Ana Sayfa Blog Sayfa 84

Zorbalığa Karşı Vicdan ENGİN DOĞRU

Tarih, yaşandığı zaman ve mekan farklı olsa da zorba tiran diktatörlerinden geçilmez. Toplumsallaşma ve uygarlaşma süreçlerinin belirgin özelliklerinden biri de aynı dönemlerde ortaya çıkan zorba tiran diktatörlere karşı verilen mücadeledir. Tarihe bakıldığında, zora dayalı olarak ortaya çıkan güç ile kendini var eden ve güce dayalı olarak kendini korumaya çalışanların ortaya çıkış süreçleri; toplumsal, coğrafi, inançsal farklılıklar ve amaçlardaki değişikliklere rağmen kişilik özellikleri, yaklaşım ve yöntemlerindeki benzer yönler dikkat çeker.

Bugün coğrafyamızdaki gelişim süreçleri ve yaşanan sürece baktığımızda, tarihsel süreçte birçok benzerliği görmekteyiz. Bu yönüyle tarih üreticidir ve mukayese imkanı tanır. Orta Çağ karanlığının yaşandığı süreçlerde, Cenevrede Calvin ile başlayan süreç ve Calvinin izlediği yol, yöntem ve açılara, çelişkilere bakıldığında, günümüzde yaşanılan süreçte benzerlik dikkat çekicidir.

1530lu yıllarda Hristiyanlığın yaşadığı iç çekişmeler kendini yıkım olarak ortaya koyarken, Katolik Kiliseye karşı Farelin yıkan, bozan yaklaşımları ilginç deneyimlerin yaşanmasına sebep olmuştur. Farelin yıkıp bozduğu ama yerine yenisini koyamadığı süreçte din reformcusu Calvin, Fransadan kaçıp Cenevreye gelir ve gelgitli süreç sonunda Cenevreye yerleşir. Calvinin ipleri eline almadan önce Cenevre, hareketli, canlı, yaşamın renkli olduğu ve insanların mutlu olduğu bir yerdir. Calvin, dini otorite olarak kendini yerleştirir ve Cenevrede sadece dini konularda değil, yaşamın her alanına müdahale etmeye başlar. Başlangıçta hoşgörü ve reform ile yola çıkan Calvin, kendini güçlendirip gerçek yüzünü göstermeye başlar. Önce yaşamın içinde çok dikkat çekmeyen yasaklamalara başlar: eteğin boyu, renkler, şarkılar, eğlenceler gibi küçük yasaklamaların ardından şehir meclisini tümüyle denetlemeye başlar. Calvin yavaş yavaş katı bir disiplinle, adı altında yaşamın her alanına müdahale etmeye başlar. Farklı düşüncelerin, muhalif seslerin ince, kirli siyasette sürdürüldüğü bu süreçte, küçük müdahalelerle başlayan Calvin, artık dini otorite kadar aslında siyasal otorite haline gelmiş ve tüm toplumu tektipleştirmeye başlamıştır. Farklı hiçbir ses ve renk bırakmamış, Cenevreyi monoton, cansız, mekanik ve korkulan bir yer haline getiren Calvin, giderek zorbalar aşmış kibri ile gerçeklerden hızla uzaklaşmıştır. Öyle ki, kendi düşüncesi, kendi yazdığı kitaba aykırı düşen herkesi cezalandırmaya başlamış; iblislikle, din dışılıkla suçlamayı alışkanlık haline getirmiştir.

Kendisinden farklı düşünen Servetoyu önce hapsetmiş, zulmetmiş, buna rağmen Serveto düşüncesinde ısrar edince diri diri yaktırmıştır. Yine dönemin hümanistlerinden ve yakın tanıdığı Castellioyu farklı düşüncelerinden dolayı entrikalar ve tertiplerle sürgüne gitmek zorunda bırakmıştır. Castellioyu sürgünde rahat bırakmamış, sürekli tasfiye etmeye çalışmıştır. Reform adı altında yola çıkan Calvinin güç elde ettikçe zorbalaşması, bir tirana, diktatöre dönüşerek kendini tek otorite haline getirmesi günümüzde yaşanılan süreçlere ne kadar benzemektedir!

Calvinin gerçek kişiliğinin anlaşılması, yaşanılan büyük acı ve yıkımların ardından ancak onun zorbalığına, diktatörlüğüne karşı Serveto, Castellio gibi muhaliflerin vicdanının sesini yükseltmesi ve bedelini ödemesiyle mümkün olmuştur. Calvinin tiranlaşma sürecinde dini otoritesini büyüttükçe siyasi otoriteyi, yargıyı ve benzeri tüm güç aygıtlarını ele geçirmesi, iktidar hırsının ve güç sergilemesinin yol açtığı felaketleri görmesini engellemiştir; çünkü yaptığı ve söylediği her şeyi doğru sanıyordu.

Calvin Cenevresinde toplum, başta yaşanılanları anlamamış; yaşamın içindeki küçük yasaklara karşı çıkmamış, sonrasında yaşadığı acıların sebebi olmuştur. Cenevreliler yaşanılan acı tecrübelerle durumu anlayıp karşı çıkmak istediğinde ise dini otoriteyle beraber siyaseti, yargıyı, yaşamı ele geçiren zorba Calvinin yarattığı korku ile sinmiş, tanınmaz hale gelmiştir bile.

Uzun süren ve coğrafyamızdan uzak bir alanda yaşanan bu sürecin, asırlar sonra yaşadığımız süreçle benzerlikleri düşünüldüğünde üzerinde durmayı gerektiren öğretici deneyimler barındırdığı görülür.

Siyasal İslam’ın etkisiz de olsa uzun süren mücadele geleneği, 1980 faşist darbesinden sonra adım adım yukarı taşınmıştır. Kutsal devletin kendi bekası için kullanmak istediği Siyasal İslam, bu ilişki içerisinde sistemi ele geçirme gizli ajandası için yıllarca mağduru oynamıştır. 2000li yıllarda iktidara geldiğinde ise Calvinin Cenevresindeki gibi reform ve yenilik iddiası vardır. Bu iddiasını hoşgörü, barış, eşitlik, demokrasi ve özgürlük söylemiyle pekiştirmiş; vesayet sistemine karşı demokrasi söylemiyle gerçek yüzünü maskelemiştir. Bu maskeyi takıp farklı seslere, kesimlere mavi boncuk dağıtmıştır. Kendinden emin oluncaya kadar partnerleri değişse de sahte söylemleri, ihtiyaç oranında hep kullanmıştır.

Siyasal İslam, uluslararası sermaye ve emperyalistler tarafından iktidara taşınıp güçlenmeye başladığında, çıkışındaki liberal, özgürlükçü, demokratik söylem değişmeye başlamış ve yavaş yavaş maskesini indirip gerçek yüzünü göstermeye başlamıştır. Özgürlükçü söylem yerini dini, milliyetçi söyleme ve baskıcı, tekçi uygulamalara bırakmıştır. Giyimden yiyecek-içeceğe, çocukların dinlenecek müziğine, izlenecek filmlere kadar yaşamın her alanına müdahaleler başlamıştır. Tek renk, tek ses, yerli, milli, dindar, kindar toplum hedefi adım adım örülmeye başlanmıştır.

Vesayet sisteminden kurtulmak iddiasındaki baskıcı, tekçi zihniyet, uygun gerici ittifaklarla gizli ajandasına uygun olarak sistemi yeniden dizayn etmeye başlamıştır. Yargı, talimatlarla yönetilir hale getirilmiş, bu hukuk muhalifleri susturma, cezalandırmanın aracına dönüştürülmüştür. Özgürlükçü, liberal, demokratik söylem tekçi, otoriter sisteme dönüşmüş ve tüm sistem, tek adamın iki dudağının arasından çıkan seslerle örgütlenmiş, yönetilmeye başlanmıştır.

Calvini anlatan Stefan Zweig benzer durumu kitabında şöyle ifade ediyor: Hiçbir diktatör güç olmaksızın düşünülemez ve ayakta kalamaz. Gücü elinde tutmak isteyen, gücün aygıtlarını da ele geçirmelidir. Emir vermek isteyen cezalandırma yetkisine de sahip olmalıdır.Zweigin dönem belirlemesinde olduğu gibi, Siyasal İslam gizli ajandasını hayata geçirirken tarihteki zorba diktatörlerin pratik süreçlerinden etkilenmiş görünmektedir.

Zorbalık ve Toplum

Siyasal İslam’ın iktidara ulaşma çabası, sahte söylemlerini açığa çıkardıktan sonra artık kendini gizleme ihtiyacı duymadan açık bir zorbalığa dönüşmüş durumdadır. Zorbalık sisteminde toplumun değer yargıları ve sorguları kurumsallaşması için istismar ediliyor; bunun yetmediği yerde zor aygıtları kontrol edilerek kullanılıyor.

Toplumun bir kesimi değerlerine hitap edilerek susturulurken, kalanı zor aygıtlarının her türlü marifetiyle susturuluyor. Bu şekilde tamamen susturulmuş, suskun toplum yaratılıyor; korku toplumu oluşturularak monarşik, diktatoryal hevesler bir bir hayata geçiriliyor.

Zorbalığa karşı vicdanın sesi olabilecek tüm muhalif kesimler ince siyasilerle etkisizleştirildi, muhalif kesimler çıkarlarla yanına çekiliyor. Bunu kabul etmeyenler ise çeşitli vesilelerle susturuluyor. Medya tekelleri ile kimi sanatçılar muhalif kimlikleri öne çıkartılıp, onların ağzından sistemi övücü, destekleyici, yumuşatıcı röportajlar yapılıyor. Bu şekilde medyada zorbalık maskeleme yoluna gidiliyor. Sanatçının sanata verdiği önem işlenirken, öte yandan zorbalığı eleştiren sanatçılar medya üzerinden linç ve yargı marifetiyle susturuluyor.

Kendi yanına geçen itibarsızlaşmış muhalif siyasetçiler belediye başkanı, milletvekili, danışman yapılırken; bu kirli siyasete karşı duranlar zindanlara dolduruluyor. Zorbalığa hizmet eden akademisyenler rektör yapılıp parlatılırken, bilim ahlakına sahip çıkıp barış, hukuk, demokrasi diyenler yargı kıtasıyla nefes alamaz hale getiriliyor.

Verilen kısım örneklerde olduğu gibi, Siyasal İslam zorbalık sistemini kurumsallaştırırken tek doğruyu söyleyen, tek doğruyu bilen olarak farklı hiçbir sese, renge tahammül edemiyor. Hoşgörü, kardeşlik, barış, demokrasi, özgürlük söylemi artık tek vatan, tek dil, tek din, tek adamgibi aslına rücu ederken bütün maskeler düşmüş, gerçek çıplaklığıyla kalıyor.

Tekçi sistemde toplum tekleştiriliyor. Toplum, tek bilenin çizdiği sınırlar içinde tekçi bir yaşama mahkum ediliyor. Yaşam, öyle bir hale getiriliyor ki; tek adamın doğruları herkesin doğruları haline geliyor, tek adamın karşı çıktığı yanlış da olsa sadece tek adamın ağzından çıktığı için doğru kabul ediliyor.

Zorbalık sistemi yarattığı korku ile toplumu esir alırken, doğru-yanlış sorgulanmaz, sonsuz biat ile kabul edilir hale geliyor.

Zorbalığın anlayışında renk yoktur; çok renk olması en büyük tehlike kabul edilir. Tüm yaşam, tek renk içinde sürer. Doğal yaşamın var olan renkleri inkar edilerek tek renge dönüştürülür.

Toplum, zorbalık sistemindeki tekçilliği, tek adamın ağzına bakarak yaşamanın yanlışlığını ve anlamsızlığını fark eder. Ama yaratılan korku sistemi, toplumu öyle bir hale getirir ki; kimse fark ettiğini söyleme cesaretini gösteremez. Hiçbir şeyden korkup girilemeyen her türlü insancıl zaaf diye alay edilen zorbalık müthiş bir kuvvettir. Sistemli biçimde düşünülüp tasarlanmış, despotu uygulanan devlet terörü bireyin iradesini etkisiz hale getirir, her toplumu çözer, altını oyar, bitiren bir hastalık gibi ruhları kemirir. Çok geçmeden toplumsal korkaklık onun yardımcısı ve yardakçısı olur. Herkes kendini zayıf hissettiği için diğerlerini suçlar ve korkaklar, korkularından tiranın buyruklarına ve yasaklarına hevesle itaat eder.

Siyasal İslam’ın kendini kurumsallaştırdığı yeni sisteme geçiş yaptığı günümüzde korku, toplumun en ince damarlarına kadar indirgenmeye çalışılıyor. Çoğu zaman çok önemsenmeyen girişimlerin bir süre sonra sistemde bir baskının aracına dönüştüğünü görüyoruz. Korku yayıldıkça zorbalıkta olduğu gibi Siyasal İslam da artık baskıcı, yanlış düşüncelerini ve müdahalelerini gizleme gereği duymadan açıkça ifade ediyor. En ufak muhalif sesi yargı eliyle sustururken; farklı olana hakaret etmekte, küçümsemekte, hedef göstererek bertaraf etmeye çalışmaktadır. Hitlerin, Calvinin, Mussolininin yaşamları adeta yeniden canlanıyor.

Adım adım zorbalığa kurumsallaşarak pervasızlığı, yanlış görenler ve vicdanın sesi olmaya çalışanlarla kavgaya devam ediyor. Calvinde karşı Castellio gibi vicdanın çığlığı olarak ortaya çıkması gibi, zorbalığa karşı direnen siyasetçiler, akademisyenler, aydınlar, sanatçılar vicdanı ve toplumsal ahlakı savunmaya çalışıyorlar. Serveto gibi bedeli ödenseler de zorbalık tüm kibrine, özgüvenine rağmen hala korkuyor; korkutmaya, korku yaratmaya çalışanların en büyük korkusu yarattıkları korkunun geçici olduğudur. Korkunun saygı olan zorbası korktukça daha da pervasızlaşıp, daha da saldırganlaşıyor.

Siyasal İslam’ın bu kadar acımasız, saldırgan ve akıl, ahlak noksanlığındaki temel nedeni halen yaşadıkları korkudur. Tüm saldırganlığı, acımasızlığı ve baskılarına rağmen hala vicdanları susturamaz. Vicdanın çığlığını büyütme çabası, sırça köşklerinde yarattıkları korkudan beslenenlerin en büyük korkusudur. Bütün despot trajedisi politika açısından etkisizleştirildikten ve sesleri kestikten sonra bile bağımsız insanlardan hala korkmalıdır. Onların susmaları, susmak zorunda kalmaları yetmez. Evet demedikleri, başlarda etmedikleri, daha sonra konukları ve hizmetkarları sürüsüne katılmadıkları için varlıklarını hala sürdürmeleri onlar için bir kızgınlık sebebidir.

Zorbalık sistemleriyle geçmişten günümüze taşınan bir benzerlik de, zorbalık sistemlerinde zorba tiran diktatörlerin sistemdeki belirleyicilikleridir. Tekçi sistem, tek adamın huyu, suyu, karakteri, öfkesi, talepleri, duyguları ve işlemleriyle oluşur. Sistem kurumsallaştıkça zorbanın rengini alır. Calvin, Hitler, Mussolini ve Siyasal İslam’ın da karakteri, zorbanın rengidir. Çoğulculuğa, akla değil tekçi aklının ürettiklerinin genel sistemin özünü oluşturmasından kaynaklı bu durum kaçınılmazdır. Bütün diktatörler bir fikirle yola çıkar; lakin her fikir biçimini ve rengini onu gerçekleştiren insandan alır.

1. yüzyıl Cenevresinde, 20. yüzyıl Almanyası ve İtalyası aslında Calvin, Hitler, Mussolini hayallerinin, hedeflerinin, pratiklerinin yaşanan acı deneyimlere, yıkımlara rağmen bugün coğrafyamızda yaşanıyor olması coğrafyanın şansızlığı ve trajedisidir. Ancak zorbalığın olduğu her yerde, olduğu gibi vicdanın sesi çıktığı müddetçe zorbalığın kaybedeceğini tarih bize öğretmiştir. Yeter ki vicdanın sesi zorbalığa teslim olmasın.

Alıntılar:
Stephen Zweig – Vicdan Zorbalığa Karşı
Castellio – Calvine

İsviçre’de FEDA’nın Kurucu Kongresi Gerçekleşti

İsviçre’de gerçekleştirilen FEDA kurucu kongresinde konuşan DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Alevilerin Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin öznesi olduğunu vurguladı. Kılıç Koçyiğit, “Eşit, özgür bir yaşamı bulunduğumuz her coğrafyada var edeceğiz” dedi.

Kongre, Zürih kentinde gerçekleştirildi. Pir Niyazi Bakır tarafından okunan gülbang ile açılan kongrede, İsviçre temsilcileri olarak Songül Aslan ve Ulaş Yıldız ile birlikte 30 kişilik bir meclis rızalık aldı.

Kılıç Koçyiğit, Alevi toplumunun bir arada yaşayacağı bir sistemin inşasında en büyük özne olduğunu belirterek, “Bugün kucaklaşma ve ortak mücadele hattını büyütme günüdür” diye konuştu. Alevilerin eşit yurttaşlık talebinin yanı sıra diğer toplumsal taleplerin de karşılanması gerektiğini ifade etti.

Demokratik bir toplum örgütlenmesinin önemine dikkat çeken Kılıç Koçyiğit, “Biz rızalığa inanan bir inancın mensuplarıyız. Yeni bir toplumun örgütlenmesi için kol kola duralım” çağrısında bulundu. Türkiye demokrasisinin önemli özneleri olduklarını vurgulayarak, “Eşit, özgür bir yaşamı burada ve Ortadoğu’da var edeceğiz” dedi.

Alevi Medyası’nın trajik hikayesi! İSMAİL PEHLİVAN

“Eşeğin,öküz olma sevdasıyla
kulağından ve kuyruğundan olması!” Şeyhî

Avrupa’daki ve Türkiye’deki Alevi televizyonu olarak bilinen tüm medya organlarının kuruluş çalışmalarını başarıyla yürüten gazeteci dostum Şükrü Yıldız, Alevi Medyası’nın trajik hikayesini yazdı.

İlgiyle okuyacağınız bu hikayeyi köşeme taşıyarak; yapılan fedekarlığın, çekilen çilenin, uğruna verilen emeğin bilinmesi gerektiğini düşünüyorum.

Sevgili Şükrü Yıldız, Şeyhi’nin ifadesiyle “Eşeğin, öküz olma sevdası ile kulağından ve kuyruğundan olması!” olarak betimlediği Alevi Medyası’nın trajik hikayesi şöyle:

“Bizim gazetecilik hikayemiz nasıl organize olmuş, onu da okumak ya da görmek gerekiyor. Özellikle Türkiye’de 80 sonrasındaki göçle oluşan ve daha çok ülkeyi zorla terk etmek zorunda bırakılan kesimler, Avrupa’da gazetecilik deneyimiyle aslında kendilerini ifade etmek, toplumu anlatmak gibi bir misyon üstlenerek daha çok da dergicilik üzerinden bir yayıncılık yapıldı. Bu başlangıç, diasporanın kendi sözünü kurduğu bir eşik oldu; sonraki yıllarda atılan her adım bu zeminin üzerinde şekillendi.

Gazetecilik alanında, eğitimli ya da bu meslekte deneyimli kişilerden ziyade, kendini ifade etme ihtiyacı duyan kişiler ön plana çıktı. Bu ihtiyaç, çeşitli yayın organları aracılığıyla hızlıca bir gazetecilik mecrası doğurdu. İdeolojik ve politik etkilerle şekillendi. Dolayısıyla sahayı belirleyen temel unsur, mesleki uzmanlıktan ziyade acil ifade ihtiyacı ve politik pozisyon oldu.

Çünkü insanlar, bir anlamda içinde yer aldıkları siyasal grupları temsil etme amacıyla taraflı davrandılar. Kimi zaman kendi derneklerinin ya da kurumlarının yayın organları gibi yayıncılık yaptılar. Bugün yaşadığımız kurumsal ve editoryal sorunlar da bu anlayışın mirası olarak karşımıza çıkıyor. Yani, bugünkü sıkıntıların kökleri o dönemdeki bu tercihlerin içinde gizli kaldı.

Bugün yapılan gazetecilik, insanlarda güven bırakmadı; Türkiye’deki genel tablo da bunu açıkça gösteriyor. Oysa biz gazeteci olabilmek için çok emek verdik. Şimdi ise aynı emek, bilgi kirliliği, tarafgirlik ve derinleşen güvensizlik iklimi yüzünden toplum nezdinde karşılığını bulmakta zorlanıyor.

Geldiğimiz noktada gazetecilik öyle bir hale getirildi ki, saygı duyulan bir meslek olmaktan çıktı; aksine, sanki toplumsal sorunların merkezindeymiş gibi bir konuma itildi. Çünkü bilgi gazetecilikten geliyor, fakat bu bilginin kirliliği, taraflı aktarımı ya da kişisel çıkarlara dokunan biçimleri hem mesleğin hem de toplumun güvenini zedeliyor. Kısacası sorun yalnızca haber üretiminde değil; bilginin tüketimi ve dolaşımında da derinleşiyor.

Türkiye’de medyanın durumu ortada. Burada bir medya çalışması yürütmeye kalkıldığında ise tablo daha da ağırlaşıyor. Çünkü Türkiye’deki kurumlar kendi topraklarında daha fazla imkana sahip.

Biz, çoğu zaman haberi Türkiye’den yakalamaya çalışıyoruz; oysa oradaki gazetecilerin böyle bir erişim şansı doğal olarak daha yüksek. Ancak orada da baskılar, sansür, tutuklamalar gibi nedenlerle bu imkanlar sınırlanıyor. Böylece hem Türkiye’deki kısıtlamalar hem de Avrupa’daki kurumsal zayıflıklar, aynı zincirin iki halkası gibi birbirini besliyor.

Sonuçta biz burada, yaşadığımız ülkenin toplumsal gerçekliğine dayalı bir yayıncılığı yeterince geliştiremedik; odağımız hep Türkiye oldu. Bu nedenle gazetecilik, özellikle genç kuşak için artık cazip bir meslek olmaktan çıktı. Yerel bir kariyer yolu görünmediği için, gazetecilik bir meslekten çok bir “uğraş” olarak kalıyor.

Ortaya yine Türkiye merkezli, dar kapsamlı bir yayıncılık çıkıyor. İnsan kaynağının daralması, içerik çeşitliliğini ve alanlarda uzmanlaşmayı da ciddi biçimde sınırlıyor.

Ve bu durum, Türkiye’deki siyasi atmosferin Avrupa’daki medyaya yansımasıyla birlikte bir kısır döngüye dönüşmüş durumda. Yani biz, Erdoğan’ın hangi kararı aldığı, hangi siyasetçinin tutuklandığı ya da kimlerle hangi görüşmeleri yaptığı gibi başlıklarda konumlanarak, farkında olmadan kutuplaşmanın bir tarafı haline geliyoruz. Gündem belirleme gücü Türkiye’de kaldıkça, burada yerelde güven ve görünürlük inşa etmek de giderek zorlaşıyor.

Bir diğer sorun ise, resmi yayın organı olma geleneğinden gelen kurumların, kişilerin ve toplulukların gazetecilere bağımsız haber yapma imkanı tanımaması. Bağımsız bir editoryal çizgi yerine “kurum dili”nin öne çıkması, eleştirel mesafeyi daraltıyor ve gazeteciliğin özgünlüğünü zedeliyor.

Birçok televizyon kurdum ve bu televizyonlarda ne yazık ki gazeteciliğin temel ilkelerini esas alan bir habercilikten ziyade, kendi sorunlarımızı, özellikle Alevi toplumunun yaşadığı sıkıntıları anlatmaya ve Alevi örgütlülüğünün güçlenmesine katkı sunmaya yönelik bir yayıncılık yaptık. Bu çaba elbette çok değerli. Lakin kamu yararını merkeze alan, kendi içinde çok sesli bir haber yaklaşımıyla desteklenmediğinden doğal olarak kendi sınırlarına dayandı. Kurumların ulaştığı sınırların dışına çıkamadık.

Bugün hala yayınlarımız büyük ölçüde Alevi kurumlarının hassasiyetlerini merkeze alıyor. Alevi kurumları içindeki eleştirileri bile ekranlara taşıyamıyoruz. Bunun nedeni, kurumlar üstü bir bakış açısının medyada yerleşememesi ve bizim de uzun yıllar bu anlayışın içinde gazetecilik yapmış olmamız. Oysa iç eleştirileri ve beklentileri görünür kılmak, hem kurumsal olgunluğun hem de medya güvenilirliğinin önemli bir göstergesidir.

Yani bir anlamda kurumsal bir baskı var ve bu baskının etkisi güçlü. Diğer yandan, bu alanda faaliyet yürütmek isteyen biz gazeteciler de kendimize yönelik bir sansür uyguluyoruz. Böyle olunca dış baskı ile iç otosansür birbirini tamamlıyor ve haberciliğin manevra alanını daraltan çift yönlü bir kıskaca dönüşüyor.

Bu durumun sorumluluğunu sadece bir kesime yükleyip kendimizi aklamamız doğru olmaz. Biz gazeteciler de alternatif bir bakış açısını, ortak bir örgütlenme ve dayanışma zemini oluşturmayı başaramadık.

1980 sonrası döneme baktığımızda, gazetecilik eğitimimizi büyük ölçüde kurumlarımızın, partilerimizin, derneklerimizin ya da federasyonlarımızın resmi yayın organlarında tamamladık. Bu dönem, bizim medya davranış biçimimiz, yani gazeteciliğe bakış biçimimizi belirleyen temel ekseni oluşturdu.

Bir yanda Erdoğan iktidarının medya üzerindeki güçlü hakimiyeti, diğer yanda Cumhuriyet Halk Partisi etrafında şekillenen bir yapılanma var. Bu kutuplaşmış medya düzeni, diyalog kanallarını daraltıyor ve haberi adeta taraflar arası bir “savaş alanı”na çeviriyor. Gerçek muhalif medya ise imkansızlıklar içinde mücadelesini sürdürsede etki alanı sınırlı kalıyor.

Bugün bizim yaptığımız yayıncılık, çoğu zaman sorunlarımızı anlatma amacıyla yola çıkıp bir noktadan sonra propaganda aracına dönüşmüş durumda. Gazeteciler de farkında olmadan propagandist bir konuma itilmiş durumda. Bu kısır döngüyü aşmanın yolu; doğrulama, kaynak çeşitliliği ve karşı görüşe yer verme gibi gazeteciliğin temel ilkelerini ısrarla ve istikrarlı biçimde hayata geçirmekten geçiyor. Ama ne yazık ki şartlar bu durumu ortadan kaldırmış, meydan muhaberesine çevirmiş durumda.

Diğer taraftan, kurum ve kuruluşlarımız da mevcut haliyle kendi yapılanmalarını ya da medyalarını destekleme kültürüne sahip değil. Sürdürülebilir finansman ve şeffaf destek modelleri olmayınca, yayıncılık sürekli bir “kriz yönetimi” döngüsüne sıkışıyor.

Kurumlarımızın medya girişimlerini yeterince desteklememesi, geçmişte kurduğum yedi-sekiz televizyonun neden ayakta kalamadığını da açıklıyor. Bu tablo, Alevi toplumunun kendi medyasına sahip çıkmakta zorlandığını gösteriyor.

Bu durum doğrudan kurumlarımızın gazeteciliğe ve gazetecinin ürettiği bilgiye bakışıyla ilgilidir. Gazetecinin ürettiği içeriği bir “kurumsal duyuru” değil, “kamusal bilgi” olarak görmek, bu alanda gerçek bir zihinsel dönüşümün başlangıcı olacaktır.

Benim gazetecilik anlayışım, toplumun ulaşabileceği gerçeklerle ilgilidir. Hayali beklentilerle değil, mevcut değerlerin toplamından bir alan açmak gerektiğine inanırım.Toplumun imkanları ne kadarsa onla başlamayı esas alırım.

Almanya’da yaşıyorum. Benim yaşadığım binanın içinde, önünde, mahallede bir dizi çekiliyordu. Dizinin konusu, zengin bir Alman ailenin ekonomik zorluklar yaşayıp bizim mahalleye taşınması üzerine kurulu. Görüntünün anlattığıyla bizim gerçekte yaşadığımız arasındaki fark, aslında temsil sorununun en sade özeti

O dizide, bizim binanın birkaç kat altındaki balkonda bir sahne var: Ailenin çocuğu, çaresizliğini ve bu durumu kabullenemeyişini anlatıyor. İçinde bulundukları yeri gösterip işte bizim halimiz diyor. Oysa aynı mekan, bizim için emekle kazanılmış, hayatımızı kurduğumuz bir yaşam alanı. Bizim zorluklarla ulaşabildiğimiz bir yaşam alanı. Biz o evi bulmak için çok çalıştık. O evi bulduğumuzda çok mutlu olduk. O bizim mutluluğumuzdu. Ama o filmde bir Alman’ın acısıydı. Yani bizim kendi toplumsallığımızı görebilmemiz gerekiyor. Haddimizi bilmemiz gerekiyor. Atalarımızın dediği gibi ayağımızı yorgana göre uzatmamız gerekiyor. Diğeri Şeyhî’nin Harname Şiirindeki eşeğin öküz olma sevdası ile kulağından olmasıdır. Olduk.

Lüks binaların, güçlü televizyonların varlığını biz çok iyi biliyoruz. Yayıncılık serüvenimiz boyunca birçok teklif aldık; büyük bütçelerle bizi kendi etraflarında toplamaya çalışanlar oldu.

Biz, kendi kanallarımızı yaratma ve ayakta tutma mücadelesini hiçbir karşılık beklemeden, tamamen kendi emeğimizle yürüttük. Bu tercih, yayıncılığımıza etik bir yön kazandırdı; fakat aynı zamanda bu etik duruşun maliyetini de omuzlarımızda taşımamıza neden oldu. Biz, bizi görmek istemeyen; Alevileri yok sayan medya anlayışını teşhir ettik. Bu görünürlük, yılların ısrarının bir neticesidir.

Ben istisnasız bütün Alevi televizyonlarına kefilim. Hepsi büyük emeklerle, büyük fedakarlıklarla kuruldu. Bu kanallarda çalışan herkes, bütün kısıtlı imkanlara rağmen büyük bir özveriyle üretim yaptı, yapıyor. Bu kurumlarda görev alan tüm çalışanlar, saygıyı sonuna kadar hak eden emekçilerdir. Onlar, kimi zaman maaş alamadan, kimi zaman günlerce uykusuz kalarak, sadece inançları ve toplumsal sorumluluk duygularıyla bu işi sürdürdüler.

Şu anda bizim toplumumuzun tabanı belli. İçimizde para biriktirmiş, maddi imkanı olan insanlar elbette var. Ancak zenginleşmiş, zengin olmanın sorumluluğunu bilen ve bu zenginliği toplumsal faydaya dönüştürebilen bir Alevi toplumu henüz yok. Yani sermaye birikse bile, kamusal medyaya yatırım yapma alışkanlığı çok zayıf.

Biz bugün ayaktaysak, bu tamamen toplumumuzun küçük ama samimi katkıları sayesinde. Bizim gerçek yaşam hattımız, küçük ama düzenli desteklerden geçiyor. Bu desteklerin sürekliliği, Alevi medyasının varlığını koruyan en güçlü temel.

Bu yetişen kuşak, Alevi medyası yaşam ağının en değerli kazanımıdır. Alevi toplumu içerisinde yapabileceğimiz kadar, bildiğimiz kadar, üretebildiğimiz kadar yürüdük ve bu değerliydi.

Bunun için diyoruz ki, medyamızda çalışanların hareket tarzını kolaylaştırıcı olabilmesi için Alevi kurumlarının devreye girmesi gerekir. Kurumların rolü; kolaylaştırmak, çoğaltmak, korumaktır. Eğer kurumlar bu rolü oynamaz, “bu benim gazetecim, bu senin gazetecin” gibi ayrımlara düşerse, o zaman gazeteci alanı terk eder. Aidiyetçilik alanı daraltır, çalışma alanını kurutur. Kurutuyor.

Eleştirel alanı biz kurmak zorundayız. Kendimizi ifade edebilmek için bu alanın açık kalması gerekiyor. Ve bu alan üç temel dayanakla güçlenir: kurumsal destek, açık editoryal ve katılımcı izleyici.

Ben bütün Alevi televizyonlarının büyük bir umutla, büyük bir katılımcılıkla toplumunu bilgilendirmeye çalıştığına inanıyorum. Bu iyi niyet, yapısal kapasiteyle buluştuğunda gerçek dönüşüm başlar. Çünkü o kanallarda çalışan gazeteciler, kimseden bir şey almamış, büyük bölmü tamamen kendi emeklerinden vermişlerdir. Emeğin görülmesi, yeni emeği doğurur.

Kendi kapımızı kendi anahtarlarımızla açacağız. Anahtarlarımız belli: insan kaynağı, etik ilkeler, sürdürülebilir dayanışma.

Çünkü biz, bu toplumun hem tanığı hem de emekçisiyiz.”

ilk halktv.com.tr sayfsında yayınlanmıştır…

Turan Eser, Avrupa Alevi Gençler Birliği Kurultayı’nda Anıldı

Avrupa Alevi Gençler Birliği’nin (AAGB) Köln Cemevi’nde düzenlediği Tüzük Kurultayı, Alevi yol insanı ve yazar Turan Eser’in anılmasıyla başladı. Alevi gençliğinin inanç, bilgi ve hizmet ekseninde yürüttüğü mücadelenin önemi, Belçika Alevi Gençler Birliği Eşit Başkanı Melodi Türkoğlu tarafından yapılan konuşmada vurgulandı. Türkoğlu, Eser’in gençliğe ilham veren bir öğretmen olduğunu belirterek, onun fikirleriyle büyüyen birçok gencin bulunduğunu ifade etti.

Turan Eser’in yalnızca bir akademisyen değil, aynı zamanda bir gönül öğretmeni olduğunu dile getiren Türkoğlu, onun bıraktığı mirasın hala nefes almakta olduğunu kaydetti. Eser’in iki büyük öğrettinin gençlere yol göstermeye devam ettiğini belirten konuşmacı, bu öğretilerin inancın bilgiyle derinleşmesi ve bilginin hizmetle anlam bulması olduğunu söyledi.

Kurultayda, Eser’in oğlu Oğlucan Eser’in de yer alması, gençler için büyük bir anlam taşıdı. Türkoğlu, Oğlucan’ın babasından devraldığı bilgelik mirasının taşıyıcısı olduğunu ve bu iki gün boyunca onun varlığının Turan Eser’in ruhunu yeniden canlandırdığını dile getirdi. Eser’in eğitim ve bilinçlenme konusundaki katkıları, gençlerin ve toplumun geleceği için önemli bir referans olmaya devam ediyor.

Kurultay, sadece bir tüzük hazırlığı olmanın ötesinde, Alevi gençliğinin birliğini ve dirliğini yeniden inşa etme niyazını da taşıyor. Türkoğlu, Turan Eser’in anısı önünde, bilgiyi büyütme, sevgiyi çoğaltma ve hizmeti kutsama sözü vererek, gençlerin onun açtığı yolda kararlılıkla ilerleyeceğini ifade etti.

Alevi Öğrencilere Nefret Söylemi: Din Öğretmeni Görevden Alındı

İzmir Çiğli’de bulunan Kanuni İlkokulu’nda görevli bir din öğretmeninin, Alevi öğrencilere yönelik ayrımcı ve nefret içeren ifadeler kullandığı öğrenildi. Olay, öğrencilerin ailelerine durumu aktarmasıyla ortaya çıktı. Öğretmenin derste Alevi olan öğrencileri hedef alarak, “Onlar dinsizdir, namaz kılmaz, cinlerle birliktedir, cehenneme giderler” gibi ifadeler sarf ettiği bildirildi.

Yaşanan bu durum, öğrencilerin aileleri arasında infial yarattı. Ailelerin oluşturduğu WhatsApp grubunda da bu nefret söylemleri tartışıldı. Öğretmen, durumu inkar etmesine rağmen, okul idaresine yapılan başvurular sonucunda derse girmesi engellendi.

Eğitim Sen İzmir 2 Nolu Şube Başkanı Zeliha Danyeli, öğretmenin Sözleşmeli olarak görev yaptığını ve yaklaşık iki hafta önce okul yönetimi tarafından görevden alındığını doğruladı. Olayın ardından velilerin, öğretmenin Alevilere yönelik nefret söylemlerine karşı hukuki yollara başvuracağı ifade edildi.

Bu tür olaylar, eğitim ortamında ayrımcılığın ve nefret söyleminin kabul edilemez olduğunu bir kez daha göstermektedir. Her bireyin inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık hakkına sahip olduğu unutulmamalıdır.

Köln Cemevi’nde Avrupa Alevi Gençler Birliği Tüzük Kurultayı Yapılıyor

KÖLN – Avrupa Alevi Gençler Birliği (AAGB) Tüzük Kurultayı, Köln Cemevi’nde iki gün sürecek bir etkinlikle başladı. Kurultay, Alevi yol insanı ve araştırmacı-yazar Turan Eser ile toplumsal özgürlük mücadelelerinde yaşamını yitirenler için yapılan bir dakikalık saygı duruşuyla açıldı. Saygı duruşunun ardından gülbank okunarak delil uyandırıldı ve divan üyeleri seçimi gerçekleştirildi. Divanın belirlenmesinin ardından gündem maddeleri, Avrupa’nın farklı ülkelerinden gelen delegelerin onayına sunuldu.

AAGB Genel Başkanı Haşim Aslan, açılış konuşmasında Turan Eser’in Alevi gençlik örgütlenmesine yaptığı katkılara dikkat çekti. Kurultayda gündem maddeleri üzerine sunumlar yapılarak tartışmalar sürdürüldü. AABK Genel Başkanı Hüseyin Mat da kurultaya katılarak gençlerin duyarlılığına ve davalarına sahip çıkmalarının önemine vurgu yaptı. Mat, Avrupa’daki Alevi gençlerin ırkçılığa karşı yürütülen mücadelenin içinde yer almalarının gerekliliğini belirtti.

Alevi Kültür Merkezi – Cemevi Başkanı Gökhan Berk, Köln Cemevi olarak bu önemli genel kurula ev sahipliği yapmaktan duydukları onuru dile getirdi. AABK Eşit Başkanı Nevin Kamiloğlu, kurultaya gönderdiği yazılı mesajında, Alevi gençliğinin geleceği inşa etme sorumluluğuna dikkat çekerek, gençlerin birlik ve dayanışma içinde hareket etmeleri gerektiğini vurguladı.

FUAF’nin önceki dönem Eşit Başkanları’ndan Rozbi Demir, Alevi gençliğine hitap ederek, bu kurultayın Avrupa Alevi gençliğinin kendi yolunu yeniden tarif etmesi için bir fırsat sunduğunu belirtti. Demir, Alevi gençliğinin Avrupa Alevi Hareketi’nin öncülüğünü üstlenmesi gerektiğinin altını çizdi. Kurultay, iki gün boyunca çeşitli oturumlarla devam edecek ve Alevi gençliğinin temsiliyeti, örgütlenme modeli gibi konular ele alınacak.

Devletin sessizliği, FEDA ve DAKB’nin suçlarına ortaklık yapıyor!

Suriye’nin İdlib bölgesinden Türkiye’ye sığınan 22 Arap Alevi, Harran Geçici Barınma Merkezi’nde hayatta kalma mücadelesi veriyor. Avrupa Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Demokratik Alevi Kadın Birliği (DAKB), bu durumu “insanlık suçu” olarak nitelendirerek devleti göreve çağırdı. Açıklamada, Alevilerin yıllardır DAİŞ ve Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) gibi cihatçı grupların saldırılarına maruz kaldığı ve bu nedenle Türkiye’ye sığındıkları belirtildi.

FEDA ve DAKB, Türkiye’de de Alevi yurttaşların özgürlüklerinden mahrum bırakıldığını vurguladı. Açıklamada, “Bu insanlar evlerini, sevdiklerini geride bıraktı. Hayatta kalmak için Türkiye’ye sığındı ama şimdi, devlet eliyle yeniden ölümün kıyısına sürükleniyorlar” denildi. Geri gönderme yasağının ihlal edildiği de ifade edildi.

Bu gruplar, hükümete seslenerek, “Hiçbir devlet insanları inancı, kimliği ya da politik görüşü nedeniyle ölüme gönderemez” şeklinde sert bir uyarıda bulundu. Devletin sessizliğinin suça ortak olma anlamına geldiği vurgulandı. Açıklamada, Alevilere yönelik bu politikanın cihatçı grupları güçlendirdiği ve toplumda bir “ölümle terbiye edilme” anlayışının hâkim olduğu ifade edildi.

FEDA ve DAKB, geri gönderilmek istenen 22 Alevi sığınmacının hayatlarının tehlikede olduğunu belirterek hükümetin tutumunu eleştirdi. “Bu kişilerin Suriye’ye zorla geri gönderilmesi infaz, işkence ve zorla kaybedilme anlamına gelir. Bu bir prosedür değil, insanlık suçudur” denildi. Son olarak, kalıcı ve güvenli koruma sağlanması gerektiği çağrısında bulunuldu.

Dersim İnşa Kongresi Çalıştayı Oberursel’de Hayata Geçti

Oberursel’deki Dersim İnşa Kongresi (DİK) çerçevesinde, Alevi Kültür Merkezi’nde iki günlük bir çalıştay başladı. Çalıştayın ilk günü Dersimli bireylerin katılımıyla gerçekleşirken, ikinci gün Avrupa’daki Dersim kurumları ve Dersim’deki seçilmişlerle devam edecek. DİK eş başkanları Akife Polat ve Erol Aydın’ın yaptığı konuşmalar dikkat çekti.

Eş başkan Akife Polat, Dersimli kadınların kimliğinin inanç, sınıf ve cinsiyet gibi unsurların etkileşimiyle şekillendiğini vurguladı. Bu kesişimlerin, özellikle anadilde inanç ritüellerinin sürdürülmesiyle güçlendiğini belirten Polat, eşitsizlik sorununa da dikkat çekti. “Eşitliğin mevcut olmaması, Dersim adına faaliyet yürüten kurumlarda dahi gözlemlenebilmektedir” dedi.

Eski DİK yöneticisi Mustafa Şen, geçmişteki çalışmalara dair eleştirilerde bulundu. Hedeflenen büyümenin sağlanamadığını ifade eden Şen, “Olumsuzlukları örtbas etmek yerine yapılan yanlışları açıkça ortaya koymak gerekir” dedi. Derneklerin ve önemli şahsiyetlerin katılımının yetersiz olduğunu belirten Şen, bu durumun kendileri için büyük bir eksiklik olduğunu ekledi.

Çalıştayda konuşmalar devam ediyor. Katılımcılar, Dersim’in geleceği ve mevcut sorunları üzerine fikir alışverişinde bulunuyor.

Fransa Alevi Birlikleri: Basın özgürlüğü halkın sesidir, susturulamaz!

Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu (FUAF), Tele 1 Televizyonu’na kayyum atanması ve gazeteci Merdan Yanardağ’ın gözaltına alınmasına sert tepki gösterdi. FUAF, basın özgürlüğünün hakikatin, adaletin ve demokrasinin temel direği olduğunu vurgulayarak, “Halkın sesi susturulamaz” ifadesini kullandı.

Federasyon, Türkiye’de basın özgürlüğü ve demokrasinin ağır biçimde ihlal edildiğini belirterek, bu gelişmeleri derin bir kaygı ve öfkeyle karşıladıklarını açıkladı. “Tele 1’e kayyum atanması, halkın vicdanına darbedir” diyen FUAF, bağımsız gazeteciliğin önemine dikkat çekti.

Merdan Yanardağ’a yöneltilen “casusluk” suçlamasının kabul edilemez olduğunu ifade eden federasyon, bu tür suçlamaların gazetecilerin itibarsızlaştırılmaya çalışıldığını gösterdiğini belirtti. FUAF, Yanardağ’ın halkın haber alma hakkını savunan bir gazeteci olduğunu vurguladı.

Tele 1’in bağımsız ve eleştirel gazeteciliğin simgelerinden biri olduğunu hatırlatan FUAF, hiçbir fikrin halkın sesinin susturulmasını meşru kılamayacağını ifade etti. Açıklamada, Alevi inancının adalet ve hakikat temelli değerlerine vurgu yapılarak, “Hakikatin susturulmasına sessiz kalmak, yolumuzun özüne aykırıdır” denildi.

FUAF, düşünce ve ifade özgürlüğünü savunmaya devam edeceklerini belirterek, “Bir ülke basınını susturduğunda, önce kalemler kırılır, sonra vicdanlar” uyarısında bulundu. Kayyum zihniyetinin son bulması ve hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesi gerektiği ifade edildi.

Alevi Kurumları Tek Ses: “Basın Özgürlüğü İktidarın Keyfine Bırakılamaz!”

Alevi Bektaşi Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Türkiye Alevi Federasyonu, Alevi Kültür Dernekleri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu, TELE 1 televizyon kanalına kayyum atanmasını kınadı. Ortak bir açıklama yayımlayan Alevi kurumları, halkın haber alma hakkına ve basın özgürlüğüne yönelik bu saldırıyı asla kabul etmediklerini belirtti.

Açıklamada, TELE 1’e yönelik kayyum kararının halkın haber alma hakkını hedef aldığı ifade edilerek, “Bu antidemokratik müdahale, demokratik düzene ve ifade özgürlüğüne ağır bir darbedir” denildi. Alevi kurumları, iktidarın muhalif kesimlere yönelik baskıcı politikalarının demokratik toplum düzeniyle bağdaşmadığını vurguladı.

Kurumlar, “İktidarın, muhalif tüm kesimlere yönelik baskıcı, susturma ve sindirme politikaları, çoğulculuğu yok sayan bir yaklaşım sergilemektedir. Bu duruma karşı geri adım atmayacağız” ifadelerini kullandı. Ayrıca, basın özgürlüğünü ortadan kaldıran hukuksuz kararın derhal geri alınması ve demokratik hakların güvence altına alınması talep edildi.

Alevi kurumları, açıklamalarını “Basın özgürlüğü hiçbir iktidarın keyfine göre sınırlandırılamaz” vurgusuyla tamamladı. Bu durumun, toplumsal değerler ve demokrasi için önemli bir tehdit oluşturduğunun altını çizdiler.