Tahtacıların semahı, dağın rüzgârına karışan bir niyet gibidir. Dönen canlar yalnızca kendi etraflarında dönmez; ağacın gövdesiyle, toprağın bereketiyle, turnanın kanadıyla birlikte dönerler. Her dönüş, insanın kendini hakikatte aramasıdır. Her niyaz, ormana, suya ve yaşama verilen sözdür.
Çünkü Tahtacı Alevileri için ağaç yalnızca kesilen bir gövde değil, can taşıyan bir emanettir. Ve o emanetin gölgesinde büyüyen insanlar, yüzyıllardır Anadolu’nun dağlarına hem emeklerini hem de inançlarını işlemişlerdir.
Bazı acılar vardır; yalnızca yaşandıkları günü değil, bir halkın belligini de yaralar.
Ortaca’nın hikâyesi böyledir. Takvimler 1966 yılının Haziran günlerini gösterirken Muğla’nın bereketli topraklarında yalnızca insanlar değil, yüzyıllardır aynı göğe bakan çam ağaçları da korkuya tanıklık etti.
Tahtacı Alevileri, Anadolu’nun en eski emekçi topluluklarından biridir. Onlar ağacı keserken bile ağacın ruhuna niyaz eden, ormanı yalnızca geçim kapısı değil can yoldaşı bilen insanlardır. Dağın sessizliğini, turnanın kanadını, toprağın bereketini Hak’kın emaneti sayarlar. Cemlerinde insanı insanla, insanı doğayla ve insanı hakikatle buluşturan bir yol sürerler.
Fakat tarih boyunca farklı olanın üzerine gölge düşürmek isteyenler eksik olmamıştır. Ortaca’da yaşananlar yalnızca bir köyün ya da bir bölgenin hikâyesi değildir. Bu olay, Anadolu’da Alevilere yöneltilen önyargının, dışlamanın ve korku siyasetinin görünür hale gelmiş biçimlerinden biridir. Çünkü katliamlar yalnızca silahla yapılmaz; bazen yıllarca üretilen nefret diliyle, komşuyu komşuya yabancılaştıran söylentilerle, insanları inançlarından dolayı hedef gösteren zihniyetle hazırlanır.
Ortaca’nın dağlarında dolaşan rüzgâr, aslında bize çok eski bir gerçeği fısıldar: Bir toplumun barışı, farklılıklarına gösterdiği saygı kadar güçlüdür. Alevilere yönelen her saldırı yalnızca Alevileri değil, Anadolu’nun ortak vicdanını yaralamıştır. Çünkü Alevilik bu topraklarda yalnızca bir inanç değil; paylaşmanın, rızalığın, eşitliğin ve insanı merkeze alan bir yaşam felsefesinin adıdır.
Tahtacı analarının yaktığı ağıtlar bugün hâlâ çamların arasında yankılanıyor gibidir. O ağıtlar yalnızca geçmişe değil, geleceğe de seslenir. “Bizi unutmayın” derler. “Acımızı bir kin sebebi değil, adalet arayışının sesi yapın.”
Ortaca’yı anmak, yalnızca geçmişte yaşananları hatırlamak değildir. Ortaca’yı anmak; Maraş’ı, Çorum’u, Sivas’ı ve bu topraklarda ötekileştirilen bütün insanların hikâyesini anlamaktır. Çünkü hakikat parçalanamaz. Bir yerde insanlık incinmişse, o yara hepimizin yüreğindedir.
Bugün Ortaca’nın çamları hâlâ ayaktadır. Turnalar hâlâ gökyüzünü aşmaktadır. Ve Hak-Muhammed-Ali yolunun ışığı, bütün karanlıklara rağmen insan onurunu savunmaya devam etmektedir. Tarih bize şunu öğretmiştir: Nefret geçicidir, hakikat kalıcıdır. Zulüm geçicidir, hafıza kalıcıdır. Ve bir halkın yaşadığı acılar unutulmadıkça, adalet arayışı da yaşamaya devam edecektir.
Haziran 2026