Ana Sayfa Blog Sayfa 92

Alevi Ansiklopedisi Sempozyumu’nda önemli sonuçlar açıklandı!

1. Alevi Ansiklopedisi Sempozyumu, 10-12 Ekim 2025 tarihlerinde Dortmund’da gerçekleştirildi. Sempozyumda, Alevi Ansiklopedisi’nin gelişimi, hedefleri ve yayın politikaları gibi konular tartışıldı. Türkiye, Almanya, Fransa ve İngiltere’den yaklaşık 100 akademisyenin katılımıyla, sekiz ayrı tematik çalışma grubu oluşturuldu. Bu gruplar, Alevilik çalışmalarının kapsamını genişletmek ve kolektif bir bellek oluşturmak amacıyla bir araya geldi.

Yapılan tartışmalar sonucunda, Alevi Ansiklopedisi için uluslararası bir yayın ve bilimsel danışma kurulu oluşturuldu. Bu yapı, ansiklopedinin akademik disiplinle hareket etmesini ve içeriklerin bilimsel bir denetimden geçmesini sağlayacak. İlk yayın dönemi 2025-2026 arasında gerçekleşecek ve yayımlanacak tüm maddeler, editoryal kurulun denetiminden geçerek bilimsel danışma kurulunun hakemliğine sunulacak.

Seminerin ilk gününde, Alevilik çalışmalarının tarihi gelişimi, Alevi hareketinin dünü ve bugünü üzerine çeşitli değerlendirmeler yapıldı. Uzmanlar, Aleviliğin görünürlüğünün arttığını ve Alevi toplumu üzerindeki etkilerini ele aldı. Ayrıca, Alevi Ansiklopedisi’nin yalnızca akademik içeriklerle sınırlı kalmayıp, sözlü kültürü belgeleyen video kayıtlarıyla da zenginleşeceği vurgulandı.

Çalıştaylar, Alevilik konusundaki çeşitli temaları kapsayarak katılımcılara özgür bir tartışma ortamı sundu. Alevilik, diaspora, toplumsal cinsiyet ve diğer önemli konular, katılımcı akademisyenler tarafından ele alındı. Alevi Ansiklopedisi’nin geleceği, bu tür kolektif çalışmalarla şekillenecek ve Alevilik alanındaki akademik üretimi destekleyecek.

Bir Canın Bedeli – Hakan Tosun İçin TÜRKAN DOĞAN

İstanbul’un kalabalığında, bir sokak ortasında bir insanın ömrü yere düştü.

Bir gazeteci, bir belgeselci, bir doğa ve hakikat tanığı; Hakan Tosun’ du bu.

Bir ülkenin vicdanı, en çok da susmayanların kanında belirir.

Hakan Tosun, bir gazeteci değil yalnızca; bir tanıktı. Halkın gözüyle görmeyi, halkın diliyle anlatmayı seçen bir vicdan işçisiydi. Onun kameraya bakan gözü, yalnızca görüntü değil, hakikat toplamaya çalışıyordu. Bu yüzden katledildi. Bu yüzden bugün, sessizliğin değil dayanışmanın günü.

Hakan’ın ölümü, bir bedenin düşüşü değil; hakikatin hedef alınışıdır.

Bu topraklarda her susturulan ses, hepimizi biraz daha eksiltir; her yürekli insanın ardından kalan sessizlik, hepimize bir soru sorar: “Tanık olmaya devam edecek misin?”

Hakan, yaşamı boyunca kamerayı bir göz olarak taşıdı; insanın, doğanın ve toplumsal hafızanın sınırlarını kaydetti.

Kaz Dağları’nda altın madenine karşı nöbet tutan köylülerin yanında yürüdü, köklerine bağlı ağaçların gölgesinde sessiz direnişi izledi.

Ege zeytinliklerinde toprağa elini değdirdi, her filizde, her meyve dalında yaşamın sürekliliğini gördü. Soma’da işçilerin yasını belgeseline taşıdı; ellerin, terin ve sessiz çığlıkların hafızaya kaydedilmesini sağladı.

İstanbul’un meydanlarında, Emekliler Meclisi’nde Gezi Direnişi’nde halkla birlikte yürüdü; her adımı, yaşamı ve Can’ı savunmanın bir yoluydu.

Hakan, Alevi geleneğinde Can’ın doğa, insan ve toplumsal hafıza ile ayrılmaz bütünlüğünü yaşamaya devam ettirdi .Toprakla el ele, suyla nefesleşerek, her canlıya saygı göstererek yürüdü; her kare, yalnızca bir görüntü değil, Can’ın ve yaşamın bir tanıklığı oldu. İnsan, doğa ve toplumsal vicdan onun gözünden kaydedildi; her adım bir öğrenme, her çekim bir kutsama gibiydi.

Ölümü bile yaşamın yanındaydı. Organlarını bağışladı; beş bedende yeni nefesler, yeni yaşamlar doğdu. Hakan’ın bakışı, yalnızca gözlerinde değil; toprağın, suyun ve havanın hafızasında yankılanıyor. Bir doğa tanığı olarak başladığı yolculuk, insanın ve doğanın sınırlarını aşarak devam etti. Her Can, onun yolculuğunda bir halkın, bir doğanın, bir geleceğin sesi oldu.

Unutmak yeniden öldürmektir; hatırlamak ve sahiplenmek, adaletin ve yaşamın devrimci bir biçimde sürdürülmesidir.

Hakan’ın kamerasına poz veren çocuklar, belgelerinde adı geçen köylüler, projelerine omuz veren herkes bu yolun taşıyıcılarıdır. Kurde, kuşa, böceğe seslenen bir insanın mirasını korumak, insanı ve yaşamı savunmak demektir. Her Can bir ekosistemdir; her Can bir toplumsal bellektir; her Can bir direnişin kendisidir.

Ve Alevi dedesinin sözüyle: “Toprak Can’ın evidir; Can toprakla birleştiğinde yaşam tamamlanır. Hakan’ın yolu bu birleşimde, her nefeste yaşamaya devam edecek.”

Hakan Tosun’un adı, sadece bir insanın adı değil; bir inancın, bir direncin ve bir vicdanın simgesidir. Düşmanları tanıyoruz; her bir adımını, her bir kirli planını biliyoruz. Ama unutmasınlar ki halkın adaleti, hiçbir zulmün önünde eğilmez; halkın adaleti, ne zamana kadar beklerse er ya da geç sebep olanın kapısında duracaktır.

Toprak emanetini aldı.
Mücadelen bizimle kalıcak.
Işıklar içinde uyu…

Şimal Deniz İçin Adalet Talebi: Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Ses Verdi

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Merkezi, Sarıyer Şube Saymanı Şimal Deniz’in tutuklanmasını sert bir dille kınadı. Dernek, Deniz’in tutuklanmasının adaletin değil, baskının sesi olduğunu vurguladı. Açıklamada, demokrasi, düşünce özgürlüğü ve inanç eşitliği mücadelesinin asla susturulamayacağı belirtildi.

Dernek, Pir Sultan’ın izinden giderek hak, adalet ve özgürlük mücadelesi verenlerin her türlü hukuksuzluğun karşısında duracağını ifade etti. Şimal Deniz’in derhal serbest bırakılması gerektiği vurgulandı ve “Adalet istiyoruz, hemen şimdi!” çağrısı yapıldı.

Açıklamanın sonunda, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Alevi Bektaşi Federasyonu logolarıyla birlikte “Hukuksuz Şekilde Tutuklanan Sarıyer Şube Saymanımız Şimal Deniz Yalnız Değildir” mesajı paylaşıldı. Bu dayanışma ifadesi, derneğin tutuklu üyeleri için gösterdiği güçlü destek ve bağlılığı temsil ediyor.

Hakan Tosun, binlerce dostunun katılımıyla son yolculuğuna uğurlandı

Darp edilerek katledilen gazeteci Hakan Tosun, Nurtepe Cemevi’nde gerçekleştirilen törenle binlerce kişi tarafından uğurlandı. Törende, Hakan’ın dostları adına yapılan açıklamada, “Asla susturamayacaksınız bizleri. Hak yolundan ayrılmayan mazlumları sizler öldürebiliyorsanız bizler de Pir Sultanlar gibi ölür ölür diriliriz. Yürü bire Hızır Paşa, başaramayacaksınız” ifadeleri yer aldı.

10 Ekim gecesi saldırıya uğrayan Hakan Tosun, 14 Ekim’de tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Tosun’un kimler tarafından katledildiğini sorgulamak amacıyla birçok kişi Nurtepe Metro meydanında toplandı ve Nurtepe Cemevine kadar yürüyüş düzenlendi.

Törende Hakan Tosun’un kardeşi Öznur Tosun, “Hakan, her canlı için duyarlı bir insandı. Böyle bir insanı katletmenin hesabını verebilecekler mi? Söylemek istediğim çok şey var ama şu anda sadece acımı yaşamak istiyorum” dedi.

Hakan Tosun’un dostları adına konuşan İsmail Akyıldız ise, “Biz, Köroğlu’nun, Pir Sultan’ın soyundan gelenleriz. Onların mirasını sahipleniyoruz. Bu nedenle bizim kolumuzu, kanadımızı kırmak istiyorlar. Bugün burada, sadece Hakan’ı uğurlamak için değil, bu onurlu tarihe ve değerlere sahip çıktığımız için toplandık” şeklinde konuştu.

Törende ayrıca TİP Genel Başkanı Erkan Baş, Hakan Tosun’un önemli bir yaşam mücadelesi verdiğini belirterek, “Hakan, birçok değerli işe imza attı. Bu katliam, adalet mücadelesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösteriyor” ifadelerini kullandı. DEM Parti Milletvekili İbrahim Akın ise Hakan’ın gerçek bir yaşam mücadelesi verdiğinin altını çizdi.

Törenin ardından Hakan Tosun, Nurtepe Cemevinden alınarak Ayazağa Mezarlığı’na defnedildi.

Barışın Gölgesinde Kurgulanan Kavga: Kürtler, Devlet ve Sistem Muhalefeti ŞÜKRÜ YILDIZ

Son dönemde Kürt siyasetinde neyi gündeme getiriyorlar, bir bakalım. Yine aynı oyun sahnede. Bu kez “Demirtaş’ın tahliyesine Öcalan set çekti” diye bir iddia dolaşıma sokuldu. Bu iddia, kimi medya organlarının, ulusalcı çevrelerin ve „Fethullah Gülen“ medyası elinde, Kürt siyasetine dönük yeni bir manipülasyon aracına dönüştürüldü.

DEM Parti ise geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada bu iddiaları açık ve net biçimde reddetti. “Sayın Öcalan’la yapılan görüşmelerde hiçbir şekilde bu tarz bir değerlendirme yapılmamıştır” diyerek, bu haberlerin gerçeği yansıtmadığını ve açıkça amaçlı bir spekülasyon olduğunu söyledi.

Bu iddianın kendisi sadece kişilere dönük bir tartışma değildir; Kürt siyasetinin bütünsel iradesini zayıflatmayı hedefleyen, sistematik bir algı operasyonudur. İddianın dolaşıma sokulduğu medya mecralarına ve zamanlamasına bakıldığında, bunun tesadüf değil planlı bir psikolojik savaş hamlesi olduğu açıkça görülmektedir.

Bu söylemler, Kürt siyaseti içinde bir ayrışma yaratmaya, Kürtlerin ortak iradesini parçalamaya dönük bir çabanın parçası olarak yürütülüyor. Oysa bu tartışmayı körükleyen kesimlerin önemli bir kısmına bakınız; bu tartışmaları yürütenlerin büyük bölümü, Demirtaş’ın cezaevine girmesinde sorumluluğu olan çevrelerdir. Demirtaş tutuklandığında arkasında alkış tutan, sessiz kalan bu kesimlerin bugün kalkıp “Demirtaş’ı seviyoruz, Öcalan engelliyor” diye sahte bir hassasiyet sergilemeleri, samimiyetle açıklanacak bir şey değildir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir başka boyut da, bu iddiaların sadece içerideki siyasal dengeye değil, uluslararası alanda Kürt hareketinin meşruiyetine dönük de bir sabotaj işlevi taşımasıdır. Kürtlerin kendi iç tartışmaları üzerinden bir “liderlik krizi” algısı yaratılarak, dış kamuoyuna da parçalı, zayıf ve temsil kabiliyetini yitirmiş bir görüntü verilmek istenmektedir.

Tam da bu aşamada tartışmanın ekseninin, kimlerin bu manipülasyonu taşıdığına çevrilmesi gerekmektedir. Çünkü bu tartışmayı sürekli diri tutan çevrelerin başında, tarihsel olarak Kürt sorununu inkâr politikalarıyla var olmuş ulusalcı odaklar ve bu odakların siyasal uzantıları gelmektedir.

Mesela Cumhuriyet Halk Partisi ve ulusalcı kesime bir bakınız. Bugün Demirtaş’ın ve birçok milletvekilinin içeride olmasının sorumlusu kimdir? “Anayasaya aykırı da olsa bir kere evet diyeceğiz” diyenlerin… Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması suretiyle Halkların Demokratik Partisi’ni hedef haline getirenler bugün çıkıyorlar; “Demirtaş aslında bırakılacak ama son dönemde yürütülen süreçte Kürt siyasetinin liderlerinden Öcalan bunu engelliyor” gibi tartışmalar yürütüyorlar.

Burada CHP’nin tutumunu analiz ederken iki yönlü bir tablo görmek gerekir. Bir yanda, devletin bütünlüğünü koruma refleksiyle hareket eden ulusalcı kanat; diğer yanda ise demokrasi, barış ve eşit yurttaşlık taleplerine mesafeli ama sistem içi bir muhalefet pratiği yürüten yönetim çizgisi bulunmaktadır. Bu iki eğilim arasındaki gerilim, CHP’yi hem Kürt meselesinde çözüm üretmekten alıkoymakta hem de onu devletin resmi politikalarının bir tamamlayıcısı haline getirmektedir.

Bu tartışma ve süreç gerekçesiyle Kürtleri bir çatışmaya çekip, Kürtler arasında bir parçalanmayı; Kürtlerin özellikle de son dönemlerde yaratmış olduğu demokrasi güçleriyle ittifakını, Alevi kesimiyle almış olduğu desteği tekrar sistem partilerine çekmek gibi bir operasyonel durum üzerinden gidiliyor.

Mesele sadece Kürt siyasetinin iç dinamiklerine müdahale değil, aynı zamanda genişleyen demokrasi cephesinin dağıtılmasıdır. Kürtlerle Aleviler arasında son yıllarda kurulan toplumsal dayanışma ve ortak demokratik zemin, iktidarın ve devletin stratejik aklını rahatsız etmektedir. Bu nedenle yürütülen psikolojik savaş, bir yandan liderlik tartışmalarıyla Kürtleri bölerken, diğer yandan bu ittifakı kırmayı hedeflemektedir.

Bu tartışmayı yürütenlerin hangisi Kürt sorununun çözümünde demokratik bir öneriye sahip ya da demokrasi güçlerinin yanında duran bir pozisyonda? Ya da Kürt sorununun çözülmesi için mücadele etmiş, emek vermiş bir pozisyonda? Neredeyse hiçbiri bu pozisyonda değil. Bu tartışmayı yürütenlerin büyük çoğunluğu, Kürtlerin yokluğu üzerine, Kürtlerin haklarının yok sayılması üzerine; Kürt topraklarında —bırakın sadece Türkiye’deki toprakları— Suriye’deki toprakların, Kuzey Irak’taki toprakların, İran’daki Kürt yerleşimlerinin, vesaire, kazanılmış haklarına bile müdahale edip onları ortadan kaldırmak isteyen bir zihniyete sahip.

Dolayısıyla, bu zihniyetin bugün “Demirtaş’a sahip çıkan”, “Kürt halkının hakkını savunan” gibi bir görünüm altında sahneye çıkması, samimiyetsizliğin ötesinde bilinçli bir yönlendirme çabasıdır. Devlet aklı, bu tür çıkışları kullanarak hem CHP içindeki ulusalcı kanadı güçlendirmekte hem de DEM Parti çevresinde büyüyen demokratik dalgayı törpülemektedir.

Bir bakıyorsunuz, Kürt siyaseti içerisinde liderlik tartışması güya çıkarıyorlar. Oysa Kürtler çok iyi bilirler siyasetin nereden geldiğini ve nereye gideceğini; nelerin nasıl yönetileceğini bildikleri bir noktada ne yapılıyor? Özellikle tabana yönelik —Alevilerde olduğu gibi— tabana yönelik kavgayı ve tartışmayı derinleştirmeye çalışıyorlar; böylelikle yaratabilecekleri bir ayrılık, yüzde bir oy olsa da, yüzde iki oy olsa da, iktidar karşısında Kürtlerin zayıflaması olarak hanelerine yazılacak.

Bu taktik, siyasal mühendisliğin en temel biçimlerinden biridir. Devletin ve sistem partilerinin amacı, doğrudan baskı politikaları yerine, toplumsal tabanda küçük ayrışmalar yaratarak büyük politik etkiler üretmektir. Bu nedenle sosyal medya, troller ve ulusalcı söylem bir arada çalışmaktadır.

Dediğim gibi, bu örgütlü bir trolleme ile yapılıyor. Ulusalcıların yaklaşımının, CHP’nin tabanındaki milliyetçi kesimin propagandasının yanında, onları körükleyen ve açıklamalarını besleyen bir yapı da var. O ulusalcı, milliyetçi yapılar daha düne kadar Kürt siyasetinin yok edilmesi üzerine siyaset üretiyor, politikaları besliyordu; ancak bugün geldikleri nokta Cumhuriyet Halk Partisi’ne Alevileri tekrar kazandırma meselesidir. Şu andaki en temel kavga bunun üzerinden yürütülüyor.

Buradaki “Alevileri tekrar kazanma” stratejisinin ardında, aslında devletin sosyolojik tabanı yeniden şekillendirme hedefi vardır. HDP ve sonrasında DEM Parti çevresinde toplanan Alevi toplumsallığı, CHP’nin geleneksel tabanından kopmuştu. Devlet aklı şimdi bu kitlenin yeniden ‘sistem içine’ alınmasını planlıyor. Bu, bir inanç meselesi değil; siyasal denge mühendisliğidir.

Öngördükleri temel nokta, özellikle Halkların Demokratik Partisi döneminde demokratik kesimlerin, Alevilerin HDP etrafında toparlanmaya başlaması ve sistemin dışına çıkması vesilesiyle —tekrar onları Cumhuriyet Halk Partisi’nin tabanında toplamak; böylece sisteme entegrasyonlarını sağlamak üzere yürütülen bir siyaset. Yoksa ne Alevileri sevdikleri için, ne Kürtleri sevdikleri için, ne de Kürt siyasetini sevdikleri için böyle bir tartışma ve propaganda yürütülüyor.

Bu tartışmayı ve propagandayı yürütenlerin yapısına, kişiliğine ve beklentilerine baktığınız zaman çok rahatlıkla bir Kürt düşmanlığının ortaklaştırıldığını, Kürtlerin imhasının hedeflendiğini görebilirsiniz.

Tüm bu tablo, aslında medya ayağıyla da desteklenmektedir. Yani, sokakta ya da parti içlerinde yürütülen bu tartışmalar, televizyon ekranlarında ve gazetelerde yeniden üretilmekte, halkın bilinçaltına yerleştirilmektedir. Bu nedenle, bir sonraki aşamada medya manipülasyonuna odaklanmak kaçınılmaz hale gelmektedir.

Bu anlamda aslında demokrasi güçlerinin birliklerini ortadan kaldırmak için yürütülen bir operasyon var: Alevileri güçten düşüreceksin, Kürtleri güçten düşüreceksin; Kürtlerle ittifak halinde güçlenmek isteyenleri de güçten düşüreceksin. Cumhuriyet Halk Partisi de aynı şekilde, bu operasyonel durumun bir tarafı haline getirilmiş durumda. Kürt özgürlük mücadelesi içinde Öcalan–Demirtaş ikilemini yaratanlar, Cumhuriyet Halk Partisi içinde de Ekrem İmamoğlu–Kılıçdaroğlu ikilemini yaratarak oradaki parçalanmayı dayatmaya çalışıyorlar ve bunu yaparken kendi iktidar güçlerini kullanıyorlar.

Böylece devletin içindeki farklı kliklerin birbirine karşı yürüttüğü iktidar savaşı, hem Kürt siyasetinde hem CHP’de benzer biçimlerde yansıtılıyor. Bu iki alandaki “liderlik krizleri”, aslında aynı merkezin manipülasyonunun ürünüdür: Halkın temsil gücünü böl, sistemin istikrarını koru.

İktidarın ana akım medyası mı diyeceğiz, yoksa yandaş medyası mı diyeceğiz… Şu anda Türkiye’de geniş bir medya kesimi iktidarın elinde bulunuyor. İktidarın kontrolü dışında kalan, sistem içi muhalefet diyebileceğimiz Sözcü TV, Halk TV, Tele 1 gibi üç–beş yapı dışında neredeyse tüm televizyonlar iktidara ve iktidar cephesine bağlıdır. Bağlı olmayanlarda sistem medyasıdır. Tamamlayıcısıdır.

Burada medyanın işlevi, yalnızca haber iletmek değil, aynı zamanda devletin toplumsal mühendisliğini yeniden üretmektir. Bu nedenle medya, Kürt meselesinde yürütülen her algı operasyonunun stratejik ayağını oluşturur. İktidar medyası doğrudan saldırı dilini kullanırken, sistem içi muhalif medya bu saldırıyı “demokratik eleştiri” kılığına büründürerek meşrulaştırır. Böylece iki farklı kanal gibi görünen ama aynı merkezden beslenen bir söylem zinciri ortaya çıkar.

Eğer bir medya organı iktidar cephesine bağlıysa ve iktidar cephesinin ağzından siyaset üretiyorsa —ki bugüne kadar bunun dışına çıktıkları da görülmemiştir— bu durumda, medyada Kürt siyasetiyle ilgili yürütülen son dönem tartışmalar içerisinde Kürtler arası kavganın derinleştirilmeye çalışılması karşısında bir tarafın hilesini, bir tarafın saldırganlığını, bir tarafın samimiyetsizliğini görmek gerekir. Sitemin oyununu görüp deşifre etmek gerekiyor. Ve görülenin dile getirilmesi bir müdahale olarak değil, gerçeğin ifadesi olarak görülmelidir.

Çünkü gerçeği dile getirmek, bu sistemin inşa ettiği sahte “tarafsızlık” perdesini yırtmak anlamına gelir. Medyanın görevi hakikati gizlemek haline gelmişken, hakikati dile getirmek en radikal siyasal eylem biçimine dönüşmüştür.

“Demokratik bir yapı var, demokratik bir yayıncılık var, demokratik bir medya var; siz nasıl bu medyayı eleştirirsiniz?” diyecekler… Peki, gerçekten böyle bir şey mi var?
Sonuç itibariyle iktidarın iki dudağı arasında, acımasız bir şekilde, saygısızca Kürtlere ve Kürtlerin değerlerine saldıran bir yapı söz konusu. O hâlde bu yapının sahiplerine söylemek gerekiyor ki —belki sokak diliyle olacak ama— “itlerinize sahip çıkın.”

Bunu söylemek, medyaya müdahale olarak, “demokrasiye müdahale; hani siz demokrasi istiyordunuz, şimdi de medyaya mı karışıyorsunuz?” şeklinde propaganda malzemesi hâline getiriliyor. Çok demokratlar, öyle mi?

Bu sert ifade, esasen öfkenin değil, çaresizliğin dilidir. Çünkü medya, iktidar ilişkilerinden tamamen bağımsız olmadığı için, bu kadar açık bir sömürü düzenine karşı başka bir dille tepki vermek artık mümkün olmamaktadır.

Peki o zaman bu medyanın diğer haberlerine de mi itibar etmemiz gerekiyor? Bu medyanın tüm saldırganlığına, CHP belediyelerine yönelik saldırılarına da “demokrasi” mi dememiz lazım? Bu adamların iktidara yalakalığını da “basın özgürlüğü” olarak mı görmemiz gerekiyor? Sistemin diğer yanında, sitemin ihtiyaçlarını karşıda duruyormuş gibi yapan, verilen rölünü oynuyanlara medya temsilcileri mi diyeceğiz!

Biliyoruz ki; karşı da topu yekün iktidarı ve muhalefeti ile bir sistem var. Bu sistemi tanıyoruz…

Dolayısıyla Türkiye’deki medya düzeni, yalnızca iktidarın değil, aynı zamanda muhalefetin de içselleştirdiği bir ideolojik aygıttır. Basın özgürlüğü kavramı, içi boşaltılmış bir vitrin süsüne dönüştürülmüştür. Gerçek anlamda özgür gazetecilik, yalnızca bedel ödeyenlerin alanıdır.

Ortada gerçek anlamda bir medya özgürlüğü yok; Türkiye’de bağımsız medya neredeyse yok denecek kadar az. Mevcut kurum ve kuruluşlar, devletin ve iktidarın resmî sözcülüğünü üstlenmiş durumda. Devletin, iktidarın resmî bildirilerini yayınlayan, onun politikalarını meşrulaştıran kurum ve kuruluşlardan söz ediyoruz.

Peki, bunlara haddini bildirmek gerekiyorsa, bunu kim yapacak? Elbette onları yöneten, yönlendiren iktidar yapılanmaları. Çünkü bu medya organlarının büyük bölümü devletten, iktidardan bağımsız hiçbir şey yazmıyor, çizmiyor; Türkiye’de medya neredeyse tamamen bu kesimin kontrolüne geçmiş durumda. Ne yazık ki gerçeklik bu. Ayrılıkları da yüklendikleri misyon ve aldıkları görev kadar derin.

Yani medya cephesindeki bölünmüşlükler, esasen devlet içindeki klik farklılıklarının yansımasıdır. Bir kanal AKP’ye, diğeri CHP’ye yakın görünebilir ama ikisi de devletin meşruiyet sınırlarının dışına çıkmaz. Bu nedenle bağımsız medya değil, “devlet içi hizip medyası” vardır.

Böyle bir tablo ortadayken sizin “demokrasicilik” oynamanıza, “basın özgürlüğü” diye nutuk atmanıza gerek yok. Eğer gerçekten özgürlükten, medya özgürlüğünden bahsedecekseniz, her gün Kürt gazetecileri gözaltına alanlara, tutuklayanlara karşı ses çıkarın. Cezaevleri her kesimden gazeteciyle dolu…

Görüşlerine katılmadığınız gazeteciler için de “Bu gazetecileri içeri alamazsınız” diyebilin. Her gün gazeteciler katlediliyor, susturuluyor; onlara sahip çıkın, “bu insanlara, haber akışı için hayatlarını ortaya koyan gazetecilere saldıramazsınız” diyebilme cesaretini gösterin. Daha dün Rojava’da gazeteciler Türkiye İHA’ları ile hedef alınarak katledildi. Hadi konuşun…

Bu çağrı, medyaya değil, aynı zamanda toplumun vicdanına da yöneliktir. Çünkü sessiz kalmak, suça ortak olmaktır. Rojava’da hedef alınan gazeteciler, yalnızca savaş muhabirleri değil; hakikatin tanıklarıydı.

Kürt gazetecilerin, demokrasi güçlerinin, özgür medyanın yanında olmayanların bugün kalkıp iktidar medyasının yanında yer almalarının temel nedeni Kürt düşmanlığıdır. Kürtlere saldırmayı, Kürtleri aşağılamayı bir araç haline getirip bu dili kullanıyorlar.

Ve aynı zamanda bu, iktidarla aynı cephede olduklarının açık bir göstergesidir. Bunun başka bir izahı yoktur. Devletle nasıl bir ilişki içinde olduklarını, iktidarla nasıl bir bağ kurduklarını bugün sergiledikleri bu saldırganlık açıkça ortaya koyuyor. İktidarın barış ve demokrasi konusunda ayak direten siyasetini besliyoırlar. İhtiyaç duydukarı argumanları besliyorlar. Devlet aklının kendilerine verdiği görevi yürütüyorlar.

Bu noktada medya ile siyaset arasındaki ilişki, artık karşılıklı çıkara dayalı bir birlikteliğe dönüşmüştür. Gazeteci, iktidarın sözcüsü; siyasetçi, gazetecinin sponsorudur. Bu döngü kırılmadan ne barış dili ne de özgür basın mümkün olacaktır.

Sonuç itibariyle bu kesimlerin büyük bölümünün üzerinde ortaklaştığı nokta nedir? Kürt siyasetinin güçten düşürülmesi, teslim alınması; Rojava’da kazanılan değerlerin dağıtılması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin o tekçi, ırkçı, faşist yapısının Orta Doğu coğrafyasında hâkim kılınması. Bunun ötesinde bir yaklaşım, bir duruş var mı?

Yani Türk toplumlarını yücelten, diğer tüm toplulukları aşağılayan bir yapılanmanın demokrasiden, eşitlikten, medya özgürlüğünden bahsetmesi mümkün mü? Yok böyle bir şey.

Bu durum, artık salt ideolojik bir tercih değil, jeopolitik bir stratejidir. Devlet, içerde Kürt siyasetine baskı uygularken, dışarıda Rojava’daki demokratik deneyimi boğarak bölgesel üstünlük kurmak istemektedir. Bu nedenle medya dilindeki saldırganlık, askeri ve diplomatik hedeflerle doğrudan bağlantılıdır.

Bu nedenle, içinde bulunduğumuz dönemde sistemin muhalefet–iktidar işleyişini iyi analiz etmek gerekiyor. Bir devlet var; bu devletin içinde bir iktidarı var, bir de muhalefeti var. İkisinin toplamı devletin kendisi oluyor. Bunun karşısındaki tek muhalefet demokrasi güçleridir. Kürt özgürlük mücadelesidir. Meseleyi böyle okumak gerekiyor.

Devlet içerisinde kavgaya yok mu, tabii ki var. Devletin iktidarını kim elinde bulunduracak kaygası. “En iyi Kürdü kim yok eder, en iyi Aleviyi kim yok eder, en iyi demokrasi güçlerini kim dağıtır” kavgası sürüyor. Bugün bu kavganın bir tarafında AKP–MHP iktidarı var; karşısında ise CHP.

Ancak bu “karşıtlık”, toplumsal çıkarlar üzerinden değil, devlet içi güç paylaşımı üzerinden yürümektedir. Yani burada söz konusu olan halkın çıkarlarını temsil eden iki farklı blok değil; aynı sistemin iki farklı hizbidir.

Bu iktidar mücadelesi içinde AKP cephesi, çok sistemli bir biçimde CHP‘ye yönelik bir operasyon yürütüyor. Devlet de, iktidarı ve muahlefeti ile Kürt siyasetine kaosu dayatıyor. „Liderlik“ tartışması ile Kürtleri güçten düşürmeye çalışıyor.

CHP’nin tabanını birbirine düşüren ve tabandaki ulusalcı grublar eli ile Alevileri, Kürtleri ve diğer sivil toplum kuruluşlarını ayrıştırmak suretiyle demokrasi güçlerinin cephesini dağıtmak; onları devlet sisteminin bir parçası haline getirmek amacıyla yürütülen bir kavga var. Bu kavga CHP etrafında kümelenmiş, ergeenkoncu, ırkçı, faşist kesimlerden besleniyor. Sistemin diğer ırkçı partileri üzerinden körükleniyor. Toplumun gerilmesi üzerinden atılması gereken adımların ötelenmesinin amaçlandığını herkes görüyor.

Toplamına baktığınız zaman bu durumun Kürtlerin, Alevilerin, demokrasi güçlerinin aleyhine bir durum yarattığını görebilmek gerekiyor.

Her tartışma, halkların ortak mücadelesini zayıflatmak, onları yeniden sistemin kollarına itmek için kurgulanıyor. Demokrasi güçlerinin enerjisi, kimlik içi rekabetlerle tüketiliyor.

Biz bunları tartışırken Türkiye’deki açlığı tartışamıyoruz; Türkiye’deki hırsızlığı tartışamıyoruz; Türkiye’deki uyuşturucu satıcılığının şu anda dünyadaki en büyük dağıtım merkezlerinden biri hâline gelmesini konuşamıyoruz. Türkiye’de eroin kullanımında dünyada en çok insanın hayatını kaybettiği ülke hâline geldiğimizi konuşamıyoruz. Çocuklarımızı okutsak bile, bütün emeğimizi ve gücümüzü versek bile o okullardan çıkan çocuklarımızın nasıl bir işsizliğe mahkûm edildiğini konuşamıyoruz. Türkiye’de bir yapılanmanın ortadan tartışılmadığını; devlet mekanizmasının parçalanıp dağıtıldığını —ki dağıtılsın aslında— ama bunun demokratik bir zemine oturtulmadığını, tamamıyla mafya ve çetelere oturtulduğunu konuşamıyoruz. Bir dönem ve süreçten geçiyoruz.

İşte tam da bu nedenle, bu konuların görünmez kılınması bir tesadüf değil; medya manipülasyonlarının doğrudan sonucudur. İktidar ve sistem medyası, Kürt siyaseti üzerinden yaratılan yapay tartışmalarla halkın gerçek gündemini çalıyor. Yoksulluk, adaletsizlik, mafyalaşma gibi temel sorunların üzeri; “liderlik krizi” ve “parti içi çekişme” gibi suni başlıklarla örtülüyor. Böylece toplumun dikkati sınıfsal ve ekonomik çöküşten uzak tutuluyor.

Bu tabloya, barış sürecinin sürekli ötelenmesini de eklemek gerekir. Türkiye’deki iktidar, yönetim beceriksizliklerinin üstünü örtmek için Kürt sorununu çözümsüz bırakmayı adeta bir araç haline getirmiştir. Oysa Kürt sorununun demokratik ve kalıcı bir biçimde çözülmemesi, yalnızca siyasal istikrarsızlığı değil; aynı zamanda ekonomik krizlerin derinleşmesini ve anti-demokratik yapıların güçlenmesini de beraberinde getiriyor.

İnsanlar sokak ortasında katlediliyor. Artık bu katliamların arkasında hangi çetenin olduğu tartışmasız yürütülüyor; hangi çetenin, hangi grubun kimlerle ilişkisi olduğu tartışması yürütülüyor. Neresinden bakarsanız bakın, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin nasıl aslında bir çete devletine, bir mafya devletine dönüştürüldüğünü hepimiz açık ve net bir şekilde görüyoruz.

Bu tablo, siyasal krizin geldiği en ileri evredir. Devlet, artık toplumsal düzeni sağlama kapasitesini yitirmiş; şiddeti, rantı ve yalanı yönetim biçimine dönüştürmüştür.

Diğer önemli noktalardan birini de açıkça dile getirmek gerekiyor:

Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Kürt Özgürlük Mücadelesi arasında, kimi çevrelerin “demokrasi ve barış süreci” olarak tanımladığı, kimilerinin ise “terörsüz Türkiye süreci” olarak adlandırdığı bir döneminin başlatıldığını görmek gerekiyor. Bu durumun adı ne olursa olsun, ortada iki taraf arasında yürütülen siyasal bir süreç vardır.

Bu sürecin yeniden başlaması, devletin iç dengeleri kadar bölgesel konjonktürle de ilgilidir. Orta Doğu’da değişen güç haritaları, Ankara’yı Kürtlerle yeniden diyalog kurmaya zorlamaktadır. Ancak bu diyalogun niteliği, geçmişten ders çıkarılıp çıkarılmadığına bağlı olacaktır.

Açık bir şekilde görülmelidir ki Kürt tarafının, Kürt siyasetinin ve Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin işaret ettiği, temsilini kabul ettiği isim Sayın Abdullah Öcalan’dır. Bu durum defalarca dile getirilmiş, net bir şekilde ifade edilmiştir.

Bugün yürütülen görüşmelerde Kürt tarafının muhatabı ve temsil yetkisi tanınan kişi Sayın Abdullah Öcalan’dır. Öbür tarafta ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti bulunmaktadır. Yani bu süreç, devlet ile Kürt Özgürlük Hareketi arasında yürütülmektedir.

Dolayısıyla bu tablo, DEM Parti’yi dışlayan değil, ancak rolünü sınırlı bir zeminde tanımlayan bir yapıya işaret eder. DEM Parti halkın demokratik temsil alanını korurken, müzakere sürecinin asıl yürütücüsü değildir.

Devlet kanadında bu görüşmelerin yürütücüsü, siyasi temsilcisi konumunda olanlar Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’dir. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bugün fiilen AKP–MHP ittifakı temsil etmektedir. Devlet adına muhatap haline getirilmiştir.

Kürt tarafını ise PKK ve Sayın Abdullah Öcalan temsil etmektedir. Bu tabloyu, bu güç dengesini böyle okumak gerekir. Çünkü sahada yaşananlar, siyasette yürütülen dil ve görüşme trafiği bu gerçeği açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

DEM Partisi bu sürecin bir aracı olmaktan öte bir şey ifade etmiyor. Bu nedenle politikanın merkezinde, siyasetin merkezinde bu iki temsiliyetin —yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin— söyledikleri ve taşıdıkları sorumluluklar vardır.

Bu süreci fiilen temsil eden, yürüten ve belirleyen aktörler DEM Partisi değildir; bu süreci örgütleyen, yönlendiren ya da sahibi konumunda da DEM Partisi değildir. DEM Partisi bu sürecin bir parçası, bir siyasi arabulucusu, bir temas noktasıdır.

Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kendi temsiliyetinin arabulucusu da AKP ve MHP’dir. Bu tabloyu, bu güç ilişkisini böyle okumak gerekiyor.

Devletin ve Kürtlerin temsiliyetleri nettir; kim kimi temsil ediyor sorusunun yanıtı açıktır.

Ancak bu durum DEM Parti’nin etkisiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, DEM Parti toplumsal meşruiyeti koruyarak sürecin demokratik zeminini inşa eder; halk desteğini müzakere masasına taşır.

O anlamda DEM siyasetinin ya da AKP siyasetinin öngörüleri, bir anlamda bu sürecin içerisindeki arabuluculuktan, yani temsil ettikleri tarafların iradesini aktarmaktan öteye bir anlam taşımamaktadır. Bunu açık ve net bir biçimde söylemek gerekir.

Şu anda sahada iki güç vardır… Belçika mahkemesinin bir dönem verdiği bir kararı hatırlamakta fayda var: Özellikle Türkiye’nin talebi üzerine Kürt siyasetçilerinin iadesiyle ilgili yürütülen bir davada mahkeme şu tespiti yapmıştı:

“Bir siyasal ayrılık fikrinin silah yoluyla çözülmesi meselesi, şiddetle çözülmesi meselesidir. Demokratik bir ortamda, bir platformda, bir masada çözülemeyen bir anlaşmazlık konusunda iki gücün silahla bu sorunu çözme durumu…”

Yani mesele şudur: Eğer siyasal bir sorun demokratik bir zeminde çözülemiyorsa, taraflar çatışma yoluyla çözüm arayışına girebilir; bu, politik olarak tanımlanabilir bir durumdur.
İşte bugün, iki silahlı gücün —Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenlik aygıtlarıyla Kürt Özgürlük Hareketi’nin silahlı güçlerinin— bu meselenin çözümünde fiilen masada olduğunu görmek gerekir.

Bu süreci başka türlü okumak, yani iki taraf arasındaki bu güç dengesini ve temsil gerçeğini yok saymak, gerçekçi değildir.

Diğer okumalar çoğu zaman niyet okumalarından ibarettir; Kürtlerin ortak iradesini, ortak siyasi tutumunu parçalamak, zayıflatmak üzerine kuruludur.

Dolayısıyla bu tabloyu doğru okumak; arabuluculukla temsil arasındaki farkı görmek, sürecin kimler tarafından yönlendirildiğini net biçimde kavramak gerekir.

Bugün Türkiye’de yürütülen bütün tartışmaların, bütün siyasal manevraların, medya operasyonlarının ve kutuplaştırma politikalarının ortak hedefi açıktır: Kürtlerin ortak iradesini, demokrasi güçlerinin birliğini dağıtmak. Devletin de, muhalefetin de yöneldiği yer, halkların eşitlik talebini, özgürlük arayışını bastırmaktır.

Ancak artık kimse bu oyunları görmezden gelemez. Kürt halkı, Aleviler, emekçiler, kadınlar ve demokrasi güçleri; sistemin iç kavgalarının figüranı olmayı reddediyor. Gerçek çözüm, iktidar ya da muhalefet bloklarının sahte rekabetinde değil; halkların kendi öz gücünü esas alan, barışı, eşitliği ve onurlu yaşamı savunan bir duruşta gizlidir. Bugün yapılması gereken, devletin ya da partilerin değil, halkların sözünü büyütmektir. Çünkü artık herkes biliyor: bu ülkede barışı da demokrasiyi de getirecek olan, kendi iradesine sahip çıkan halklardır.

Ve unutulmamalıdır: Halkın sözü, manipülasyonun panzehiridir. Medya yalanlarını, siyasi oyunları, devletin ikili dilini aşacak olan tek şey, örgütlü halk bilincidir. Gerçek barış, bu bilincin sesinde yükselecektir.

Munzur Gözeleri’nin sit statüsü düşürüldü, doğa katliamı kapıda!

Erzincan İdare Mahkemesi, Munzur Gözeleri’nin “1. Derece Doğal Sit Alanı” olarak kalması gerektiğine karar verdi. Daha önce Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından 18 Temmuz 2023 tarihinde statüsü düşürülerek ‘Nitelikli Doğal Koruma Alanı’ olarak ilan edilen bölge, 2003 yılında 1. Derece Doğal Sit Alanı olarak tescillenmişti.

Bölgenin koruma statüsünün düşürülmesine karşı Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) tarafından açılan davada, mahkeme bilirkişi raporlarını dikkate alarak, Munzur Gözeleri’nin yüksek peyzaj ve sosyokültürel değere sahip olduğunu vurguladı. Raporda, alanın ekolojik yapısının korunması gerektiği ve insan faaliyetlerinin kontrolsüz artışının önlenmesi gerektiği belirtildi.

Mahkeme, daha önceki kararların aksine, Munzur Gözeleri’nin tamamının kesin korunacak hassas alan niteliği taşıdığına ve bu alanın Nitelikli Doğal Koruma Alanı statüsünde kalmasının koruma-kullanma dengesini bozacağına dikkat çekti. Bu karar, bölgede doğal dengenin korunması adına önemli bir adım olarak değerlendiriliyor.

TMMOB Dersim İl Koordinasyon Kurulu yapılan yazılı açıklamada, bu kararın Dersim halkının bir kazanımı olduğunu belirterek, dayanışmanın önemine vurgu yaptı. Munzur Gözeleri’nin korunması, sadece bölge için değil, gelecek nesiller için de büyük önem taşıyor.

Bahçeli’nin Alevi Açılımı Hayal Kırıklığına Dönüştü, AKP Sessizliğini Koruyor

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi gerektiğine ilişkin açıklaması, Alevi toplumu için önemli bir adım olarak değerlendirildi. Ancak, bu çıkışın ardından AKP cephesinden gelen sessizlik dikkat çekiyor. İktidara yakın medya kuruluşlarında Bahçeli’nin sözleri yankı bulmazken, siyasi gözlemciler AKP ve MHP arasındaki “Alevi açılımı” hazırlıklarının görünür hale geldiğini belirtiyor.

Bahçeli’nin açıklamalarını değerlendiren gözlemciler, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişte cemevleri konusundaki çelişkili ifadelerini hatırlatıyor. Erdoğan, daha önce cemevlerini ibadethane olarak kabul etmeyeceğini belirtmiş, Alevi toplumu için farklı dönemlerde farklı görüşler öne sürmüştü. Bu durum, AKP’nin Bahçeli’nin açıklamasına karşı neden sessiz kaldığını anlamak için önem taşıyor.

MHP liderinin açıklamalarının ardından gözler AKP’ye çevrildi. Parti içinden ya da Cumhurbaşkanlığı kanadından henüz resmi bir değerlendirme yapılmadı. Siyasi kulislerde, Bahçeli’nin bu konudaki el yükseltmesinin ardından AKP’nin tutumunu belirlemesi bekleniyor. Yandaş medyanın, Erdoğan’ın geçmişteki açıklamalarından birini “resmî görüş” olarak öne çıkarma olasılığı da gündemde.

Alevi toplumunun hakları ve inanç özgürlüğü açısından kritik bir dönemde bulunuyoruz. Bahçeli’nin cemevleriyle ilgili çıkışı, bu bağlamda atılacak adımların belirleyicisi olabilir. Ancak, iktidar cephesinden gelecek yanıtlar ve eylemler, bu sürecin nasıl şekilleneceği açısından büyük önem taşıyor.

Alevilik Sempozyumu Bielefeld’de: İnancımızın Derinlikleri Tartışılacak

Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’na (AABF) bağlı Bielefeld AKM ve Rheda-Wiedenbrück AKM tarafından düzenlenen “Alevi İnancının Felsefi, Tarihsel ve Bölgesel Yansımaları” sempozyumu, 2 Kasım 2025 Pazar günü Bielefeld’de gerçekleştirilecek. Etkinlik, Kultur- und Kommunikationszentrum Sieker adresinde yapılacak ve katılımcılara açık olarak ücretsiz olarak sunulacak.

Sempozyum, saat 11.00’de açılış konuşmalarıyla başlayacak. İlk oturumda AABK Genel Başkanı Hüseyin Mat, “Avrupa’da Alevilik Örgütlenmesi” başlıklı sunum gerçekleştirecekken, ABAF İnanç Kurulu Başkanı Hasan Ali İçlek “İnançta Dedenin Rolü” konusunu ele alacak. İkinci oturumda ise PSAKD eski Genel Başkanı Kemal Bülbül, “Alevi İnancının Kökleri ve Onu Besleyen Kaynaklar” üzerine konuşacak.

Öğleden sonraki oturumlarda Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Miyase İlknur, “13. Yüzyıldan Günümüze Alevi Tarihi ve Güncel Gerçekleri” üzerine bir sunum yapacak. Aynı oturumda CHP eski Milletvekili Erdal Aksünger ve gazeteci-yazar Necdet Saraç da güncel konuları değerlendirecek. Son oturumda ise gazeteci-yazar Hüsnü Mahalli, “Ortadoğu’da Alevi Olmak” konusunu ele alarak dinleyicilere önemli bilgiler aktaracak.

Etkinlik sonrası 18.00-20.00 saatleri arasında Sadık Gürbüz, Pınar Aydınlar ve Hacı Bolat konser verecek. Sempozyumun, Avrupa’daki Alevi toplumu için inanç, kültür ve dayanışma açısından önemli bir buluşma olması bekleniyor. Duyuru metninde, etkinliğin Aleviliğin tarihsel, kültürel ve toplumsal yönlerini tartışmaya açmayı amaçladığı vurgulandı.

Etkinlikte, değerli yazarlar ve milletvekillerinin katılımıyla Alevilik üzerine birçok konu ve soru paylaşılacak. Türkiye’den gelen sanatçılar, müzikleriyle katılımcılara unutulmaz bir akşam yaşatacak. Bu önemli sempozyuma katılım bekleniyor.

Şahkulu Sultan Dergahı’nda Kitap Günleri coşkuyla başladı!

Geleneksel 5. Şahkulu Sultan Dergahı Kitap Günleri, İstanbul’da başladı. Beş gün sürecek etkinlikte, birçok yayınevi tarafından Alevi-Bektaşi kültürüne dair kitaplar sergilenecek. Açılış, Dede Ali Doğan’ın gülbeng ve semah hizmetiyle gerçekleştirildi. Ardından sembolik kurdele kesimiyle stantlar okuyuculara açıldı.

Etkinliğe yaklaşık 30 yayınevi katılım sağlarken, yazarlar da okuyucularla bir araya gelerek eserlerini imzalatıp sohbet etme imkanı buldu. Kitap Günleri kapsamında, Alevi-Bektaşi öğretisini günümüze taşıyan ozanlar ve aşıklar üzerine söyleşilere de yer verildi.

Yazar Şah Hüseyin Şahin, ‘Alevi-Bektaşi öğretisini bugüne taşıyan sözün ve sazın ustaları: Ozanlar/Aşıklar’ başlıklı söyleşide, önemli bir isim olan Sıdkı Baba’yı anlattı. 1865-1928 yılları arasında yaşamış Sıdkı Baba’nın Hacı Bektaş Dergahı’nda aldığı eğitimle Aleviliğin detaylarını içselleştirdiğini vurguladı.

Şahin, Sıdkı Baba’nın deyişlerinin Alevi-Bektaşi inancının özünü yansıttığını belirterek, onun şiirlerinde halk hikayelerine ve Alevi-Sünni ayrışımına dair sert ifadeler bulunduğunu ifade etti. Sıdkı Baba’nın yazdığı eserlerin tasavvuf niteliğinin yüksek olduğunu da sözlerine ekledi.

Alevilerin Karnı Bu Yalanlara Tok AZİZ TUNÇ

0

Bahçeli, grup toplantısında yaptırdığı cemevi üzerinde Alevilikle ve Alevilerle ilgili konuştu.
Bahçeli, “milli birlik ve kardeşliğimizi güçlü şekilde” pekiştirmek istediğini, bunun için “Türk ve Türkiye yüzyılında sürüp giden dipsiz tartışmaları mutabakata bağlamanın; kalıcı, köklü ve kategorik şekilde bağıtlamanın” hedefinde olduğunu belirtiyor.

“Ahlaki, akıl, izan, insaf ve insan merkezli” olan bu hedef için “siyasi, manevi, tarihi, kültürel ve fikri imkânlarla kireçlenmiş kronik gerilimleri bertaraf etmek istediğini, çaba ve çalışmalarının bu yönde olduğunu” ifade ediyor.

Bahçeli, “sanal ve sahte bir içerikten mülhem olan Türk-Kürt ayrışmasını tetikleyen iç ve dış düşman cephesidir. İnanan-inanmayan, laik-antilaik ikilemini tırmandıran yine aynı odaklardır.” belirlemesini yaptıktan sonra sözü Alevilere getiriyor.

“Dahası ve daha fevrisi ise Alevi-Sünni bloklaşmasını siyasi ve ideolojik dürtülerle süreklilik içinde tahrik ve tahkim etmeye kalkışan Türk ve İslam muhaliflerinin kara kampanyasıdır. Alevi İslam inancına aidiyetlik duyan kardeşlerimizle ilgili düşüncelerimizi samimi ve şeffaf biçimde paylaştık.

Bir defa şu hususu açık yüreklilikle söylemek mecburiyetindeyim: İşin özünde hepimiz Müslüman değil miyiz?” diyerek kendince bir Alevilik tanımı yapmıştır. Alevilerin İslam’ın bir parçası, mezhebi gibi tanımlayarak soruna yaklaştı. Aleviliği İslam’ın bir parçası olarak gösterdi. Bu da Alevilerin inancına yapılmış bir müdahaledir, asimilasyondur.

Üstelik bu tanımı herkesin benimsediği veya benimsemek zorunda olduğu bir tanım olarak ortaya koymuş, hatta bu konuda kararlılık ifade etmiştir.

Öncelikle belirtilmelidir ki Alevilik Bahçeli’nin tanımladığı gibi değildir.

İkincisi, Bahçeli yaptığı bu tanımla Aleviliğe yönelik asimilasyon politikasını uygulamıştır.
Üçüncüsü, Bahçeli asimilasyonu devletin imkânlarını ve gücünü kullanarak yapmıştır.

Bahçeli’nin bu ifadeleri yeni de değil, özgün veya orijinal de değildir.

Alevi toplumu, var olduğu günden beri asimilasyoncu ve soykırımcı politikalara karşı mücadele ederek var olagelmiştir.

Alevilik bu özelliğini 1980’den beri aynı soykırımcı zihniyete karşı mücadele ederek sürdürmektedir.

Bahçeli’nin bu açıklamaları, Alevilerin mücadelesinin daha güçlü ve bu yönelimlerinin bir daha tekrar etmeyeceği düzeyde devam etmesini gerektirmektedir.

Bahçeli devam ediyor: “Hepimiz Türk milletinin onurlu ve şerefli mensupları değil miyiz?” diyor.

Bahçeli aynı düşüncesini, aynı konuşmasının bir başka yerinde “Hepsinden evveli de Müslüman Türk milletiyiz.” diyerek tekrar ediyor.

Ayrıca Bahçeli, konuşması boyunca Alevilikle ilgili kurduğu her cümlede Aleviliği “Türk-İslam” kavramları bağlamında tanımlamıştır.

Hayır Bahçeli, hayır. Dünya âlem biliyor ki bu topraklarda yaşayan Alevilerin hepsi Türk değildir.

Bu topraklarda Türk Alevilerden başka, Kürt Aleviler, Arap Aleviler, Roman Aleviler de var.
Dahası, İran’da ve Balkanlarda farklı halklarda Alevilerin varlığı da bilinen bir gerçekliktir.
Bahçeli bu söylemiyle, Alevileri Türkleştirmeyi amaçlayan aynı asimilasyoncu ve soykırımcı politikaları sürdürdüğünü göstermektedir.

Bahçeli konuşmasının devamında, “Gönül rahatlığıyla, vicdan huzuruyla, dahası samimiyetle diyorum ki; hem Aleviyiz, hem Sünni.” diyor.

Bütün mesele de burada ya! Bahçeli gönül rahatlığı içinde Alevileri Sünnileştirmek için asimilasyon yapmış, soykırım uygulamış olabilir.

Ancak Aleviler ne Aleviliklerinden vazgeçerek Sünnileştiler ne de kimseyi Alevileştirmeye çalıştılar. Bunun için can bedeli direnişler geliştirdiler.

Bahçeli konuşmasının bir yerinde “Bu düşüncelerim elbette Alevi İslam inancına mensup kardeşlerimizin geçmişe sari ve bugüne havi ihtiyaç ve beklentilerini seslendirmeye mani değildir.” dedikten sonra,

“İftira ve isnatlara sırtını dayayanlar, Maraş’tan Çorum’a kadar yaşanan dış mahreçli provokasyonların iç yüzünü hâlâ okumayanlar, bu nedenle de tarihten husumet üretmek için emre amade bekleyiş içinde olanlar emin olunuz ki bizim ilgi ve irtibat sahamızın da sonuna kadar dışındadır.” diyor.

Bu konuşmanın içeriğine geçmeden önce emredici, hükümran, keskin bu dil bile bu söylemlerin barışçı olmadığını görmek için yeterlidir.

Kullanılan bu dil, Alevileri aşağılayan, herhangi bir Aleviyi, bir demokratı en az katliamcı bir saldırı kadar etkileyecek olan provokatif bir dildir.

Bu üslubun şiddetle reddedilmesi gerekir.

Yine de üslubun sorunlu yanını belirterek Alevilerin geçmişten kalan sorunlardan dolayı beklentilerini ifade etmek gerekir.

En önce cumhuriyetin başında Alevi dergâhlarının ve ocaklarının kapatılmış olmasının, sonra Koçgiri’nin ve Dersim’in, devamında 1960’lara kadar binbir zorlukla yaşamaya mahkûm edilmenin hesabı verilmelidir.

Elbette bunlarla bitmiyor, Alevilerin yaşadıkları.

Aleviler 1967 Elbistan’da, 1968 Malatya’da, 1971 Kırıkhan’da, 1976 Pazarcık’ta, 1978 Malatya’da, 1978 Maraş’ta, 1980 Çorum’da, 1993 Madımak’ta, 1995 Gazi’de yapılan soykırım saldırılarının hesabını da görmek istemektedirler.

Bahçeli diyor ya Alevilerin beklentilerine karşı değilim diye. Bu hesaplar verilmeden ne Alevilere yapılanlar unutulur ne de gerçek anlamda bir kardeşlik atmosferi doğar.

Bahçeli, Maraş ve Çorum soykırımlarının dış güçlerin marifeti olduğunu ileri sürüyor.
Hemen soralım, kim bu dış güçler?

Mesela o dönem katliamdan dolayı suçlanan MHP Maraş milletvekili Mehmet Yusuf Özbaş dış güçlerden biri olabilir mi?

Yine katliamcı olarak suçlanan ve Maraş Belediye Başkanı Ahmet Uncu bir diğer dış güç olabilir mi?

Kısa süre önce Meclis’te törenle cenazesi kaldırılan Maraş Katliamı davasının bir numaralı sanığı Ökkeş Kenger dış güç müdür?

Daha böyle yüzlercesini sayabiliriz.

Bütün bunların ve daha fazlasının bağlı oldukları MHP’yi ve ÜGD’yi dış güç olarak tanımlayalım mı?

Bahçeli aynı cümlesinde “Maraş’tan Çorum’a kadar yaşanan dış mahreçli provokasyonların iç yüzünü hâlâ okumayanlar, bu nedenle de tarihten husumet üretmek için emre amade bekleyiş içinde olanlar emin olunuz ki bizim ilgi ve irtibat sahamızın da sonuna kadar dışındadır.” diyor.

Hem devlet adına hareket eden hem eski MHP’nin kanlı mirası üzerinde varlığını sürdüren Bahçeli bilmelidir ki, Maraş’ta ve Çorum’da yapılanların iç yüzünü Aleviler çok iyi okumuşlardır.

Bu konuda sorunu olan Aleviler değil, yapılan soykırımların üstünü örtmeye çalışan Devlet Bahçeli’dir.

Üçüncüsü, Aleviler “tarihte husumet” üretmiyorlar, bugün de devam eden soykırımcı yaklaşımlara karşı direniyorlar.

Dördüncüsü, Alevilerin önünde “emre amade” bekleyecek efendileri hiç olmadı.

Ama bu devleti yönetenler hep efendilerinin önünde “emre amade” beklediler.

Bahçeli’nin söylediklerinin çok yönlü değerlendirilmesi için daha çok yazılabilir.
Ancak şimdilik kısa bir özet yapmak gerekirse şunu söylemek mümkündür: Bahçeli’nin niyetinin demokratik bir yüzleşme olmadığı çok açıktır. Bahçeli, devletin yüzyıldan beri Alevilere karşı uyguladığı Türkleştirme, Sünnileştirme siyasetini bir kez daha Alevilere dayatmak istemiştir. Alevilerin önüne iki yol konmuştur: Ya Türk ve Sünni olacaklar ya da yok edileceklerdir.

Dün Alevilerin adını anmadan, Alevi ritüellerini ve inanç merkezini yok sayarak bunu yapmaya çalışmışlardır.

Bugün ise Alevilere de Alevilerin ritüellerine ve inanç merkezlerine el koyarak aynı asimilasyoncu politikaları uygulamak istemektedirler. Bahçeli, katliamlarla yüzleşmek, hesabını vermek yerine en başından beri söylenen manipülasyonları tekrarlamaktadır. Böylece Bahçeli ayrıca sorumluluktan, hesap vermekten ve yüzleşmekten kurtulmak istemektedir.

Bugün Aleviliğin kabul edilmesi demek, ilk olarak Aleviliğe ve Alevilere yapılmış büyük küçük demeden bütün saldırıların hesabının verilmesini gerektirir.

İkinci olarak devletin Aleviliği tanımlamaktan vazgeçmesi zorunludur.

Her inanç gibi Alevilik de kendi inandığı gibi ve kendi inanç mekânı olan cemevlerinde inancını yaşamak istemektedir.

Herkes bilmelidir ki bu yol sonuç vermeyecektir.

Aleviler bu oyunu da bozacaklar, bütün demokrasi güçleriyle inanç özgürlüğünün ve bütün demokratik normların yaşanacağı barışın ve demokratik toplumun inşasının sağlanması için mücadeleye devam edeceklerdir.

ilk alevi haber ağı sitesinde yayınlanmıştır.