Ana Sayfa Blog Sayfa 99

Şimal Deniz Hemen Serbest Bırakılsın, Adalet Bekliyoruz!

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Sarıyer Şubesi, şube saymanı Şimal Deniz’in gözaltına alınıp tutuklanmasına sert bir tepki gösterdi. Dernek, Deniz’in derhal serbest bırakılması çağrısında bulundu.

27 Eylül akşamı, siyasi şube polisleri tarafından gözaltına alınan Şimal Deniz’in, ertesi gün adliyede uzun süre bekletildiği ve ardından tutuklandığı ifade edildi. Dernek, bu tutuklamanın hukuksuz ve gayrimeşru olduğunu savunarak, Deniz’in daha önce de cemevi faaliyetleri nedeniyle benzer muameleye maruz kaldığını belirtti.

Açıklamada, “Şimal Deniz, zulme boyun eğmeyen bir geleneğin temsilcisi olarak her defasında faşizmi yenerek özgürlüğüne kavuşmuştur. Bugünkü tutuklama da aynı baskı politikalarının bir ürünüdür” denildi.

PSAKD, tüm şubelere ve kamuoyuna dayanışma çağrısı yaparak, Deniz’in kaldığı Bakırköy Hapishanesi’ne mektuplar yazılmasını ve kitaplar gönderilmesini önerdi. “Ona sahip çıkalım” ifadesiyle destek çağrısını yineledi.

Alevi kadınlar: Barışın inşasında öncü rol üstlenmelidir!

Alevi kadınların toplumsal barış sürecindeki rolü, özellikle son yıllarda yaşanan çatışmalar ve savaşlar bağlamında daha da önem kazanmıştır. Araştırmacı Yüksel Genç, Alevi kadınların barışın kurucu öznesi olmaları gerektiğini vurgulayarak, yaşanan travmalar karşısında kadınların kendilerini örgütlemesi ve barışa sahip çıkmasının bir zorunluluk haline geldiğini belirtiyor. Genç, Alevi kadınların, Suriye’deki vahşetlerin bir benzerini yaşamamak için demokratik toplum inşasında aktif rol alması gerektiğini ifade ediyor.

Yüksel Genç, savaşların kadınlar üzerindeki etkilerinin genellikle mağduriyetle tanımlandığını, ancak kadınların bu süreçte öz savunma ve hak talep etme alanlarını da geliştirdiğini dile getiriyor. Rojava örneğinde olduğu gibi, kadınların savaşın edilgen bir mağduru olmaktan çıkıp aktif birer özne haline gelmeleri, toplumsal inşa sürecinde önemli bir yer tutmaktadır. Kadınlar, savaşın getirdiği şiddete karşı durarak yeni yaşam tahayyüllerini gerçekleştirme çabası içinde olmalıdırlar.

Alevi kadınlar, inanç kimlikleri ve geçmişte yaşadıkları mağduriyetler nedeniyle daha zor bir dönemden geçiyorlar. Genç, Türkiye’deki Alevi kadınların, inançsal kimliklerini yeterince sahiplenme ve bu süreçte güç birliği oluşturma alanlarının sınırlı olduğunu vurguluyor. Ancak, Kürt kadın hareketinin örnekleri ışığında Alevi kadınlarının da benzer bir dayanışma ve direniş içinde olmalarının mümkün olduğunu ifade ediyor.

Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne kadınların etkin katılımı, barışın kalıcı hale gelmesi açısından kritik bir öneme sahiptir. Kadınların bu süreçteki rolü, sadece mağduriyetlerden kurtulmakla kalmayıp, aynı zamanda toplumsal değerlerin yeniden inşasında da belirleyici olacaktır. Yüksel Genç, Alevi kadınların, barış sürecinin en önemli öznesi olarak kendilerini konumlandırmaları gerektiğini ve bu sorumluluğun bilincinde hareket etmeleri gerektiğini vurgulamaktadır.

İsmail Pehlivan canın yazısına ilişkin… CEMAL TURAN

0

İsmail Pehlivan, halktv.com.tr’de yazılar yazıyor. Alevilerin birçok sorununu dile getiriyor. Katıldığım birçok yazısı da var, ancak Kemalist resmi tarihe, ideolojiye gelince iş değişiyor. Nedense 102 yıllık yanlışlara dokunmak istemiyor. Aleviliğin, Bektaşiliğin 30 Kasım 1925’te yasak edilmesine değinmiyor. Bilindiği gibi ‘Türbe, Tekke ve Zeviyelerin‘ yasağı özünde Alevi-Bektaşiliğin yasağıdır. Alevilerin nasıl ötekileştirildiği, yasaklandığı, belgelerde var. Aşık Veysel’in sazı bile Sivas valisi tarafından iki kez kırılıp, sobaya atılıldığını tarih yazıyor. Neyse ki bu konuda birçok yazar çizer yazdı, begeleri ortaya koydu. Bu konuda gerek Alevi, Kürt ve diğer azınlık inanç ve halklara ilişkin daha fazla veri var ellimizde.
Şimdi İsmail Pehlivan canın “Aleviler arasında boy gösteren linç kültürü alışkanlığı!“ yazınıza ilişkin bir iki eleştiri…

Merdan Yanardağ ve Erdal Erzincan’ın lince uğradığını söyleyen Pehlivan, “Linç kültürünü besleyen nedenler ne olursa olsun, Alevi inancının özü ile bağdaşmamaktadır.“ Diyor, ki doğrudur. Linç kültürü, Aleviye, gerçek demokrata, sosyaliste, çevreciye vs. de uymaz. Ancak biliniyor, Alevilerin üzerindeki asimilasyon çarkı ve parçalanmışlık, özünden uzaklaşmalara neden olmuş, oluyor. Buna karşı durmak, söz söyleme hakkını savunmak ve örgütlenme özgürlüğünü savunmak önemlidir. Küfür ve hakaret ise zaten kabul edilemez ve sahiplerine iade etmekte yarar var.

Kısaca yazının yazılması, sanatçı Erdal Erzincan’ın X’teki paylaşımı ve artından gelen tepkiler oluşturuyor. Ve yazının bütününe bakıldığında Erdal Erzincan’lı ile aynı yerde, aynı yanlışta duruyor: ‘Aleviliğin lisanı hal dilidir, ibadet dili ise Türkçe’dir. Gelenek bize bunu böyle aktarıyor.‘ Zaten zurnanın zırt dediği bu cümledir. Diğerleri doğru olsa, büyük hatayı örtmez.

Pehlivan, “…Bazı okuduğunu ve dinlediğini anlayamayan şahsiyetlerin saldırılarına maruz kalan sevgili Erdal Erzincan, Merdan Yanardağ ile aynı kaderi paylaştı! Her ikisi de küfürlere, hakaretlere, tehditlere ve çirkin sözlere muhatap oldular….“ Diye yazıyor. ‘Okuduğunu anlamayanlar’ı haraket ve küfür kullanalar için yazıldığını düşünayorum. Yoksa M.Aslan, C.Çelik, Hasan Hayri Ateş veya kendim de Türkçeyi, yazılanları iyi anladığımızı düşünüyorum.

Yine, “Her iki değerli ismin de sözleri, bazı STK’lar ile bir grup tarafından bağlamından koparılarak yargısız infaz aracı haline getirildi. Özellikle Erdal Erzincan’a yönelik Mikail Aslan, Cihan Çelik gibi bazı sanatçıların da bu kervanına katılması manidardır.“ Diyor.
Ee, niye M.Aslan ve C.Çelik, yaşadıklarını inkar mı etsin? Mikail, diyor ‘Annem Türkçe bilmiyor ve ibadet dili Türkçe değil‘, burada ne beis görüyorsunuz? “Annem bilmediği dilde ibadet etsin mi etsin!

İsmail can‚ ‘Aleviliğin lisanı hal dilidir, ibadet dili ise Türkçe’dir. Gelenek bize bunu böyle aktarıyor.‘ diyorsunuz. Nasıl ki E.Erzincan’a itiraz ettim ise size de ediyorum. Bu inkarcılıktır (inkarcılık kelimesi hakaret değil, yaşananları red etmiyor, inkar ediyor). Yüzyılık yok etme, inkar ve asimilasyon konusunda aynı düşünmediğimizi biliyorum. Bu konuda resmi tarih zaten sizin dediklerinizi yazıyor ve biz de buna itiraz ediyoruz. M.Aslan da gayet saygılı bir biçimde, görüşlerini aktarmış. Hakaret yok, ‘niye bu kervana katıldı‘ diyorsunuz?

“….Tarihi gerçek ve gelenek açıktır: Batıni felsefi Anadolu Aleviliği’nin geleneksel ibadet dili Türkçe’dir. Horasan’dan Anadolu’ya gelen coğrafi hat üzerinde, Kürtçe, Zazaca veya farklı dillerde konuşan canlarımızın hepsi, Cem ibadetlerinde Dedeler ve Zakirler deyişleri, semahları, duvaz imamları, mersiyeleri, miraçlama ve tevhitleri, gülbankları havalandırırken Türkçe’yi kullandıklarına tanıktırlar.”

Erdal Erzincan can veya siz, ‘Bugün Anadolu’da büyük oranda Türkçenin dışındaki diller asimile olmuş ve bugün Aleviler büyük oranda inanç dili Türkçeye dönüşmüş‘, derseniz anlaşılır ve doğrudur. Bu ayrı, ama ‘gelenekten gelen‘ derseniz, tabi ki gerçekliğe uymuyor.
Bir de ‘Horasan’dan Anadolu’ya…‘ söylemi, Türk – İslam ideolojisinin (İslam Türk demiyorum, şimdi ona dönüştü) bir söylemi ve artık bir temeli kalmadı. Faik Bulut, Selim Temo, Şoreş Reşi, Mehmet Bayrak gibi birçok araştırmacı yazar bu konuyu yeterince deşifre etti.

Ayrıca Ocak sistemini Ebul Vefa Kurdi’nin (1026 – 1107) kurduğunu araştırmalar gösteriyor. Ahmet Yesevi (1100-1066) ve Haci Bektaş Veli (1209-1271) gibi öncüller de ardından geliyor.

İsmail Pehlivan canın bunları bilmediğiniz düşünmüyorum, sadece tarihi bugüne bağlarken, yüklerimizden kurtulmamızda yarar var. En azından ben öyle yapmaya çalışıyorum.

Aşk ile…

MARDEF’ten Erdal Erzincan’ın açıklamalarına tepki: “Aleviliğin dili tek değildir”

Maraş Demokratik Dernekler Federasyonu (MARDEF), sanatçı Erdal Erzincan’ın sosyal medya hesabı X’te yaptığı “Aleviliğin ibadet dili Türkçedir” paylaşımına yazılı bir açıklamayla tepki gösterdi.

MARDEF, söz konusu ifadenin Alevi toplumu içinde kırgınlık yarattığını belirterek, Aleviliğin hiçbir zaman tek bir dilin tekelinde olmadığını vurguladı.

Federasyondan yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Alevilik; dil, din, ırk ayrımı yapmadan 72 millete aynı nazarla bakan, insanı merkeze alan, doğa ve hakikat inancıdır. Bugün Kürt Aleviler, Zaza Aleviler, Arap Aleviler ve Türk Aleviler vardır. Bu toplulukların büyük bölümü 1950’lere kadar Türkçe bilmeden cemlerini yapmış, nefeslerini kendi ana dillerinde söylemiştir. Hiç kimse onların Aleviliklerinden şüphe etmemiştir.”

MARDEF açıklamasında, “İbadet dili Türkçedir” ifadesinin tarihsel gerçekleri yok saydığını ve Aleviliğin evrensel özünü daraltan bir yaklaşım olduğunu belirterek, “Bu bakış açısı Türk ırkçılığını çağrıştırmaktadır” değerlendirmesinde bulundu.

Maraş’ın tarihsel olarak Kürt Aleviliğinin merkezlerinden biri olduğuna dikkat çekilen açıklamada, Aleviliğin özünün “Eline, diline, beline sahip olmak” düsturuna dayandığı hatırlatıldı.

Federasyon, sanatçı Erzincan’a çağrıda bulunarak, Alevi toplumundan özür dilemesi gerektiğini ifade etti.

Son olarak açıklamada, “Sanatçıların ve ozanların toplum önünde kırıcı değil, birleştirici sözler söylemesi en büyük temennimizdir. Aleviliğin lisanı hal dilidir, ibadetin dili ise canların gönlünden geldiği dildir” denildi.

Aleviler arasında boy gösteren linç kültürü alışkanlığı! İSMAİL PEHLİVAN

Alevi sivil toplum örgütleri (STK) ve Alevi bireyler arasında hızla boy gösteren linç kültürü alışkanlığı üzerinde durmak istiyorum. Bu eğilim, son dönemde Alevi toplumu içinde derin kutuplaşmalara yol açmakta ve inancımızın öz değerleriyle açıkça çelişmektedir.

Oysa batıni felsefi Anadolu Aleviliği, linç kültürüne tamamen kapalı bir inançtır. Yaradılan’ı Yaradan’dan ötürü sevmek esastır. İncinsen de incitmemek kamilliktir. Alevilik’te sorgulamak, eleştirmek, farklı düşüncelere hoşgörü göstermek varken; kişiyi yargısız infaz etmek, ötekileştirmek, itibarsızlaştırmak zulümdür. Zulüm, Alevi’nin sebep olacağı bir hal değildir ve bu ahlaki de, insani de değildir.

***

Bu linç kültürünün en güncel ve trajik örnekleri, Alevi edebiyatının sazlı-sözlü geleneğinin günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri olan Erdal Erzincan ve gazeteci Merdan Yanardağ üzerinden sergilendi. Her iki değerli ismin de sözleri, bazı STK’lar ile bir grup tarafından bağlamından koparılarak yargısız infaz aracı haline getirildi. Özellikle Erdal Erzincan’a yönelik Mikail AslanCihan Çelik gibi bazı sanatçıların da bu kervanına katılması manidardır.

***

Sevgili Erdal Erzincan’ın paylaşımı şuydu:

“Alevilik, 72 milleti içine alan kadim bir gelenektir. “Kürt Alevi” ya da “Türk Alevi” diye bir tabir yoktur; Kürtçe konuşan Alevi, Türkçe konuşan Alevi veya Zazaca konuşan Alevi vardır. Aleviliğin lisanı hal dilidir, ibadet dili ise Türkçe’dir. Gelenek bize bunu böyle aktarıyor. (…) İbadet dili derken; Aleviler, Cemler’inde bağlama eşliğinde söyledikleri deyişlerde Türkçe’yi kullanıyorlar. Bu, halkın kendi tercihi; benim kişisel görüşüm değil.”

Görüldüğü gibi Erdal Erzincan, sadece bir tarihi ve geleneksel gerçeğe parmak basmış, üstelik kişisel görüşü olmadığını da eklemiştir. Ancak rol kapmak isteyenler, bu açıklamanın içinden cımbızladıkları birkaç sözcük üzerinden kıyamet koparıp hemen saldırmaya, ahkam kesmeye başladılar.

***

Bu duruma kaygılanan ablası, araştırmacı yazar Kıymet Erzincan ise bu linç girişimine karşı çıkan güçlü bir ses olmuştur:

“Can karındaşım Erdal Erzincan’ın yaptığı paylaşımın bütününü okumadan, anlamadan bir cümleyi alarak onu linçlemek, hakaretler etmek, tehdit etmek ne korkunç… Varsayalım ki bu konuda yanlışları var. Yanlışını uygun bir eleştiri diliyle söylemek varken bu nasıl bir linç kültürü… Alevilikteki hoşgörü, eleştirel düşünme bu mu?”

Bu linç yöntemi, Erdal Erzincan’dan önce, 16 dakikalık konuşmasından üç sözcüğü bağlamından koparılan TELE 1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’a da uygulanmıştı. Oysa Yanardağ, Alevi kurumlarının ve medyasının gelişiminde büyük emeği olan çok değerli bir isimdir. Sosyal medyada yürütülen bu linç girişimleri, kimden gelirse gelsin, Alevi inancının özünden kopuşu hızlandırır. Dolayısıyla sözümüzün esir olacağımızı unutmamalıyız. Kem söz sahibinindir!

***

Linç kültürünü besleyen nedenler ne olursa olsun, Alevi inancının özü ile bağdaşmamaktadır.

Elbette ki bu noktaya gelmemizin birçok nedeni var: Sosyal medyanın hızla kışkırtıcı etkisi, kariyerist STK yöneticilerinin yersiz çıkışları, kuruluşlarımızdaki şeffaflık eksikliği ve diyalog yerine kutuplaşmayı tercih etme kolaycılığı bu gidişatı besleyen temel nedenlerdir. Halbuki Alevi toplumu tarih boyunca muhabbetle, cemlerde gönülden gönül yol açarak ve cemal cemala niyaz olup konuşarak, rızalık anlayışıyla paylaşarak varlığını sürdürmüştür.

***

‘İbadet dili’ tartışmasını linç aracına dönüştürmek, Alevi toplumuna yapılacak en büyük kötülüktür.

Bazı çevrelerin, ibadet dili gibi bir konuyu bile linç aracı olarak kullanmaya çalışması anlamsızdır. Tarihi gerçek ve gelenek açıktır: Batıni felsefi Anadolu Aleviliği’nin geleneksel ibadet dili Türkçe’dir. Horasan’dan Anadolu’ya gelen coğrafi hat üzerinde, Kürtçe, Zazaca veya farklı dillerde konuşan canlarımızın hepsi, Cem ibadetlerinde Dedeler ve Zakirler deyişleri, semahları, duvaz imamları, mersiyeleri, miraçlama ve tevhitleri, gülbankları havalandırırken Türkçe’yi kullandıklarına tanıktırlar.

Ancak, inancın dil üzerinden sınırlandırılamayacağı, uluslararası hukukun ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesi ile güvence altına alınmış evrensel bir insan hakkıdır. Günümüzde her dilde cem yürütülmesinin mümkün olduğu da artık bir gerçektir.

Tarihi ve hukuki gerçekler bu kadar açıkken, bu konuyu linç aracına dönüştürmek, özünde eleştiri değil, dogmatizme ve bağnazlığa hizmet etmektir.

***

Marifet ehli gönül şişesini kırmaktan imtina eder. Bugün ihtiyacımız olan, medeni insanlar gibi tartışabilmek ve eleştiriyi linç kültürüne dönüştürmeden sürdürebilmektir.

Niyet okumak yerine birbirimizi dinleyerek, anlamaya çalışmalıyız. Birimizin diğerlerinden farklı görüşleri olabilir, bu zenginlik olarak görülmelidir. Dedeler, Pirler ve STK yöneticileri, topluma yolun öz değerlerini hatırlatmalı, linç yerine muhabbeti büyütmelidir.

Çünkü Hakk Muhammed Ali Yolu’nun özü sevgidir, barıştır, doğadır, rızalıktır. Bu değerlere sahip olan Aleviler hep doğruluktan yana olmuşlar, hiçbir cana sözle dahi kıymamışlardır. Lakin bu kadim inancı iğdiş edip ideolojik anlayışlarına malzeme etmek isteyenler, doğruluktan yana olmaktan kaçınırlar. Onlar ki bu kadim ‘Yol’un hainleridir.

ilk halktv.com.tr adresinde yayınlanmıştır.

PSAKD Sarıyer Şubesi Saymanı Şimal Deniz Gözaltına Alındı!

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Sarıyer Şubesi ve Zeynep Yıldırım Cemevi Saymanı Şimal Deniz, dün akşam saatlerinde Küçükarmutlu Mahallesi’nde gözaltına alındı. Olayın detayları henüz netlik kazanmazken, Deniz’in gözaltına alınma gerekçesi hakkında bilgi verilmedi.

Şimal Deniz’in, bugün Çağlayan Adliyesi’nde mahkemeye çıkarılacağı öğrenildi. Gözaltı işlemi, dernek ve cemevi camiasında endişe yarattı. Alevi toplumu, bu tür uygulamaların inanç özgürlüğüne müdahale olarak değerlendiriyor.

Dernek üyeleri, Deniz’in gözaltına alınmasını kınayarak, bu durumun Alevi toplumunun haklarının ihlali olduğunu belirtti. İnanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık talepleri, daha fazla önem kazanmaya devam ediyor.

Esenler Cemevi’nden Gazze’ye destek: Sumud Filosu’na sahip çıkıldı

Esenler Cemevi, İsrail’in Filistin’e yönelik saldırılarını kınayarak, Sumud Filosu’na destek olmak amacıyla bir eylem düzenledi. Eylemde yapılan açıklamada, “Hristiyan, Yahudi, Müslüman bir ve ortaktır, adı Filistin’dir. Filistin Özgür olmalıdır! Emperyalist-siyonist işgal, saldırganlık ve soykırım son bulmalıdır!” ifadeleri kullanıldı. Esenler Cemevi Başkanı Cemal Özdemir, burada yaptığı konuşmada, Gazze’de yaşananların bir soykırım olduğunu belirtti.

Özdemir, Gazze’de çocukların açlık ve bombardımanlar nedeniyle hayatlarını kaybettiğini vurgulayarak, “Bu barbarlığı neredeyse bütün dünya izliyor. Sessiz ve tepkisiz kalıyor. Zulme karşı durmak, herkesin görevi olmalıdır” dedi. Filistin direnişini desteklemek için bir araya geldiklerini dile getiren Özdemir, “İzzetimizi, insan haysiyetimizi korumak zorundayız” ifadelerini kullandı.

İsrail’in saldırılarının durdurulması için her düzeyde ambargo uygulanması gerektiğini belirten Özdemir, Sumud Filosu’na selam göndererek, “Zulme biat etmeyiz, rıza göstermeyiz. Nerede mazlum varsa, ondan tarafız” dedi. Özdemir, uluslararası dayanışmanın önemine dikkat çekerek, Sumud Filosu’nun Gazze’ye ulaşma çabalarının takdir edilmesi gerektiğini ifade etti.

İnancımız, her coğrafyada farklı bir nefes, ayrı bir güzelliktir CELAL FIRAT

0

Özümüzde, Hakk ve Pirlerimizin izinde yürüyen gönüllerimiz, adaletin izinde birleşen vicdanımız var. Bizler, inancımızı sözle anlatırız; türküyle, nefesle taşır, lokmayla paylaşırız.

Yaşadığımız kadim topraklar gibidir yüreğimiz. Tüm kötülüklere rağmen şifa oluruz bu coğrafyaya. Ne kadar farklı görünürsekte, bir o kadar benzersiz, bir o kadar ortak ve güzeliz Cem meydanı gibi.

Kendi inanç tanımı içinde ortak kültür ve gelenekleri olan Alevilerin, doğası gereği sözlü geleneği oldukça önemlidir. Bir sonraki kuşaklara kendisini taşıması, yeniden üretmesi, var etmesi ise “saklı bilgi” geleneğinin devamıdır.

İnancımız, hakikate dair derin bilgiyi, insanın iç yolculuğunu, irfanı ve yol erkanının özünü bu “Sır” dan alır. Bugün ve her dönem, bize belirsizliği dayatan devlet, net özgürlük ayırımı koymak istemedi ve bilinçli yarattığı belirsizlikten doğan yanlışlarla Alevileri birbirine düşürme ve ötekileştirme politikaları üretti.

Aleviler kendi inançsal yapısını ve yaşam koşullarını, hem iç hem de dış müdahalelere karşı koruma zorunluluğu yaşadı. Sürekli adaptasyon ve asimilasyon dayatıldı. Bizim içerde kendimize ve Yol’umuza olan ikrar ve bakışımız dışardaki devleti hep korkuttu. İçinde bulunduğumuz zamanda yaşadığımız ise; tüm baskılara karşı bilinçli olarak kendimizi korumak amacıyla tepkisel olarak kendimizi tanımlamamızdır.

Yaşadığımız dönem, birbirimize kırılma ve birbirimize kendi Aleviliğimizi dayatmanın zamanı değildir. Tüm farklılıklarımızla, “Yol Bir Sürek Binbir” desturunun gücüyle “sözümüz sırrımızla anlam bulacaktır” diyelim, sevgide ve hoşgörüde birleşmeye devam edelim.
Aşk ile…

Erdal Erzincan’ın Paylaşımı Üzerine: Alevilik, Dil ve Erdem ŞÜKRÜ YILDIZ

Geçmiş zaman, sanırsam 2015’di, Elif Ana‘yı anma etkinliği vardı. Biz de oradan yayın yapıyorduk. Bir gece de Elif Ana’nın huzurunda bir muhabbet yapmıştık. Akşam olunca Elif Ana’nın rahmetli oğlu Kak Mamad bizi evine davet etti. Biz de “İşlerimizi bitirir, geliriz” dedik. Etkinliğe katılan sanatçılar bizden önce gidip muhabbet sofrasını kurmuşlardı. Biz geldiğimizde hararetli bir şekilde Gani Pekşen ile Ali Sizer tartışıyorlardı. “Hayrola” dedik!

Gani Pekşen, Kürtçe deyiş ve nefeslerin olmadığını söylüyordu. Alevilerin Kürtçe deyişlerinin ve nefeslerinin olmadığı, bunların Türkçe‘den çevrilerek okunduğu iddia ediyordu. Ayrıca Gani bu tercüme işinin deyiş ve nefeslerin özüne zarar verdiği söylüyordu. Ali Sizer, kendisinin kayda aldığı deyiş ve neseflerden bahsediyordu. Ali Ege’de bir etkinliğe çağrıldığını bu etkinlikte Kürtçe deyiş okuduğu için Gani’lerin o zamanda kendisini hoş karşılamadığını belirtiyordu. Bu konuda ne düşündüğüm sorulunca söyledim. Her zaman tercümeler, ister şiirde olsun ister yazıda olsun, ilk örneğiyle aynı olamaz, aynı duyguyu veremez. Eğer bir deyiş nefes Türkçe’den Kürtçeye tercüme edilerek okutuluyorsa bunun orijinali gibi iyi olamayacağını düşündüğümü söyledim. “Lakin Kürtçeden deyiş ve nefeslerin de Türkçeye çevrilerek okutulması da aynı tadı vermez.” demiştim. Bu konuda özellikle bu coğrafyadaki halkların kültürel değerlerinin nasıl talan edildiğini notlamıştım.

Eklemiştim, 2000 yılından bu yana, Alevilerin yaşadığı coğrafyanın hemen her yerini gezdim ve birçok derleme yaptım. Bizdeki kayıtların %30’unun Kürtçe derleme olduğunu söyledim. Bunun üzerine Gani, Muharrem Temiz’i aramıştı. Muharrem’e dedi ki: “Şükrü, bizim burada derlediğimiz deyiş ve nefeslerin %30’u Kürtçe. Sen ne diyorsun?” Muharrem Temiz‘de  Gani’yi destekliyerek kendi babası Seyit Meftuni’nin hep Türkçe deyişler okuduğunu, nefesler okuduğunu ama taliplerinin Kürt olmasından dolayı kendisinin de üç beş tane Kürtçe deyiş ve nefesi olduğunu söylemişti.

Talipler Kürt olduğu için kendisi Kürtçe deyişler ve nefesler seslendirmiş! Kürtçe mi öğrenmiş! Bilmiyoruz detayı. Şimdi Seyit Meftuni’nin Türkçe okuduğunu herkes duydu. Ama Kürtçe söylediğini hâlâ duyanımız yok. Bu, Seyit Meftuni’nin Kürtçe deyiş ve nefes okumadığı anlamına gelmez. Biz görmüyoruz diye ya da biz duymadık diye o yok olmaz. Davut Sulari, Kantarma Dedeleri, Adıyaman ereneleri bunun gibi birçok örnek verebiliriz. Özellikle İttihatçı Türkçülük anlayışı ve onun arkasından gelen Cumhuriyet’in kurucularının Türkçü, İslamcı ve tekçi zihniyeti, bu topraklardaki birçok kültürel değeri ortadan kaldırdığı gibi büyük bir baskı unsuru olarak da insanların tepelerinde durdu. Kendisinden olmayan her şeye düşman oldu.

Ermenileri neredeyse sıfırladılar. Rumları, Asurileri sürgünlere yolladılar. Alevileri bitirmek için katliam üstüne katliam organize ettiler. Arap topluluklarını aşağıladılar, kimlikleri ve inançları ile oynamaya devam ediyorlar. Son dönemde Kürt düşmanlığıda her kesimin ortak düşmanını haline getirilmiş durumda. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Kürt olup Kürtçe konuşamayan milyonlarca insan var. İnsanları konuştukları günlük dilden uzaklaştıranların, büyük bir zorluk içerisinde yaşayan Aleviler üzerinde nasıl bir baskı uyguladığını tekrar tekrar gözden geçirmek gerekiyor.

Ve bu topraklarda Kürt Aleviler, hem ulusal kimliklerinden hemde inanç kimliklerinden dolayı saldırılara maruz kaldılar. Tek bedende iki kimlik taşımanın acısını yaşıyorlar. Özcesi Kürt Alevileri büyük bir fedakarlık ile bugüne gelebildiler. Bitmediler. Bitiremediler…

Özür dileriz, bitmedik!

2010’ların başları yılbaşı çekimi için Adıyaman’ın bir Alevi köyüne gitmiştik. Muhteşem bir dağ silsilesinin zirvesinde gizli bir hazine gibiydi. Küçük bir köy evinde çekimler yaptık. Iki odası vardı. Girişte tam karşıda bir ocak vardı. Takalar içinde çıralar halen duruyordu. Birinci oda buydu. Çekim mekanı olarak seçtik. İkinci oda girişin hemen solundaydı. Hüseyin Kelleci ve Nevin’i o odaya gönderdik. Hava soğuk, kar, fırtına vardı. Biz o ocağın olduğu yerde çekim yapacağımız için onların içeri geçmesini istedik.

Kelleci Tokat, Hubyarlı, Nevin Edirneli. İkisi de Kürtçe bilmiyor. Neyse çekim bitti. Hüseyin Kelleci dışarı çıktı ve dedi ki: “Ya, o nasıl bir şeydi? Amca tek kelime Türkçe bilmiyor. Biz tek kelime Kürtçe bilmiyoruz. Kendi derdimizi anlatabilmek için çok uğraştık. El kol işartleri ile anlaştık.” Böyle bir köyde yaşayan Alevi topluluğunun, Alevi köylüsünün, Alevi insanlarının ibadet dilinin, inancının başka bir dille olması mümkün olabilir mi? Arapça Kuran okur gibi anlamadıkları, bilmedikleri bir dilde ibadet mi yapıyorlar! Yada yapsınlar mı?

Şu gerçekliği her zaman görebiliriz. Adıyaman’a gittiğiniz zaman şehir merkezindeki Cemevlerine gidersiniz. Cemevlerine gittiğinizde oradaki muhabbetlerin, Cemlerin Türkçe; deyiş ve nefeslerin Türkçe olduğunu, arada bir Kürtçe de nefes ve deyişlerin okunduğunu görürsünüz. Ama sizi içlerine kabul edip, sizi evlerindeki cemlerinde misafir ettiklerinde, kendi muhabbetlerini, kendi semahlarını, kendi Cemlerini hiçbir sansüre maruz kalmaksızın yaptıklarıda Kürtçeden başka herhangi bir dilin kullanılmadığına şahit olursunuz. Tek bir deyişin, nesfesin Türkçe olmadığı saatlerce süren Kürtçeden başka dilin kullanıllmadığı Cem ve muhabbetlere bizzat şahit olmuşumdur. Olmuşuzdur.

Bir cemde izin istedik, „Dikarîn bi kamerayê bigirin?“ (kamera ile çekebilirmiyiz) diye. Olur dediler. Büyük bölümünü çektik. Uzun süren bir aşk haliydi. Dumanın tüttüğü, ocağın ateşini ruhumuza işlediği bir cemdi. Bir ara dediler “Çi xelat ji bo me anîyê?” (Bize ne hediye getirdin?) Elimizde küçük bir hediye getirmiştik. Onuda muhabbet öncesi kendilerine bırakmıştık. „Xelata me ji bo malbatê hiştin.“ (Hediyemizi bıraktık ev halkına) dedim. „Ew ne ye“ (O değil) dediler. Eklediler;  „Xelat cemalê we ye, û dêrs û nefesên we yên pîroz in.“  (Hediye cemalinizdir, deyiş ve nefesinizdir. Cemo’ya (Cemo Doğan) döndük. Cemo iki tane Türkçe deyiş okudu. O gün orada duyulan tek Türkçe ses Cemo’nun okuduğu o iki deyişdi.

Kısacası; Alevi coğrafyası dediğimiz coğrafya; Hindistan’dan, İran’dan, Afganistan’dan, Irak’tan, Suriye’den, Türkiye’den, Yunanistan’dan, Bulgaristan’dan, Balkanları aşıp, ta Macaristan’a kadar yolculuğu olan bir inanıştır. Farklı donlardan, farklı yollardan aynı ışığın peşinden gitmiştir. Arnavutluk’a gittiğinizde Arnavutça nefesleri dinlersiniz. Kürt coğrafyasına gittiğinizde Kürtçesini, Arap Alevilerine gittiğinizde Arapçasını dinlersiniz ya da Arapça konuşulduğunu görürsünüz.

Türkçülük üzerinden, Türk ulusalaşması üzerinden bir okuma yapmak doğru değildir. Bu “Türk, Kürt, Arap yoktur. Ayrımız gayrımız yoktur hepimiz Türküz” saçmalığına bizi kurban etmektir.  Kaldı ki, ne Türk uluslaşma mantığı içerisinde, nede ilkel Kürt uluslaşma mantığı içerisinde Alevilere yer yoktur. Kimsenin kendisini bir yere yamalaması gerekmiyor. Geleceği yoktur. Suriye örneği gözümüzün önünde halen duruyor.

İşte tam da bu noktada, mesele kişisel beyanlara geldiğinde şunu unutmamak gerekir: Herkesin kendine özgü fikirleri vardır ve olmalıdır da. Ancak bu fikirler, kişinin sahip olduğu bilgi birikimiyle sınırlıdır. Bir insanın herhangi bir konuda dile getirdiği görüş, onun o güne kadar edindiği bilgiler, yaşadığı çevre ve kurduğu ilişkiler sonucunda ulaştığı bir değerlendirmedir. Bu nedenle, bugün Erdal Erzincan’ın kullandığı ifadeler de aslında onun aldığı eğitimlerin, yetiştiği ortamın ve hayat tecrübelerinin bir yansımasıdır. Bu durum, onun için bir zaaf da olabilir, bir artı değer de…

İlerleyen dönemlerde demokratik bir ortamın güçlendiği ve Alevilerin kendini güvende hissettiği bir Türkiye’de bu tür tartışmalar çok daha sağlıklı zeminde yürütülebilir. Böyle bir ortamda, konunun akademisyenler öncülüğünde tartışılması ise daha mantıklı olur ve doğru sonuçlara ulaşmamıza önemli ölçüde katkı sağlar.

O anlamıyla, son dönemlerde geliştirilen bu tartışmaların daha makul bir dil üzerinden yürütülmesi ve herkesin argümanlarını doğru bir şekilde ortaya koyması gerekmektedir. Aksi hâlde, hakaret, saldırganlık ve linç üzerinden; hele ki kendi içimize dönük parçalanmayı derinleştirecek bir üslup üzerinden bu tartışmaları sürdürmek, Alevilere ve Alevi hareketine büyük bir haksızlık olur. Bu yalnızca bir saldırı değil, aynı zamanda siyaseten Alevilerin parçalanmasını isteyen çevrelere hizmet etmek anlamına gelir. Böyle bir dil ve yaklaşım, özellikle iktidar cephesi üzerinden yürütülen; Alevileri devletin bir parçası, hatta devletin işlediği suçların ortağı hâline getirmeyi amaçlayan siyasetin değirmenine su taşımak olur.

Bunun iyi niyetle yapılmış olması ya da doğru bildiklerimiz üzerinden dile getirilmiş olması, bizim de bir refleksle karşılık verdiğimiz gerçeğini değiştirmez. Bizim söylediklerimiz de bildiklerimiz ve gördüklerimiz kadardır. Bu nedenle sürecin daha olgunlukla karşılanması gerekir. Tartışmaların da olgun bir şekilde yürütülmesi önemlidir. Biz, onun söylediklerinin doğru olmadığını kendi argümanlarımızla ortaya koyabiliriz; o da kendi argümanlarını dile getirebilir. Bundan gocunmamak, aksine bunu bir bilgi birikimi, yeni bir deneyim ve yeni bir tartışma fırsatı olarak görmek gerekir. Aksi hâlde, Alevilerin birbiriyle çatıştırılması, kavga ettirilmesi ve özellikle bazı provokatörlerin yaptığı gibi Kürt siyasetiyle Alevilerin karşı karşıya getirilmesi gibi tehlikeli bir sürecin parçası hâline geliriz. Bu da Türkiye’deki demokrasi mücadelesine zarar verir.

Dolayısıyla, iyi niyetle ya da başka bir gerekçeyle dile getirilmiş olsa bile bu tür durumların dışında kalmak bizim sorumluluğumuzdur. Unutulmamalıdır ki insanlar hatalarıyla insandır; hiç hata yapmayan yalnızca Tanrı’dır. Herkesin hata yapma, yanılma hakkı vardır. Önemli olan yanlışın düzeltilmesi ve bunun fark edilmesidir. İşte bu da erdemlilikle ilgilidir. O erdemlilik ise doğrudan Alevi inancıyla ilişkilidir. Alevi inancının töre ve geleneklerine ne kadar yakınsak, o ölçüde bu erdemliliğe de sahip olduğumuzu göstermiş oluruz.

Aleviliğin dili, inancı ve erdem anlayışı yüzyıllar boyunca baskılara, asimilasyonlara ve katliamlara rağmen varlığını sürdürmüştür. Bugün yürütülen tartışmalar da bu tarihsel sürecin bir devamı niteliğindedir. Önemli olan, bu tartışmaları linç kültürüne, iç çatışmalara ve iktidarın bölücü siyasetine malzeme etmeden, olgunlukla ve bilgiyle sürdürmektir. Her birimizin sözleri kendi birikimimizin ürünüdür; bu nedenle farklı görüşlere tahammül etmek, hatalardan öğrenmek, yanlışları düzeltmek Alevi erdeminin özüdür.

Alevilik, yalnızca bir inanç değil; aynı zamanda hakikati arama, hatadan dönme, insana değer verme yoludur. Bugün bize düşen görev, bu yolu terk etmeden; dilimizi, kimliğimizi, inancımızı koruyarak ve tartışmaları bir zenginlik olarak görerek geleceğe yürümektir. Çünkü bu yol, ancak birlikte yürünürse ışığını sürdürebilir.

Mikaîl Aslan’dan Erdal Erzincan’a Tepki: “İbadet dilimiz Türkçe değildir”

Erdal Erzincan, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda Aleviliğin ibadet dilinin Türkçe olduğunu savundu. Erzincan, “Alevilik 72 milleti içine alan kadim bir gelenektir. ‘Kürt Alevi’ ya da ‘Türk Alevi’ diye bir tabir yoktur; Kürtçe konuşan Alevi, Türkçe konuşan Alevi veya Zazaca konuşan Alevi vardır. Aleviliğin lisanı hâl dilidir, ibadet dili ise Türkçedir. Gelenek bize bunu böyle aktarıyor” ifadelerini kullandı.

Bu paylaşım sosyal medyada yoğun tartışmalara ve tepkilere neden oldu. Tepki gösteren isimler arasında sanatçı Mikaîl Aslan da vardı. Aslan, Erzincan’ın sözlerini alıntılayarak şu yanıtı verdi:

İbadet dilimiz Türkçe değildir, annem Türkçe bilmiyor ve ibadetini Kirmancca/Zazaca yapıyor. İbadet dilinin kısmen Türkçeleşmesi Cumhuriyet sonrasındaki asimilasyon politikasıyla gerçekleşen bir durumdur.”

Mikaîl Aslan, Aleviliğin tarihsel çeşitliliğine dikkat çekerek, yalnızca Türkçe merkezli bir yaklaşımın inancı eksik yansıttığını belirtti. Çocukluğunda köylerinde Türkçe’nin olmadığını vurgulayan sanatçı, “Esê halamız Türkçeye ‘zonê nizamo / askerlerin dili’ derdi. Şimdi biri gelip halama ‘ibadet dilin Türkçedir’ dese, halamın ona hangi küfrü edeceğini biliyorum” dedi.

Sanatçı ayrıca “Yedi Ulu Ozan” seçiminin sorgulanması gerektiğini ifade ederek şu soruları gündeme getirdi:

“Bu karar kim tarafından verildi?”

“Neden yalnızca Türk ozanlar seçildi?”

“Kirmancların, Kurmancların, Kakeyilerin, Nusayrilerin, Yaresanların, Şabakların, Arnavutların ozanları neden ‘ulu’ sayılmadı?”

Aslan, sözlerini “Sanat doğruya, güzele, iyiye yazgılıdır; yalana, yanlışa, inkâra değil” diyerek tamamladı.

Erzincan’ın paylaşımı ve ardından gelen tepkiler, Alevi toplumunda dil, kimlik ve inanç çeşitliliği üzerine süregelen tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.