Ana Sayfa Blog Sayfa 85

Berlin Cemevi ve Ombudsmanlık Ofisi Ayrımcılığa Karşı Bir Araya Geldi

Berlin Cemevi, Berlin Eyaleti Ayrımcılıkla Mücadele Yasası (LADG) çerçevesinde faaliyet gösteren Ombudsmanlık Ofisi ile önemli bir görüşme gerçekleştirdi. Toplantıda, Alevi toplumunun karşılaştığı çoklu ayrımcılık biçimleri, farkındalık çalışmaları ve ayrımcılıkla mücadele için atılacak ortak adımlar masaya yatırıldı.

Berlin Cemevi’ni temsil eden Nazire Karaman, Erdal Çağlar ve Ceren Türkmen, ayrımcılık deneyimlerini ve Alevi toplumunun ihtiyaçlarını dile getirdi. Ayrıca, Köln’den katılan Özge Erdoğan da Alevi gençlerin karşılaştığı zorluklar hakkında bilgi verdi. Ombudsmanlık Ofisi Başkanı Dr. Doris Liebscher ve hukuk ekibi tarafından karşılanan heyet, toplantının merkezine Alevi bireylerin yaşadığı ayrımcılık deneyimlerini yerleştirdi.

Görüşmenin önemli bir kısmında, Berlin Eyaleti Ayrımcılıkla Mücadele Yasası’nın toplumsal eşitlik ve adalet açısından önemi vurgulandı. Alevi kadın ve erkeklerin maruz kaldığı çoklu ırkçılık deneyimleri, özellikle okullarda Alevi çocuklarının yaşadığı ayrımcılıklar somut örneklerle aktarıldı.

Ayrıca, Berlin Cemevi ile Ombudsmanlık Ofisi arasında sürdürülebilir bir diyalogun gerekliliği üzerinde duruldu. Alevilerin yaşadığı ayrımcılık vakalarının daha görünür hale getirilmesi ve mağdurların desteklenmesi de toplantının önemli gündem maddeleri arasında yer aldı.

Berlin Cemevi, bu verimli görüşme sonrası Ombudsmanlık Ofisi tarafından hazırlanan bilgilendirme broşürlerinin dağıtılacağını duyurdu. İki tarafın da işbirliği ve sürekli diyalog konusundaki kararlılığı, ayrımcılıkla mücadelede yeni bir dönemin başlangıcını işaret ediyor.

Alevi Bektaşi Federasyonu Adıyaman’da Alevi Örgütleri ve Muhtarları Buluşturuyor

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki Alevi örgütleriyle muhtarların bir araya geleceği genişletilmiş bir toplantı düzenliyor. Toplantı, 3 Kasım Pazartesi günü saat 18.00’de Adıyaman’daki AKD Yenimahalle Rıza Tanrıverdi Cemevi’nde gerçekleştirilecek.

Etkinliğe, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Mustafa Aslan, Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Cuma Erçe ve ABF Genel Başkan Yardımcısı Bülent İlik katılacak. Toplantının amacı, bölgedeki Alevi kuruluşlarının dayanışmasını güçlendirmek ve siyasal gelişmeler karşısında ortak bir yol haritası oluşturmaktır.

ABF yetkilileri, Adıyaman’daki buluşmanın bölgesel bir koordinasyon toplantısının ötesinde, Alevi kurumlarının ortak mücadele hattını güçlendirmek için önemli bir adım olduğunu vurguladı. Toplantıda, Alevi kurumlarının yerel yönetimlerle ilişkileri, inanç mekânlarının statüsü ve bölgesel eşgüdüm gibi konular ele alınacak.

Kesintisiz mücadele şarttır DEMİR ÇELİK

Son haftalarda iktidar parti sözcüleri, sürece ilişkin açıklamalarıyla, devletin ve iktidarın soruna ve sürece nasıl yaklaştıklarına dair önemli tüyolar veriyorlar. Birçok konuda hiçbir kaygı duymadan yapılan bu açıklamalar, devletin ve iktidar sahiplerinin gizli ajandalarını anlamamız açısından önemli olmaktadır. Elbette ki, Kürt Halk Önderi Öcalan’ın sürece yaklaşımı ve çözüm perspektifi oldukça anlamlı ve değerlidir. Bu perspektif, hem kadim Kürt ve Alevi sorununa çözüm fırsatını sunuyor, hem de Türkiye’nin demokratik hukuki bir sisteme kavuşmasına yol açacak içerikte ve kapsamda bir perspektif olma özelliğindedir. Ancak; Demokratik Entegrasyon ya da başka bir ifade ile Pozitif Entegrasyon dediği bu yol haritasından, devletin ve iktidarın anladığı, daha doğrusu anlamak istediği şey; Kürtlerin hiçbir şey olmamış gibi mevcut tekçi, inkarcı, katliamcı, soykırımcı ve sömürgeci sisteme rızalık vermelerini dayatmaktır. Bu anlayışın sonucudur ki ısrarla; ‘Terörsüz Türkiye’, ‘PKK ve uzantıları şartsız silah bırakmalı..’ diyorlar.

Bu nedenle her altı ayda bir düzenledikleri yargı paketleri ile anayasasını ve yasalarını yamalı bohçaya dönüştüren AKP, yeni yargı paketi ile kendi iktidar uzantılarına fırsatlar sunmak istiyor. Haziran’da gündeme taşıdıkları yargı paketinde, “Barış ve Demokratik Toplum Süreci”ni ileriye taşıyacak hiçbir maddenin olmaması eleştirilere neden olmuştu. Bu eleştiriler karşısında, Ekim ayını işaret eden AKP, öyle anlaşılıyor ki, Kürt inkarı ve asimilasyonunda ısrarcıdır. Yakın zamanda Meclis gündemine taşınacağı söylenen ve kamuoyuna sızdırılan 11. Yargı Paketi’nde, toplumun hak, hukuk, adalet ve demokrasi ihtiyacını karşılayacak hiçbir maddenin olmaması, Erdoğan’ın süreci zamana yaymanın, çürütmenin girişiminde olduğunu göstermektedir. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Irak-Suriye tezkeresinin Meclis Genel Kurulu’nda kabulü, iktidar ve devletin, bildiğini okumaya devam edeceğini, savaş ve inkarda ısrarcı olduğunu anlamamıza yeter de artar. PKK’nin kendini fesih kararına, silahlarını yakma iradi gücüne ve demokratik siyasete hazır olduklarını beyanına rağmen, Demokratik Entegrasyon yönlü adımlar atmak yerine hem ırkçı söylemleri hem de sürecin ruhuna ters adım ve pratik içinde olmaları inkar ve savaşta ısrarcı olduklarını gösteriyor. Hele de Kıbrıs seçimlerinde, adayları kazanmadı diye, “seçim iptal edilmeli” diyen Bahçeli’nin, Kıbrıs 82. il olmalı” demesi… Hızını alamayıp “tek devlet, tek millet, tek dil” diyerek tekçiliği yeniden yüksek sesle dillendirmesi, 27 Şubat’ta Sayın Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum İnşası ve Demokratik Entegrasyon çözümünden bir şey anlamadıkları ya da başka bir ifade ile anlamak istemediklerini gösteriyor.

Kıbrıs’ta işgalci, Suriye’de işgalci, Başûr ve Bakur’da ilhakçı olan Türkiye, çözüm yerine kendi soykırımcı ve sömürgeci zihniyeti ile hareket ediyor, yüz yıllık Kürt ve Kürdistan karşıtı stratejisinde asla geri adım atmak istemiyor. Bu strateji nedeni ile kol kanat gerdiği, yeri geldiğinde stratejisinin geleceği için umut beslediği Ahmet Şara; “SDG, Aralık ayına kadar Suriye’ye entegrasyon konusunda ayak sürümeye devam ederse, bölgede Türkiye’nin askerî operasyonu gündeme gelebilir” diyerek, Türkiye’yi Suriye‘ye ilhaka çağırması yakın gelecekte savaş tamtamlarının gündemi işgal edeceğine işarettir. Suriye’nin bu defacto konumunda, Şara’nın bu daveti, devlet için değerlendirmeye değer görüldüğünden savaş tezkeresini hemencecik geçiriverdiler. 

Irkçı ve tekçi ruhunu 1924 Anayasası’ndan alan 1982 Anayasası’nın vatandaşlığı tarifleyen 66. maddesi ile Türkçe dışında başka dillerin eğitim dili olamayacağını belirten 42. maddesine dokunulmayacağını söyleyenlerin, siyasi tutsakların özgürlüğüne kavuşturulması yönünde adım atmayanlardır. Kürtlerin kendisini ve kentini yönetmesine tahammülü olmayanlardır. Kürt iradesini gasp eden, Alevilere yeni gömlek biçen, kültürel soykırımı sürdürenlerdir. Bu zihniyet sahiplerinin bırakınız Demokratik Entegrasyon’a ikna olmaları, tekçi ve katı merkeziyetçilikte kimseye pabuç bırakmamasıdır. Bin yıldır Kürtlere Türkçü Sunni İslam‘ı, Alevilere İslam‘ı dayatan bu zihniyet, bizlere yaşatmadık acı bırakmamışken, aynı sözü kurmaları, aynı zihniyeti devam ettiriyor olmaları olsa olsa ırkçı, tekçi anlayışlarının tezahüründen başka bir şey değildir.

7 Ekim 2023 sonrası Ortadoğu’nun yeni dizaynının dışında kalmamak ve uluslararası konjonktürde ortaya çıkan yeni dinamiklerin ve bloklaşmanın neden olacağı bir kısım değişim ve dönüşümden önce ön almak niyeti ile hareket ettikleri ayan beyan ortadadır. Onların Kürt- Türk ittifakından anladıkları, Türk’ün üstün ırk olduğu, entegrasyondan anladıkları ise Kürt ve Alevi inkarı ve asimilasyonudur. O nedenle işi sulandırmaya, zamana yayıp çürütmeye, bir kez daha milyonların umudunu karartmaya çalışıyorlar. Dün nasıl ki bu tekçi, ırkçı ve merkeziyetçi devletli sistemin insafına sığınmamalıyız dedik ve mücadeleye devam ettiysek, bugün de mazlumların dayanışması ve ortak mücadelesi yapılması gereken tek yol olmaktadır.

ilk özgür politika gazetesinde yayınlanmıştır.

“CASUS” MERDAN YANARDAĞ… NECATİ ŞAHİN

Ben Merdan’ın “CASUS” olduğunu biliyordum zaten…
İhbar ediyorum:
Bir defa CASUS bir Ailenin evladı olarak Divriği’de
CASUS doğdu.
Aile Alevi ya….
“Divriği Pavlikenistan CASUS’u…”
“Yanardağ” soyadı zaten
CASUS parolası.
“Dağ” niye “Yanar” ki… ?
Yıllar sonra anlaşıldı…
Parolaymış…
Türkiye dağları,
ormanları yandı ya.
“Yanardağ” yaktı…
Yanan Dağların çoğu Ege’de.
Tamamdır:
“Yunanistan Casusu…”
Siyasal Bilgiler niye okur ki insan…?
Komünist olmak için…
Okudu…
Kenan Evren Casus uzmanı.
Bildi. Buldu. Yakaladı.Tutukladı.
Yatırdı epeyce:
“Rusistan CASUS’u…”
Girmediği Gazete,
kuramadığı TV,
olmadığı Yayın Yönetmenliği kalmadı.
Yetmedi…
Gazeteciler Sendikasi kurdu…
Genel Sekreteri oldu.
“Basınistan CASUS’u…”
Aleviler “YOL” alsınlar diye, TV kurmalarna çok
katkı sundu.
Bunu da birlikte yaptık.
Şahidim yani…
Suriye’deki Alevi Soykırımı en çok O haber yaptı.
Çırpındı. İsyan etti.
Bizimle, “Suriye İnsan Hakları İnisiyatifi” ile birlikte “Çığlık” attı…
Gerçi,
hayatının en büyük darbesini kimi Alevi Kurum Yöneticilerinden yedi ama yine de uslanmadı.
“Aleviistan CASUS’u…”
Kitap kurdu.
Ergenekon Destanı’nı okudu.
Etkilendi.
Harekete geçiyordu ki, FETO yakaladı.
Hapse attırdı.
Hücreye koydu.
Silivri ikametgahı oldu…
“Cumhuriyetistan CASUS’u…”
ÖDP, BSP, Haziran Hareketi Kurucusu, Yöneticisi, Sözcüsü…
Sosyalist Ülke de kalmadı ama O yine;
“Sosyalististan CASUS’u…”
Devlet, kendisini,
PKK kurucusu Öcalan hakkında “siyasi rehine” dediği ve serbest bırakılmasını savunduğu iddiası ile tutukladı…
Mapus’a attırdı.
Anlaşıldı…
“Kürdistan CASUS’u…”
Binlerce Konfrerans
Binlerce program niye
yapar ki bir insan;
Binlerce makale
Onlarca kitap niye
yazar ki bir İnsan…
Casusluk görevidir bunlar…
Şimdi anlaşıldı ki,
Bülent Arınç’ın
“Kozmik Oda”sından geriye kalan
5 milyon belgeyi
İKİ Ülke’ye sızdırmış, satmış.
“BaşCASUS”luğu Ekrem İmamoğlu’na kaptırmış.
Bu durum ağrıma gitti doğrusu…
İmamoğlu Cumhubaşkanı adayı zaten.
Ne diye “başCASUS” da oluyor ki.
Olmaz…
“BaşCASUS” Merdan Dostum’un hakkı…
Hakkı da, İki Ülke, hangi Ülkeler acep?
“İkiülkeistan CASUS”u…”
Şimdilik…

Alevi Kurumları’ndan acil çağrı: Sığınmacılar ölüm riskiyle karşı karşıya!

Alevi kurumları, Muğla Ula Geri Gönderme Merkezi’nde tutulan Suriyeli Alevi sığınmacıların geri gönderilme ihtimaline sert tepki gösterdi. Alevi Bektaşi Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu ve diğer Alevi kuruluşları, bu kişilerin HTŞ zulmünden kaçan insanlar olduğunu vurgulayarak, Suriye’ye gönderilmelerinin yaşam hakkı ihlali olacağını belirtti.

Açıklamada, Türkiye’nin taraf olduğu 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi ve İnsan Hakları Sözleşmeleri hatırlatıldı. Hiç kimsenin, hayatının veya özgürlüğünün tehdit altında olduğu bir ülkeye zorla geri gönderilemeyeceği ifade edildi. Kurumlar, bu kişilerin derhal serbest bırakılmasını talep etti.

Alevi kurumları, inancı ve kimliği nedeniyle ölüm riski altında olan insanların geri gönderilmesine sessiz kalmayacaklarını vurguladı. “Mazlumun yanında olmayı, zalimin karşısında durmayı inancımızın gereği sayıyoruz” diyen kurumlar, sınır dışı işlemlerine son verilmesi çağrısında bulundu.

Celal Fırat: Suriyeli Alevilerin Hayatı Tehlikede, Ses Verin!

DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Muğla/Ula Geri Gönderme Merkezi’nde tutulan en az 22 Suriyeli Alevi sığınmacının durumunu Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine taşıdı. Fırat, bu kişilerin Suriye’ye geri gönderilmeleri halinde ölüm, işkence veya kötü muamele riskiyle karşı karşıya kalacaklarını vurgulayarak, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’dan açıklama talep etti.

Söz konusu sığınmacıların Suriye’nin İdlib bölgesinden kaçtığını belirten Fırat, burada Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) adlı silahlı grubun Alevilere yönelik sistematik şiddet ve işkence politikaları nedeniyle bölgeyi terk etmek zorunda kaldıklarını ifade etti. Fırat, bu kişilerin geri gönderilmesinin hem ulusal hem de uluslararası hukukun ihlali anlamına geleceğinin altını çizdi.

Fırat, önergesinde Türkiye’nin anayasal ve uluslararası yükümlülüklerine dikkat çekerek, Anayasa’nın 17. maddesi ve 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 4. maddesinin yanı sıra 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin hükümlerinin Türkiye’yi bağladığını hatırlattı.

Ayrıca Ula Geri Gönderme Merkezi’ndeki sığınmacıların bireysel durumlarının yeterince incelenmediğini ve geçici koruma statüsünden yararlandırılmadıklarını belirten Fırat, İçişleri Bakanı’na bazı sorular yöneltti. Bu sorular arasında, Ula Geri Gönderme Merkezi’nde tutulan Suriyeli Aleviler hakkında sınır dışı kararı verilip verilmediği ve kamuoyuna geri gönderilme riski altındaki inanç veya etnik azınlık mensubu sığınmacıların sayısının neden açıklanmadığı yer aldı.

Fırat, Türkiye’nin insan hakları yükümlülüklerini yerine getirerek Suriyeli Alevi sığınmacıların yaşam hakkı ve güvenliğini koruması gerektiğini vurguladı. Bu kişilerin Suriye’ye gönderilmemesi gerektiğini ifade etti.

Urfa’daki 22 Suriyeli Alevi sığınmacı, cihatçıların İdlib’ine mi gönderilecek?

Urfa Geri Gönderme Merkezi’nde bulunan 22 Suriyeli Alevi sığınmacının, cihadist çetelerin bulunduğu İdlib’e gönderilme riski taşıdığı bildirilmektedir. Muğla Ula Geri Gönderme Merkezi’nden alınan bu sığınmacıların, Suriye’de Alevi kimlikleri nedeniyle radikal grupların hedefi olduğu ve geri gönderilmeleri durumunda ölüm ve işkence riskiyle karşılaşacakları endişesi hakim.

22 sığınmacının durumu, avukatların Ula Geri Gönderme Merkezi’nde yapmaya çalıştıkları incelemelerde belirsizliğini korudu. Avukatların görüşme talebine rağmen, sığınmacıların akıbeti hakkında bilgi edinilemediği ifade edildi. Çağdaş Hukukçular Derneği’nin girişimleri sonucunda, bu kişilerin Urfa Harran Geri Gönderme Merkezi’ne gönderildiği bilgisi edinildi.

Gelen bilgilere göre, Urfa Geri Gönderme Merkezi’nde tutulan 22 sığınmacının, İdlib’e gönderilmek üzere sınır kapılarından geçirilmesi planlanıyor. Ayrıca, bu kişilere kendi istekleriyle ülkelerine dönmek istediklerine dair zorla beyan imzalatıldığı iddia ediliyor. Suriye Geçiş Hükümeti’nin resmi tatil günlerinin Cuma olarak belirlenmesi, gönderim işleminin ertelenebileceği ihtimalini doğuruyor.

İnsan Hakları Derneği Urfa Şubesi, sığınmacıların durumu hakkında bilgi almak için çalışmalarını sürdürüyor. Çağdaş Hukukçular Derneği, sığınmacıların haklı zulüm korkusuna dayanarak geçici koruma başvurularının ivedilikle işleme alınmasını ve kendilerine geçici koruma statüsü tanınmasını talep ediyor.

Kurgulanan Kriz, CHP’yi Parçalama Operasyonu ŞÜKRÜ YILDIZ

Yargıdan troll ağlarına, manşetlerden sosyal medyaya uzanan bir kuşatma. CHP’nin iç dengeleriyle oynanıyor, toplumun güven duygusu hedef alınıyor. Kurultay davası, bu planın merkezinde duruyor.

Türkiye siyasetinin son dönemine bakıldığında, iktidarın en fazla enerji harcadığı alanlardan biri muhalefetin kendi iç dinamikleri. Bunun en görünür sahası da Cumhuriyet Halk Partisi. Çünkü CHP, Türkiye’de hem tarihsel olarak hem de örgütsel varlığıyla iktidarın karşısında en geniş tabanlı muhalefet damarını temsil ediyor. Dolayısıyla onu zayıflatmak, yalnızca bir partiyi değil, bütün muhalif hattı zayıflatmak anlamına geliyor.

Bugün yaşananların “CHP içi tartışma” değil, doğrudan “CHP’ye çekilen operasyon” olduğunu herkes görüyor. Bu operasyonun yöntemleri açık: partinin iç dengeleriyle oynanıyor, toplumsal desteği parçalayacak kimlik tartışmaları gündemde tutuluyor. İktidar medyası ve onun sosyal medya uzantıları trolleri üzerinden yaratılan yapay krizler, manipüle edilmiş haberler ve hedefli dosyalarla CHP’nin kendi içinde bir güvensizlik ortamı oluşturuluyor.

Ve tam bu atmosferde, bugün kurultay davası görülüyor. Bu dava iktidarın yargı mekanizmasını muhalefetin üzerinde nasıl bir sopa gibi kullandığının sembolü. CHP’li belediyelere dönük operasyonlar, belediye başkanlarının ve yöneticilerinin yargı üzerinden itibarsızlaştırılma çabaları, aslında CHP’nin toplumsal güvenini sarsma stratejisinin parçası. “Yolsuzluk” ya da “usulsüzlük” iddiaları, çoğu kez hukukla değil, siyasetle tarif ediliyor.

Yargı, iktidarın elinde sadece bir denetim aracı değil; bir mühendislik aygıtı haline getirilmiş durumda. CHP’nin kurultay davası da bu zincirin bir halkası olarak okunmalı. Bu mühendislik, sadece kişileri hedef almıyor; kurumları, toplumsal güveni ve muhalif dayanışma refleksini de yeniden şekillendirmeyi amaçlıyor.

CHP’nin karşı karşıya olduğu tablo, klasik anlamda bir iç çekişmeden çok daha karmaşık. Parti içinde “değişim” söylemiyle başlayan süreç, bugün artık bir kimlik ve yön tartışmasına dönüştü. Bu tartışma doğal ve demokratik zeminde yürütülse kimse rahatsız olmaz; ancak bu süreç dışarıdan besleniyor. Özellikle iktidara yakın medya, her CHP içi tartışmayı manşetlerle büyütüp, bir krize dönüştürüyor. İmamoğlu–Kılıçdaroğlu ayrımı, uzun zamandır bu operasyonun ana başlığı haline getirildi.

Burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta daha var, iktidar açısından mesele kişisel değil, yapısal. CHP’nin içinde bir “taraflaşma” oluştuğu algısı yaratıldıkça, partinin kurumsal bütünlüğü zedeleniyor. Bu zedelenme sadece CHP’yi değil, tüm muhalefeti etkiliyor. Çünkü CHP, muhalefet blokunun en önemli cephesi. Bu cephe zayıfladığında, „demokrasi“ cephesi de ayakta kalamaz.

İktidar, yargı eliyle CHP’yi itibarsızlaştırmaya çalışıyor. CHP’li belediyeler üzerinde açılan soruşturmalar, partili isimlere dönük yargı süreçleri, kamuoyunda “CHP de temiz değil” algısını diri tutmayı amaçlıyor.

Medya eliyle yönlendirmeler yapıyor. Havuz medyasıyla muhalefet içi her farklı sesi büyütüp, “kriz” olarak servis ediyor.

Diğer yandan sosyal medya üzerinden troll ağları harekete geçiriliyor. Troll ağları bir yandan Alevi–laik, Türk–Kürt, eski–yeni CHP ayrımı yaratıyor; öte yandan bu tartışmaları CHP tabanında yeniden üretip güven duygusunu kırıyor.

Bütün bu atmosferde CHP, ne yazık ki hâlâ refleksif bir siyaset izliyor. “Bize saldırıyorlar ama biz sakin kalalım” anlayışı, iktidarın işini kolaylaştırıyor. Oysa burada pasif bir pozisyon değil, aktif bir savunma hattı gerekiyor. Özgür Özel kısmen bunu deniyor. İki ileri bir geri yol almaya çalışıyor. Ki, mesele sadece CHP’nin meselesi değil; muhalefetin nefes borusu söz konusu. Bu nedenle CHP’nin, kendi iç bütünlüğünü korurken aynı zamanda toplumun adalet ve demokrasi beklentisini sahiplenmesi, siyasetin merkezine yeniden güven duygusunu yerleştirmesi gerekiyor.

CHP kurultay davası bu açıdan kritik bir eşik. Eğer CHP, bu davayı sadece bir kişisel savunma süreci olarak görürse, kaçırdığı şey büyük resim olur. Bu dava, “CHP’li belediyeler denetleniyor” görüntüsü altında yürütülen politik bir tasfiye operasyonunun parçası.

İktidarın hesap ettiği şey basit: CHP’nin içini karıştır, belediyelerini kriminalize et, seçmenine “bunlar da öbürlerinden farklı değil” dedirt, sonra da moral bozukluğu üzerinden siyaseti dizayn et.

CHP, bu tabloyu tersine çevirebilecek tek aktör. Çünkü toplumsal karşılığı hâlâ güçlü, çünkü halkın yerel yönetimlerde gördüğü değişim umudu hâlâ taze. Ama o umudu diri tutmak için iç kavgalardan değil, ortak akıldan beslenen bir siyaset hattı gerekiyor.

Kurultay davası, tam da bu noktada bir eşik. Ya bu dava, iktidarın “muhalefeti dizayn etme” çabasının parçası olarak kalacak; ya da CHP, buradan yola çıkarak iktidarın yargı sopasını teşhir edecek, geniş bir demokratik dayanışma hattı kuracak.

Bu dayanışma hattı, yalnızca CHP tabanını değil; Alevileri, Kürtleri, emekçileri, gençleri ve demokratik bir Türkiye isteyen herkesi kapsamak zorunda.

Bugün verilecek tepki, bir anlayışı savunmak anlamına geliyor. Çünkü bu dava, yarın bir başka CHP’liyi, ertesi gün bir gazeteciyi, sonra bir sendikacıyı hedef alacak zincirin halkası.
CHP, eğer geçmişin hatalarına saplanmadan, bu operasyonun bütününe karşı politik bir duruş sergileyebilirse, sadece kendisini değil, Türkiye’nin muhalefet yapabilme alanını koruyabilir.
Çünkü bu operasyonun hedefinde doğrudan muhalefetin tamamı var.

Aleviler yıllardır birlik için çabalıyor; taban “yan yana gelin” diyor, kurumlar ortak adımlar atıyor. Buna rağmen birileri ayrışmanın gerekçelerini büyütüyor, sosyal medyada provokasyonları körükleyen troll orduları devreye giriyor. Sonuç, kendi içinde didişen, enerjisini içeride tüketen bir yapı. Bu kimin işine yarar? İktidar blokunun.

Kürt siyasetinde aynı senaryo yürütülüyor: “Öcalan–Demirtaş” ikilemiyle yapay ayrılıklar üretmek suretiyle tabanı karıştırıyorlar. Bu tartışmaları köpürtenlerin kaçının demokratik çözüm için geçmişte emek verdiğini sorgulamak gerekiyor. Amaç açık: İttifakları dağıt, bir-iki puanı eksilt, iktidarın hanesine yaz.

CHP’de de aynı mekanizma çalışıyor. “İmamoğlu–Kılıçdaroğlu” ikilemiyle tabanı kutuplaştıran, Aleviler ve Kürtler üzerinden ayrışma başlıkları açan operasyonla karşı karşıyayız. Netice: Devlet karşısında konumlanan demokrasi cephesinin zemini boşaltılıyor; muhalefet kontrollü bir alan içine itilmek isteniyor.

Tam da bu nedenle CHP’nin öncülüğünde kurulacak yeni bir demokratik birlik hattı, sadece seçim stratejisi değil, bir varlık mücadelesi anlamına geliyor. Onun için CHP’nin daha sorumlu olarak konulara yaklaşması, Türkiye’nin sorunlarının çözümünde diğer muhalefet güçleri ile ittifakını güçlendirmesi gerekiyor. Kürtleri, Alevileri ve diğer güçleri birbirine kırdırmaya çalışan yaklaşımların üzerine giderek, ayrıştırıcı bir dilin tabandan kullanılmasının da önüne geçmelidir.

Sorun sadece CHP’nin değil, Türkiye’nin geleceği ile ilgili olduğu unutulmamalıdır.

 

Büyük Ozan Feyzullah Çınar, 42. Yılında Sevgiyle Anılıyor

Ankara – 23 Ekim 2025: Alevi-Bektaşi müziğinin önemli temsilcisi halk ozanı Feyzullah Çınar, Hakk’a yürüyüşünün 42. yılında Batıkent Pir Sultan Abdal Cemevi’nde düzenlenecek etkinlikle anılacak. 1 Kasım Cumartesi günü saat 19.00’da gerçekleştirilecek anma programında Çınar’ın eserleri seslendirilecek, yaşamı ve sanatsal mirası üzerine söyleşiler düzenlenecek. Cemevi yönetimi, “Büyük ozan Feyzullah Çınar’ı saygı, sevgi ve özlemle anıyoruz. Tüm canlarımızı bu anlamlı buluşmaya bekliyoruz” diyerek katılım çağrısında bulundu.

Feyzullah Çınar, 1937 yılında Sivas’ın Divriği ilçesine bağlı Çamşıhı köyünde doğdu. Yüzyıllardır süregelen âşık ve ozan geleneğinin izlerini taşıyan Çınar, halkın inancını, dilini ve duygularını müziğine yansıttı. Onun müziği, yalnızca melodik bir ifade değil, aynı zamanda Anadolu’nun sosyokültürel kimliğinin bir yansıması oldu. Çınar, sazını halkın kolektif hafızası haline getirerek, her tınıda tarih ve kültürün derinliğini taşıdı.

Feyzullah Çınar, sadece bir ozan değil, aynı zamanda bir derleyici olarak da önemli bir rol üstlendi. Anadolu’nun sözlü kültürünü kayıt altına alarak, birçok Alevi-Bektaşi nefesinin ve halk türküsünün en eski örneklerini TRT arşivlerine kazandırdı. Bu yönüyle, sözlü gelenekten kayıtlı kültüre geçişin sembolü haline geldi. UNESCO’nun “somut olmayan kültürel miras” tanımının en somut örneklerinden biri olarak, gelenekleri modern dinleyiciye ulaştırdı.

Çınar’ın deyişleri, aşk, inanç ve adalet temaları etrafında şekillenirken, halkın vicdanında derin bir etki bıraktı. “Kınamayın Beni Hakkı Sevenler”, “Pirim Pirsultan” gibi eserleri, halk müziğinin etik ve toplumsal boyutunu ifade eden önemli eserler arasında yer aldı. Onun sanat anlayışı, müziği ticari bir araç olmaktan öte, hakikate ve toplumsal sorumluluğa adanmış bir yol sanatı olarak benimsedi.

Batıkent Pir Sultan Abdal Cemevi’nde düzenlenecek anma etkinliği, Feyzullah Çınar’ın müzik mirasını yaşatmanın yanı sıra Alevi halk kültürünün sürekliliğine vurgu yapacak. Çınar’ın eserleri, halkın vicdanındaki izleri yeniden görünür kılacak ve onun anısını yaşatacak bir buluşma fırsatı sunacak.

Alevi Kurumları, BK Diplomasi Ofisi’nde Ortak Stratejileri Gözden Geçirdi

Strazburg’da 23 Ekim 2025 tarihinde gerçekleşen toplantıda, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Diplomasi Ofisi’nde Alevi kurumlarının temsilcileri bir araya geldi. Toplantının gündemi, Alevi toplumunun eşit yurttaşlık, inanç özgürlüğü ve güncel sorunları üzerineydi. Alevi Bektaşi Federasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu ve diğer Alevi kurumlarının üst düzey temsilcileri katıldı.

Görüşmelerde, Türkiye ve Avrupa’daki Alevi toplumunun karşılaştığı hak ihlalleri ve baskı politikaları üzerinde duruldu. Katılımcılar, Alevi kurumları arasında dayanışma ve ortak mücadele stratejisi geliştirilmesi gerektiği konusunda hemfikirdi. Bu bağlamda, Suriye’de Alevilere yönelik saldırılar ve kadın-çocuk hak ihlalleri de gündeme alındı. Katılımcılar, bu durumlara karşı uluslararası kamuoyunu harekete geçirecek bir ses oluşturmanın önemini vurguladı.

Toplantıda, Alevi hareketinin geleceği, uluslararası tanınırlık ve Avrupa kurumlarıyla iş birliği olanakları da değerlendirildi. FUAF Eşit Başkanı Erhan Aydın, Avrupa’daki Alevi kurumları arasındaki dayanışmanın güçlendirilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Sonuç olarak, toplantıda Alevi kurumlarının hak, eşitlik ve özgürlük mücadelesinde birlik ve dayanışma vurgusu öne çıktı. AABK Diplomasi Ofisi, bu buluşmanın dayanışmayı pekiştirdiğini ve ortak mücadele hattını güçlendirdiğini belirtti.