Ana Sayfa Blog Sayfa 84

Alevi Medyası’nın trajik hikayesi! İSMAİL PEHLİVAN

“Eşeğin,öküz olma sevdasıyla
kulağından ve kuyruğundan olması!” Şeyhî

Avrupa’daki ve Türkiye’deki Alevi televizyonu olarak bilinen tüm medya organlarının kuruluş çalışmalarını başarıyla yürüten gazeteci dostum Şükrü Yıldız, Alevi Medyası’nın trajik hikayesini yazdı.

İlgiyle okuyacağınız bu hikayeyi köşeme taşıyarak; yapılan fedekarlığın, çekilen çilenin, uğruna verilen emeğin bilinmesi gerektiğini düşünüyorum.

Sevgili Şükrü Yıldız, Şeyhi’nin ifadesiyle “Eşeğin, öküz olma sevdası ile kulağından ve kuyruğundan olması!” olarak betimlediği Alevi Medyası’nın trajik hikayesi şöyle:

“Bizim gazetecilik hikayemiz nasıl organize olmuş, onu da okumak ya da görmek gerekiyor. Özellikle Türkiye’de 80 sonrasındaki göçle oluşan ve daha çok ülkeyi zorla terk etmek zorunda bırakılan kesimler, Avrupa’da gazetecilik deneyimiyle aslında kendilerini ifade etmek, toplumu anlatmak gibi bir misyon üstlenerek daha çok da dergicilik üzerinden bir yayıncılık yapıldı. Bu başlangıç, diasporanın kendi sözünü kurduğu bir eşik oldu; sonraki yıllarda atılan her adım bu zeminin üzerinde şekillendi.

Gazetecilik alanında, eğitimli ya da bu meslekte deneyimli kişilerden ziyade, kendini ifade etme ihtiyacı duyan kişiler ön plana çıktı. Bu ihtiyaç, çeşitli yayın organları aracılığıyla hızlıca bir gazetecilik mecrası doğurdu. İdeolojik ve politik etkilerle şekillendi. Dolayısıyla sahayı belirleyen temel unsur, mesleki uzmanlıktan ziyade acil ifade ihtiyacı ve politik pozisyon oldu.

Çünkü insanlar, bir anlamda içinde yer aldıkları siyasal grupları temsil etme amacıyla taraflı davrandılar. Kimi zaman kendi derneklerinin ya da kurumlarının yayın organları gibi yayıncılık yaptılar. Bugün yaşadığımız kurumsal ve editoryal sorunlar da bu anlayışın mirası olarak karşımıza çıkıyor. Yani, bugünkü sıkıntıların kökleri o dönemdeki bu tercihlerin içinde gizli kaldı.

Bugün yapılan gazetecilik, insanlarda güven bırakmadı; Türkiye’deki genel tablo da bunu açıkça gösteriyor. Oysa biz gazeteci olabilmek için çok emek verdik. Şimdi ise aynı emek, bilgi kirliliği, tarafgirlik ve derinleşen güvensizlik iklimi yüzünden toplum nezdinde karşılığını bulmakta zorlanıyor.

Geldiğimiz noktada gazetecilik öyle bir hale getirildi ki, saygı duyulan bir meslek olmaktan çıktı; aksine, sanki toplumsal sorunların merkezindeymiş gibi bir konuma itildi. Çünkü bilgi gazetecilikten geliyor, fakat bu bilginin kirliliği, taraflı aktarımı ya da kişisel çıkarlara dokunan biçimleri hem mesleğin hem de toplumun güvenini zedeliyor. Kısacası sorun yalnızca haber üretiminde değil; bilginin tüketimi ve dolaşımında da derinleşiyor.

Türkiye’de medyanın durumu ortada. Burada bir medya çalışması yürütmeye kalkıldığında ise tablo daha da ağırlaşıyor. Çünkü Türkiye’deki kurumlar kendi topraklarında daha fazla imkana sahip.

Biz, çoğu zaman haberi Türkiye’den yakalamaya çalışıyoruz; oysa oradaki gazetecilerin böyle bir erişim şansı doğal olarak daha yüksek. Ancak orada da baskılar, sansür, tutuklamalar gibi nedenlerle bu imkanlar sınırlanıyor. Böylece hem Türkiye’deki kısıtlamalar hem de Avrupa’daki kurumsal zayıflıklar, aynı zincirin iki halkası gibi birbirini besliyor.

Sonuçta biz burada, yaşadığımız ülkenin toplumsal gerçekliğine dayalı bir yayıncılığı yeterince geliştiremedik; odağımız hep Türkiye oldu. Bu nedenle gazetecilik, özellikle genç kuşak için artık cazip bir meslek olmaktan çıktı. Yerel bir kariyer yolu görünmediği için, gazetecilik bir meslekten çok bir “uğraş” olarak kalıyor.

Ortaya yine Türkiye merkezli, dar kapsamlı bir yayıncılık çıkıyor. İnsan kaynağının daralması, içerik çeşitliliğini ve alanlarda uzmanlaşmayı da ciddi biçimde sınırlıyor.

Ve bu durum, Türkiye’deki siyasi atmosferin Avrupa’daki medyaya yansımasıyla birlikte bir kısır döngüye dönüşmüş durumda. Yani biz, Erdoğan’ın hangi kararı aldığı, hangi siyasetçinin tutuklandığı ya da kimlerle hangi görüşmeleri yaptığı gibi başlıklarda konumlanarak, farkında olmadan kutuplaşmanın bir tarafı haline geliyoruz. Gündem belirleme gücü Türkiye’de kaldıkça, burada yerelde güven ve görünürlük inşa etmek de giderek zorlaşıyor.

Bir diğer sorun ise, resmi yayın organı olma geleneğinden gelen kurumların, kişilerin ve toplulukların gazetecilere bağımsız haber yapma imkanı tanımaması. Bağımsız bir editoryal çizgi yerine “kurum dili”nin öne çıkması, eleştirel mesafeyi daraltıyor ve gazeteciliğin özgünlüğünü zedeliyor.

Birçok televizyon kurdum ve bu televizyonlarda ne yazık ki gazeteciliğin temel ilkelerini esas alan bir habercilikten ziyade, kendi sorunlarımızı, özellikle Alevi toplumunun yaşadığı sıkıntıları anlatmaya ve Alevi örgütlülüğünün güçlenmesine katkı sunmaya yönelik bir yayıncılık yaptık. Bu çaba elbette çok değerli. Lakin kamu yararını merkeze alan, kendi içinde çok sesli bir haber yaklaşımıyla desteklenmediğinden doğal olarak kendi sınırlarına dayandı. Kurumların ulaştığı sınırların dışına çıkamadık.

Bugün hala yayınlarımız büyük ölçüde Alevi kurumlarının hassasiyetlerini merkeze alıyor. Alevi kurumları içindeki eleştirileri bile ekranlara taşıyamıyoruz. Bunun nedeni, kurumlar üstü bir bakış açısının medyada yerleşememesi ve bizim de uzun yıllar bu anlayışın içinde gazetecilik yapmış olmamız. Oysa iç eleştirileri ve beklentileri görünür kılmak, hem kurumsal olgunluğun hem de medya güvenilirliğinin önemli bir göstergesidir.

Yani bir anlamda kurumsal bir baskı var ve bu baskının etkisi güçlü. Diğer yandan, bu alanda faaliyet yürütmek isteyen biz gazeteciler de kendimize yönelik bir sansür uyguluyoruz. Böyle olunca dış baskı ile iç otosansür birbirini tamamlıyor ve haberciliğin manevra alanını daraltan çift yönlü bir kıskaca dönüşüyor.

Bu durumun sorumluluğunu sadece bir kesime yükleyip kendimizi aklamamız doğru olmaz. Biz gazeteciler de alternatif bir bakış açısını, ortak bir örgütlenme ve dayanışma zemini oluşturmayı başaramadık.

1980 sonrası döneme baktığımızda, gazetecilik eğitimimizi büyük ölçüde kurumlarımızın, partilerimizin, derneklerimizin ya da federasyonlarımızın resmi yayın organlarında tamamladık. Bu dönem, bizim medya davranış biçimimiz, yani gazeteciliğe bakış biçimimizi belirleyen temel ekseni oluşturdu.

Bir yanda Erdoğan iktidarının medya üzerindeki güçlü hakimiyeti, diğer yanda Cumhuriyet Halk Partisi etrafında şekillenen bir yapılanma var. Bu kutuplaşmış medya düzeni, diyalog kanallarını daraltıyor ve haberi adeta taraflar arası bir “savaş alanı”na çeviriyor. Gerçek muhalif medya ise imkansızlıklar içinde mücadelesini sürdürsede etki alanı sınırlı kalıyor.

Bugün bizim yaptığımız yayıncılık, çoğu zaman sorunlarımızı anlatma amacıyla yola çıkıp bir noktadan sonra propaganda aracına dönüşmüş durumda. Gazeteciler de farkında olmadan propagandist bir konuma itilmiş durumda. Bu kısır döngüyü aşmanın yolu; doğrulama, kaynak çeşitliliği ve karşı görüşe yer verme gibi gazeteciliğin temel ilkelerini ısrarla ve istikrarlı biçimde hayata geçirmekten geçiyor. Ama ne yazık ki şartlar bu durumu ortadan kaldırmış, meydan muhaberesine çevirmiş durumda.

Diğer taraftan, kurum ve kuruluşlarımız da mevcut haliyle kendi yapılanmalarını ya da medyalarını destekleme kültürüne sahip değil. Sürdürülebilir finansman ve şeffaf destek modelleri olmayınca, yayıncılık sürekli bir “kriz yönetimi” döngüsüne sıkışıyor.

Kurumlarımızın medya girişimlerini yeterince desteklememesi, geçmişte kurduğum yedi-sekiz televizyonun neden ayakta kalamadığını da açıklıyor. Bu tablo, Alevi toplumunun kendi medyasına sahip çıkmakta zorlandığını gösteriyor.

Bu durum doğrudan kurumlarımızın gazeteciliğe ve gazetecinin ürettiği bilgiye bakışıyla ilgilidir. Gazetecinin ürettiği içeriği bir “kurumsal duyuru” değil, “kamusal bilgi” olarak görmek, bu alanda gerçek bir zihinsel dönüşümün başlangıcı olacaktır.

Benim gazetecilik anlayışım, toplumun ulaşabileceği gerçeklerle ilgilidir. Hayali beklentilerle değil, mevcut değerlerin toplamından bir alan açmak gerektiğine inanırım.Toplumun imkanları ne kadarsa onla başlamayı esas alırım.

Almanya’da yaşıyorum. Benim yaşadığım binanın içinde, önünde, mahallede bir dizi çekiliyordu. Dizinin konusu, zengin bir Alman ailenin ekonomik zorluklar yaşayıp bizim mahalleye taşınması üzerine kurulu. Görüntünün anlattığıyla bizim gerçekte yaşadığımız arasındaki fark, aslında temsil sorununun en sade özeti

O dizide, bizim binanın birkaç kat altındaki balkonda bir sahne var: Ailenin çocuğu, çaresizliğini ve bu durumu kabullenemeyişini anlatıyor. İçinde bulundukları yeri gösterip işte bizim halimiz diyor. Oysa aynı mekan, bizim için emekle kazanılmış, hayatımızı kurduğumuz bir yaşam alanı. Bizim zorluklarla ulaşabildiğimiz bir yaşam alanı. Biz o evi bulmak için çok çalıştık. O evi bulduğumuzda çok mutlu olduk. O bizim mutluluğumuzdu. Ama o filmde bir Alman’ın acısıydı. Yani bizim kendi toplumsallığımızı görebilmemiz gerekiyor. Haddimizi bilmemiz gerekiyor. Atalarımızın dediği gibi ayağımızı yorgana göre uzatmamız gerekiyor. Diğeri Şeyhî’nin Harname Şiirindeki eşeğin öküz olma sevdası ile kulağından olmasıdır. Olduk.

Lüks binaların, güçlü televizyonların varlığını biz çok iyi biliyoruz. Yayıncılık serüvenimiz boyunca birçok teklif aldık; büyük bütçelerle bizi kendi etraflarında toplamaya çalışanlar oldu.

Biz, kendi kanallarımızı yaratma ve ayakta tutma mücadelesini hiçbir karşılık beklemeden, tamamen kendi emeğimizle yürüttük. Bu tercih, yayıncılığımıza etik bir yön kazandırdı; fakat aynı zamanda bu etik duruşun maliyetini de omuzlarımızda taşımamıza neden oldu. Biz, bizi görmek istemeyen; Alevileri yok sayan medya anlayışını teşhir ettik. Bu görünürlük, yılların ısrarının bir neticesidir.

Ben istisnasız bütün Alevi televizyonlarına kefilim. Hepsi büyük emeklerle, büyük fedakarlıklarla kuruldu. Bu kanallarda çalışan herkes, bütün kısıtlı imkanlara rağmen büyük bir özveriyle üretim yaptı, yapıyor. Bu kurumlarda görev alan tüm çalışanlar, saygıyı sonuna kadar hak eden emekçilerdir. Onlar, kimi zaman maaş alamadan, kimi zaman günlerce uykusuz kalarak, sadece inançları ve toplumsal sorumluluk duygularıyla bu işi sürdürdüler.

Şu anda bizim toplumumuzun tabanı belli. İçimizde para biriktirmiş, maddi imkanı olan insanlar elbette var. Ancak zenginleşmiş, zengin olmanın sorumluluğunu bilen ve bu zenginliği toplumsal faydaya dönüştürebilen bir Alevi toplumu henüz yok. Yani sermaye birikse bile, kamusal medyaya yatırım yapma alışkanlığı çok zayıf.

Biz bugün ayaktaysak, bu tamamen toplumumuzun küçük ama samimi katkıları sayesinde. Bizim gerçek yaşam hattımız, küçük ama düzenli desteklerden geçiyor. Bu desteklerin sürekliliği, Alevi medyasının varlığını koruyan en güçlü temel.

Bu yetişen kuşak, Alevi medyası yaşam ağının en değerli kazanımıdır. Alevi toplumu içerisinde yapabileceğimiz kadar, bildiğimiz kadar, üretebildiğimiz kadar yürüdük ve bu değerliydi.

Bunun için diyoruz ki, medyamızda çalışanların hareket tarzını kolaylaştırıcı olabilmesi için Alevi kurumlarının devreye girmesi gerekir. Kurumların rolü; kolaylaştırmak, çoğaltmak, korumaktır. Eğer kurumlar bu rolü oynamaz, “bu benim gazetecim, bu senin gazetecin” gibi ayrımlara düşerse, o zaman gazeteci alanı terk eder. Aidiyetçilik alanı daraltır, çalışma alanını kurutur. Kurutuyor.

Eleştirel alanı biz kurmak zorundayız. Kendimizi ifade edebilmek için bu alanın açık kalması gerekiyor. Ve bu alan üç temel dayanakla güçlenir: kurumsal destek, açık editoryal ve katılımcı izleyici.

Ben bütün Alevi televizyonlarının büyük bir umutla, büyük bir katılımcılıkla toplumunu bilgilendirmeye çalıştığına inanıyorum. Bu iyi niyet, yapısal kapasiteyle buluştuğunda gerçek dönüşüm başlar. Çünkü o kanallarda çalışan gazeteciler, kimseden bir şey almamış, büyük bölmü tamamen kendi emeklerinden vermişlerdir. Emeğin görülmesi, yeni emeği doğurur.

Kendi kapımızı kendi anahtarlarımızla açacağız. Anahtarlarımız belli: insan kaynağı, etik ilkeler, sürdürülebilir dayanışma.

Çünkü biz, bu toplumun hem tanığı hem de emekçisiyiz.”

ilk halktv.com.tr sayfsında yayınlanmıştır…

Turan Eser, Avrupa Alevi Gençler Birliği Kurultayı’nda Anıldı

Avrupa Alevi Gençler Birliği’nin (AAGB) Köln Cemevi’nde düzenlediği Tüzük Kurultayı, Alevi yol insanı ve yazar Turan Eser’in anılmasıyla başladı. Alevi gençliğinin inanç, bilgi ve hizmet ekseninde yürüttüğü mücadelenin önemi, Belçika Alevi Gençler Birliği Eşit Başkanı Melodi Türkoğlu tarafından yapılan konuşmada vurgulandı. Türkoğlu, Eser’in gençliğe ilham veren bir öğretmen olduğunu belirterek, onun fikirleriyle büyüyen birçok gencin bulunduğunu ifade etti.

Turan Eser’in yalnızca bir akademisyen değil, aynı zamanda bir gönül öğretmeni olduğunu dile getiren Türkoğlu, onun bıraktığı mirasın hala nefes almakta olduğunu kaydetti. Eser’in iki büyük öğrettinin gençlere yol göstermeye devam ettiğini belirten konuşmacı, bu öğretilerin inancın bilgiyle derinleşmesi ve bilginin hizmetle anlam bulması olduğunu söyledi.

Kurultayda, Eser’in oğlu Oğlucan Eser’in de yer alması, gençler için büyük bir anlam taşıdı. Türkoğlu, Oğlucan’ın babasından devraldığı bilgelik mirasının taşıyıcısı olduğunu ve bu iki gün boyunca onun varlığının Turan Eser’in ruhunu yeniden canlandırdığını dile getirdi. Eser’in eğitim ve bilinçlenme konusundaki katkıları, gençlerin ve toplumun geleceği için önemli bir referans olmaya devam ediyor.

Kurultay, sadece bir tüzük hazırlığı olmanın ötesinde, Alevi gençliğinin birliğini ve dirliğini yeniden inşa etme niyazını da taşıyor. Türkoğlu, Turan Eser’in anısı önünde, bilgiyi büyütme, sevgiyi çoğaltma ve hizmeti kutsama sözü vererek, gençlerin onun açtığı yolda kararlılıkla ilerleyeceğini ifade etti.

Alevi Öğrencilere Nefret Söylemi: Din Öğretmeni Görevden Alındı

İzmir Çiğli’de bulunan Kanuni İlkokulu’nda görevli bir din öğretmeninin, Alevi öğrencilere yönelik ayrımcı ve nefret içeren ifadeler kullandığı öğrenildi. Olay, öğrencilerin ailelerine durumu aktarmasıyla ortaya çıktı. Öğretmenin derste Alevi olan öğrencileri hedef alarak, “Onlar dinsizdir, namaz kılmaz, cinlerle birliktedir, cehenneme giderler” gibi ifadeler sarf ettiği bildirildi.

Yaşanan bu durum, öğrencilerin aileleri arasında infial yarattı. Ailelerin oluşturduğu WhatsApp grubunda da bu nefret söylemleri tartışıldı. Öğretmen, durumu inkar etmesine rağmen, okul idaresine yapılan başvurular sonucunda derse girmesi engellendi.

Eğitim Sen İzmir 2 Nolu Şube Başkanı Zeliha Danyeli, öğretmenin Sözleşmeli olarak görev yaptığını ve yaklaşık iki hafta önce okul yönetimi tarafından görevden alındığını doğruladı. Olayın ardından velilerin, öğretmenin Alevilere yönelik nefret söylemlerine karşı hukuki yollara başvuracağı ifade edildi.

Bu tür olaylar, eğitim ortamında ayrımcılığın ve nefret söyleminin kabul edilemez olduğunu bir kez daha göstermektedir. Her bireyin inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık hakkına sahip olduğu unutulmamalıdır.

Köln Cemevi’nde Avrupa Alevi Gençler Birliği Tüzük Kurultayı Yapılıyor

KÖLN – Avrupa Alevi Gençler Birliği (AAGB) Tüzük Kurultayı, Köln Cemevi’nde iki gün sürecek bir etkinlikle başladı. Kurultay, Alevi yol insanı ve araştırmacı-yazar Turan Eser ile toplumsal özgürlük mücadelelerinde yaşamını yitirenler için yapılan bir dakikalık saygı duruşuyla açıldı. Saygı duruşunun ardından gülbank okunarak delil uyandırıldı ve divan üyeleri seçimi gerçekleştirildi. Divanın belirlenmesinin ardından gündem maddeleri, Avrupa’nın farklı ülkelerinden gelen delegelerin onayına sunuldu.

AAGB Genel Başkanı Haşim Aslan, açılış konuşmasında Turan Eser’in Alevi gençlik örgütlenmesine yaptığı katkılara dikkat çekti. Kurultayda gündem maddeleri üzerine sunumlar yapılarak tartışmalar sürdürüldü. AABK Genel Başkanı Hüseyin Mat da kurultaya katılarak gençlerin duyarlılığına ve davalarına sahip çıkmalarının önemine vurgu yaptı. Mat, Avrupa’daki Alevi gençlerin ırkçılığa karşı yürütülen mücadelenin içinde yer almalarının gerekliliğini belirtti.

Alevi Kültür Merkezi – Cemevi Başkanı Gökhan Berk, Köln Cemevi olarak bu önemli genel kurula ev sahipliği yapmaktan duydukları onuru dile getirdi. AABK Eşit Başkanı Nevin Kamiloğlu, kurultaya gönderdiği yazılı mesajında, Alevi gençliğinin geleceği inşa etme sorumluluğuna dikkat çekerek, gençlerin birlik ve dayanışma içinde hareket etmeleri gerektiğini vurguladı.

FUAF’nin önceki dönem Eşit Başkanları’ndan Rozbi Demir, Alevi gençliğine hitap ederek, bu kurultayın Avrupa Alevi gençliğinin kendi yolunu yeniden tarif etmesi için bir fırsat sunduğunu belirtti. Demir, Alevi gençliğinin Avrupa Alevi Hareketi’nin öncülüğünü üstlenmesi gerektiğinin altını çizdi. Kurultay, iki gün boyunca çeşitli oturumlarla devam edecek ve Alevi gençliğinin temsiliyeti, örgütlenme modeli gibi konular ele alınacak.

Devletin sessizliği, FEDA ve DAKB’nin suçlarına ortaklık yapıyor!

Suriye’nin İdlib bölgesinden Türkiye’ye sığınan 22 Arap Alevi, Harran Geçici Barınma Merkezi’nde hayatta kalma mücadelesi veriyor. Avrupa Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Demokratik Alevi Kadın Birliği (DAKB), bu durumu “insanlık suçu” olarak nitelendirerek devleti göreve çağırdı. Açıklamada, Alevilerin yıllardır DAİŞ ve Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) gibi cihatçı grupların saldırılarına maruz kaldığı ve bu nedenle Türkiye’ye sığındıkları belirtildi.

FEDA ve DAKB, Türkiye’de de Alevi yurttaşların özgürlüklerinden mahrum bırakıldığını vurguladı. Açıklamada, “Bu insanlar evlerini, sevdiklerini geride bıraktı. Hayatta kalmak için Türkiye’ye sığındı ama şimdi, devlet eliyle yeniden ölümün kıyısına sürükleniyorlar” denildi. Geri gönderme yasağının ihlal edildiği de ifade edildi.

Bu gruplar, hükümete seslenerek, “Hiçbir devlet insanları inancı, kimliği ya da politik görüşü nedeniyle ölüme gönderemez” şeklinde sert bir uyarıda bulundu. Devletin sessizliğinin suça ortak olma anlamına geldiği vurgulandı. Açıklamada, Alevilere yönelik bu politikanın cihatçı grupları güçlendirdiği ve toplumda bir “ölümle terbiye edilme” anlayışının hâkim olduğu ifade edildi.

FEDA ve DAKB, geri gönderilmek istenen 22 Alevi sığınmacının hayatlarının tehlikede olduğunu belirterek hükümetin tutumunu eleştirdi. “Bu kişilerin Suriye’ye zorla geri gönderilmesi infaz, işkence ve zorla kaybedilme anlamına gelir. Bu bir prosedür değil, insanlık suçudur” denildi. Son olarak, kalıcı ve güvenli koruma sağlanması gerektiği çağrısında bulunuldu.

Dersim İnşa Kongresi Çalıştayı Oberursel’de Hayata Geçti

Oberursel’deki Dersim İnşa Kongresi (DİK) çerçevesinde, Alevi Kültür Merkezi’nde iki günlük bir çalıştay başladı. Çalıştayın ilk günü Dersimli bireylerin katılımıyla gerçekleşirken, ikinci gün Avrupa’daki Dersim kurumları ve Dersim’deki seçilmişlerle devam edecek. DİK eş başkanları Akife Polat ve Erol Aydın’ın yaptığı konuşmalar dikkat çekti.

Eş başkan Akife Polat, Dersimli kadınların kimliğinin inanç, sınıf ve cinsiyet gibi unsurların etkileşimiyle şekillendiğini vurguladı. Bu kesişimlerin, özellikle anadilde inanç ritüellerinin sürdürülmesiyle güçlendiğini belirten Polat, eşitsizlik sorununa da dikkat çekti. “Eşitliğin mevcut olmaması, Dersim adına faaliyet yürüten kurumlarda dahi gözlemlenebilmektedir” dedi.

Eski DİK yöneticisi Mustafa Şen, geçmişteki çalışmalara dair eleştirilerde bulundu. Hedeflenen büyümenin sağlanamadığını ifade eden Şen, “Olumsuzlukları örtbas etmek yerine yapılan yanlışları açıkça ortaya koymak gerekir” dedi. Derneklerin ve önemli şahsiyetlerin katılımının yetersiz olduğunu belirten Şen, bu durumun kendileri için büyük bir eksiklik olduğunu ekledi.

Çalıştayda konuşmalar devam ediyor. Katılımcılar, Dersim’in geleceği ve mevcut sorunları üzerine fikir alışverişinde bulunuyor.

Fransa Alevi Birlikleri: Basın özgürlüğü halkın sesidir, susturulamaz!

Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu (FUAF), Tele 1 Televizyonu’na kayyum atanması ve gazeteci Merdan Yanardağ’ın gözaltına alınmasına sert tepki gösterdi. FUAF, basın özgürlüğünün hakikatin, adaletin ve demokrasinin temel direği olduğunu vurgulayarak, “Halkın sesi susturulamaz” ifadesini kullandı.

Federasyon, Türkiye’de basın özgürlüğü ve demokrasinin ağır biçimde ihlal edildiğini belirterek, bu gelişmeleri derin bir kaygı ve öfkeyle karşıladıklarını açıkladı. “Tele 1’e kayyum atanması, halkın vicdanına darbedir” diyen FUAF, bağımsız gazeteciliğin önemine dikkat çekti.

Merdan Yanardağ’a yöneltilen “casusluk” suçlamasının kabul edilemez olduğunu ifade eden federasyon, bu tür suçlamaların gazetecilerin itibarsızlaştırılmaya çalışıldığını gösterdiğini belirtti. FUAF, Yanardağ’ın halkın haber alma hakkını savunan bir gazeteci olduğunu vurguladı.

Tele 1’in bağımsız ve eleştirel gazeteciliğin simgelerinden biri olduğunu hatırlatan FUAF, hiçbir fikrin halkın sesinin susturulmasını meşru kılamayacağını ifade etti. Açıklamada, Alevi inancının adalet ve hakikat temelli değerlerine vurgu yapılarak, “Hakikatin susturulmasına sessiz kalmak, yolumuzun özüne aykırıdır” denildi.

FUAF, düşünce ve ifade özgürlüğünü savunmaya devam edeceklerini belirterek, “Bir ülke basınını susturduğunda, önce kalemler kırılır, sonra vicdanlar” uyarısında bulundu. Kayyum zihniyetinin son bulması ve hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesi gerektiği ifade edildi.

Alevi Kurumları Tek Ses: “Basın Özgürlüğü İktidarın Keyfine Bırakılamaz!”

Alevi Bektaşi Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Türkiye Alevi Federasyonu, Alevi Kültür Dernekleri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu, TELE 1 televizyon kanalına kayyum atanmasını kınadı. Ortak bir açıklama yayımlayan Alevi kurumları, halkın haber alma hakkına ve basın özgürlüğüne yönelik bu saldırıyı asla kabul etmediklerini belirtti.

Açıklamada, TELE 1’e yönelik kayyum kararının halkın haber alma hakkını hedef aldığı ifade edilerek, “Bu antidemokratik müdahale, demokratik düzene ve ifade özgürlüğüne ağır bir darbedir” denildi. Alevi kurumları, iktidarın muhalif kesimlere yönelik baskıcı politikalarının demokratik toplum düzeniyle bağdaşmadığını vurguladı.

Kurumlar, “İktidarın, muhalif tüm kesimlere yönelik baskıcı, susturma ve sindirme politikaları, çoğulculuğu yok sayan bir yaklaşım sergilemektedir. Bu duruma karşı geri adım atmayacağız” ifadelerini kullandı. Ayrıca, basın özgürlüğünü ortadan kaldıran hukuksuz kararın derhal geri alınması ve demokratik hakların güvence altına alınması talep edildi.

Alevi kurumları, açıklamalarını “Basın özgürlüğü hiçbir iktidarın keyfine göre sınırlandırılamaz” vurgusuyla tamamladı. Bu durumun, toplumsal değerler ve demokrasi için önemli bir tehdit oluşturduğunun altını çizdiler.

Gösterişli Beton Külliyeler Alevi Bektaşi İnancını Özünden Koparamaz KENAN KÜÇÜK

Alevi Bektaşi inancı dışarıdan müdahalelere, dayatmalara veya tanımlamalara boyun eğmez. Siyasi parti, siyasetçi ya da Yola bağlı olmayan kişiler bu inancı kendi çıkarlarına göre tanımlama, yönlendirme veya kontrol etme hakkına sahip değildir.

“Alevi İslam” adıyla yapılan tanımlar, bu Yol’un tarihsel, kültürel ve felsefi özünü çarpıtmaktan başka bir işe yaramaz. Alevilik bir mezhep ya da başka bir dinin parçası değil, kendi öğretisi, erkanı ve felsefesiyle özgün bir yoludur. Yolu herhangi bir dine veya ideolojiye indirgemek, yüzyıllardır süregelen asimilasyonun bugünkü biçimidir.

Alevi Bektaşi inancı, Anadolu’da insan sevgisi, doğa bilinci ve tüm inançlara saygıyı esas alarak; ilim ve bilimi hedef edinmiş hakikat arayışıyla kök salmıştır. Bu Yol korkuya değil bilince, biata değil sorgulamaya, şekle değil özü önemser.

İnsanı merkeze koyan bu inanç, iktidarın gölgesinde ya da beton duvarlar arasında nefes almaz; secdesi gösterişli yapılarda değil, insanın özündedir.

Alevilik, tarih boyunca özünden koparmaya çalışan tüm çabaları boşa çıkarmıştır. Yolundan ve özünden asla taviz vermemiş, bugün de vermeyecektir. Kendi özüne, değerlerine ve Yol’una bağlı Alevi toplumu, tüm baskılara rağmen daima ayakta kalmış ve ışığını korumuştur.

İki yüz yıl önce II. Mahmud, Hacı Bektaş Dergahı’nda Bektaşi dedelerini görevden alarak sürgüne göndermiş ve yerine Nakşibendi şeyhlerini kayyum olarak atamıştır. Aynı dönemde dergahın avlusuna cami yaptırmış ve Alevi Bektaşi inancını saray merkezli din anlayışına göre yeniden biçimlendirmeyi amaçlamıştır.

Bugün külliye adıyla yükselen abartılı yapılar ve özellikle öne çıkarılan “Alevi İslam” söylemleri, iki yüz yıl öncesini hatırlatmaktadır. O gün dergaha atananlar vardı, bugün ise protokol kapılarında sıraya dizilen, fotoğraf karesine girmek için yarışan sözde dedeler var.

Fark yalnızca biçimdedir; niyet aynıdır. Amaç, Alevi Bektaşi inancını özünden koparmak ve resmi tanımlar içine hapsetmektir.

Alevilik devletin dayatmasıyla şekillenmemiştir. Tarihi boyunca hiçbir güce boyun eğmemiş, hiçbir iktidara biat etmemiştir. Bu Yol yüzyıllardır pirin rehberliği, zakirin nefesi ve canların rızalığıyla yaşam bulmuştur.

Yolun gücü taş duvarlarda değil, halkın gönlünde; muhabbet halkasının ışığında saklıdır.

Bugün kimi sözde dedeler külliyelerin gölgesinde yer arasa da gerçek pirlik protokol masasında değil, cem meydanında, canların gözünde ve gönlünde ölçülür. Gösterişli yapılar yükseltilse de Yol’un hakikati gösterişle değil, yalnızca rızalıkla kurulan muhabbet halkasında yaşar.

Alevi Bektaşi inancı dün olduğu gibi bugün de kendi Yolunda yürümektedir. Ne devletin tanımıyla ne de siyasetin yönlendirmesiyle var olur. Bu Yol, iktidarların değil; hakikat arayan canların yoludur.

İki yüz yıl önce dergaha yapılan kayyum ataması Ocağın ateşini söndüremedi, bugün de beton külliyeler ve resmi tanımlar bu ışığı söndüremez.

Alevilik, Hak ile insan arasındaki görünmez bağdır. Sarayda değil gönülde, protokolde değil cem meydanında yaşar.

Yolumuz, özümüz ve muhabbet halkamız her daim dimdik ayaktadır. Ocağın ateşi hiçbir güç tarafından söndürülemez; yolumuzu aydınlatmaya devam edecektir.


24.09.2025 / Alevi Haber Ağı

ADA: Merdan Yanardağ ve TELE 1’e Alevi Dayanışması Büyüyor!

“Özgür basın iyi ya da kötü olabilir, ama özgürlük olmayınca basın ancak ve ancak kötü olacaktır.” – Albert Camus. Ülkemizde basın özgürlüğüne yönelik saldırılar her geçen gün artmaktadır. Bugün sabah saatlerinde TELE 1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, casusluk suçlamasıyla gözaltına alınmış ve aynı gün akşamında TELE 1’e kayyum atanmıştır. Bu gelişmeler, halkın gerçekleri öğrenme hakkına yönelik ciddi bir tehdit teşkil etmektedir.

TELE 1, yıllardır iktidarın baskılarına karşı durarak halkın sesi olmuştur. Kayyum atanması, yalnızca bir medya kuruluşunu değil, demokrasi ve özgür basın anlayışını da hedef almış durumdadır. Ana Haber Bülteni, kayyum ataması sonrası TMSF yetkilileri tarafından yarıda kesildi. Sunucu Murat Taylan, izleyicilere kayyum yönetimi altında bir yayının başlayacağını duyurarak bu durumu protesto etti.

TELE 1 programcısı Tuncay Mollaveisoğlu, kayyum kararına tepki olarak istifa ettiğini açıkladı. Mollaveisoğlu, Merdan Yanardağ’a olan inancını dile getirirken, halkın haber alma hakkının karartılmak istendiğini vurguladı. Bu durum, basına yönelik baskıların yalnızca bir parçasıdır ve toplumda derin bir rahatsızlık yaratmaktadır.

Alevi Dayanışma Ağı (ADA) olarak, basın üzerindeki baskılara karşı duruyoruz. TELE 1’in susturulması, demokratik kamuoyunun susturulması anlamına gelmektedir. Alevi toplumu, tarih boyunca adaletin ve hakikatin yanında yer almıştır. Bugün de bu inançla, gerçeği dile getirmenin suç olmadığını savunuyoruz.

Merdan Yanardağ ve TELE 1 emekçilerinin yanında olduğumuzu belirtirken, tüm demokratik kurumları, Alevi halkımızı ve vicdan sahibi bireyleri bu saldırıya karşı dayanışmaya çağırıyoruz. Türkiye halkları, baskılara ve sansüre teslim olmayacaktır.