İtibar suikastının anatomisi ve siyasi nefretin üretim zinciri
“Bir toplumda kime hakaret edilebileceği, o toplumun siyasal iktidarının haritasını verir. Öcalan’a söylenen söz, yalnızca ona söylenmez, onun temsil ettiği her şeye -her Kürd’e, her itiraza, her ‘ben de varım’a- söylenir.”
Türkiye’de siyasi şiddetin en sürdürülebilir biçimi fiziksel değildir, dilseldir. Bir insanı yok etmenin, onu fiilen ortadan kaldırmadan etkisizleştirmenin en eski ve en ucuz yöntemi, onu söylemin dışına atmaktır. Bunun için önce bir ad yapılır, Bölücü. Sonra o adın etrafına bir lanet halesi örülür. Artık o kişi hakkında ne söylenirse söylensin meşruiyet denetiminden geçmek zorunda değildir. Çünkü söylem, daha baştan o kişiyi “söz hakkı olmayan” kategorisine yerleştirmiştir.
Abdullah Öcalan, Türkiye’nin bu mekanizmasını en ağır biçimde deneyimleyen kişidir. Yarım asırdır süregelen bir kampanyanın hedefindedir. “Bölücü” etiketiyle başlayan bu süreç, zamanla daha şiddetli bir dile evrilmiştir, “Ermeni dölü”, “bebek katili”, “dinsiz”, “terörist başı.” Her siyasi konjonktürde yeni bir yakıştırma eklenmiş, ama özde değişen bir şey olmamıştır, Kürd’e duyulan kolektif öfkenin boşaltıldığı bir hedef olarak Öcalan’ın işlevselliği korunmuştur.
Burada salt bir bireyin hedef alınmasından söz etmiyoruz. Öcalan’a yönelen her hakaret, aslında onun temsil ettiği siyasal gerçeğe yönelen bir hakarettir. O gerçek şudur, Bu devletin resmî söylemiyle hiçbir zaman barışmayan, kimliğini, dilini, siyasal iradesini var etmeye çalışan milyonlarca insanın itirazı. Öcalan bu itirazın sembolik taşıyıcısıdır. Bu yüzden ona söylenen söz, Kürdlerin büyük çoğunluğu tarafından kendilerine söylenmiş gibi okunur — ve bu okuma temelsiz değildir.
Faşizan siyasetin yapısal bir ihtiyacı vardır, düşman. Düşmansız kimlik kurulamaz, oy devşirilemez, milliyetçi refleks beslenemez. Türkiye’nin son yarım asrında bu ihtiyacı karşılayan en kalıcı hedef Öcalan olmuştur. İnkara, yalana ve bastırmaya dayalı Kürt-Alevi imgesi olmadan bu siyasi düzenin kendini yeniden üretmesi güçleşir. Düşman, bir olgu değil, üretilmiş, bakımı yapılan, gerektiğinde tazelenen bir araçtır. Ve bu araç, devlet katında yalnızca bir politika değil, bir vatanseverlik töreni olarak sunulmuştur. Öcalan’a hakaret etmek, belirli çevrelerde mensubiyet kanıtı haline gelmiştir.
Asıl can sıkıcı tablo ise bu çevrelerin dışından gelir. “Sözde solcu” ya da “yurtsever” olarak konumlananların, ideolojik eleştiri kılığına bürünerek yürüttükleri kampanyalar, devletin nefret söylemini soldan yeniden üretme pratiğidir bu. Eleştiri değil, itibar suikastıdır. İkisi arasındaki fark kritiktir, eleştiri, argümana dayanır, yanıtlanabilir, çürütülebilir, tartışmaya açık bir zemin oluşturur. İtibar suikastı ise argümanın yerini hakaretin aldığı, hedefin susturulması yerine kirletilmesinin amaçlandığı bir pratiktir. Ve bu pratik, tam da hedefin yanıt veremeyeceği koşullarda en yoğun biçimiyle uygulanmaktadır.
Öcalan, çeyrek asırdır İmralı’da tutulmaktadır. Üstünde yağlı bir urgan gibi sürekli canlı tutulan idam tehdidiyle, tecrit altında, avukatlarıyla dahi düzensiz ve kısıtlı görüşebilen biridir. Yanıt verme imkanı fiilen elinden alınmış bir insana yönelik her saldırının, cesaret gerektiren bir eylem olmadığını söylemek bile fazlasıdır. Bu koşullarda hakaret etmek, güçlü olanın zayıf olana yaptığı bir şeydir, ve bu, eleştirinin tam karşıtıdır.
Şunu açıkça söylemek gerekir, Öcalan sevilmek zorunda değildir. Hiçbir siyasi figür sevilmek zorunda değildir. Ama bir siyasal gerçek olarak kavranmak durumundadır. Kendi örgütünden toplumdaki geniş Kürd kesimine uzanan derin bir karşılığı olan, onlarca yıllık bir siyasi mücadelenin simgesi olan kişidir. Bu gerçekle yüzleşmeden, onu “zaten kötü biri” diyerek geçiştirerek, ne Kürt meselesini anlamak ne de çözmek mümkündür.
Öcalan çevresine söz söyleme hakkından rahatsız olanlar şunu da kabul etmek durumundadır, Öcalan’a hakaret özgürlüğü talep ediyorsanız, karşı tarafın da size söz söyleme özgürlüğü vardır. Özgürlük bölünemez. Ama daha önemlisi, özgürlük sorumluluktan bağımsız değildir. Sözü bilmek, sözü ölçmek, sözün ağırlığını taşımak bu sorumluluğun asgari gerekliliklerindendir.
Emekten ve haktan yana olduğunu iddia eden siyasi pozisyonların, devletin ürettiği nefret söylemini başka bir kılıkla yeniden sahaya sürmesi, yalnızca bir tutarsızlık değil, ciddi bir ahlaki çöküştür. Bunu görmek için Öcalan’ı sevmek gerekmez. Yalnızca dürüst olmak yeterlidir.