Yeğenlerim Nurten ve Perihan’ın anısına
Sevdilli köyünde sabah oluyordu… Horozlar yarışır gibi ötüyorlardı; bitirince birisi ötmeyi, diğeri başlıyordu daha güçlü ötmeye. Cafolar’ın Darde’nin kulakları horoz seslerine daha fazla dayanamadı, yer yatağında gözlerini açtı, tavandaki ışıklığa cam yerine takılan ince saydam deriye günün ilk ışıkları düşmüştü. Darde az ötede uyuyan oğlu Çapo’ya seslendi. ‘‘Kurban olam, kalk düven seni bekler.’’ Sonra kapıyı açtı, sabahın serinliği yüzüne esti. Horoz seslerinin yerini bu kez ayran yayıklarının sesleri almıştı. Nağırcı Sılo’nun ‘‘ nağıre bardın, nağıre bardın…’’ (Sığırı bırakın, sığırı bırakın) çağrıları yayık seslerine karışıyordu. Darde, elini gözerine siper edip Karadağ’ı sıyırıp çıkan kan kızılı güneşe baktı. ‘‘Bunbarak öfkeli gene, yakıp kavuracak her yanı, vağ ki vağ düvencilerin haline’’ dedi ve Çapo’ya yöneldi: ‘‘Kardaşların orak başı yapalı çok oldu, kalk serinlikte düven başında ol.’’
Dünün yorgunluğu Çapo’nun körpe bedeninde dolaşıyordu. Bedeni kalkmaya direniyordu, bıkkın ve üşengendi. Güçlükle başını kaldırdı, ellerinin tersiyle gözlerini oğuşturdu, yanıbaşına düşen ışık demetini görünce telaşlandı. ‘‘Heyvağ, geç kalmışam ’’ dedi. Çabukça giyindi. Adımlarını gitmeye hazırlarken anasına azığını sordu. Darde, çömelmiş azığı denkleştiriyordu. Yorgundu Darde; yolmadan yeni çıkmıştı. Üç kişinin bir haftada yolacağı İbişlar’ın Dündük’teki arpayı bir başına on günde yolmuştu. Toprağa gitmeden toprak yıpratmıştı. Kalkarken ayağa elini beline atı; ‘‘uyyy kako’’ (oy baba) diyerek inledi. Azığı Çapo’ya verirken ‘‘Baban uykuya dalınca kuşluğunu getiririm, ’’ dedi.
Çapo’nun babası Şallo Sevdilli’nin kadim çabanıydı. Bu aylarda sürü gece serinliğinde sabaha kadar otlatılır, sonra sağılması için kuşluk vakti köye indirilir. Bericiler (koyun sağıcılar) sağmayı bitirince çobanlar uyukuya yatıp bir sonraki gecenin uykusunu alırlardı.
Çapo, renk renk yamalı fistanın içinde ince bacaklı, ince kollu, saçlarının rengi tozdan kaybolmuş, kırpışık gözlü, on oniki yaşlarında ergenlik çağına yeni basmış bir gençti. Güneşle kardeş yüzü benek benekti. Asıl adı ‘‘Şuko’’ idi. Solak olduğu için Kürtçede solak anlamında ‘‘Çapo’’ diyolardı. Kendisinden büyük iki erkek kardeşi yarıcılık usulüyle Mimolar’a rençberlik yapiyorlardı. Kardeşleri orak biçiyor, Çapo düven sürüyordu.
Çapo düvene çıktı. Güneş tüm öfkesiyle tepesindeydi. Öküzlerin gailesiz çektiği düvenin üstünde, daire halindeki sarı bereketin içinde durmadan dönüp duruyordu. Kulaklarını çakmak taşı döşeli düvenden çıkan hışırtılar dolduruyordu. Doğanın diğer tüm seslerini silen hışırtılar… Çapo’nun düven sürdüğü harmanın karşısında, biraz ilerde Karadağ’ın dibinde o güne kadar görülmedik bir yapı yükselmişti. Beyaz badanalı, gri çatılı, kocaman pencereli bir yapı. Uzaktan gri kanatlı beyaz bir güvercine benzeyen bir yapı. OKUL diyorlardı bu yapıya. Muhtar Hasan amca, ‘‘öğretmenimiz tayin edilmiş, okulumuz harman sonrası açılacak’’ diyordu. Çapo, daha önceki senelerde parasızlıktan Cüro hoca’da okuyamamıştı. Bu kez düşlüyordu okula gitmeyi, düşledikçe içini hoş duygular sarıyordu; düşlerini büyütüyordu Çapo… Okumayı, yazmayı ve Türkçe’yi öğrenecekti. Askerde dayak yemiyecekti, asker mektuplarını okuyacaktı. Kışın Dığolar’ın odasına gece oturmaya gelenlere Eba Müslim’i, Kerbela Vakasını okuyacaktı. Kimse ‘‘haydi Çapo kalk şuradan bir su getir’’ demeyecekti. Bir de Cüro Hoca’nın eskiden suğtalariyle (suhte) gelenek gereği dolaştığı gibi, suğta olarak yayla yayla, köy köy dolaşarak Amin duasına çıkıp yağ, peynir, yün toplayacaktı…
Çapo’nun tüm düşleri böyle idi. Salt köyde gördüklerini, bildiklerini düşlüyordu. O, sadece Kalaycıları, Köşkerleri, Nalbantları, Suğtaları görmüştü. Bu yüzden örneğin; doktor, avukat, mühendis olmayı hiç düşlemiyordu.
**
Çapo’nun okul düşleri düven’li günleri tez yiyip bitirmiş, okul zamanı gelip çatmıştı. 954’ün sonbaharının güneşli ılık bir sabahında Sevdili’de çocuklar uygarlığa ilk adımlarını atıyorlardı; Sevdilli’nin çocukları okullu olmuşlardı. Öğretmenleri Kürtçeyi biliyordu. Türkçeyi bilmeyen bir kürt köyüne, Kürtçe bilen bir öğretmen tayin edilmişti. Beştepe’li Kalender öğretmen, ilk günler dersleri yarı Kürtçe yarı Türkçe işliyordu.
İkinci yarı kurtların geceleri köye inip aylak köpekleri kaptığı, çocukların toprağa işeyip ayaklarını ısıttığı, ortalığın buz kestiği günlerde başlamıştı. öğrenciler bir koltuğunda tezek diğerinde kitap, okula gidiyorlardı. Islak çarıkları, kesik kesik öksürükleri, durmadan akan burunları ve kenarları kıvrılmış kitaplarıyla öğrenciler ısı yerine duman çıkaran paslı bir sobanın etrafında ders yapıyorlardı. Kalender öğretmen, dersin bir yerinde beklenmedik bir anda, beklenmedik bir buyruk buyurmuştu: ‘‘Bundan böyle okulda, evde, oyunda zinhar Kürtçe konuşmak yasak. Konuşana para cezası verileceği gibi dayak da atılacak’’tı. Buyruk, kesindi.
Asimilasiyonun ilk adımları atılıyordu.
Kalender öğretmenin birde hafiyeleri vardı. Kapıları, bacaları kollayıp Kürtçe konuşanı tesbit edip bildirmek için öğrencilerden seçilmiş hafiyeler… Hafiyelerden biri de Çapo idi. Çapo, ilk resmi görevine hafiyelikle başlamıştı. Kibirliydi Çapo; adam sırasına konulmanın kibirini yaşıyordu. Bu yüzden görevini canla başla yapıyordu. Durmadan kapı, pencere, baca kolluyordu. Her gün her gün onca arkadaşının ismini veriyordu öğretmenine.
**
Sevdilli de yıllar zaman içinde eriyip gitmişti. Yılları küçük bir dolu tanesi gibi eriten zaman, Sevdilli’nin ve Çapo’nun yaşamını değiştirmişti. Karasabanın kara gözlü öküzlerinin yerini kocaman beyaz gözlü Traktörler, altın sarısı başağın çakmak taşlı düvenlerinin yerini çarklı, dişli Döverbiçerler almıştı. Çapo’nun düvenli, hafiyeli günleri çoktan geride kalmıştı. Ortaokul ve Liseden sonra artık yeni bir yaşamın içindeydi. O, artık üniversiteliydi.
Çapo’nun üniversite yılları etnik tartışmaların, sol eylemlerin yoğun olduğu 68’li yıllardı. Hukuk Fakültesindeki derslerinde siyasi rejimleri, Devrim Tarihini, Kemalizmi öğrenyordu. Kaldığı yurttaki Kürt ağabilerinin ellerinden dolaşan Rızgari, Kava, Özgürlük Yolu gibi dergilerle yeni yeni tanışarak ‘‘Milli Mesele’’ kavramının farkına varıyordu.
Asimilasyona direnmenin zihinsel algısı başlamıştı…
Geçen zaman içinde yaşamını yoksulluk yüzünde çile çile dokuyan Çapo, faültesini bitirmiş, evlenerek çoluk çocuğa karışmış, kendi ilçesinde gerçek adıyla, yani ‘‘Av. ŞÜKRÜ‘’ olarak savunmanlık yapıyordu. lakin, çilesi bitmemişti…
**
Sevdilli köyü ile Dündük Deresi arasında, Guriki Kape’nın hemen dibindeki o eski mezarlıkta, Tırbe Ğate’de köylüler yeni açılmış bir mezarın başında, mezar taşlarına benziyorlardı; duruşlarıyla, suskunluklarıyla… Sanki olup bitenlerden kendileri sorumluymuşlar gibi biribirilerinin yüzüne bakmamiyorlardı. Yalnızca yere, açılmış mezara, ıslak toprağa bakıyorlardı. Az ötede siyah giysiler içinde siyah yontulara benzeyen Sevdilli’nin kadınları bir anda hep birden yeri göğü inleten bir Zılgıt çektiler. Kürtlerin zafer narası Zılgıt. Yüreklerde tek bir ses olup, yankılanan zılgıt, Alhas yöresine yayılıp gitti… Mezarlığın etrafında mevzilenmiş askerlerin komutanı hızla kdınlardan tarafa fırlayarak sert bir ses tonuyla : ‘‘Kesinnn, kesinnn.. Zılgıt çekmek yasak,’’ dedi. Herkes şaşırıp kaldı. Komutan mevzideki askerlerine baktı ve ayni ses tonuyla komutuna devam etti: ‘’Aksi halde ateş ederim.’’
‘‘Yasak demek, yasak!.. Peki Diren’imin vasiyeti ne olacak şimdi?…’’ Bu sitemli sözcükleri kefene sarılı, mezarda yatan ince, uzun boylu Diren’in Babası Çapo söylüyordu.
Diren, epey zamandı görünürlerde yoktu. Nerede olduğu, ne yaptığı bilinmiyordu. Öğrencisi olduğu Tıp Fakültesini bırakıp birden kayıplara karışmıştı. Aile, yüreği ağzında haber bekliyordu. Gözler yollarda, kulaklar seslerdeydi. Sonra günlerden bir gün kara dağlardan esip gelen bir kara yıl, Sevdilli’nin bir kara katran gecesine düşürdü kara haberi: Diren, ‘‘… bir çatışmada ölü olarak ele geçirilmişti.’’ Haberin düştüğü an yüreklerde bekleyen tüm umutlar donup taş olmuştu. O acılı gecenin uğursuz kuşu ölüm, ansızın gelip Sevdilli’nin toprak evlerine tünemişti.
Diren’nin cebinde çıkan el yazıda ‘‘ Eğer ölümü size teslim ederlerse beni köyüme, daha önce çatışmalarda ölen arkadaşlarımın yanına zılgıtlar eşliğinde gömün’’ vasiyetini bırakmıştı.
Acılar içinde kıvranan Çapo, ‘‘Ne olacak şimdi? Kızımın vasiyeti yerine gelmeyecek mi?.. Hangi yasada vardı zılgıt çekmenin, ağıt yakmanın yasak olduğu..’’ Bıraksalar şimdi, ayağını bir ayak boyu atsa… Evet ayağını bir ayak boyu atsa da mezara girse … Girip mezara, güzel kızının yanına yatsa, bebeğinin gıgısını, burnunu, yanaklarını öpse, öpse öpse… Kokusunu, sıcaklığını duyum duyum duyumsayabilse… Sonra örtün, örtün benim üzerimi örtün; bu acıdan beni de kurtarın, dese… Dese de bütün bu acılardan kurtulsa. Acılar … Nicedir peşini bırakmayan acılar…
Diren’in annesi, mezarın başında ıslak toprakların üzerinde, kolundaki kadınların arasında, kurşunların delik deşik ettiği kızının kanlı giysisini yüzüne sürerek, ‘‘Diren’im’’ diyordu, ‘‘Diren’im, ne de güzel çalar söylerdin Toprağa Ağıt’ı ne de güzel dökerdin sazının tellerine; Ayşe Şan gibi, Aynur Doğan gibi yanık yanık… Demek bu günler için hep çalıp söylüyordun Toprağa Ağıt’ı ha…’’ derken gözlerinden akan yaşlar Toprağa Ağıt’ın hüzünlü ezgisiyle sel olup akıyordu. Bir ara usulca araladılar Diren’in yüzünü örten beyaz kefini, anası son kez görsün diye; hiç ölmemiş gibiydi Diren. Gülümser gibi bakıyordu insanlara, yaşamlara…
Mezarın başında dikilenler; köylüleri, amcaları, amca çocukları, yeğenleri, mezar taşlarına benziyorlardı; duruşlarıyla, suskunluklarıyla… Gözlerde tomurcuklanmış yaşlarla… Yüreklerin sesi zılgıt seslerine, zılgıt sesleri Toprağa Ağıt’ın ezgisine karıştı. Sanki o anda, mezarın başında duranlar, müjdeli, güzel bir haber aldılar; mutlu yaşama, gelecek günlere, güzelliğe dair… İçleri ferahladı; kimi kürekle, kimi de eliyle toprağı mezara sürmeye koyuldu. Ve çaresiz, eli silahlı komutan öfkeyle homurdanarak askerlerini çekip gitti.
Çapo, mezara kapanmış, toprağa sesleniyordu: ‘‘Yanıyor gündüz yanıyor gece/Kara toprak söyle bana/Diren’nim benim, bir gün bana/ Döner mi dersin, döner mi dersin’’*
*- İsmail Gümüş’ün Boşnak Türküsünden uyarlama