1 Mayıs’ı kutlarken, işçi sınıfının örgütsel sorununun yanında öncü örgüt sorunu da tartışılması gereken bir sorundur. Kuşkusuz 1 Mayıs, kapitalizmin bir armağanı değildir. İşçi sınıfı büyük bedeller ödeyerek, kanı, emeği ve nasırlı elleriyle kazanmıştır.
İşçi sınıfının öncü örgütleri olduğunu iddia edenler ciddi bir yanlışın içindedirler. Marksist doktrini bir din haline getirdikleri için toplumun sosyal, siyasal, örgütsel ve ekonomik sorunları konusunda bir paradoks yaşamaktadırlar. Klişe kavramlar, yüz yıllık söylem ve sloganları perspektif haline getirerek yol alma arzu ve anlayışı içindedirler. Ekim, Çin, Arnavut devrimlerinin değişmeyen müritleri haline gelince doğal olarak devrimi örgütlemek de sorun olmaktadır.
Dünya değişiyor, kapitalistler değişiyor; ama biz ve söylemlerimiz değişmiyor. Unutmayalım ki kapitalistler de kitap okuyorlar ve belki de Das Kapital‘den en çok faydalanan kapitalizmin kendisi olmuştur. Kendini alternatifsiz kılarak bencillik, egoizm ve açgözlülüğü üreterek insanın tüm benliğini esir almışlardır. Bundan dolayı devrimin ekonomik boyutundan daha önemli olan insan, karakter ve kişilik boyutu öne çıkmaktadır.
Dünya solu bu anlamda bir handikap ve kimlik bunalımı yaşamaktadır. Sosyalizm, Rusya ve Çin’de gördüğümüz devlet kapitalizmi ya da parti diktatörlüğü değildir. Kapitalizmin alternatifinin devlet kapitalizmi veya parti putu olmadığını tarih tüm çıplaklığıyla önümüze koymuştur. Zamanı okumak, zaman dışı kalmamak önem arz ediyor. Sosyalizm adına yapılanlarla yüzleşmek gerekmektedir. Reel sosyalizmden kaynaklı bir umutsuzluk ve inançsızlık vardır. Umutsuzluğu yaratan ve taşıyan anlayışta ısrar, umut ve inancı pekiştirmeyecektir; inançsızlığa neden olan anlayışla inançsızlık aşılamaz.
Neredeyse sol partileri eleştirmek, ideolojik ve örgütsel anlayışlarını sorgulamak mümkün olamamaktadır. Bu da sosyalist öğretiyi dinleştirdiklerinin açık kanıtıdır. İslam’da Muhammed tartışılamaz; dinlerin böyle bir yanı vardır. Bilimsel bir öğreti olarak düşündüğümüz sosyalist kurama böyle bir anlam yüklemek, mutlak doğru-yanlış penceresinden bakmak, ciddi bir sapma olduğu gibi doğanın kanununa da aykırıdır.
Türkiye’de dünya kadar, kendini sol olarak tanımlayan siyasal gerçeklik vardır. Büyük tumturaklı tümcelerle örgütsel gerçekliklerini aşan sloganlar atıp umut vaat etmektedirler. Programlarına bakınca “gümbür gümbür geliyoruz” diyorlar. Ama her nedense insan kanını emen, alın terinden beslenen ırkçı ve faşist örgütler hep iktidarda. Bu kalıcı sağcı iktidarın arkasında basiretsiz bir solun olduğu bilinen bir olgudur. Bu kadar ekonomik sorun, yoksulluk ve yolsuzluğun yaşandığı bir ülkede, sol siyasal gerçekliklerin bolluğuna rağmen sağ hep iktidardaysa ciddi ciddi düşünmek gerekir.
İşçi sınıfı ve yoksul kesimlerin dünyasını, ruh halini ve rüyasını iyi okumak gerekir. En büyük rüyası ve uğraşı zengin olmaktır; bu konuda ciddi bir karakter açlığı vardır. Bu artık inkâr edilemez bir günümüz insanı gerçeğidir ve devrimin önünde büyük bir engel olarak durmaktadır. Emek anlayışındaki çarpıklık ve mülkiyet hırsı toplumun tüm katmanlarını esir almıştır. İşçi sınıfının artık zincirlerinden başka kaybedecek bir dünyası, cenneti, hayalleri ve zengin olma umudu da vardır. Zaten üretim konusunda arızalı olan toplumsal bir zihniyet mevcuttur.
Bu toplumsal gerçeklikler görülmeden, ezbere dayalı Rus, Çin, Arnavut model ve perspektifiyle emeğin kurtuluşunun ve özgürlüğünün olmayacağını tarih bize göstermiştir. Bugün bu ülkelerdeki emekçi sınıflar, insan tipi, insan karakteri, sosyal paylaşım ve temiz toplum açısından sorun teşkil etmektedir. Eski toplumsal ahlak ve anlayışla sosyalizm ve sosyalist demokrasi inşa edilemez.
Dünyadaki adaletsizlik ve sömürüye karşı örgütlenmiş emekçi yığınların gücü küçümsenemez. Ancak mevcut siyasal gerçekliklerle, örgütsel anlayış ve Rusya devrim önderlerinin fikirlerini kopyalayarak kapitalizmin alternatifi olunamayacaklarını bilmeleri gerekir. Parti diktatörlüğü ve “değişmez mutlak doğru benim doğrum, mantığımdır, ideolojimdir” aklı bizi eski Sovyetler Birliği’nin çok gerisine götürecektir. Bunun da insan için bir kurtuluş olmadığı bilinmektedir. İnsanı, hak ve özgürlükleri, yaşamı önceleyen yeni bir siyasal paradigmaya ihtiyacımız vardır.
Marx’ın tanımladığı çağda yaşamamaktayız. İşçi sınıfının da egosu, kirli dünyası ve fikirleri vardır. Ekonomik boyutundan çok sosyal ve psikolojik boyutu, günümüz dünyasında önem arz etmektedir.
Bir avuç açgözlü insanın yazgımızı belirlemesi bir kader değildir. Üreten dünya insanının sırtında kambur olan bencil, egoist bir avuç çılgın ve açgözlü insan vardır; bunlar emek üzerindeki sömürü kadar insanlığımızı, hak ve özgürlükleri, doğamızı da sömürmektedirler. Bunları doyurmak başlı başına bir sorundur. Dünya insanı kaderini bu çılgın, egoist ve bencil bir avuç insana bırakmamalıdır; dünyamız bu intihar vari politikalara terk edilmemelidir.
Son savaşlar da göstermektedir ki kapitalizm, dünya insanına bir gelecek vaat etmemekte ve edememektedir. İnsan oğlunun soyunun devamı için sosyalizm yaşamsal önemdedir.
1 Mayıs’ı yılda bir kutlamakla insan sosyalist olmaz. Mücadele ve iktidarı hedeflemek, bunun örgütünü yaratmak gerekir. Parti Tanrı değildir; hedefe ulaşmak için bir araçtır. Her türden parti şovenizminden ve milliyetçilikten uzak, birlik, mücadele ve dayanışma ruhunu geliştirmek gerekir. Özün öngördüğü tarihi ödev budur.
Yaşasın Özgürlük! Yaşasın 1 Mayıs!