Aleviler Asimilasyon Saldırılarını Püskürtebilirler

Egemen devletler, geçmişten bu yana “düşman” kabul ettikleri toplumları, fiziken ortadan kaldırmayı ifade eden soykırım yöntemiyle yok etmişlerdir. Devletler, bu amaçla sayısız soykırımlar yapmışlar ve sayısız toplumları bu hayatta silmişlerdir. Devletlerin, “düşman” ilan ettikleri farklı toplumları, değiştirip- dönüştürerek, kendi kimliklerinden kopartarak, asimilasyon yöntemiyle yok ettikleri de olmuştur. Yani her iki halden de belirlenmiş bir toplumun yok edilmesi söz konusu olmuştur.

Alevi toplumu da Alevi inancı da tarihi boyunca, egemen devletlerin hem soykırım hem asimilasyon saldırılarına uğramıştır. Ne acıdır ki bu saldırılar devam etmektedir. Buna rağmen Aleviler, her dönem direnmişler ve bugüne kadar, saldırıları boşa çıkartarak varlıklarını korumuşlardır.

Uzun tarihsel sürecin ilk dönemlerinde Aleviler, genellikle, sürdürdükleri direnişlerle, kendi inançlarına bağlı bir biçimde ve özgürlük içinde yaşamışlardır. Devletlerin saldırılarını püskürtemedikleri koşullardan da Aleviler, dayatmaları kabul etmeden, inançlarına bağlı olarak yaşamlarını sürdürmenin yolunu açmışlardır.

Buna rağmen devletler, Aleviliğe ve Alevilere yönelik saldırıları sürdürmekten vazgeçmemişler, Alevilere sayısız soykırım uygulamışlar, aynı şekilde asimilasyon yöntemleriyle saldırılar geliştirmişlerdir. Böylece bir yanda soykırımlarla fiziken, bir yandan da asimile ederek, Alevilik ve Aleviler yok edilmek istenmiştir.

Selçuklular, Osmanlılar ve onların kanlı mirasını devralan Türk devleti Alevilere yönelik olarak yapılan bu yok etme saldırılarının başını çekmişlerdir. 1240 yılında Babaileri, toplu olarak katleden Selçuklu devletiydi. 1500’lerde Yavuz’un 40 bin Aleviyi katlettiği, tarihi bilgidir. 1921’de Osmanlı, Koçgiri’de on binlerce Alevinin kanına girmiştir. Türk devletinin de Dersim, Sivas, Malatya, Maraş, Çorum, Madımak, Gazi ve daha nice kanlı saldırıları unutulmadı.

Osmanlı devleti asimilasyon yöntemiyle de Aleviliğe saldırmıştır. 1501 yılında Aleviliği- Bektaşiliği, asimile etmek için, Padişah Beyazıd tarafından, Alevilikle ilgisi olmayan Balım Sultan, Hac- ı Bektaş Dergahı’na “kayyum” olarak atanmıştır.

Osmanlı Devleti’nin son döneminde bu asimilasyon saldırıları daha sistemli hale getirilmek istenmiştir. Bu dönemde Osmanlı imparatorluğunu yöneten İTF kadroları, farklı olan etnik ve dinsel toplumları yok etme programını çok istekli olarak uygulamışlardır. Bundan hareketle, ilk olarak Hristiyan halklar ve onların en kalabalık topluluğu olan Ermeniler, yok edilmişlerdir.

Aynı dönemde devlet yetkilileri Baha Sait adlı İTF’li bir devşirmeyi görevlendirerek Aleviler hakkında ne yapılacağına dair özel bir çalışma yaptırmışlardır. Osmanlı devleti yaptırdığı bu çalışmadan kısa süre sonra yıkılmıştır. Ancak Osmanlı devletinin tamamlayamadığı Alevileri ve Aleviliği yok etme görevini, Türk devleti devralmıştır

Türk devleti ilk olarak, 1925 tarihinde, Aleviliği yasaklı inanç durumuna getiren, “Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu” nu çıkartmıştır. Böylece Aleviliğe her türlü saldırının yapılmasını meşrulaştırmıştır. Bunun üzerine asimilasyonun bütün yöntemleri, baskılar ve aşağılamalar kullanılarak Alevilerin kendi kimliklerinden uzaklaşmaları sağlanmaya çalışmıştır. Ayrıca kullanılan çok sert ve keskin yaklaşımlarla, Alevilere yönelik toplumsal düşmanlık geliştirmiştir. Alevi köylerine zorla cami yapılmış, cem yapmak yasaklanmış, Alevi köyleri basılmış, Alevi Pirleri, Dedeleri sakalları kesilerek cezaevlerine konulmuşlardır. Bütün bunların sonucunda Aleviler ve Alevilik görünmez kılınmıştır.

Ancak bu uygulamalar Aleviliğin de Alevilerinde varlığını ortadan kaldırmamıştır. 1960’larda gelişen devrimci mücadelenin yarattığı imkânlarla Alevilik, yasakları yırtarak varlığını bir kez daha ve en net haliyle ortaya koymuştur. Buna karşın o dönem devrimciler, kültürel olarak Alevilikten beslenmişlerdir. Bu durum devrimcilerin kitleselleşmesine katkı sunmuştur.

Alevileri ve Aleviliği yok etmeyi stratejik bir politika olarak belirlemiş olan devlet, halkların örgütlülüğünün yetersizliğini hesaba katarak, Alevilere daha çok saldırmaya yönelmiştir. 1978- 1995 yıllarında yapılan bütün soykırımlar, devletin stratejik Alevi düşmanlığının ve halkların yetersiz örgütlülüğünün sonucu olarak yapılmıştır.

Aleviliğe yönelik düşmanlık, 12. Eylül faşist darbesinin de temel gündemi olmuştur. Darbeciler, soykırım saldırılarının yanında kalıcı ve etkili asimilasyon uygulamaları planlamışlardır. Bunun bir parçası olarak Alevi köylerine cami yapılması dayatılmış, ayrıca ve daha önemlisi okul müfredatına zorunlu din derslerini eklenmiştir. Böylece Alevi toplumunu asimile etmenin en etkili silahı devreye konmuştur. Devletin bu yönelimi, devam eden yıllar boyunca daha katkı haliyle sürdürülmüştür.

Bu anlamda Türk devletinin stratejik Alevi düşmanlığı, AKP/MHP iktidarından önce, Alevilerin kolunu kanadını kırarak onlardan yararlanmayı esas alırken, AKP/MHP iktidarında, Aleviliği ve Alevileri yok etme perspektifiyle ve buna uygun sosyo- politik bir projeyle devam ettirilmektedir

Dolayısıyla yakın tarihte okullara mescit yapılması kararlaştırılarak, asimilasyon uygulaması, daha kapsamlı hale getirilmiştir. En son Alevi- Bektaş’ı Cemevi Başkanlığı adlı bir kurumla, asimilasyon saldırıları örgütlü bir faaliyete dönüştürülmüştür. Böylece Alevileri ve Aleviliği yok etme saldırılarının, sürekli, sistemli, etkili olmasının, daha ciddi ve daha fazla tahribat yapabilmesinin koşulları yaratılmıştır.

Devletin sürdürdüğü bu saldırılara karşı Aleviler, Alevi kurumları direniyor ve karşı çıkıyorlar. Ancak bir yanda devlet, devasa imkânlar kullanarak saldırırken, diğer yanda Aleviler, çok sınırlı imkânlarla bu saldırılara karşı bir duruş geliştirmektedirler. O nedenle Aleviler, orantısız bir ilişkinin yarattığı dezavantajlı durumdadırlar. Buna rağmen ezilen halkların ve onların bir parçası olan Alevilerin, kazanacaklarına inanmak, toplumsal gelişmenin doğal kanunudur. Tarih boyunca kitlelerin gücünün sayısız devleti, kralı, padişahı ve diktatörü yıktığı bilinmektedir. Eba Müslim’in önderliğinde Emevi devletini yıkan Aleviler, bu bilinçle, kendilerine yönelik saldırılara karşı direnecekler ve bu saldırıları püskürteceklerdir.

Bunun için bazı düzenlemelere ihtiyaç bulunduğu görülmektedir. Birincisi, devletin bu yok edici saldırıları özel bir gündem yapılarak tartışılmalıdır. İkinci olarak devletin bu saldırılarının kapsamı ve niteliği, önemsenmeli, ciddiye alınmalıdır. Üçüncüsü, bu saldırılara karşı sürdürülecek mücadele için özel, sonuç almaya odaklanmış ve kapsamlı bir program hazırlanmalıdır. Dördüncüsü, bütün ezilenler, birlikte mücadele ederek kazanacakları için diğer demokrasi güçleriyle birlikte sürekliliği olan bir ittifak geliştirilmelidir.

Sonuç olarak Alevileri ve Aleviliği geleceğe taşımak ve bu yok edici saldırıları püskürtmek, Alevilerin hayati görevi ve inancın gereğidir. Zira Alevi toplumu, bu asimilasyon saldırılarını püskürtmeden varlığını koruyamaz.

1 Yorum

  1. Mehdi Kızılbaşbuğtürk:
    Benim öz halkım ve aziz milletim Alevi Mehdioğullarının milli iradesi ile siyasi özgürlüğü elinden alınıyorsa bize dönsün..

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Yazarın Diğer Yazıları

İlgili Yazılar

Maraş Soykırımına Yanlış Perspektiften Bakmak

ÜSLUP, YÖNTEM, DÜŞÜNCE SİSTEMATİĞİ Giriş Maraş soykırımının 42. yıldönümünden, 2020’den katliamı ve direnişi konu alan bir kitap yayınlandı. Elbette Maraş soykırımını konu edinen bir...

Tarikatlar, Mafya, Yolsuzluk Ve Soygun

Herkesin bildiği bir gerçektir. Feodal sistemin sahibi olan derebeyler, ağalar, toplumsal gelişmenin bir yerinde, kapitalistleşmişlerdir. Bu asalaklar,   önce boş duran toprakları ve küçük çiftçilerin...

Erdoğan OHAL’i ‘normal hal’ yapmak istiyor

Erdoğan, darbenin yıl dönümü nedeniyle yaptığı konuşmalarla, ırkçılığın ve gericiliğin yaygınlaştırıyor, kin ve düşmanlığı derinleştiriyor. Eline geçen her fırsatı bu şekilde kullanan Erdoğan'dan başka bir...