlü demokratikleşme söylemine anında cevap yetiştiren bir strateji ile demokratik söylemin önü alınıyordu. Kendisi noter olmadığını belirtiyordu ama altılı masanın sözcülüğüne de yine kendisi soyunmuştu. Kendisi dışında kimseyi kabul etmeyen bir yaklaşım.

Akşener aslında bu senaryonun hazırlığını daha önce yapmıştı. Özellikle İmamoğlu’na ceza verildiğinde hemen İmamoğlu’nun yanında bitivermesi ve mücadelenin daha yeni başladığını belirtmesi bu senaryonun ilk işaretleriydi. O dönem Kılıçdaroğlu yanlış bilgilendirilmişti. Aslında o gün karar çıkmayacağı bilgisi verilmişti. Ama ne olduysa karar verildi. O gün izlenimlerimden Cumhur İttifakı’nın da hemen karar çıkmasını beklemediğini çıkardım. Ama karar çıkınca da hızlıca sahip çıktılar. Ne var ki herkesten önce sahneye Akşener çıktı. CHP’nin içine oynadı. Belediye başkanları ile genel başkanı karşı karşıya getirmeye çalıştı. Son çıkışı da bunun bir devamıdır.

Bir partinin genel başkanına karşı belediye başkanlarını aday olmaya davet etmek isyana davet etmektir. Genel başkana dolayısıyla partiye karşı çıkmaya çağırmaktır. Akşener bunun anlamını bilmiyor olamaz. Belediye başkanları da bunun ne anlama geldiğinin gayet farkındalar. Demokratik siyasette bir karara karşı çıkmak ve eleştirmek olması gerekendir. Ama eğer bu çağrı iktidarda olup karar vericilere karşı değil de muhalefete karşı yapılıyorsa işin içinde başka bir şey vardır. Bu demokratik siyasete değil darbe siyasetine çağrıdır. (Bu yazı yazıldığı sırada belediye başkanları Kılıçdaroğlu’nu desteklediklerini açıkladılar.)

Akşener resmi ideolojinin yılmaz savunucusudur. Ondan resmi aklın dışında hareket etmesi beklenmemelidir. Fazla da bir paye biçilmemelidir. İlk günden beri hiçbir zaman ülkenin demokrasi sorunu ile ilgilenmedi. İktidara yüklenmesi de her zaman ekonomik kriz üzerinden oldu. Hiçbir zaman farklı inanç ve etnisitenin haklarından kaynaklı hukuksuzlukları dillendirmedi. Altılı masayı da en çok bunun üzerinden zorladı. İktidara gelinmesi halinde ekonomi yönetiminin kendisine bırakılmasını istedi. Bunun için de Amerikalı şirketlerden akıl danıştığı biliniyor. Fırsatı olsa katliam yapmak için ihale açabilecek bir anlayıştan demokrasi beklemek de saflık olur.

Daha önceki birçok yazımda Akşener’e biçilen role ilişkin değerlendirme yaptım. Akşener’in yarım kalan Kürt inkar ve imha siyasetini başarıya götürmeye talip olduğuna vurgu yaptım. 90’larda tank ve top ile yapamadığını şimdi siyaset ile yapmaya çalıştığı gizlenmiyordu. A takımını 90’ların tetikçilerinden oluşturması da bunun göstergesidir. Bunlar siyaset ceketi giymiş apoletli generallerdir. Akşener de bu generallerin başkomutanıdır. Bu kadar büyük dirençle karşılaşacağını tahmin etmiyordu. İnkar ve imha siyasetini başarıya ulaştıracak derken Kürt ve Alevi (her ne kadar Kılıçdaroğlu bu kimliklerini yadsısa da) bir adaya destek vermek aklının ucundan geçmiyordu. Onun varlık sebebine aykırıydı.

Kılıçdaroğlu son dönemde başarılı bir siyaset izliyor. “Erdoğan’ı da yeneceğiz, onun propaganda makinesini de yeneceğiz” söylemi, durumun farkında olduğunu gösteriyor.

Tarih, ülkenin demokratikleşmesi için muazzam bir fırsat sunuyor. Emek ve Özgürlük ittifakı, Sol Güç Birliği ve Millet İttifakı ‘demokrasi ittifakı’ kurup seçimlere gitmesi halinde önlerinde hiçbir faşist güç duramaz. Deprem dayanışması gerçek halk dayanışması ve çözüm modelini ortaya koymuştur. Kılıçdaroğlu’nun cesur çıkışlarının biraz da Kürt Özgürlük Hareketi’nin çözüm modeline yakından tanıklık etmesiyle de bağlantısı olduğunu düşünüyorum. Kürtler yerinden yönetimle sorunların üstesinden nasıl gelineceğini en açık bir biçimde deprem dayanışmasıyla gösterdiler. Aynı şekilde solcu-sosyalistler de benzer tutumları sergilediler.

Apoletli siyasete dur deyip demokratik siyasetin yollarını açmanın zamanıdır.

#Apoletli #Siyaset

Enkazın altından yeni yaşama

Kendal Soysal

6 Şubat sabahına, rasathane kayıtlarının ötesinde insanlık tarihine geçecek bir depremin egemen sistem eliyle felaket halini almasına eşlik eden çok yönlü yüzleşmelerle uyandık. Yer kabuğunda yaşanan tektonik hareketlerin yüzeydeki insan, toplum ve devlet ilişkilerinde derinlemesine etkiler uyandırdığını Türkiye ve Suriye ölçeğinde ağır acılarla deneyimlemekteyiz. Doğal yaşamda bir tür olarak insanın kendi kendisiyle kurduğu ilişkiyi (etiği), kuracağı diğer tüm ilişkilerinin (sosyal, politik, kültürel…vs) başlangıç noktası olarak işaretlemek mümkün. Egemenlerin, bireylerin yaşamlarını sürdürecekleri koordinatları, mekândan muhtevaya kadar, algıların inşasından geleneklerin icadına değin yapılandırarak yeniden üretmesi, bireylerin kendi sosyal varoluşlarına çarpıtılmış bilinçle yaklaşmalarını doğurageldi. Böylece doğayla kurduğu ilişkide ona egemen olma, toplumda kendisinden farklı olana karşıt olma, devletle ilişkisinde de kul olmayı salık veren, sorgulayan değil uyum sağlayan, talep eden değil razı gelen insanlar haline getirilmişliğimiz kendi varlığımızı ıskalıyor oluşumuzun alametleridir. Yaşanan depremin ilk etapta insanın benliğiyle kurduğu ilişkiyi sorgulamaya açması bu açıdan önemli. Kapitalizmin beden politikalarıyla, biyoiktidar ve tüketim stratejileriyle bizleri atomize edişinin etkisinde, kendimizi tekil ve yalıtık bir varlık olarak ele alışımız/alıştırılmışlığımız dayanışmanın netameli bir ilişkiymiş gibi tasavvur edilmesine yol açmıştır. Kuşkusuz politik, kültürel, ekonomik içerimleri olmakla birlikte fakat bunlardan bir tık ötede dayanışmanın, bizatihi yaşamayı mümkün kılan, koruyan ve yeniden kuran bir canlılık refleksi olduğunu bu deprem bir kez daha göstermiş oldu. Zira dayanışma yaşatır mottosunun imlediği de tastamam budur.

Felaketin sarsıcı biçimde yaşandığı bölgenin toplumsal olarak Alevi, Sünni, Kürt, Türk, Arap kimliklerinden teşekkül eden çok kimlikli/kültürlü yapısıyla Türkiye’nin bir özetini sunması birkaç kelam daha etme olanağı veriyor. Cumhuriyet tarihi boyunca yaşamda eşit olmayı talep eden halklar maalesef ölümde eşitlenmiş oldu. Yıllarca tam da bu eşitlik, özgürlük, adalet ve demokrasi talebinin gürleşmesinin engellenmesi ve giderek zayıflatılması maksadıyla (bir tahakküm stratejisi klasiği olarak) Alevi-Sünni, Kürt-Türk-Arap, yerli-göçmen-mülteci karşıtlaştırmalarının ne kadar da inşa edilmiş, toplumsal doğanın çeşitliliğinde karşılığı olmayan hasımlıklar olduğuna da bu yıkım vesilesiyle bir kez daha tanıklık etmiş olduk. Biz neden düşmandık, kimler tarafından ve nasıl kin yüklü kılınmıştık? Oysa göçük altında ilk biz’ler koşmuştuk birbirimizin imdadına, en makbul olanının ölü olarak telakki edilen/ettirilen Kürt’tü hırkasını enkaz önünde çaresizce bekleyen Türk’ün üşüyen omuzlarına örten, aşı yenmez denilen Alevi’nindi bir tas çorbayı uzatan eller, tüm engelleri aşarak yardıma koşan engelli yurttaşlardı, enkazdan bir can daha çıkarabilir miyiz umuduyla canhıraş, çıplak ellerle beton eşeleyen tırnaklar mültecinindi ve ülkenin her yerinde nefes olunmaya çalışılan hayatlar hepimizindi. Dayanışmanın böylece hayatın bir veçhesi değil bizzat kendisi olmasıyla yüzleşiyoruz. Dayanışmazsak ölürüz.

Yaşadığımız bu felaket yalnızca bireylerin kendisiyle ya da toplumla değil fakat aynı zamanda devletle, merkeziyetçi egemen sistemle de yüzleşmesine vesile oldu. İdeolojik aygıtlar, hegemonik söylem tertibatları ve bir yığın öğretilmiş çaresizlikle malûl illüzyonlarla yüklü insan ve devlet arasındaki mesafe, felaketin travmasıyla kapanarak gerçeğin en çıplak haliyle yüz yüze kalındı. 1999 depreminden sonra alınmaya başlanan deprem vergilerinin, imar affı kararlarının, çarpık yapılaşmaların ve ekipman yetersizliğinin salt teknik anlamda bir tedbirsizlikle değil, insanı ihmal eden anlayışla ilgisi olduğu açıkça ortadadır. Uğruna herkesi tekmil düzen canını feda etmeye doktrine etmekte mahir olan devletin, bu kez iş yaşatmaya gelince aynı beceriyi gösterememiş olması, devlet için insan mı, yoksa insan için devlet mi, sorularını birey-toplum-devlet ilişkisinin yaşamı önceleyen biçimde yeniden cevaplanma ihtiyacını öne çekmiştir. Kuşkusuz bu soruların akla gelmesinin tek sebebi yalnızca devletin deprem sonrasında vakitlice müdahale edememiş olması değildir. Bununla birlikte başta HDP olmak üzere TMMOB, KESK, TTB ve gönüllüler gibi toplumsal muhalefet güçlerinin çabucak organize olarak afet bölgesine hızlı ve etkili biçimde intikal edip dayanışma ağlarını güçlü biçimde örebilmiş olmaları da bu soruların sorulmasında etkili olmuştur.

Henüz ilk depremin yıkıcılığının tespit edilmesine fırsat vermeden gün içinde bir ikinci depremin yaşanması yaşanan şoku katbekat arttırırken, toplumsal muhalefet güçlerinin kendisini bu şoktan sıyırabilip yerel dayanışmayı örgütleyerek felaket karşısında dalgakıran etkisinde bulunması, merkeziyetçi sistemin bu kez yaşam-ölüm düzleminde yeniden sorunsallaştırılmasını gündeme getirdi. Son yerel seçimlerde kazandığı belediyelerin neredeyse tamamına kayyum atanmış ve kadrolarının baskı, tutuklama, linç ve suikaste, dahası kapatma davasına maruz bırakılmış olmasına rağmen HDP, böylesi afet ve kriz anlarında bu denli mobilize ve organize olabilmesini savunduğu âdem-i merkeziyetçi demokrasi ilkesine borçludur. Bu vesileyle güçlü yerel demokrasi yaşamsal bir zaruret halini almıştır.

Toplumsal ekoloji perspektifinden doğa ve bir tür olarak kendiliğin entelektüel bilincini, demokratik ulus yaklaşımından farklılıkların dayanışarak, bir arada ve özgürce yaşayabileceği politik toplum bilincini, kadın özgürlüğü ve özgür eş yaşam ilkesinden yaşam etiğini damıtan, alternatif etik, politik ve entelektüel toplumun kanatlanmasının tam vaktidir. Minerva’nın baykuşu, demişti Hegel, ancak alacakaranlıkta uçar.

 

 

 

#Enkazın #altından #yeni #yaşama

Rojava sistemi İran’da da tartışılıyor

İran, Kurdistan ve Belucistan yoğunluklu başkaldırının geldiği noktayı Sinê’de doğan Gazeteci Agirî Şaho ile konuştuk

Mehmet Ali Çelebi

İran’da Şah Rıza Pehlevi hanedanına karşı TUDEH gibi, Halkın Fedailerinin bir bölümü gibi sol örgütlerin ve devrimci siyasi yapıların desteğini alan mollalar 1979’da iktidar oldu. Ayetullah Humeyni liderliğindeki rejim iktidarda güçlenince farklı düşünceleri tasfiyeye yöneldi; işkence, idam ve Kürt kentlerinde katliama başvurdu. Solcular ve Kürt dinamikler tasfiye edildi. Humeyni’den sonra dini lider olan Ali Hanaheny de bu politikayı sürdürdü, ordu tüccarlaştı ve ekonomiyi mollalar ile ordu parselleyip yağmaladı. Baskı, sansür, katliam, Evîn Cezaevi gibi yerlerde işkence, tecavüz, kadınlara ikinci sınıf muamele rejimin alamet-i farikası oldu. Periyodik olarak rejime karşı ayaklanmalar bastırıldı. Diktatörlüğe karşı dipte kaynama belirginleşirken 13 Eylül 2022’de kardeşinin yanında Tahran’da gözaltına alınan 22 yaşındaki Kürt kadını Jîna Emînî (Jîna Mahsa Amini) cenazesi 16 Eylül’de ailesine verildi. Memleketi Saqız’da 17 Eylül’de cenaze töreni sonrası protestolar başlayıp “Jin, Jiyan, Azadî” sloganı ile İran geneline yayıldı. Birçok ülke halklar farklı dillerde “Jin, Jiyan, Azadî” sloganıyla İran eyaletlerindeki direnişe destek verdi. Başkaldırı ilk haftalardaki ivmesini yitirse de Mart 2023’te de devam etti. Şubat 2023’te sokak bileşenleri İran İşçi ve Bağımsız Toplumsal Örgütler Sendikası’nı kurdu. Şubat-Mart 2023’te ise İran okullarında kız öğrencilere yönelik zehirli saldırılar arttı. İran’da ilk zehirlenmeler, 30 Kasım 2022’de dinsel sembolerden Kum kentindeki Nur Teknik Lisesi’nde görüldü, 18 öğrencide görülmüştü. Devrim Muhafızları, ordu, Besic ve mollaların herşeye nüfuz etmeye çalışırken zehirlemeler karşısında birşey yapmaması dikkat çekti. Direnişin boyutlarını Rojhilatê Kurdistan’ın Sinê-Merîwan şehrinde doğan, isyan günlüğünü izleyen Gazeteci Agirî Şaho ile gelişmelere dair sorularımızı yanıtladı.

İran’da şubat ve martta onlarca okulda bin kadar kız öğrenci zehirlendi. Neler oluyor? Kim ne amaçlıyor?

Birkaç yıl önce İran’daki kadınların yüzlerine asit döktüler. Bu yüzden kadınlar evlerinden çıkmaya korktular, başlarını açmaya korktular, eylemsiz kılındılar. İran’daki çoğu kadın asit olayından, yüzlerine atılan asitten sonra devletin bu duruma çok ses çıkarmadı. Bu toplumda bir korku yarattı. Şu anki “Jin Jiyan, Azadî” isyanında kadınlar öncü, bu nedenle birçok okulda bilinçli bir şekilde zehirleme olayı yaşanıyor. Onları tekrar korkutmak ve dışarıya çıkmalarını engellemek için radikal İslamcı grupların eliyle yapıyorlar. Allah adına yaptıklarını söyleyerek art arda açıklamalar yapıyorlar. Herkes bunların radikal İslamcılar olduğunu biliyor. Toplumu bu aktiflikten çıkarmak, kadın devrimin yarattığı prestiji kırmak için yapıyorlar.

Kürt kadını Jîna Mahsa Emînî’nin Tahran’da saçları gözüktüğü için gözaltında katledilmesi sonrası Rojhilatê Kurdistan eyaletinin Saqız kentinde 17 Eylül 2022’de başlayıp Tahran ve diğer eyaletlere yayılan isyanla İran dünya gündemine oturdu. Kış şartlarında Şubat 2023’te de protestolar, grevler sürdü. “Jin, Jiyan, Azadî”, “Zan, zendegi, azadî”, “Molla rejimi defol”, “Ölüm olsun zalime, ister şah olsun ister molla”, “Devrim Muhafızı’na ölüm!”, “Müslümanların Rehberi Rusya ve Çin’in uşağı”, “Örtülü, örtüsüz, devrime doğru ileri” gibi sloganlar öne çıktı. 6 aylık direnişin karakteri nasıl özetlenebilir?

İran serhildanı İran takvimi Hicri-Şemsi’ye göre 1401 yılında oldu, Mart 2023 ile birlikte Hicri-Şemsi’ye göre 1402 yılı olacak. İran’da 1996 ve 1999 yıllarında iki büyük isyan gerçekleşti. Bu isyanlara kadınlar ve gençler öncülük etti. Aralarında öğretmenler ve diğer kesimler de vardı. İran İslam Cumhuriyeti’nde 44 yıldır kadınlar çok ezildi, baskılandı. İran’ın temel kanun ve yasalarında yerleri çok yok. Kadınlar erkek gibi görülüyor ve engellerle dolu bir yaşamları var. Kadınlar evlere hapsedildi. Yine gençler İran’da işsiz. Bu yüzden İran’da birçok kesim, ulus, farklı diller, farklı inançlar baskılanıyor. Gençlerin geleceğe dair güzel umutları var. Bu isyanlarda kadınların “Jin, Jiyan, Azadî” sloganlarının atması bilinçlidir. Yani kadının özgür olması gerekliliği, özgür bir yaşamın olması ve İran halkların eşit bir yaşama kavuşacağı anlamı çıkar. Bu nedenle Kurdistan’da başladı bu isyan. 44 yıldır Kurdistan’da pozisyon güçleri vardı, medeni kurumlar vardı, muhalif kesimler vardı. 20 yy. isyanlarında güçlü bir tecrübe var. Bu nedenle herkesin gözü burada. Çok bedel ödedi. 44 yıl önce İslam Cumhuriyeti başa geldiğinde referandum yaptılar. Kürt halkının yüzde 95’i “İslam Cumhuriyeti olmasın” diye oy verdi. Bu yüzden bu isyanlar devam ediyor. Bütün İran halkları Kürt halkından cesaret aldılar. Bu isyanda Kürt halkı için “Çav u Ronahiya me ye” (Bizim gözümüz ve ışığımızdır) dediler.
İran’da hiçbir ses yokken Sinê, Mahabad, Bokan (Bükan) öncülük ettiler ve birçok şehit verdiler. Haftalarca ambargo altında çemberde kaldılar. Buna rağmen direndiler. Gençler direndiler. Şu an durum şu: Büyük şehirlerde, metropollerde birçok semtte de yürüyüşler var. Kurdistan bölgesinde imkan bulduklarında gece gündüz demeden yürüyüşler yapıyorlar. Belucistan’da başta dinsel bir çıkış ile başladı, cuma namazı çıkışı başladı. Başlangıç karakteri olarak erkek egemenlikliydi, daha sonra kadınlar bu öncülüğü aldı. Feodalizmin etkisi çok güçlü olmasına rağmen devrimci kadınlar öne çıktı.
Şu an İran’daki durum belki önceki günler gibi değil. Birçok örgüt ve kimlik var. İdeolojik, merkezi sistem sorunlar yaşıyor. Sistemin meşruluğu kalmadı. Halk mücadelesini başka bir şekilde sürdürüyor. Sanatçılar, aydınlar, kadınlar, gençler, sinema oyuncuları her fırsatta dijital medya üzerinden İslam Cumhuriyeti’ne karşı rahatsızlıklarını dile getiriyorlar. Devrim bitmiş veya bastırılmış değil, devrimin yöntemi değişti.

Meşruluğu kalmamış

Eylül 2022’den beri 4 protestocu idam edildi. Urmiye’de 2021’de tutuklanan Kürt siyasetçi ve aktivist Serkut Ahmadi idam edildi. Jîna Emînî’yi katleden Erşad Devriyesi’nin bağlı olduğu Ahlaki Emniyet Polisi (Gaşt-e Erşad) konusunda haberler çıktı. Sokak devriyelerine çıkarmama veya lağvetme yönlü haberler… Lağvedilmesi yönetim gündeminde olan kurumlar var mı? İdamlar yine lağvetme gibi palyatif adımlar halklara geri adım attırır mı?

Her ne kadar İran İslam Cumhuriyeti zindanlarda büyük bir işkence, baskı uygulasa da idamlar olsa da kimse pişman olmuş, geri adım atmış değil. Bu 6 aydır İran’daki halk ve Rojhilatê Kurdistan’daki halklar tarafından İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı güçlü bir basınç var. Birçok kişi ses çıkardı.
İran uluslararası kuruluşlardan gelen tepkileri ve demokratik sesleri kısmak için göstermelik de olsa kadın ‘Ahlak Polisleri’ni -ki bunlar toplum içinde ahlaksızlığı geliştiriyorlar- geri çektiğini kaydetti. Pişmanlık belirtisi gösterseler de asıl onlara geri adım attıran basınç oldu. Bu bir aldatma, kandırma ve popülist siyasettir. Birçok devlet idaresinde talimat verilmiş, hicabı (başını örtme) tam olmayan kadınları işten atıyorlar. Ama halk sahip çıkacak, kurumlar bu kişilere sahip çıkacak.
Şehirlerde dairelere, üniversitelere kameralar yerleştirilmiş. Yani zemin buldukları yerde hakimiyet kurmak için. Tüm kurumlarda polisin olmadığı yerde halkın üzerinde baskı oluşturmak istiyor. Ancak kadınlar İran’da birçok yerde eskisi gibi hicab (başörtüsü) takmayarak sisteme karşı duruş ve rahatsızlıklarını gösteriyorlar. Dijital medya üzerinde buna karşı çıkıyorlar. Şunu belirtmek istiyorum: Sistem bu isyanın etkisi azaltmak, bu isyanın çok renkliliğini ortadan kaldırmak ve soğutmak istedi. İran’da 18, 19, 20 ve 21 yaş aralığında çok genç nüfus var. Bunlar çok bilinçli ve umutsuz gençler. Çoğu işsiz. Bir gelecekleri yok. Ve bu özgürlükleri önünde büyük bir risk. İran reformlar yaparak tepkilerini dindirmek istiyor. İki, üç ay önce polisleri geri çektiğini söylese de şu an hakim oldukları yerlerde kadınlara karşı daha kötü uygulamalar var.
İran hükümeti, kamuoyunu ve halkı değişiklikler yaptığına inandırmak istedi, ama birinci günde herkes biliyordu ki bu bir aldatmacadır. İdam kararlarıyla siyasi tutsakları teslim altına almak ve onlar üzerinden bütünüyle halka gözdağı vermek istedi. Buna karşı halkın ortak sloganı “Birimiz gitse binler onun yerini alacak” oldu. Başta birkaç idamla halkı korkutmak, sindirmek istedi. Fakat halk daha çok sahiplendi.

Azeri ve Kürtler birbirilerine yakınlaştı

İsyan Farslar, Azeriler, Kürtler, Araplar, Beluçlar arasında çelişkileri ne ölçüde azalttı? Mayıs 1946’da Mahabad Cumhuriyeti ile Azerbaycan Milli Hükümeti arasındaki anlaşmanın tazelenmesi korkusu rejimde var mı?

44 yıldır İran’da yaşanan isyanlara halkın geneli katılsa da bu son isyanda çok rahatlıkla söylenebilir ki ilk defa bu kadar güçlü bir halk birlikteliği var. Bu isyanın temel özelliği ortak istekler ve hedefler önde. Çelişkiler çok az. Azeri ve Farslar Kurdistan’a ve Belucistan’a sahip çıktılar. Bu yaklaşım gelişerek büyüyor. İslam Cumhuriyeti ve daha öncesinde Pehlevi’nin halkın içerisinde inşa ettiği çelişkilerin etkisi azalıyor. Var olan çelişkiler daha çok dış muhalefet içinde olan çelişkilerdir. Muhalifler içinde saltanatçılara, ‘şah’ın oğluna maalesef bazı Kürt güçleri ve bazı Farslar, Amerika ve İngilizler destek veriyor. Bu çelişkiler daha çok dışarıdaki halk içinde yaşanıyor.
İçeride ise Azerbaycan’da Azeri ve Kürtler birbirlerine yakınlaştı. Bazı kesimler devlet içinde hem Kürt hem de Azeriler arasında çelişkiler çıkarmak istiyor. AKP-MHP tarafından örgütlendirilmiş Bazı Azeriler özellikle dijital medya üzerinden çelişkiler çıkarmak istiyor. Çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bu devrim İran halklarını birbirine yakınlaştırdı. Tümden çelişkilerin kalktığını, hiç kalmadığını söylemek doğru olmaz. Yalnız iyi bir zemin yarattı. Halklar ve siyasi güçler bu durum üzerinden iyi bir sonuç çıkarırlarsa demokratik ulus projesi yaşamsallaştırılabilir.
İran’da hiçbir ulus tek başına başarı sağlayamaz. Kürt halkı her ne kadar buna öncülük ettiyse de halklar bundan moral almış olsalar da ancak birlikte ve yardımlaşarak devrimi başarıya ulaştırabilirler. Sistemin meşruluğu kalmadı. Sistem büyük bir darbe aldı. Çok güçlü pozitif bir zemin yaratıldı. Bu 44 yılda halklar hiç bu kadar yakınlaşmamıştı, sloganlar hiç bu kadar ortaklaşmamıştı, istekler ve sahiplenme bu kadar ortaklaşmamıştı. Bu yüzden iyi bir zemin yakalandı. Bazı siyasi kesimlerin politize olduğunu söyledim, ama pragmatist bir politizelik değil. Dışarıda bazı muhalif güçlerin yaratmak istediğinin halkta karşılığı yok. Batılı ülkeler şu an onları destekliyor ve çelişkiler yaratmak istiyorlar. 44 yıldır iyi bir örnek var. ‘Arap Baharı’yla birçok ülkede değişimler oldu. Ortadoğu’da ve diğer birçok yerde sistemler değişti. Fakat İran hem tarihi hem de coğrafi olarak inançlar ve halklar olarak farklı bir yerde. Örneğin Türkler İran’ı işgal ettiklerinde Selçuklu sisteminde kral ve paşalar Türk’tü, fakat vezir ve sarayı yönetenler İranlılardı. Abbasiler İran’ı işgal ettiğinde İran’ı yönetenler İranlılardı. İslam sistem olarak, düşünce olarak yeniydi, yine de yönetmede İran’ın taklidiydi. İran’dan söz ettiğimde bütün bir İran halkını, Kürt, Beluci, Azeri, Türkmen, Arap sadece tek bir milletten bahsetmiyorum. İran’ın diğer bir özelliği sürekli dışa karşı bir savunma içinde olması. İran Ortadoğu’nun Fransa’sı olarak adlandırılır. Sürekli içteki başkaldırılarla yenilmiş, dıştan değil. Bu yüzden karakter olarak İran farklıdır.

Merkezi sistem, federalizm, konfederalizm, Rojava modeli tartışması

Molla rejimi kurucusu Ayetullah Humeyni döneminde Ekim 1981-Ağustos 1989 arasında 8 yıl başbakanlık yapan, muhalefete geçince Şubat 2011’den beri ev hapsinde olan Mir Hüseyin Musevi de halk oyuyla yeni rejimin kurulması gerektiğini söyledi. Rojava modeli de tartışılıyor. İran’daki Farslar, Azeriler, Beluçlar, Kürtlerin gelecek vizyonunda neler var?

Şunu söyleyebiliriz: ‘Şah’ın iktidarıyla çelişkiler ve kirlilikler çoğalmıştı, şimdi bu çatlak daha da derinleşti. Bu yüzden tam olarak sistemin yüzde 100 tarifi güçtür. İran halkı özgürlükçü bir halktır. Ortadoğu’da ve Kürt halkı içinde değişimler oldu. Rojhilatê Kurdistan’da okuyan kesimde rahatsızlıklar çok. Erkeklere oranla kadınlar daha fazla okuyor. İran’da bilinç üst düzeyde. Bu yüzden İran’daki sistem Suriye ve Irak ya da Afganistan’la karşılaştırılamaz. Benzerlikler olsa da çok eski bir sistemdir, çok eski ve uzmanlaşmış bir iktidarlaşma var. Fakat meşruluğu kalmamış. Ama gidişe dair kesin bir tarih kestirmek güç. Dış müdahaleler sayesinde bu sistem kendini koruyor. İçeriden çok daha rahat bir şekilde halkların dayanışması devrimi başarıya götürebilir.
Mir Hüseyin Musevi 15 yıla yakındır evinde tutukluydu. 2009’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde Hüseyin Musevi kazandı, fakat Mahmud Ahmedinejad’ı iktidara getirdiler. Halk karşı tepki gösterdi. Mir Hüseyin Musevi, yeni bir kanun çıkararak İran’ı bu krizden çıkarmak istiyor. Hüseyin Musevi’nin bu çabası kesinlikle özgürlük için ve halklar için değil, sistem içinde kadrolaşmayı ve sistemin bozulmasının önüne geçmektir. Devleti restore etmek, başka bir formülle iktidar olmak istiyorlar. Musevi’nin yaptığı tamamıyla iktidar savaşıdır. Özgürlük için devrim yapmak ya da halk için bir şey düşünmüyor. Musevi sistemin yıkılmasını istemiyor, yönetimin değişmesini istiyor. İran rejimi bu dönemde daha çok reformistleri, sporcuları öne çıkarmaya çalışıyor. Şimdi o sözde muhalif olarak gösterilenler, Musevi kesinlikle muhalif değil. Musevi, “İslam Cumhuriyeti gitsin, yeni bir sistem gelsin” demiyor. Bunlar iktidar savaşı içindeler, tekrardan iktidar olmak istiyorlar. Ne içeride ne de dışarıda fazla destekçisi var. Halk ne reformistleri ne de muhafazakarları istediğini söylüyor. Her ikisi de bitmiş, sistem çökmüş. Halk bunların farkında.
İran halkının çoğunluğu hem içeride hem de dışarıda olanlar merkezi bir sistem istemiyor. ‘La-Merkezi Sistem’ istiyorlar. Herkes bölgesinde kendi kendini yönetmek istiyor. Birçok insan Arapların deyimiyle ‘La-Merkezi Sistem’, Farsi deyimle ‘Xeyre Mutrmerkiz’ kelimesini kullanıyor, yani Federalizm, Konfederalizm sistemi… Yani herkesin eşit olduğu bir sistem, kadınların özgür olduğu ve yönetimde yer aldığı, gençlerin yönetimde yer aldığı, ulusların özgür olduğu ve her bölgede kendi dilleriyle eğitim aldığı bir sistem. Yani bunlar ortak taleplerdir. Rojava modeli başarılı bir modeldir. Demokratik ulus, halkların birlikte yaşamı tartışılıyor. Sosyalist, demokrat kesimler için başarılı bir örnektir. Yaklaşık 12 yıl oldu, Türkiye DAİŞ çeteleri ile bu kazanımlara saldırdı. Rojava sistemi demokratik bir sistem olarak buna karşı ayakta durmayı başardı. Bu sistem merkezi olmayıp halkların özgürlüğünü esas aldığı için İran’da da tartışılıyor.

Agirî Şaho kimdir?

Gazetecilik yapan Agirî Şaho Eylül 1977’de Sinê’ye (Senendec) bağlı Merîwan şehrinde doğdu.
1978’de zirveye ulaşan protesto ve kaos ortamında doğduğunu kaydeden Agirî Şaho yaşam yolunu şöyle özetliyor: “Çocukluğumda Rojhilatê Kurdistan’da Kürt güçleri İran rejimine karşı savaşıyordu. Çocukluğumuzda uzun yıllar İran’da, Rojhilatê Kurdistan’da Kürtçe okumak-yazmak yasaktı. Fakat biz evimizde yakın eş dost ve akrabalarımızla bunu geliştirdik. Daha sonra Merîwan’da edebi bir derneğin üyesi olarak yıllarca çalıştım. Yaklaşık 10 yıldır Avrupa’dayım. 15 yıldır basında çalışıyorum.”

* Çeviri için Mahsum Sağlam’a teşekkürler.

#Rojava #sistemi #İranda #tartışılıyor

ABD’de fırtına: En az 10 kişi hayatını kaybetti

ABD’de birçok eyalette etkili olan şiddetli rüzgar ve kasırgalar nedeniyle en az 10 kişi hayatını kaybetti

ABD’de kuzeydoğusu ile batı kıyısında etkisini gösteren şiddetli rüzgar ve kasırgalar dolayısıyla birçok hasar bildirildi, 1 milyondan fazla kişi elektriksiz kaldı.

Alabama eyaletinde rüzgarın ağaçları devirmesi sonucu 3 kişi yaşamını yitirdi. Mississippi’de ise bir kişi aracının üzerine ağaç düşmesi nedeniyle hayatını kaybetti.

Arkansas’ta yoğun yağışın ardından oluşan sele kapılan bir kişi, Tennessee’de de yine ağaçların şiddetli rüzgarla devrilmesi sonucu 2 kişi öldü. Fırtınanın yoğun şekilde etkili olduğu Kentucky’nin üç ilçesinde 3 kişi yaşamını yitirdi.

ABD Ulusal Hava Durumu Servisi (NWS) cuma günü ülkede etkili olan, saatte hızı 128 kilometreyi bulan güçlü rüzgarları “tarihi” olarak nitelerken, ülke genelindeki elektrik kesintilerini takip eden “PowerOutage.us” sitesine göre, Kentucky, Tennessee ve Michigan’da 1 milyondan fazla kişi kötü hava koşulları nedeniyle elektriksiz kaldı.

HABER MERKEZİ

#ABDde #fırtına #kişi #hayatını #kaybetti

‘Bilinçsiz enkaz kaldırma doğanın yıkımıdır’

Deprem bölgelerinde kaldırılan hafriyatın dökülmesi için seçilen noktaları endişe ile takip ettiklerini belirten Doğanın Çocukları, bilinsiz enkaz kaldırma çalışmalarının doğanın geri dönülemez yıkımına ve ciddi halk sağlığı sorunlarına yol açacağını söyledi

Doğanın Çocukları, Mereş merkezli meydana gelen depremin ardından yaşanan doğa talanına karşı Kadıköy’de bulunan Süreyya Operası önünde “Depremin rant odaklı imar planlarıyla nasıl katliama dönüştüğünü gördük. Kontrolsüz enkaz kaldırma çalışmalarına ve toplum sağlığını tehdit eden asbeste karşı sokaktayız” şiarıyla bir araya gelerek tepki gösterdi.

Felaketi büyüten rant politikalarıdır

Grup adına açıklama yapan Eylül Kara, yaşanan felaketin bugüne kadar sürdürülen siyasi ranttan kaynaklı yürütülen yanlış imar planlardan dolayı gerçekleştiğini vurgulayarak, “Tarım alanlarını, su havzalarını, korunan alanları hiçe sayan ve yıkılan kentlerde yeni binalarla yapacakları sermaye birikimini düşünenler, halk için büyük tehdit oluşturmaktadır. Eğer bugün bu kararnameyi kabul edersek, talancı ve rantçı anlayışın egemenliğinde Türkiye’de görmeye zorlandığımız kentleşme ve konut sorununu yeniden üretmeye, başka katliamları yaşamaya devam ederiz. Devletin bir lütufmuş gibi sunduğu ‘İmar Affı’nın, bilim insanlarından rapor almadan dikilen kaçak katlı binaların yarattığı yıkımı gören bizler bu kararnameyi kabul etmiyoruz” ifadelerini kullandı.

Enkaz kaldırma çalışmalrındaki tehlike

Enkaz kaldırma çalışmaları sırasında taşınan hafriyatın dökülmesi için seçilen noktaları endişe ile takip ettiklerini belirten Kara, bölgede yapılacak her türlü bilinçsiz enkaz kaldırma çalışmasının, doğanın geri dönülemez yıkımına ve ciddi halk sağlığı sorunlarına yol açacağının altını çizdi. Kara, “En önemli tehlikelerden birinin de binaların yıkımında ve enkaz kaldırma çalışmalarında ortaya çıkan silika, asbest gibi kanserojen tozlar ile cıva, kurşun, radon gazı gibi tehlikeli atıklardır. Bölgede mahsur kalan hayvanlar için gerekli arama kurtarma ve yardım çalışmalarının organize edilmediğini biliyoruz” dedi.

HABER MERKEZİ

#Bilinçsiz #enkaz #kaldırma #doğanın #yıkımıdır