Ana Sayfa Blog Sayfa 93

Yavuz Bingöl’e Alevilerden Sert Yanıt: “Açılan Yara Sofrasına Deyiş Yakışmaz”

Yavuz Bingöl’ün MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile gerçekleştirdiği görüşmede Alevi deyişi söylemesi, Alevi toplumu içinde sert tepkilere yol açtı. Bingöl’ün Bahçeli’nin huzurunda “Seversen Ali’yi, değme yarama” deyişini okuması, Alevi inanç değerlerinin siyasete alet edilmesi olarak değerlendirildi. Tepkilerde, Alevi inancının, siyasal iktidarların gölgesinde araçsallaştırılmasının kabul edilemez olduğu vurgulandı.

Alevi çevreleri, Bingöl’ün bu davranışını eleştirirken, “Deyiş söylemekle Alevi olunmaz. Hele zalimin gölgesinde, onun diline dolanan biriysen hiç olunmaz!” şeklinde açıklamalarda bulundu. Bu ifadeler, Alevi inancını, öz değerleri ile bağdaştıran bir duruş sergileme isteğini gösteriyor.

Ayrıca, bazı yorumlarda Bingöl’ün geçmişte halk ozanlarıyla anıldığı, ancak şimdi Alevi değerlerinden uzaklaştığına dikkat çekilerek, “Kimi bozkırın tezenesi, kimi bozkırın tezeği oldu” denildi. Alevi-Bektaşi geleneğinde deyişlerin, cem ve semah gibi ibadetlerin özünde yer aldığı ve bu tür değerlerin politik gösterilerde yer almasının yanlış olduğu ifade edildi.

Sonuç olarak, Alevi inanç unsurlarının siyasi meşruiyet sağlama amacıyla kullanılması Alevi toplumu tarafından reddedilmektedir. Alevi bireyler, inanç değerlerinin iktidar ilişkileri altında araçsallaştırılmasına karşı çıkmakta ve bu konudaki hassasiyetlerini dile getirmektedir.

Fatoş Sarıkaya: Ödülümü Suriye’deki Alevi kadınlara ithaf ediyorum

Gurbetelli Ersöz Kadın Gazeteciler Ödül Töreni, Çand Amed Kongre Merkezi’nde gerçekleştirildi. Törende, fotoğraf dalında ödüle layık görülen Fatoş Sarıkaya, “Aşımsız Bellek” isimli fotoğrafıyla dikkat çekti. Sarıkaya, ödülünü Suriye’de katledilen Alevi kadınlara adadığını belirtti. Etkinlikte, katledilen kadın gazetecilerin anısına sergilenen fotoğraflar ve “Özgür basın kadın şehitlerini unutmayacağız” yazılı pankartlar dikkat çekti.

Törende konuşan Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği Başkanı Roza Metina, özgür basın çalışanlarının mücadelesine vurgu yaparak, Gurbetelli Ersöz’ün basın tarihindeki önemine dikkat çekti. Ersöz’ün, kadın gazetecilere güç verdiğini ve özgür basın alanında önemli bir yere sahip olduğunu ifade etti. Ayrıca, katılımcılar barış çağrısında bulunarak, kadınların mücadelesinin önemini vurguladılar.

Demokratik Bölgeler Partisi Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar, 90’lı yıllarda Kürt basınında verilen mücadeleye dikkat çekti. Kadınların bu süreçteki rolünün önemine değinen Uçar, barışın sağlanması için kadınların sorumluluk alması gerektiğini vurguladı. Kürt siyasetçi Gültan Kışanak da, barışın ancak hakikatin anlatılmasıyla mümkün olacağını ifade etti.

Tören, Barış Anneleri’ne verilen Onur Ödülü ile devam etti. Mürvet Demir’in, kadınların her alanda varlığına vurgu yaptığı konuşmasının ardından etkinlik, müzik eşliğinde çekilen halaylarla sona erdi. Bu anlamlı etkinlik, kadın gazetecilerin mücadelesini ve dayanışmasını bir kez daha gözler önüne serdi.

Yavuz Bingöl’e Alevilerden Sert Yanıt: “Deyişle Alevilik Olmaz!”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin katıldığı bir programda Alevi deyişi söyleyen sanatçı Yavuz Bingöl, Alevi toplumundan sert tepkilerle karşılaştı. Tepkilerin odak noktası, Bingöl’ün Alevi inanç değerlerini siyasi iktidarların etkisi altında kullanmasının kabul edilemez olmasıydı.

Alevi çevreleri, Bingöl’ün Bahçeli’nin karşısında “Seversen Ali’yi, değme yarama” deyişini seslendirmesine dikkat çekerek, “Yara açanların, yaralarımızı kanatanların kapısına kul olmak yetmemiş, yanında Alevi inancını da deyişini de götürmüş. Alevi inancını o kirli sofralara meze ediyor,” ifadelerini kullandı.

Açıklamalarda, “Deyiş söylemekle Alevi olunmaz! Hele zalimin gölgesinde, onun diline dolanan bir figürsen hiç olunmaz! İnancı, onuru, değerleri ranta ve iktidara peşkeş çekenlere tek söz yeter: Biz sizi not ettik!” denildi. Bu sözler, Alevi toplumu içinde yaşanan derin bir hayal kırıklığını yansıtıyor.

Bingöl’ün sanat yaşamının ilk dönemlerinde halk ozanlarıyla anıldığı, ancak zamanla halktan ve Alevi değerlerinden uzaklaştığı eleştirileri de gündeme geldi. Bazı yorumlar, “Kimi bozkırın tezenesi, kimi bozkırın tezeği oldu,” şeklinde tepkileri dile getiriyor.

Zahiri Akıl ile Bâtıni İnanç Arasında: Munzur’da Bir Vicdan Sınavı ÖZGÜR DEMİR

Munzur Üniversitesi, günlerdir sadece akademik tartışmanın değil, derin bir vicdan sınavının da odağında.
Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Yalçın Çakmak’ın “Kırklar Meclisi” üzerine yaptığı paylaşım, bir anda Alevi inancını tartışma konusu haline getirdi.
Üniversite yönetimi, bu paylaşım nedeniyle inceleme başlatınca, mesele artık bir tweetin ötesine geçti:
Bu ülkede inanç özgürlüğü bir kez daha test ediliyor.

Alevi kurumları açık konuşuyor:
Bu bir disiplin meselesi değil, bir inanç yargılamasıdır.
Çünkü burada sorgulanan bir fikir değil, “Cem’de makam yoktur, herkes candır” diyen bin yıllık bir inançtır.
Sorulması gereken soru şudur:
Devletin üniversitesi, hangi hakla bir inancı sorgulama cüretini gösteriyor?

Türkiye’nin Cumhuriyeti öncesi ve sonrası hâlâ yüzleşemediği bir gerçeği var:
İnanç çeşitliliği bu ülkede hâlâ bir “şüphe alanı”.
Ne zaman Alevilik dile gelse, hemen “saygısızlık”, “dini değerleri aşağılama” gibi klişeler devreye sokuluyor.
Bu refleks cehaletten değil, sistematik bir asimilasyon kültüründen besleniyor.
Oysa Alevilik, bu toprakların en kadim, en barışçıl öğretilerinden biridir.
Cem’de kimse kimsenin önünde değildir.
Kadın, erkek, pir, talip… herkes birdir, herkes candır.
Bu eşitlik anlayışına saldırmak, sadece Aleviliğe değil, yurttaşlık fikrine saldırıdır.

Rektörlüğün tutumu, açıkça akademik özgürlüğü gölgelemiştir.
Üniversite, dogmanın değil düşüncenin evi olmalıydı.
Ancak görüyoruz ki, bugün bazı üniversiteler inançları anlamak yerine, denetlemeyi tercih ediyor.
Bu da Türkiye’nin entelektüel yoksullaşmasının acı bir göstergesi.

Alevi kurumları haklı olarak soruyor:
“Zahiri akılla Bâtıni inanç yargılanabilir mi?”
Elbette hayır.
Ama bugün devletin kurumları, o zahiri akılla bâtıniliği tartmaya kalkıyor.
Bu, davranış biçimi Aleviliğe değil, inanç özgürlüğüne ve laikliğe açılmış bir davadır.

Unutmayalım; bu mesele sadece Yalçın Çakmak meselesi olmamalıdır.
Bu mesele, bu topraklarda farklı inançların nefes alıp alamayacağı meselesidir.
Bir toplum, inancını özgürce yaşayamadığı sürece ne laik olur, ne de özgür.

Dersim’in kalbinde, Aleviliğin belleğinde yaşanan bu olay bize bir kez daha gösteriyor:
Bu ülkede hâlâ “devletin inançla sınavı” bitmemiştir.
Ve her sınavda olduğu gibi, bedeli yine halk, yine inanç sahipleri ödüyor.

Belki de en yalın gerçeği tekrar etmek gerek:
İnanç, kimsenin ölçüp biçebileceği bir şey değildir.
Zahiri akıl, Bâtıni inancı anlayamaz.
Ama belki de asıl mesele budur:
Bu ülkede hâlâ anlamaya değil, yargılamaya meyilli bir zihniyetin egemen olması.

Alevi Kurumları: Yalçın Çakmak’ın Yanındayız! Dayanışmamız Sarsılmaz!

Alevi kurumları, Munzur Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Yalçın Çakmak’ın “Kırklar Meclisi” konusundaki paylaşımının hedef gösterilmesi ve Rektörlük tarafından inceleme başlatılmasına tepki gösterdi. Alevi Bektaşi Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Türkiye Alevi Federasyonu gibi birçok kurum, bu durumu Alevi inancına yönelik bir saldırı olarak nitelendirerek, Çakmak’ın yanında olduklarını belirttiler.

Alevi kurumları, yapılan açıklamada, “Zahiri aklınızla Bâtıni inancımızı yargılayamazsınız” ifadesiyle, Çakmak’ın paylaşımındaki cümlelerin başka bir inanca yönelik saygısızlık olarak değerlendirilmesini eleştirdi. İlgili paylaşımda, Alevi inancının temel taşlarından biri olarak kabul edilen Kırklar Cemi’ne atıfta bulunarak, bu tür yorumların Alevi inancına zarar verdiği vurgulandı.

Alevi kurumları, “Sayın Doç. Dr. Yalçın Çakmak’a yönelik saldırılar, aslında Alevi inancına yöneliktir” diyerek, Cem ibadetine yapılan bu müdahalenin, eşitlik ilkesine bir saldırı olduğunu ifade ettiler. Açıklamada, akademik etikle bağdaşmayan bu tutumun kabul edilemeyeceği ve Rektörlükten iyi niyet beklenmediği belirtildi.

Alevi kurumları, Çakmak’a yöneltilecek her türlü uygulamanın Alevi inancına yönelik bir saldırı olarak kabul edileceğini vurgulayarak, bu duruma karşı duracaklarını ve gelişmeleri takip edeceklerini duyurdular. Ayrıca, bu tür hedef gösterme eylemlerinin Alevilere yönelik nefret söylemlerine zemin hazırladığına dikkat çekildi.

Sanatın Aynasında Görünmeyenler: Bir Törenin görüneni… TÜRKAN DOĞAN

Bir ülkenin sanat anlayışı, o toplumun vicdan atlasıdır.
Sanat, yalnızca sahnede parlayan bir ışık değil; karanlıkta bile hakikati gösteren bir aynadır.
Ve bazen o ayna, parlatılmak istenen bir yüzü değil, saklanan bir gerçeği gösterir.
Afife Jale Tiyatro Ödülleri’nde yaşananlar, işte o aynanın kırıldığı bir an gibiydi.
Bir sanat töreninde, bir maskenin kendisi protesto edildi.
Sahneye çıkan bir kadın, teşekkür cümlesinde Tamer Karadağlı’nın adını anınca, salonun duvarlarına önce sessizlik çarptı; ardından bir uğultu yükseldi, sonra yuhalamalar…
İnsanlar ayağa kalktı, salondan çıktı.Bu, yalnızca bir protesto değildi; sanatın, sanatçı maskesi takmış iktidar suretlerine başkaldırısıydı.
Tamer Karadağlı, “Çocuklar Duymasın” dizisinde yıllarca “baba”, “otorite”, “aile reisi” rollerinde alkışlandı.
Ama o dizinin satır aralarında, modernliğin değil; itaatin, kadın sessizliğinin, erkek konforunun ideolojisi örülüyordu.
Televizyon ekranlarında kurulan o ev, aslında bu toplumun patriyarkal mabediydi.
Orada baba hep bilir, anne hep sabreder, çocuk hep uyum sağlar.
Ve işte şimdi, o baba figürü tiyatronun tepesinde oturuyor: sanatın özgür alanına, “devletin sesi” atandı.
Fakat sanat, hiçbir babanın vesayetine sığmaz.
Sanat, makamla, madalya ile, mevkiyle ölçülmez.
Bir sanatçının değeri, alkışın sayısında değil; hakikate ne kadar dokunduğundadır.
Bir ülke, sanatın yerine itaati koyarsa, sanatçının yerine memuru geçirirse, tiyatrolar ruhunu kaybeder, sahneler karanlıklaşır.
Ve o gece, karanlığa düşen sahnede aslında başka bir ışık yandı:
O ışık, Afife Jale’nin adından kalan ışıktı.
Afife Jale, Cumhuriyet öncesi Türkiye’sinde sahneye çıkan ilk Müslüman kadındı.
Yasaklara, tehditlere, hakarete rağmen tiyatroya çıktı.
Sahnede olmaya değil, insan olmaya karar verdi.
Onun adı, sanatın yalnızca bir estetik mesele değil, aynı zamanda bir direniş biçimi olduğunu hatırlatır.
O gün onun adına verilen ödül töreninde, bir kadının ağzından dökülen “teşekkür” sözü, özgürlüğü değil biatı temsil ettiğinde, salondan yükselen protesto sesleri, belki de Afife’nin ruhunun yeniden dirilişiydi.
Çünkü Afife, hiçbir koltuk sahibine teşekkür ederek değil, sahneye çıkarak var olmuştu.
Sanatın özgürlüğü, işte o cesaretin devamıdır.
Sanat, Adorno’nun dediği gibi, “topluma en fazla karşı çıkarak toplumsal olur.”
Gerçek sanat, iktidarın dilini değil, vicdanın sesini konuşur.
Sanat, durduğu yerle değil, karşısında durduğu şeyle anlam kazanır.
Bu duruş, bazen bir fırça darbesinde, bazen bir sahne suskunluğunda, bazen de halkın yuhalamasında görünür.
Bir sanatçının görevi, düzeni güzelleştirmek değil; düzenin çirkinliğini görünür kılmaktır.
Felsefe, güzelliği itaatle değil, özgürlükle ölçer.
Kant’ın estetik yargısı, “çıkar gözetmeyen beğeni” der; oysa iktidar, hep çıkar ister.
İşte bu yüzden, iktidarın himayesine sığınan sanat, artık sanat olmaktan çıkar; yalnızca dekor olur, propaganda dekoru.
Tamer Karadağlı’nın temsil ettiği figür tam da budur:
Sanatı “kültürel bir vitrin”e indirgeyen, onu yöneten, biçimlendiren, denetleyen bir zihniyetin yansıması.
Ama sanatın doğası, bu denetime direnir.
Çünkü sanat, varoluşun kendisidir;
Ve varoluş, hiçbir gücün eline teslim edilemez.
Çünkü sanat, yalnızca sahnede değil; halkın dilinde, türküsünde, sokaktaki taşta, duvardaki yazıda yaşar.
Halk sanatı, hiçbir otoritenin biçimlendiremediği en sahici direniş biçimidir.
Son Söz: Kimin Sahnesi Bu Dünya?
Bir ülke, sanatçısını özgür bırakmadığında, kendi dilini boğar.
Bir sanatçı, iktidarın gölgesinde büyüdüğünde, sanat ölür; yalnızca gösteri kalır.
Afife Jale’nin adı, işte bu yüzden bir ödül değil, bir emanettir.
O emanetin anlamı; korkmadan konuşmak, düşünmek, itiraz etmektir.
Ve o gece salonu terk eden insanlar, bu emanete sahip çıkan son izleyicilerdi.
Unutulmamalı,
Sanat, ancak bugünün cesaretinde ve halkın vicdanında nefes alır.
Çünkü sanat, ne iktidarın, ne kurumun, ne de “devletin babası”nın malıdır.
Sanat, halkın kalbinde, vicdanın ışığında, özgürlükte yaşar.

YUNUS EMRE ÖĞRETİMİZİN MİRASIDIR NECATİ ŞAHİN

UNESCO KÜLTÜREL MİRAS KOMİTESİ’NE,
UNESCO Genel Direktörü
Khaled El-Enany
7, place de Fontenoy,
75352 Paris,
Fransa
Konu:
Yunus Emre’nin Manevi ve Kültürel Mirasının Korunması Hakkında
Başvuran:
Necati Şahin
(Kültür Sanat İnsanı)
***
Sayın UNESCO Genel Direktörü Khaled El-Enany Hanım…
Size, Yunus Emre’nin mısralarını da araya sepiştirerek yazıyorum…
“Bir ben vardır bende,
benden içeri”
UNESCO,
13 yüzyıl Anadolu Rönesans’ın ulu Ozanı ve biz Alevilerin Yol Mürşidi Yunus Emre ‘nin maneviyatını onure etti.
İnsanlık kültürüne yaptığı katkıların onuruna 1991 yılını “Yunus Emre Yılı” ilan etti.
Böylece Yunus’un adının, barışın, hoşgörünün, insan sevgisinin simgesi olarak evrensel belgelerde de yaşamasına, insanlığın vicdanına ışık tutmasına öncülük etti.
Teşekkür ediyorum
Ben, Arkadaş Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni olarak aynı yıl Almanya’da “Yunus Diye Göründüm” adlı tiyatro eserini sahneye taşıdım.
1990–1995 yılları arasında Almanya’nın birçok kentinde Türkçe-Almanca olarak Yunus’un evrensel mesajını insanlığa iletmeye çalıştık.
Bu projeye UNESCO Bonn Temsilciliği de katkıda bulundu.
Teşekkür ediyorum.
Bugün ise Devletimizin kurduğu “Yunus Emre Enstitüsü”nde yapılan büyük yolsuzluk, hırsızlıklar ile
Yunus’un adı aynı karede yer alması vahim bir durumdur.
Yunus Emre’nin
Alevi toplumunun gönlündeki kutsallıktan koparılıp, etik dışı uygulamalarla anılmaktadır ne yazık ki.
Yunus Emre’nin adı, devlet kurumları tarafından yürütülen bazı faaliyetlerde etik ve mali standartların ötesinde kullanılmıştır.
Mahkeme süreçleri ve basına yansıyan belgeler, Yunus Emre adıyla yapılan uygulamalarda ciddi yolsuzluk ve denetimsizlik olduğunu göstermektedir.
“Mal sahibi, mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi?”
Bu durum yalnızca idari bir zafiyet değildir; Alevi toplumu ve insanlığın manevi mirasına yapılmış ağır bir darbedir.
Yunus’un öğretisi, aziz adı dünyevi hırs ve çıkar ile yan yana anılamaz.
Bu, UNESCO 2003 Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi’nin etik ve topluluk katılım ilkeleriyle çelişmektedir.
*
Sayın Genel Direktör,
Alevi toplumu için Yunus Emre, bir Ozan ötesidir. İnanç ve felsefimizin yol Mürşididır.
İnsanlık öğretmenidir.
Bir büyük hümanisttir.
13 yüzyıl
Anadolu Rönesans’ın sembolüdür.
Bu özellikleri
UNESCO’nun kültürel yaşatma ilkeleri ile de uyumludur zaten.
“Söz ola kese savaşı,
Söz ola kestire başı…”
*
Sayın Genel Direktör
Sizlerden Taleplerim:
1. UNESCO Etik Komitesi’nin Yunus Emre adının kamusal kullanımını incelemesi,
2. Yunus mirasının temsilinde Alevi-Bektaşi topluluklarının, sanatçıların ve akademisyenlerin sürece dâhil edilmesi,
3. Yunus Emre adının etik ve manevi boyutuna ilişkin bir UNESCO manifestosu yayımlanması,
4. Alevi toplumunun manevi mirasının, devlet yapılarından bağımsız olarak uluslararası hukuk ve kültürel koruma mekanizmalarıyla korunması.
*
Sayın Genel Direktör,
Bu Mektubum yalnız Sizlere, UNESCO’ya değil, tüm Alevi kurumlarına, sanatçılara, aydınlara ve hukukçulara da bir çağrımdır:
YUNUS EMRE
adını bürokrasinin kirli çarkında, yolsuzluk girdabında kurtarmak Türkiye Aydın, Sanatçı, Yazarlarına; Pen Yazarlar Birliği gibi kurumlara ve Alevi kurumlarına düşer aslında.
Böyle büyük bir Ozanı, Filozofu, Alevi inanç Mürşidinin adı üzerinde yapılan büyük yolsuzluğa seyirci kalmanızı, duyarsız kalmanızı kabul edemiyorum Dostlar…
Manevi mirasın gerçek sahipleri, biz Alevi Toplumun yanısıra Aydınlar, Sanatçılar, Yazarlar, Kültür Akademisyenler de olmalı…
Bu çabam da beni yalnız bırakmayınız lütfen…
*
Sayın Genel Direktör,
Bu başvurum bir vicdan dilekçesidir.
Yunus Emre adının, para ve güç ilişkilerinin değil, sevgi adaletin sembolü olarak korunması içindir.
UNESCO’nun kültürel adalet ilkesine güveniyor, bu ihlalin etik çerçevede ele alınmasını talep ediyorum.
“Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım,
Sevelim, sevilelim
dünya kimseye kalmaz.”
Saygılarımla…
Necati Şahin
Sanat Yönetmeni

Hacıbektaş Cemevi Külliyesi’ne itiraz: Kimliklerimizi değiştirmeye çalışıyorlar!

Hacıbektaş’ta 11 Ekim 2025 tarihinde açılması planlanan Cemevi Külliyesi, kamuoyunda tartışmalara yol açtı. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Hüseyin Mat, külliyenin bir hizmet olmadığına, aksine Alevi inancını dönüştürmeyi amaçlayan bir devlet politikası olduğuna dikkat çekti. Mat, devletin inanç topluluklarını kontrol altına alma girişimlerinin yeni bir aşaması olarak değerlendirdi.

Mat, benzer uygulamaların geçmişte Dersim’de açılan üniversite örneğinde de görüldüğünü belirterek, inanç merkezlerine yönelik vesayet politikalarının tarihsel köklerine işaret etti. Açıklamasında, II. Mahmut döneminde dergahlara kayyım atanmasının modern bir yansıması olarak nitelendirdiği bu durumu eleştirdi.

Alevi inanç kimliğinin korunması için toplumsal dayanışmanın önemine vurgu yapan Mat, kendi inançsal ve kültürel yapılarının güçlendirilmesi gerektiğini ifade etti. “Eğer bu planlı asimilasyon sürecine karşı durmak istiyorsak, bağımsız yapılar ve mekanlar oluşturmalıyız. Aksi takdirde, kimlik erozyonu ile karşı karşıya kalacağız” dedi.

Mat, birlik olmanın ve dayanışma içinde hareket etmenin önemine dikkat çekerek, zorluklarla mücadele etmenin ancak ortak hedefler etrafında kenetlenilerek mümkün olacağını belirtti. “El ele verirsek, üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir engel yoktur” diyerek, toplumun kolektif çabasının gerekliliğini vurguladı.

DBP: HTŞ Saldırıları, Alevilere ve İnanç Topluluklarına Tehdit!

Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Heyet Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) Halep’in Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê mahallelerine yönelik gerçekleştirdiği saldırılara sert tepki gösterdi. Partinin açıklamasında, bu saldırıların yalnızca Kürtlere değil, Alevi, Dürzi, Süryani ve Arap halklarına da gözdağı vermeyi amaçladığı ifade edildi.

DBP, HTŞ’nin eylemlerinin Suriye’de demokratik çözüm arayışlarını hedef aldığını vurgulayarak, bu durumun uluslararası kamuoyunun kapsamlı bir çözüm arayışından ne denli uzak olduğunu gözler önüne serdi. Açıklamada, HTŞ’nin saldırılarının toplumsal bir yok etme planının parçası olduğu ve Suriye’de tekçi, gerici, mezhepçi bir anlayışı hâkim kılma amacını taşıdığı belirtildi.

Rojava’da inşa edilen demokratik sistemin, etnik ve kültürel farklılıkları zenginlik olarak gördüğüne dikkat çeken DBP, bu sistemin yalnızca Suriye için değil, tüm Ortadoğu için bir umut kaynağı olduğunu ifade etti. HTŞ’nin gerçekliğini açıkça görmenin ve bu tehdide karşı net bir duruş sergilemenin önemine vurgu yapıldı.

Ayrıca, HTŞ’nin bir paramiliter çete örgütü olduğu ve halkların ortak geleceği önünde ciddi bir engel teşkil ettiği ifade edilerek, bu tehdide karşı dayanışmanın ve barış arayışının savunulmasının herkesin görevi olduğu belirtildi. HTŞ’nin saldırılarının, yalnızca bir savaş suçu değil, insanlığa karşı işlenen organize bir suç olarak değerlendirilmesi gerektiği kaydedildi.

Osmanlı oyunu bitmek, durmak bilmiyor HÜSEYİN MAT

Devlet Bahçeli tarafından hibe edildiği söylenen arsaya inşa edilen Cemevi Külliyesi, 11 Ekim 2025 tarihinde Hacebektaş’ta açılıyor.

Bu girişim, görünenin aksine bir “hizmet” değil; inanç topluluklarını devlet kontrolü altına alma ve kimliklerini dönüştürme politikasının yeni bir adımıdır.

Nasıl ki Dersim’de açılan üniversite, bölgenin kültürel dokusunu dönüştürmek ve özgün kimliğini silikleştirmek için bir asimilasyon aracı olarak kullanılıyorsa; Hace Bektaş’ta açılacak bu “sözüm ona külliye” de aynı amaca hizmet etmektedir.

Bu durum, II. Mahmut döneminden itibaren dergâhımıza atanan kayyum politikalarının modern bir versiyonudur. Bugün de aynı anlayış, farklı biçimlerde devam etmektedir.

Yeni “vali” ya da “idareci” atamalarıyla inanç merkezlerimiz üzerindeki vesayet sistemi sürdürülmektedir.

Eğer bu oyunu bozmak, bu planlı asimilasyon sürecine karşı durmak istiyorsak, toplum olarak kendi inançsal, kültürel ve eğitimsel kurumlarımızı güçlendirmek zorundayız.

Kendi ihtiyaçlarımızı karşılayacak, kendi inanç ritüellerimizle şekillenecek bağımsız yapılar, mekanlar oluşturmalıyız.

Aksi takdirde, bu yeni asimilasyon araçları kök saldığında, onarılamaz bir kimlik erozyonu ile karşı karşıya kalacağız.

Bu nedenle, sessiz kalmak değil; bilinçli, örgütlü ve dayanışmacı bir şekilde kültürel direncimizi korumak tarihî bir sorumluluktur.

Bu mücadelenin yolu, ortak akıl, ortak vicdan ve ortak mücadeleden geçmektedir.

Bugün karşı karşıya olduğumuz zorluklar bize bir kez daha göstermektedir ki, birlik olmak, birlikte düşünmek ve birlikte hareket etmek her zamankinden daha büyük bir önem taşımaktadır.

Birliğimizin ve beraberliğimizin kıymetini, yaşadığımız her olayda, her sınavda açıkça görebiliyoruz.

Bu kuşatmayı, bu zorlukları, ancak omuz omuza vererek, dayanışma içinde hareket ederek ve ortak hedefler etrafında kenetlenerek aşabiliriz.

Unutmamalıyız ki, birlikten doğan güç, her türlü engeli aşabilecek en sağlam temeldir.
Eğer el ele verir, aklımızı ve yüreğimizi birleştirirsek, üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir engel yoktur.

Aşk ile.