Ana Sayfa Blog Sayfa 89

Buyruklarda Yer Alan “Kırklar Cemi” ERDOĞAN YALGIN

Munzur Üniversitesi tarih bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Yalçın Çakmak; 16.6.24 tarihli kendi sosyal medya hesabında yaptığı bir paylaşımda; ”Kırklar, Muhammed peygambere şöyle seslendiler. ”Git peygamberliğini ümmetine yap. Bizim aramızda peygambere yer yok!“ Yazılanların hepsi bu kadar! Yaklaşık bir buçuk yıl sonra, 05.10.25 tarihîde, harputtimes.com sitesinde ”Kırklar Sözü Tartışma Yarattı: Akademisyenin Paylaşımı Tepki Çekti“ başlığıyla bir haber yapıldı. Bunun üzerine Yalçın Çakmak, 7.10.25 tarihli kendi facebook hesabında söz konusu “bu haberin kendi şahsını hedef gösterdiğine” ilişkin yeni bir paylaşımda bulundu. Çakmak’ın paylaştığı bu alıntı, kendisine ait özel bir söz değildir. Bu söz; Buyruk yazmalarında anlatılan mitolojik bir konu içerisinde yer almaktadır. Ben bu kısa makalemde; Buyruklar hakkında kısa bilgiler vermeye çalışacağım. Ayrıca bu yazmalarda yer alan “Kırklar Cemi”nin tam metnini de sizlerle paylaşacağım.

Kırklar, “bizim aramıza peygamber sığmaz, git peygamberliğini ümmetine yap,”
“Kırklar, Muhammed peygambere şöyle seslendiler. ”Git peygamberliğini ümmetine yap. Bizim aramızda peygambere yer yok!“ içerikli bu sözün farklı tercümeleriyle anlamsal bütünlüğü hep aynıdır. Mesela konunun en çok çalışanlardan Doğan Kaplanın ilgili çalışmasında bölüm şöyle tercüme edilmiştir:

“Hz. Peygamber günlerden bir gün suffe-i safanın kapısına gider kapıyı çalar. İçeride sohbet etmekte olan kırklar, “kimsin?” diye sorunca, o da, “ben peygamberim, kapıyı açın içeri gireyim, siz erenler ile dem didar göreyim,” der. Kırklar, “bizim aramıza peygamber sığmaz, git peygamberliğini ümmetine yap,” deyince Hz. Peygamber, hemen geri döner. Bunun üzerine Hak Teâlâ’dan “geri dön” nidası gelir ve tekrar kapıya varır” (Kaplan, 2010: 261).

Farklı İsimlerdeki Buyruklar

Sefer Aytekin’in elimizdeki 1958 yılında hazırladığı ilgili çalışmasının sunuş bölümünde; “İman Cafer Buyruğu, Menakıb-ı evliya, Menakıpname, Fütüvvetname” gibi çeşitli adlarla anılan bu kitaba “BUYRUK” adını verdik. Anadolu’nun bir çok bölgelerinden, yıllar süren uzun bir araştırmadan sonra, elde ettiğimiz el yazması kitaplardan, İzmir nüshasını esas tuttuk. Maraş, Alaca, Gümüşhacıköy, Malatya ve Hacıbektaş nüshalarından aldığımız bazı kısımları ise kitabın son tarafına ekledik” (Aytekin, 1958: 3) der.

Aytekin’e ait olan elimizdeki Buyruk; Gittiğim bir panelde, Axucan ocağının Malatya koluna bağlı bir Ocak Anası tarafından bana hediye edildi. Kitap, küçük ebatlı bir “el kitabı” olarak yazılmış. Eski olduğu için sayfalarının tümü dağılmış. Bu çalışmayı sadeleştirerek, dipnotlarıyla birlikte hazırlayan Fuat Bozkurt; “Buyruk-İmam Cafer Sadık Buyruğu” adı altında yayınlamıştır.

Söz konusu “İmam Cafer Sadık Buyruğu, Şeyh Safi Buyruğu, Menâkıb ve Şah İsmail Buyruğu şeklinde farklı isimlerle anılan bu yazmaları hazırlayan Aytekin ilk defa ”Buyruk“ adını vermiştir.

Buyruk Sözcüğünün Etimolojisi

Anlaşılacağı üzere farklı isimlerle anılan el yazmalarına ilk defa Aytekin “buyruk” adını verir. Alevi ve Bektaşiler arasında da sadece bu isimle tanınır. Buyruk, etimolojik kökeni itibariyle eski Türkçede ”kumandan, emir” anlamına gelmekle birlikte, “buyur” fiilinden türetilmiştir. Eski Türkçedeki “*uk” ekiyle “Buyruk” kelimesi türetilmiştir. Buyruk “yapılması yada yapılmaması gereken yazılı emirler, kurallar, erkanlar” anlamına gelmektedir. Tek Tanrılı dinlerdeki Tanrı sözü olan vahiyleri de buyruktur.

Buyruk Yazmaları Kime Aittir?

Buyruklarda soru ve cevaplı emirler, kurallar yer almaktadır. Buyrukların içerisinde çok farklı konular ele alınmıştır. Bu el yazmaların ne zamana ve kimlere ait olduğuna dair, tarihte bir çok önermelerde bulunulmuştur. Konu hakkında ilk yazanlardan birisi de Fuat Köprülü’dür.
Köprülü, 1918 yılında yazdığı eserinde; “Menakıbu’l-Esrar Behcetu’l-Ahrar’ın Şah İsmail Safevi’ye ait olmadığını, o eserin dikkatli tetkiki neticesinde kesin olarak anladık; bununla beraber, bu cihet onun ehemmiyetini hiçbir zaman azaltamaz. Anadolu din tarihi hakkındaki tetkiklerimizde bundan pek çok faydalandık (Köprülü, 1976: 282, 392) demiştir.

Öte yandan konunun uzmanlardan biri olan Abdulbaki Gölpınarlı ise ilgili çalışmasında bu eserin kim tarafından ve ne zaman yazıldığına ilişkin bilgi verir. Gölpınarlı; “Şah İsmail’in oğlu Tahmasb (Ölm.1576) zamanında, Bisati adlı birisi tarafından yazılan “Manakıb-al-Esrar Behcet-al-Ahrar“ adlı kitapta Şeyh Safiyyeddin’e isnaden Aleviliğin farzları, sünnetleri tespit ediliyor, aslı olmayan hurafeler, Futuvvet ehlinin gelenekleri yazılıyor..“ Gölpınarlı, 1963: 86) diye belirtiyor.

Buyruklar 16. 17. yüzyılda Yazıldı

Dolayısıyla Buyruk nüshalarının 16. Yüzyılda Saffeviler tarafından kaleme alınıp, bugünkü Türkiye sınırları içerisinde farklı bölgelerde yaşayan Alevi ve Bektaşi toplulukları içerisine sızdırılmıştır. Bu yazmaların temel amacının İslam hanesi içerisinde kendisini görmeyen ve Osmanlı devleti tarafından farklı isimlerle (Işıkçılar, Bektaşiyan, Rafızi, Ser u Sor, vs.) anılan topluluklara yollanmıştır.

Bir asimilasyon kaynağı olan Buyruklar siyasi propaganda yapılmak maksadıyla hazırlandığı görülmektedir. Buyrukların içeriğinden de anlaşıldığı üzere, Osmanlı tarafından da Müslüman görülmeyen bu toplulukların daha evvel kültürel, inançlarına dair pratik yaşamları iyi tespit edilmiş, var olan bu değerlerin İslam içinde eritilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, Şii akidelerini ön plana çıkarılıp, bu toplulukların Ehli beyit üzerden Şii İslam’a, bağlaması hedeflemiştir.

Örneğin bütün buyrukların başında “Kırkların Cemi” maddesi yer almaktadır. Yine “Réber, Pir, mürşit, talip, musahip, niyaz, Rıza şehri”, gibi Alevi ve Bektaşiler içinde var olan temel kuralların tümü, İslami Şii bir kılıf altında yeniden yazılmış ve bölgeye yazılı metinler halinde sokulmuştur. Buyruklar üzerine yazılan bir çok akademik makale, kitap bulunmaktadır. Bunlar arasında Buyrukların içeriğini, Kur’an Ayetleriyle ele alıp, değerlendiren çalışmalar da mevcuttur. Zira bu yazmalarda; Kur’an’a uyulması gerektiği, Oruç tutulması, namaz kılınması, hac’a gidilmesi, zekât verilmesi, kelime-i şehadet getirilmesi vs. emredilmiştir.

Ben bu sınırlı çalışmamda Kırklar Cemi ile alakalı bölümü, Fuat Bozkurt‘un sadeleştirdiği şekliyle olduğu gibi vereceğim. Fakat aynı mitolojik konuyu, bir çok araştırmacı yazar olduğu gibi vermektedir. Bu kaynakları da aynen olduğu gibi ekleyeceğim.

Buyruklarda “Kırklar Cemi”

”Hz. Muhammed bir sabah erken miraca gidiyordu. Ansızın yoluna bir aslan çıktı. Aslan üzerine kükremeye başladı. Muhammed ne yapacağını şaşırdı. Birden bir ses duydu:
“Ey Muhammed, yüzüğünü aslanın ağzına ver!”

Muhammed söylenileni yaptı. Yüzüğünü aslanın ağzına verdi. Aslan nişanı alınca sakinleşti. Muhammed yoluna devam etti. Göğün en yüksek katına erişti. Orda dostuna kavuştu. Onunla doksan bin söz konuştu. Bunun otuz bini şeriat üzerine idi, inananlara indi. Kalan altmış bini ise Ali’de sırroldu.

Cennette Hz. Muhammed’e bal, süt ve elmadan oluşan bir yemek geldi. Bunlar özellikle seçilmiş yiyeceklerdi. İnsan için sütün yüz yararı, balın yüz yararı vardı. Elma da katılınca bu üç yiyeceğin bin bir yararı bulunuyordu. Balın peteği insanın mayası, sütün memesi ana rahmi, elmanın kabuğu derisi sayılırdı. Tanrı, süte sevgiyi, bala aşkı, elmaya dostluğu bağışladı. Üçünü de cennet ürünü olarak insanlara yolladı.

Muhammed miraçtan dönerken şehirde bir kubbe gördü. Bu kubbe ilgisini çekti. Yürüyüp onun kapısına vardı. İçerde birileri sohbet ediyordu. Hz. Muhammed içeri girmek için kapıyı vurdu. İçerden bir ses geldi:

“Kimsin, ne için geldin?” diye sordu.
Hz. Muhammed:
“Ben peygamberim. Açın içeri gireyim. Erenlerin güzel yüzlerini göreyim!” diye karşılık verdi. İçerden:
“Bizim aramıza peygamber sığmaz. Var peygamberliğini ümmetine yap” dediler.
Bunun üzerine Muhammed kapıdan çekildi. Tam gideceği sırada tanrıdan bir ses geldi.
“Ey Muhammed o kapıya var” buyurdu.
Tanrı’nın bu buyruğu üzerine Muhammed yeniden o kapıya varıp kapıyı çaldı.
İçerden:
“Kim o? diye sordular.
Hz. Muhammed:
“Ben peygamberim. Açın içeri gireyim mübarek yüzlerinizi göreyim” dedi.
İçerden:
“Bizim aramıza peygamber sığmaz, ayrıca bize peygamber gerekli değil” dediler.
Tanrı’nın elçisi bu sözler üzerine geri döndü. Oradan uzaklaşacağı sırada Tanrı yeniden buyurdu:
“Ey Muhammed, geri dön. Nereye gidiyorsun? Var o kapıyı arala” buyurdu.
Tanrı’nın elçisi yine o kapıya vardı. Kapının tokmağını çaldı. İçerden:
“Kimsin?” diye ses geldiğinde:
“Yoktan var olmuş bir yoksul oğluyum. Sizi görmeye geldim. İçeri girmeme izin var mı? diye karşılık verdi. Yeniden geri dönüp geldiğini bildirmedi.
O anda kapı açıldı. İçerdekiler:
“Merhaba, hoş gelip uğur getirdin; gelişin kutlu olsun ey kapılar açarı!” diye karşılayarak içeri çağırdılar.
O mecliste Kırklar oturmuş aralarında söyleşiyorlardı. Peygamber hazretleri:
“Kutsal kapı, hayırlar kapısı açıldı. Bismillahirrahmanirrahim” diyerek önce sağ ayağını içeri atıp o kapıdan içeri girdi.
İçeride otuz dokuz inanmış can oturuyordu. Muhammed bakınca bunların yirmi ikisinin er on yedisinin bacı olduğunu gördü.
“Muhammed peygamber geldi” diye gaipten bir ses geldi. Muhammed’in içeri girmesi için inananlar ayağa kalktılar. Tümü ona yer gösterdi. Hz. Ali de o mecliste idi. Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin yanına oturdu. Ama onun Hz. Ali olduğunu anlamadı.
Hz. Muhammed’in aklında birtakım sorular belirdi. “Bunlar kimler? Tümü aynı düzeyde. Büyükleri hangisi, küçükleri hangisi?” diye düşündü. Soru sormayı gereksiz görüyordu. Ama dayanamadı: “Sizler kimlersiniz? Size kim derler?” diye sordu.
İçerdekiler:
“Biz Kırklarız” diye karşılık verdiler.
Hz. Muhammed:
“Peki, sizin ulunuz kim, küçüğünüz kim, ben anlayamadım.” dedi.
Kırklar:
“Bizim ulumuz da uludur. Küçüğümüz de uludur. Bizim kırkımız birdir, birimiz kırktır” diye karşılık verdiler.
Hz. Muhammed:
“Ama biriniz eksik, o biriniz ne oldu” diye sordu.
Kırklar:
“O birimiz Selman’dır. Taşraya çıktı. Pars’a gitti. Ama niçin Sordun? Selman da burada. Onu aramızda say” dediler.

Hz. Muhammed, Kırklardan bunu göstermelerini istedi. O zaman Hz. Ali kutsal kolunu uzattı. Kırklardan biri “destur” diyerek Hz. Ali’nin koluna bıçak vurdu. Hz. Ali’nin kolundan kan akmaya başladı. Bu sırada tüm Kırkların bileğinden kan akıyordu. O anda pencereden bir damla kan Kırklar bu üzümü getirip Hz. Muhammed’in önüne koydular:

“Ey yoksullar hizmetkârı, bir hizmet et de bu üzüm tanesini biye paylaştır” dediler.
Hz. Muhammed duruma baktı. “Bunlar kırk kişi, üzüm tanesi bir tane. Ben bu üzümü nasıl böleyim?” diye düşünceye daldı. O anda Tanrı Cebrail’e:

“Sevgilim (Muhammed) zorda kaldı. Tez yetiş cennetten bir nur tabak al, ilet. O üzümü bu tabak içinde ezip şerbet eylesin. Kırklara verip içirsin” diye buyurdu.

Cebrail cennetten nurdan yapılmış bir tabak alıp Tanrı’nın elçisinin karşısına geldi. Tanrı’nın selamını ileterek o tabağı Muhammed’in önüne koydu.

“Şerbet eyle, ey Muhammed” dedi.

O sırada Kırklar, Hz. Muhammed üzümü ne yapacak, diye seyrediyorlardı. Birden Hz. Muhammed’in önünde nurdan tabağın belirdiğini gördüler. Tabak güneş gibi ışık veriyordu. Hz. Muhammed tabağın içine bir damla su koydu. Sonra parmağı ile o üzüm tanesini nurdan tabak içinde ezip şerbet eyledi. Tabağı Kırkların önüne koydu. Kırklar o şerbetten içtiler. Tümü ilk yaratılıştaki gibi sarhoş oldular. Oturdukları yerden ayağa kalktılar. Bir kez ya Allah diyerek el ele verdiler. Üryan büryan semaha girdiler. Muhammed de bunlarla birlikte semaha girdi. Kırkların semahı ilahi bir nur içinde sürdü. Semah ederken Hz. Muhammed’in başından mübarek imamesi düştü. İmame kırk parça oldu. Kırkların her biri bir parçasını aldı. O parçayı etek yapıp kuşandılar.

Hz. Muhammed bunlara pirlerini ve rehberlerini sordu. Kırklar:

“Pirimiz, Şahımerdan Ali’dir, kuşkusuz, tartışmasız ve rehberimiz, Cebrail Aleyhisselamdır” dediler.

Bunun üzerine Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin orda olduğunu anladı. Hz. Ali, Hz. Muhammed’in yanına doğru yürüdü. Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin geldiğini görünce saygı ve sevgi ile eğilerek Hz. Ali’ye yer gösterdi. Kırklar da Hz. Muhammed’e katılarak, Hz. Ali karşısında saygı ile eğilerek yol açıp yer gösterdiler. Bu sırada Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin parmağında nişan-ı mührü gördü.” (Bozkurt, 2009: 13-18; Atalay:1994: 13-22; Kaplan, 2008: 163-164; Kaplan, 2010: 261-265; Korkmaz, 2013: 15-19; Yıldırım, 2020: 15, 19, 26).

Sonuç:

İşin aslı şudur: “Bizim ulumuz da uludur. Küçüğümüz de uludur. Bizim kırkımız birdir, birimiz kırktır” Can, Candır! İyiler iyidir! İnsanın erkeği, dişisi sorulmaz!
Hak ile kalın!

Kaynakça
Atalay (Vaktidolu), Adil Ali. (1994), İmam Cafer-i Sadık Buyruğu, Can Yayınları, İstanbul.
Aytekin, Sefer (1958) “Buyruk” Emek basım yayınevi Ankara
Bozkurt, Fuat, (2009) “Buyruk-İmam Cafer-i Sadık Buyruğu” Kapı yayınları İst.
Çakmak, Yalçın: Facebook, erişim 8.10.25.
Gölpınarlı, Abdulkadir (1963) “ Alevi-Bektaşi nefesleri” Remzi Kitabevi Ankara
Kaplan, Doğan, “(2010) Yazılı Kaynaklarına Göre Alevilik” Türkiye Diyanet Vakfı yayınları Ankara
Kaplan Doğan, (2008) “Buyruklara Göre Kızılbaşlık Doktora Tezi“
Korkmaz, Esat, (2013) “İmam Cafer Buyruğu ”Anahtar kitaplar yayın. İst.
Köprülü, Fuat, (1976) “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıfları” Türk Tarih Kurumu basımevi Ankara
Yıldırım, Ali (2020) “Alevilerin El kitabı” özel basım.
Kırklar Sözü Tartışma Yarattı: Akademisyenin Paylaşımı Tepki Çekti – Harput Times

Hayaller Hatay, Gerçekler Kıbrıs ŞÜKRÜ YILDIZ

Kıbrıs seçimleri, sadece bir ada meselesi değil; Türkiye’nin “Mavi Vatan” hayalinin gerçeklerle yüzleştiği bir dönüm noktası. Halkın iradesi, Ankara’nın atadığı adaylara değil, demokratik bir geleceğe yöneldi.

Bugünün en sıcak gündemini Kıbrıs oluşturuyor. Kıbrıs’ta yaşanan gelişmeler uzun süredir tartışma konusu ve herkes, bu tartışmaların gelecekte Türkiye’nin kaderinde nasıl bir rol oynayacağını merak ediyor. Aslında herkes bu konuda bir fikir beyanında bulunuyor. Biz de bugün biraz bunun üzerinde duracağız.

Bahçeli’nin iddiası havada kaldı. Seçim Kurulu, katılım oranını %64,87 olarak açıkladı. Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin adayı Tufan Erhürman %62,76, Türkiye’nin desteklediği bağımsız aday Cumhurbaşkanı Ersin Tatar ise %35,81 oy aldı. Seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından Cumhuriyetçi Türk Partisi Kıbrıs’ta zaferini ilan etti ve kutlamalara başladı.

Bu sonuç, yeni bir dönemin işareti. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti iktidarının açık biçimde desteklediği aday Ersin Tatar’dı. Türkiye’de yapılan birçok ankette de “Ersin Tatar ezici bir çoğunlukla kazanacak” deniyordu. Ama görüldü ki, halk bu seçimlerde refleksini ve tepkisini net biçimde ortaya koydu.

Bu iki aday arasında temel bir fark var. Birisi, Rum yönetimiyle ortak federal bir çözümü savunuyor; diğeri ise bağımsız iki devletli çözüm önerisiyle seçime girdi. Ve halk tercihini yaptı. Görünen o ki, Kıbrıslı Türkler federal bir yapıda, Rum kesimiyle birlikte yaşamak ve Avrupa Birliği içinde yer almak istiyorlar.

Biliyorsunuz, Kuzey Kıbrıs vatandaşları Avrupa Birliği statüsünden yararlanamıyor. Ama Rum kesimi tüm adayı temsilen AB üyesi konumunda. Görünen tablo şu: Avrupa Birliği toprağı, Türkiye’nin askeri ve siyasi etkisi altında “işgal edilmiş” gibi değerlendiriliyor. Bu tartışmaların önümüzdeki günlerde daha da yoğunlaşacağı açık.

Kıbrıs çok önemli bir stratejik nokta. Doğu Akdeniz’de enerji hatlarının geçiş merkezi hâline gelen bölge; İsrail, Mısır, Kıbrıs, Yunanistan ve Avrupa enerji hatlarının kesişim noktası. Yani Kıbrıs, Avrupa’nın enerji açısından son derece önemli bir yer haline geliyor. Bu durumu Türkiye kendi çıkarlarına tehdit olarak okuyor.

Türkiye uzun süredir “Mavi Vatan” politikasıyla bu tabloyu kendi lehine çevirmeye çalışıyor; çözümsüzlükten faydalanarak doğalgaz aramaları yapıyor. Ama Kıbrıs seçimleri, Kıbrıs halkının Türkiye’nin bu politikalarına artık onay vermediğini gösteriyor.

Ersin Tatar’ın açıklaması da dikkat çekiciydi: “Benim arkamda 85 milyonluk Türkiye Cumhuriyeti var. Kıbrıs Türk’ün yurdudur.” Yani kendini temsil ettiği halka değil, Ankara’ya dayandırıyor. Kıbrıslı Türkleri değersizleştirip kendi meşruiyetini Türkiye’nin gücüyle sağlamaya çalışıyor. Kendisini bir “Cumhurbaşkanı” değil, adeta Ankara’nın atadığı vali gibi konumlandırıyor. Cevabını da Kıbrıslılardan almış oluyor.

Seçim sonrasında Türkiye’deki milliyetçi ve siyasal İslamcı çevreler, özellikle sosyal medya üzerinden saldırıya geçti. Troller, her zamanki gibi hakaret ve tehdit dilini devreye soktular. Sorunların çözümüne dair bir fikirleri yok; ama çözümsüzlüğün propagandasını yürütmekte ustalar.

Kıbrıs, uzun zamandır Türkiye’nin kirli işlerinin merkezi hâline getirildi. Hatırlayın, Halil Falyalı cinayeti… Alaattin Çakıcı gibi mafya liderlerinin Kıbrıs’a yerleşmesi, yasa dışı bahis ve kara para trafiği… Ve ardı ardıan glen cinayetler.. Yani Kıbrıs, bir “suç ekonomisi”nin odağına dönüştürüldü. Bu seçimlerde halk, bu yasadışılığın pervasızca örgütlenmesine demokratik yollarla tepki gösterdi. Daha demokratik, daha şeffaf, birlikte yaşamı esas alan bir tercihte bulundular. Tabii bu tercihler hemen sonuç vermeyecek ama halkın yönelimini göstermesi açısından tarihi önemde.

Seçim sonrası Türkiye’den açıklamalar geldi. Erdoğan, “Demokratik seçimler hayırlı olsun” dedi. En sert tepki ise Bahçeli’den geldi. Bahçeli, “KKTC parlamentosu acilen toplanmalı ve seçim sonuçlarının kabul edilemeyeceğini ilan etmeli” dedi.

Neden? “Benim istediğim sonuç çıkmadı, o zaman seçimleri tekrar edelim” mantığı!
7 Haziran seçimlerinde istedikleri sonucu alamayıp ülkeyi 1 Kasım’a kadar kana bulayan zihniyetin devamı bu. Tıpkı İstanbul seçimlerinde olduğu gibi… O gün olduğu gibi bugün de halk iradesiyle kavga eden bir anlayışla karşı karşıyayız.

Kıbrıs’taki mafya ve çete ilişkileri, Türkiye’deki uzantılarıyla birlikte MHP çevrelerine kadar uzanıyor. Bu yüzden Bahçeli ve çevresinin tepkisi sadece “politik” değil, çıkar ilişkilerinin bir yansımasıdır. Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’yle bütünleşmesi, o kirli para ağlarını daraltacak. Bu da Türkiye’deki yasa dışı sermaye çevrelerini tedirgin ediyor.

Bazı troll hesapların dili tam da bu: “Seçimler tanınmamalı, Kıbrıs Türkiye’ye katılmalı!” Bu söylem, Avrupa Birliği’ne savaş ilanı anlamına gelir. AB toprağını kendi topraklarınıza katmaya kalkıyorsunuz.

Bu “Hatay modeli”ne benzetilen söylemler artık tarihte kaldı. Kıbrıs’ın bugünkü durumu 1930’ların Hatay’ı gibi değil. Ekonomik, jeopolitik ve enerji bağlantıları nedeniyle uluslararası denge tamamen farklı. Yani bu hamlelerin gerçekleşmesi mümkün değil. Ama gerginliğin derinleştiği bir alan olduğu da kesin.

Nitekim bu tartışmalar başlamadan önce, PKK’nin önde gelen isimlerinden Duran Kalkan da bir açıklama yapmıştı: “Türkiye’nin destek aldıkları yarın başlarına neler geleceğini görecek. Dananın kuyruğu Kıbrıs’ta kopacak.” Gerçekten de bugün bu söz yeniden hatırlanıyor. Doğru tavır alınmazsa savaşın h aberini veriyor.

Troll hesaplara baktığınızda tablo belli: Her zamanki gibi kin kusuyorlar. “Rumların, AB’nin, İsrail’in desteklediği hainler kazandı!” diyorlar. Yani halkın iradesine hakaret ediyorlar.

Bu, Türkiye’deki siyasi dilin Kıbrıs’a taşınmış hâli. Devletin propaganda aygıtları tarafından yönlendirilen troll orduları, kimin adına konuştuklarını biliyorlar. Onlar sadece iktidarın halk diliyle konuşan yüzü.

Medya hesaplarına, paylaşımlarına bakın; kim kimden besleniyor, kim kimin trolü çok açık. Bir troll hesabında diyor ki: “Kıbrıs’ta Yunanistan, Rumlar, AB, İsrail ve CHP’nin Kıbrıs şubesi kazandı. Nankörler, şehidin kanına girdiler!” Bu dilin adı faşizmdir.

Mesut Özil bile, “Kıbrıs parlamentosu toplanmalı, federasyon kabul edilmemeli, Türkiye’ye katılmalı” diyerek Bahçeli’nin masalına teşne oluyor. Yani yine o Hatay masalı anlatılıyor.

Hakan Fidan’ın “Silah bizim işimiz” sözleri bile sosyal medya jargonuna malzeme oldu. Bu, diplomasi değil; sokak kabadayılığı. Ama mesele şu: Türkiye artık ne Yunanistan’a ne Kıbrıs’a karşı askeri güç kullanabilecek durumda. F-35’lerden dışlanmış, F-16’larını yenileyemeyen bir ülke…

İsrail uçakları Türkiye üzerinden İran’a uçabiliyor, vurabiliyor ama Türkiye’nin haberi yok, ya da izin veriyor. Her ikiside devletin çapsızlığını ortaya koyuyor. Bu da ülkenin ne hale geldiğini açıkça gösteriyor.

Kıbrıs meselesi sadece ada siyaseti değil; aynı zamanda Ortadoğu’daki enerji, güvenlik ve güç dengelerinin bir parçası. Burada Amerika, Avrupa ve İsrail’in çıkarlarıyla Türkiye’nin çıkarları çatışıyor. Ve bu çelişki önümüzdeki süreçte daha da sertleşecek gibi görünüyor.

Zamana yayılmış, diğer önceliklerin halledilmesine bakıyor. O günleri bekliyor…

Geliyor, gelmekte olan… Dananın kuyruğu gerçekten Kıbrıs’ta kopacak.

Haguenau’da Alevi Hakları İçin Önemli Panel Gerçekleşiyor

Haguenau Alevi Kültür Merkezi (AKM), 22 Ekim 2025 Çarşamba günü saat 19.00’da “Alevi Hak Mücadelesi ve Talepleri” başlıklı bir panel düzenleyecek. Etkinlik, Alevi toplumu için önemli bir tartışma zemini oluşturacak.

Panele, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez ve Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Mustafa Arslan konuşmacı olarak katılacak. Panelde Alevi toplumunun güncel hak arayışları, kurumsal mücadele deneyimleri ve geleceğe yönelik örgütlenme stratejileri üzerinde durulacak.

Haguenau AKM, etkinliğe ilişkin yaptığı açıklamada, tüm canları panele davet ederek birlik ve dayanışma vurgusu yaptı. “Verilen mücadeleleri ve taleplerimizi dinlemek, fikir alışverişinde bulunmak isteyen herkesi panelimize bekliyoruz” denildi.

Etkinlik, Haguenau Alevi Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek. Adres: 93, Route de Marienthal, Haguenau / Fransa. Tarih ve saat ise 22 Ekim 2025 Çarşamba, 19.00 olarak belirlendi.

Dersim Barosu: Alevi inancına ve doğaya saldırı kabul edilemez!

Dersim Barosu, Aleviler için kutsal kabul edilen Bağır Dağı mevkisinde yürütülen madencilik faaliyetlerine karşı çıkarak, bu durumun hem çevre hukuku hem de inanç özgürlüğüne aykırı olduğunu vurguladı. Baro, Pülümür ilçesine bağlı Şampaşa Kara Derbent Köyü sınırlarında yer alan bu alanda yapılan çalışmaların durdurulmasını talep etti.

Baronun yaptığı yazılı açıklamada, madencilik faaliyetlerinin Anayasa’nın 24. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesi kapsamında ciddi bir hak ihlali olduğu belirtilerek, “Devletin ve ilgili idarelerin bu kutsal alanlarda madencilik faaliyetlerine izin vermesi kabul edilemez” denildi.

Açıklamada, madencilik projelerinin bölgedeki doğal yaşamı tehdit ettiği ve geri dönüşü olmayan ekolojik tahribatlara yol açtığına dikkat çekildi. Bağır Dağı ve çevresinin zengin yaban hayatı ile endemik bitki türleriyle korunması gerektiği ifade edildi. Ayrıca, madencilik faaliyetlerinin çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) süreci işletilmeden gerçekleştirildiği ve bu durumun hukuka aykırı olduğu vurgulandı.

Avukat Barış Yıldırım, bu projenin çevresel analiz yapılmadan başlatıldığını belirterek, bölgenin Fırat Nehri’nin su kaynaklarının doğduğu en zengin su toplama havzalarından biri olduğunu aktardı. Bilim insanlarının bu alanın Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınması gerektiğini ifade ettiğini dile getirdi.

Celal Fırat: “Hakikatin Yüzü İnsanın İçinde Belirir”

Celal Fırat, Alevi inancının derinliklerini ve sözlü geleneğin önemini vurgulayan bir yazı kaleme aldı. Yazısında, “Hakikat insanda yaşar” ifadesiyle Alevi öğretisinin ikrar ve aşk temelli yapısını ön plana çıkardı. Alevi toplumunun ritüel ve anlatılarının gücünü, ikrar ve aşktan aldığını belirterek, bu geleneğin dil, ses ve duygu aracılığıyla ifade edildiğini dile getirdi.

Fırat, Alevilikte sözün yalnızca bir aktarım biçimi değil, aynı zamanda kutsalın kendisi olduğunu belirtti. “Hakikatin yaşadığı yerdir söz. Bu hakikati yaşamayan, onun sırrına dair hiç kimse inancımıza tanım getiremez” dedi. Bu bağlamda, Alevi toplumu tarih boyunca maruz kaldığı yok saymalara ve baskılara rağmen sözlü geleneğini yaşatmayı başarmıştır. Bu gelenek, hoşgörü ve direnişin dili olmuştur.

Aleviliğin yaratıcı–evren ilişkisine dair sezgisel bir derinlik taşıdığını ifade eden Fırat, insanlığın son yüzyılda geliştirdiği farklı düşünce biçimlerinin özünün Alevi inancı içinde bulunduğunu vurguladı. “Üretilen her fikirde, her öğretide, sınırlandırma ve ilişkilendirme hep mutlak adalet üzerine kuruludur,” dedi. Bu bağlamda, hakikatin yalnızca kitaplarda değil, insanın vicdanında yaşadığına dikkat çekti.

Fırat, Anadolu’nun kültürel hafızasının korunmasının önemine de vurgu yaptı. Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli ve Pir Sultan Abdal gibi önemli isimlerin seslerinin susturulmasının, Anadolu’nun felsefi hafızasını karartacağını söyledi. “Eğer bu sesler susturulursa, bu toprak yalnızca bir coğrafya olur; insanlığın ortak vicdanını taşıyan hafızayı yitirir,” ifadelerini kullandı.

Yazısının sonunda, dilin sadece bir iletişim aracı olmadığını, aynı zamanda insanın kendini, Tanrı’yı ve hakikati çağırma biçimi olduğunu vurguladı. Fırat, dillerin unutulmasının yalnızca kelimeleri değil, o kelimelerin taşıdığı inancı ve duyguyu da yok edeceğini belirtti. “İşte o zaman hakikat insanda değil, sessizlikte ölür,” diyerek düşüncelerini tamamladı.

Uzundere Cemevi kapılarını kapatıyor; hizmetler askıya alındı

Uzundere Cemevi, zemininde meydana gelen kayma ve yarıklar nedeniyle ciddi bir tehdit altına girmiştir. Bu durum, cemevi faaliyetlerinin durdurulmasına ve bina kapısının kilitlenmesine yol açmıştır. Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) tarafından yapılan açıklamada, Karabağlar Belediyesi ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı arasında varılan mutabakat sonucunda cemevinin yeniden inşa edilmesinin beklendiği ifade edilmiştir.

Uzundere Cemevi, 1994 yılında Alevi toplumunun ihtiyaçlarına cevap vermek amacıyla ortak emekle inşa edilmiştir. Ancak son yıllarda zemin kayması, duvarlarda çatlaklar ve morgun bulunduğu alanın yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. 2020 yılındaki İzmir depreminden sonra bu riskin arttığı gözlemlenmiş, buna rağmen cemevi yönetimi cenaze ve cem ibadetlerini sürdürmüştü.

Cemevi yönetimi, yapılan son görüşmelerde cemevinin riskli yapı olarak kabul edildiğini ve yıkılması gerektiğini öğrenmiş ve bu nedenle faaliyetlerini sonlandırdıklarını kamuoyuna duyurmuştur. Yönetim, derin çatlaklar ve zemin kaymalarının geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaştığını belirterek, birçok kurumdan bekledikleri desteği alamadıklarını ve yalnız bırakıldıklarını dile getirmiştir.

Uzundere Cemevi’nin yeniden inşası için Karabağlar Belediyesi ve Bakanlık arasında mutabakat sağlandığı bildirilmiştir. Cemevi yönetimi, bu kararın bir an önce hayata geçirilmesi ve cemevinin yeniden inşa edilmesi temennisinde bulunarak, dayanışmanın önemine vurgu yapmıştır.

Bordeaux Alevi Kültür Merkezi’nde İlk Alevilik Dersi ve Semah Coşkusu

Fransa’nın Bordeaux kentinde bulunan Bordeaux Alevi Kültür Merkezi, 17 Ekim 2025 Cuma günü ilk Alevilik dersi ve Semah kursunu büyük bir katılımla gerçekleştirdi. Etkinlik, canların bir araya gelerek yol, inanç ve kültür birliğini pekiştirdiği coşkulu bir buluşma haline dönüştü.

İlk Alevilik dersi, Yol ve Erkân sorumluları tarafından yürütüldü. Katılımcılar, Alevi öğretisinin temel değerleri, birlik ve rızalık kavramları üzerine yapılan paylaşımlarla hem bilgilenme hem de dayanışma fırsatı buldular. Yönetim Kurulu, bu dersleri gönül bağıyla sürdüren sorumlulara ve semah kursunu yöneten hocaya teşekkür etti.

Alevi inancının önemli ritüellerinden biri olan Semah, katılanlar tarafından büyük ilgiyle karşılandı. Katılımcılar, semahın ritmini ve anlamını paylaşırken, etkinlik sonunda yüzlerde tebessüm ve gönüllerde ışık vardı.

Bordeaux Alevi Kültür Merkezi, bu derslerin düzenli olarak süreceğini duyurdu. Bir sonraki Alevilik dersi ve Semah buluşması 22 Kasım 2025 Cuma günü saat 19.30’da gerçekleştirilecek. Yönetim Kurulu, bu buluşmanın enerjisini paylaşmak ve yeni canları aralarında görmek istediklerini belirtti.

Bielefeld’de Alevilik Sempozyumu ve Konser: İnancın Derin Yansımaları

Almanya’nın Bielefeld kentinde, Alevi inancının tarihsel kökleri ve felsefi temellerinin yanı sıra günümüz toplumuna yansımalarının ele alınacağı “Alevi İnancının Felsefik, Tarihsel ve Bölgesel Yansımaları” başlıklı sempozyum ve konser, 02 Kasım 2025 Pazar günü düzenlenecek. Etkinlik, Kultur- und Kommunikationszentrum Sieker salonunda saat 11.00’de başlayarak gün boyu sürecek.

Sempozyum, tarihçi-yazar Birsen Temir Saraç’ın moderatörlüğünde gerçekleştirilecek. Açılış konuşmalarının ardından Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Hüseyin Mat, “Avrupa’da Alevilik Örgütlenmesi” konusunu ele alacak. AABF İnanç Kurulu Başkanı Hasan Ali İçlek ise “İnançta Dedenin Rolü” başlıklı sunumuyla katılımcılarla buluşacak.

İkinci oturumda, Alevi inancının köklerini ve felsefi temellerini irdeleyecek olan Kemal Bülbül, “Alevi İnancının Kökleri ve Onu Besleyen Kaynaklar” başlıklı sunumunu gerçekleştirecek. Öğleden sonraki bölümde ise Cumhuriyet Gazetesi yazarları Miyase İlknur, eski CHP milletvekili Erdal Aksünger ve gazeteci-yazar Necdet Saraç, “13. Yüzyıldan Günümüze Alevi Tarihi ve Güncel Gerçekler” üzerine görüşlerini paylaşacak.

Son oturumda ise gazeteci-yazar Hüsnü Mahalli, “Ortadoğu’da Alevi Olmak” konulu konuşmasını gerçekleştirecek. Günün sonunda ise sanatçılar Sadık Gürbüz, Pınar Aydınlar ve Hacı Bolat, Alevi ezgileriyle bir konser verecek.

Bielefeld Alevi Kültür Merkezi tarafından düzenlenen bu etkinlik, Alevi inancının tarihsel mirasını ve düşünsel temellerini farklı disiplinlerden uzmanların katkılarıyla tartışmayı amaçlıyor. Katılımın ücretsiz olduğu sempozyuma tüm Alevi kurumları, akademisyenler ve toplum üyeleri davet edildi. Bielefeld Alevi Kültür Merkezi Yönetim Kurulu, bu anlamlı buluşmada katılımcıları görmekten mutluluk duyacaklarını ifade etti.

Frankfurt Cemevi’nde Alevi Hareketinin Sorunları ve Geleceği Tartışıldı

19 Ekim 2025 Pazar günü Frankfurt Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi’nde gerçekleştirilen “Alevi Hareketinin Mevcut Sorunları ve Gelecek Perspektifleri” paneli, Türkiye ve Avrupa’daki Alevi kurumlarının güncel sorunlarını ve çözüm yollarını ele aldı. Panel, saygı duruşuyla başladı ve Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) eski Genel Sekreteri Özgür Öz tarafından moderatörlüğü yapıldı.

Etkinliğe Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanları Nevin Kamilağaoğlu ve Hüseyin Mat, Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Seher Şengönül Yılmaz, Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Zeynel Abidin Koç, Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe ile Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Genel Başkanı Ercan Geçmez katıldı.

Panele katılan konuşmacılar, Alevi toplumunun örgütlenme deneyimlerini, Türkiye’deki inançsal ve siyasal baskıları, gençliğin Alevi kurumlarıyla ilişkisini, kadınların inanç alanındaki konumunu ve geleceğe yönelik yol haritalarını tartıştı. Alevi hareketinin tarihsel birikimi ve inanç kurumlarının bağımsızlığı üzerinde duruldu.

AABK Eşit Başkanı Hüseyin Mat, etkinlik sonrası sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımla, “Birliğimiz, beraberliğimiz ve mücadelemiz daim olsun. Yolumuz Hak, sevgi ve adalet yoludur” ifadelerini kullandı. Panel, Alevi kurumları arasında dayanışma ve ortak mücadele perspektifinin güçlenmesine katkı sağladı.

Katılımcılar, Alevi toplumunun karşılaştığı inançsal, siyasal ve kültürel sorunların, ortak akıl ve rızalık temelinde çözülmesi gerektiğini vurguladı. Etkinlik, alkışlarla sona erdi ve katılımcılar arasında olumlu bir etki bırakıldı.

Yaşar Seyman, Hallacı Mansur Cemevi’nde Alevi Değerlerini Yüceltti

Avustralya’da Alevi toplumu, değerli yazar, aktivist ve sendikacı Yaşar Seyman’ın Hallacı Mansur Cemevi ve Alevi Anıtı’nı ziyaret etmesiyle büyük bir sevinç yaşadı. Seyman, Alevi Federation of Australia’nın davetlisi olarak gerçekleşen bu ziyarette, topluluğun temsilcileri ve inanç kurulu ile bir araya geldi.

Alevi Federation of Australia, Seyman’ın ziyaretine dair yaptığı açıklamada, “Sayın Seyman, bugün federasyonumuzun davetlisi olarak Hallacı Mansur Cemevimizi ve Alevi Anıtımızı ziyaret ederek bizleri onurlandırdı. Nazik ziyareti ve samimi sohbeti için kendisine gönülden teşekkür ederiz” ifadelerine yer verdi. Ayrıca, piyanist Dengin Ceyhan ile gerçekleşen buluşmanın organizasyonunu üstlenen Arzu Özer ve Melbourne Dayanışma Grubu’na da teşekkür edildi.

Yaşar Seyman, Alevilik ve kadın mücadelesi konularında yaptığı önemli çalışmalarla tanınmaktadır. “Kadının Türküsü” gibi eserleriyle bilinen Seyman’ın ziyareti, Alevi toplumu için kültürel dayanışma ve inanç birliği açısından değerli bir katkı sağladı.

Ziyaretin sonunda, “Birlik, dayanışmayla daha aydınlık yarınlara” mesajı verildi ve etkinlikte Avustralya’daki Alevi kurumları ile Türkiye’den gelen konuklar arasında sıcak bir diyalog ortamının oluştuğu belirtildi.