Herkesin bildiği bir gerçektir. Feodal sistemin sahibi olan derebeyler, ağalar, toplumsal gelişmenin bir yerinde, kapitalistleşmişlerdir. Bu asalaklar, önce boş duran toprakları ve küçük çiftçilerin ellerindeki toprakları gasp ederek, zaten büyük olan çiftliklerini daha da büyütmüşlerdir. Böylece en önemli üretim araçlarından biri olan toprakları ellerine geçirmişlerdir. Daha sonra zaten denetimlerinde olan yoksulların emeğinin yanında, mülksüzleştirilen köylülerin emeğini de kontrol etmişlerdir. Bunlarla yetinmeyen pro-kapitalistler, insanlığın ortak mirası olan bilime, bilimsel emeğe ve bu şekilde üretilen makinelere da el koymuşlardır. Belirtilen toplumsal gelişmelerin sonucunda, bir avuç haraminin hem üretim araçlarına hem mülksüzlerin fiziki emeğine hem de bilimsel emeğe el koymasıyla, çıplak bir sömürü sistemi olarak kapitalizm kurulmuştur.
İnsanlığın doğal yaşamının tahrip edilmesi anlamına gelen bu sistemin sürdürülebilmesi kolay değildi. Çünkü insanlık, bu yok edici sisteme boyun eğmeyecek, eninde sonunda başkaldıracaktı. Sistemi oluşturanlar bunu hesaba katarak, sistemi korumak amacıyla çeşitli tedbirler almışlardır.
Bu amaçla kapitalizm, birinci tedbir olarak dinin etkileyici gücünü kullanmaya yönelmiştir. Bu amaçla dinin toplumsallığı yok eden ve bireyciliği öne çıkartan özelliğini teşvik etmiş ve desteklemiştir. Aynı şekilde kapitalizm, toplumda, doğuşta gelmeyen farklılıkları ve kâr etmek adına sömürüyü, meşrulaştırmış ve sahiplenmiştir. Zor kullanmak dahil her yolla dinin bu özelliklerini savunmuştur.
Kapitalizm, esasında “dinsiz” olmasına rağmen, önce Avrupa’da, sonra bütün dünyada, kullanabileceği dinlerin mabetlerini, kiliseleri, camileri ve havraları, kapitalist sistemi kutsamanın mekânlarına dönüştürmüştür. Bunun gereğine uygun olarak dinleri denetim altına almak için, kapitalizm, dinlere karşı, uzun yıllar süren savaşlara girmiştir.
Bu yolla sistem, kendisini koruyacağı önemli bir mevzi elde etmiştir. Yoksullar, inandıkları dinin telkinleri sonucunda, kendi kaderlerine razı edilmiş, yaşadıkları koşulların değiştirilemez olduğuna ve buna itiraz etmenin bile günah sayıldığına ikna edilmişlerdir. O günden bugüne sistem, inançları ve dinleri kendi geleceğini korumanın önemli bir ideolojik dayanağı olarak kullanmaktadır.
Sistem, aynı tarihsel dönemde, kendisini halkların gazabından korumak için, ikinci olarak, mafyatik ilişkilere sahip çıkmış, bu türden organizasyonları geliştirmiştir. Yanlış anlaşılmaları önlemek için mafyanın doğru tanımlanması gerekiyor. Halkların, haklı ve meşru direnişine tercüman olan, halkların da desteklediği ve “eşkıya” olarak tanımladığı, halk direnişçileri, Mafya değildir. Abdi Ağa’yı öldüren İnce Memed veya benzerleri, mafya olarak tanımlanamazlar. Mafya denilen yapılanma, kapitalist devletlerin gayri- meşru çocuğudur. Bir yerde kapitalist devlet varsa, orada mafya olmak zorundadır.
Devlet, toplumsal yapının yozlaştırılması için de mafya çetelerini ve tarikatları kullanmaktadır. Toplumun hak talep etmemesi, bu amaçla mücadele etmemesi için mafyatik çeteler ve tarikatlar, önemli roller oynamışlardır. Bu amaçla işsizliğe, eğitimsizliğe ve geleceksizliğe mahkum edilen gençlik, mafyatik çetelere özendirilerek, kendi gerçekliğinde kopartılmakta ve sistemin dayanağına dönüştürülmektedir. Aynı şekilde tarikatlar eliyle de toplumun üretici gücü olan yetişkinler ve özellikle kadınlar, sistemin payandası hâline getirilmektedirler.
Böylece toplumun bütün kesimleri, sistemi ve devleti yaşadıkları yoksulluğun sorumlusu olarak görmekten uzaklaşmışlardır. Ezilen toplumsal kesimler, kendi kaderlerine razı olmaya ikna edilmişler ve çıkış yolu olarak da daha çok ibadete ve daha çok tarikat bağımlılığına yönelmişlerdir. Veya mafyatik çetelerin cazibeli yaşamına özendirilen gençler, daha gözü kara karanlık, kanlı girişimlerle hayatlarını tüketmişlerdir. Böylece sistem, kendisini güvenceye almak için mafya çetelerini ve tarikatları, her biçimde ve her dönemde kullanmış ve kullanmaktadır. Geliştiği söylenen devletlerde de mafya ve tarikat ilişkileri farklı biçimlerde kullanılmıştır. Kapitalist devletlerin temel özelliklerinden biri olan bu sosyolojik gerçekliğin, sadece geçmişte değil, bugün de ihtiyaç duyulduğunda kullanılacağından kimsenin kuşkusu olmamalıdır.
Bütün devlet gibi Türk devleti de en başından beri bu kuralı kullanmıştır. Hatta Türk devleti, uygun düzeyde gelişmediği ve kurumsallaşamadığı için mafya çetelerine ve tarikat ilişkilere daha çok ihtiyaç duymuş, daha fazla kullanmıştır, kullanmaktadır. Osmanlı Devleti’nin son döneminin son dönemi ile Türk devletinin kuruluş süreci birçok mafyatik unsurun kanlı marifetleriyle doludur. Teşkilat- ı Mahsusa, Karakol Cemiyeti bu dönemin bilinen karanlık yapılarıdır. Aynı şekilde Topal Osman, Yahya Kahya ve Yakup Cemil ve daha birçokları, kanlı faaliyetlerini icra ederek Türk devletinin kuruluşuna hizmet etmişlerdir.
Daha sonraki dönemde, bir süreliğine, devletin mafya çeteleri ile ilişkisi, daha az görünür hâle gelmiştir. Bunun nedeni olarak, mafyatik ilişkilere çok fazla ihtiyaç kalmamış olduğu söylenebilir. Çünkü ordu ve güvenlik güçlerinin tamamı, bağlı oldukları herhangi bir hukuki, ahlaki ve insani müeyyide olmadığı için, mafyatik çeteler gibi hareket etmişlerdir. Aynı şekilde tarikatlarda bu dönemde çok sık görünmemişlerdir. Bu gelişme ise toplumun bastırılmış olmasından kaynaklanmıştır. Sisteme başkaldırma ihtimali bile kalmamış olan toplumun susturulması için ayrıca tarikatların devreye sokulmasına gerek olmamıştır.
Adnan Menderes’in iktidara geldiği 1950 yılından bugüne mafyatik çeteler ve tarikatlar, Türk devletiyle birlikte, elele vererek, halklara her türlü zulmü ve zorbalığı yapmaktadırlar.
Özellikle AKP, sistemin dümenine geçtiğinden beri hem mafya ile hem de tarikatlarla son derece güçlü bir ilişki geliştirmiştir. AKP döneminde, tarikatların ve mafya çetelerinin devletin yönetim aparatları olduklarını söylemek, hiç abartı olmayacaktır. AKP iktidarında yapılan yolsuzluklara, mafya ve tarikat ilişkilerine bu perspektiften bakmak gerekiyor.
Buna göre AKP, kendi burjuvazisini yaratmak için, devletin ve belediyenin imkanlarını sonuna kadar kullanmıştır. Bunun için her türlü yolsuzluğu, usulsüzlüğü ve hukuksuzluğu yapmıştır. Akıl almaz soygunlar da bu süreçte yapılmıştır.Adil bir araştırmayla bu süreçte yapılan haksızlıklar, kolayca ortaya çıkartılabilir. Ama bütün bu soygunlar, “bal tutan parmağını yalar” denilerek meşrulaştırılmıştır.
Almanyada 2007- 2008 yıllarında Deniz Feneri Derneği adlı dernekte, 41 milyon avroyu amacı dışında kullandığı, yani cebe indirildiği tespit edilmiştir. Alman devletinin sorumluları suçlu bulmasına ve cezalandırmasına rağmen, yolsuzluk unutturulmaya terk edildi. 2013 yılında 17- 25 aralık arasında ortaya çıkartılan ve cumhurbaşkanı ile oğlu Bilal Erdoğan arasındaki ses kayıtlarına dayanılarak ileri sürülen yolsuzluktan söz etmek bile imkansız hale getirildi. Deprem paralarının yenmesi, “beşli çete”ye sunulan haraçlar, havuz medyası, tarikatların mal varlıkları ve yaptıkları yolsuzluklar, başlı başına inceleme konusu olmasına
En son açığa çıkan fon yolsuzluğu bütün bunlarla birlikte değerlendirildiğinde, yolsuzluğun sistemin ana karakteri olduğu, AKP’nin de sistemin en kirli kurumu olduğu, bu nedenle her adımlarının yolsuzlukla dolu olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
Bütün bu kirliliği halkların ortak direnişi temizleyecektir. Bu temizliği yapmak halkların ve ezilenlerin hem görevi hem sorumluluğudur. Üstelik bunca yolsuzluğa, haksızlığa bulaşmış, her türlü zulmü yapan bu siyasal sistemin aşılması sanıldığı kadar zor değildi. Halkların örgütleyecekleri ortak mücadeleyle gerçekleşecek olan barış ve demokratik toplum projesi, bu sistemin alt edilmesini sağlayacaktır.