Alevi Gazetesi

Hakkın ve Hakikatin Sesi

Alevilerin Toplumsal Konumu ve Rolü  

11 okunma

Alevi toplumunun tarihsel süreç boyunca sürdürdüğü mücadele insanlığın hak mücadelesinde yerini almıştır.  Tarihin kaydettiği bu mücadele tarihte kalmamış, bugünde ezilenlere yol göstermekte ve ilham kaynağı olmaktadır. Egemen devletler olarak Selçukluların, Osmanlı devletinin ve diğer devletlerin Alevilere   yönelik olarak sürdürdükleri bu baskıların, katliamların, asimilasyon saldırılarının ve soykırımların farklı biçimleri günümüzden de yaşanmaktadır.

Buna karşın bütün bu saldırılar, Alevi toplumunu yok edememiştir. Aleviler her saldırıya ve zorbalığa karşı direnerek ve bedeller ödeyerek varlığını korumuşlar, sürdürmüşler ve bugüne kadar var olunmasını sağlamışlardır. Bu gerçeklik çok anlamlı ve değerlidir.

Aleviler, bugün Kürdistan’da, Irak’ta, Balkanlar’da, İran’da ve Azerbaycan’da yaşayan ve on milyonları bulan büyük bir toplumsal yapıdır. Bu sosyal yapı, aynı zamanda, inançsal ve yaşamsal değerlerinden dolayı demokrasiye ve insan haklarına en yakın toplumsal grupların başında gelmektedir.  Bu özelliklerinden hareketle, Alevilerin olmadığı veya onaylamadığı bir sosyo- politik gelişme, bölgeye barış, huzur ve demokrasi getiremez.

O nedenle ülkede ve bölgede yaşanan gelişmeler, Aleviler açısında hayati bir anlam taşımaktadır. Bu gerçekliğin bilinmesi ve yakından takip edilerek gereğine uygun düzenlemelerin yapılması Aleviler için, yaşamsal bir zorunluluktur.

Irkçılığı ve dinsel gericiliği temel ideolojik tutum   olarak benimsemiş olan AKP’MHP ikilisinin başını çektiği, bir siyasal organizasyon, Cumhur İttifakı adıyla, Türk devletini yönetmektedir. Irkçı- gerici partilerden oluşan bu birliğin, partiler arası sıradan bir ittifak olarak görülmemesi gerekiyor.  Türk devletini yöneten bu ittifak, Sünni İslamcı, Türk ırkçısı bir Neo- Osmanlı devleti kurmak isteyenlerin ittifakıdır.  Ayrıca kurulmaya çalışılan devlet, var olanla yetinmeyi değil, bölgede büyümeyi ve yayılmayı esas alan bir politikayı hayata geçirmek istemektedir. Bu politik hedef, devleti yöneten AKP/MHP   ittifakının temel stratejik hedef olarak belirlenmiştir.  Bu sürecin “Türkiye yüz yılı” olarak tanımlanmasının nedeni de budur.

Cumhur ittifakı, amacını gerçekleştirmek için devletin yapısında köklü değişiklikler yapmaya yönelmiştir. Çünkü, asgari düzeyden de olsa ezilenlerin sözünü söyleyebildikleri, kitlelerin itiraz haklarını kullanabildikleri bir ortamda, Neo- Osmanlıcı, Sünni-İslamcı ve ırkçı bir devletin kurulamayacağını ve sürdürülemeyeceğini AKP MHP ikilisi de bilmektedir.  O   nedenle Cumhur İttifakı’nın yönettiği devlet, demokratik değil, bugün olduğu gibi, aşırı otoriter bir devlet olmak zorundadır. Devletin politikaları bu zihniyette oluştuğu içindir ki Erdoğan Osmanlı padişahlarını, Bahçeli Selçuklu Sultanı   Alpaslan’ı idol olarak kabul etmektedirler.

Belirlenen bu sözde stratejik politikalara uygun olarak AKP/MHP ittifakı, Türk Tipi Başkanlık Sistemi denilen, aslında “tek adam rejimi” olan bu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, adlı ucube sistemi formüle etmişlerdir. Bu aşırı otoriter sistem, bir dizi dayatma ve zorbalıkla topluma dayatılmış ve kabul ettirilmiştir. Böylece Erdoğan ile Bahçeli’nin istediği, Neo- Osmanlıcı, ırkçı ve Sünni İslamcı devletin kurulmasının ilk ve önemli adımı atılmıştır.

Ancak amaçlanan devletin kurulması, tek başına amaç değildi. Bu devlet, başka politikaları hayata geçirmek için yeniden yapılandırılmıştır. Cumhur İttifakı, Türk devletini tek adam rejimine göre yapılandıran bu ilk adımı attıktan sonra halklara yönelik düşmanlık politikalarını hayata geçirmeye yönelmiştir.

Bu amaçla ikinci olarak, bölgede yayılmayı, bölgedeki devletler üzerinde hükümranlık kurmayı   esas alan politikalarını uygulamaya başlamıştır.   Suriye’de, Irak’ta, Balkan ülkelerinde, Azerbaycan’da geliştirilmeye çalışılan ilişkiler Türk devletinin yayılmacı politikasının sonucudur. Devlet bu politikasının hayata geçirirken paramiliter katiller olan DAİŞ ve benzeri çetelerle işbirliği yapmıştır.

Erdoğan ve Bahçeli ikilisinin kurmaya başladıkları yeni Türk devleti, üçüncü olarak demokratik Kürt siyasal yapısının   iradesini kırmayı, önüne görev olarak koymuştur. Bu amaçla devlet, Kürdistan coğrafyasının her dört parçasında Kürtlerin kazanımlarını sınırlandırmaya, iradesini kırmaya çalışmaktadır.  Ayrıca barış ve demokratik toplum sürecini zamana yayarak sürüncemede tutmasının nedeni de Neo- Osmanlıcı, Türkçü ve Sünni-İslamcı devlet olma hedefini gerçekleştirmek ve bunun için Kürtlerin iradesini kırmak içindir.

Dördüncü olarak Cumhur İttifakı, Neo- Osmanlıcı, Türkçü ve Sünni-İslamcı devletini oluşturmak için bölgenin inanç profilini yeniden şekillendirmek istemektedir. Amaçlanan devletin varlığını selametle sürdürebilmesi için inançsal yapılanmanın da ona uygun olarak yeniden düzenlenmesi hedeflenmektedir.

Buna göre Aleviliğin ve benzer durumda olan çeşitli inançların ortadan kaldırılmasını gerektirmektedir. Alevi toplumuna ise, yaşamalarının karşılığı olarak inançlarından vazgeçmeleri dayatılmaktadır. İnançlarını sürdürmek isterlerse, o zaman da hep yapıldığı gibi katliamlar ve soykırımlar uygulanarak Aleviler yok edileceklerdir.

DAİŞ ve benzeri eli kanlı çetelerin bölgedeki etkinlikleri, Suriye’de HTŞ’nın iktidar yapılması, Türk devletinin bu planının parçaları olarak gerçekleştirilmiştir.  En son Pakistan, Suudi Arabistan ve Türk devleti arasında yapılan Mekke anlaşması da bu planın gereği olarak yapılmıştır.

Bütün bunlar göstermektedir ki AKP/MHP ikilisinin başını çektikleri, Cumhur İttifakı’nın Türk devletini yeniden yapılandırma, Türkçü, Sünni- İslamcı, Neo-Osmanlıcı bir devlet oluşturma süreci hızla ilerlemektedir.  Oluşturulan yeni devlet, Kürtlerin iradesinin kırılacağı, Alevilerin yok edileceği bir devlet olacaktır.

Alevi kurumlarının, ülkede ve bölgede yaşanan bu gelişmeleri hesaba katarak hareket ettiklerine; yaşanan sorunların gerektirdiği sorumluluğu alacak ve bu amaçla ortaya çıkan görevleri yerine getirecek güce ve iradeye sahip olduklarına inanmak gerekiyor.

Nihayetinde hem Alevi toplumu hem de Alevi kurumları bu büyük ve tarihi görevleri ve sorumluluğu yerine getirmeye hazır olmalıdırlar.  İttifaklarını genişletmeli, bütün iletişim araç ve yöntemleri kullanılarak, kamusal ve kurumsal güç, imkân ve ilişkiler yaratılmalıdır.

Yoksa Suriye’deki Arap Alevilerinin yakalandığı hazırlıksız durumla karşı karşıya kalmak kaçınılmaz olacaktır. Yüzlerce yıl içinde sayısız saldırıyı püskürtmüş olan Alevi toplumunun bu baskıları ve saldırıları da gerileteceğinden zerrece kuşku duyulmamalıdır. Bütün yapılması gereken, herkesin kurumları ve toplumsal birliği, gözünün nuru gibi koruması, birlik ve mücadele ruhunu diri tutmasıdır.  Alevi toplumunun bu süreçten de kazanarak çıkacağında hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir