Kamîya mordemî binê zonê mordemî de nimite ya.
(İnsanın kimliği dilinin altında gizlidir.)
Dersim, yüzyıllardır müstevli güçlerin hedefindedir. Lakin derviş mekânı, muktedire karşı eşsiz bir direniş sergilemiştir. Osmanlı Devleti’nin “fütuhhat” politikası dahi bu toprağın kutsiyeti karşısında çaresiz kalmıştır. Tıpkı Alişer’in Dersim için yazdığı gibi “evliyalar gülüdür, zalimler dermez”.
Muktedirin Dersim’e dönük sistematik tagallüp (boyun eğdirme) siyasetinin anatomisi 1848 yılına kadar uzanmaktadır. Dersim sancağının kurulmasının asıl amacı kentin bir statüye kavuşması değil, “temdin” edilmesidir. Hiç şüphesiz otokrasinin literatüründe temdin, yani medenileştirmek otokton unsuru egemen güç karşısında etkisiz hale getirmektir. 1850-51 yılından itibaren dönem dönem Dersim’e yönelik organize edilen askeri “operasyonların” amacı bir anlamda yerli iradeye boyun eğdirmektir.
Monarşinin yerine 1923’ten itibaren “cumhuriyetin” ilan edilmesi, müesses nizamın hedefinde bir değişiklik oluşturmamıştır. Padişah Kanuni Süleyman’ın vecizesi “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi” nasıl Dersim için bir anlam ifade etmediyse, Kemalist rejimin “cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir” vecizesi de içi boş bir midye kabuğundan öteye gidememiştir. Daha ilk yıllarından itibaren cumhuriyet, kimsesizleri mülk sahibi sınıfın “kahyası” haline getirmiş; farklı etnisiteleri öğüten bir “kremasyon fırını”na dönüşmüştür. 1921 Koçgirî katliamı, 1926 Qoçan harekâtı, 1930 Pilêmurîye (Pülümür) harekâtı ve ardından 1937-1938 Dersim Tertelesi bu fırının nasıl işlediğinin nişaneleridir.
Kemalist rejimin “serafim meleklerinin” ortaklaşa dizayn ettikleri Dersim Katliamı, her yönüyle bir etno-dinsel kırımdır. Ne var ki katliamın faillerinden biri olan Abdullah Alpdoğan, asıl hedefi şu emirle tarif etmiştir: “Ermenilerin kökünü kuruttuk, bir tek bu Kürtlerle Kızılbaşlar kaldı. Çocuklarınızın bu ülkede mutlu yaşamasını istiyorsanız, acımadan öldüreceksiniz. Cumhurreisimiz ‘taş üstünde taş bırakmayın, yakın yıkın’ talimatı vermiştir.”
Katliamda teyyarelerden atılan bildirilerden birinde “kurtuluş ve selamet yolu devletin kucağına iltica edip şefkat istemektir” ibaresi geçiyordu. Muhtemelen bu bildirilerin dağıtıldığı köylerden biri de Dersim Xozat’a bağlı Axzunik köyüydü. Burası aynı zamanda benim de doğup büyüdüğüm köydür. 17 Ağustos 1938’de bu köyde yaşanan katliam, aslında devletin “şefkatinin” ne olduğunu gözler önüne sermiştir. Köyde herhangi bir “isyan” olmamasına rağmen halkın maruz kaldığı kıtal-ı mukatele (Allah yolunda askeri savaş) şefkat maskesini düşürmektedir. Esasen sömürgeci erkin Axzunik’e beslediği husumetin bir öyküsü vardır. Mesela husumetin “gözelerinden” biri 1915 Ermeni Soykırımı’dır. Katliamdan kaçan Ermenilerin bir kısmının bu köyde toplanması ve oradan Rus cenahına geçmesi, muktedirin hafızasında “silinmez” bir iz bırakmıştır. Yine bu köyde doğan Dersim Mebusu Hasan Hayri Bey’in siyasi tutumu ve mücadelesi, devlet erkanının tarihsel belleğinde kalıcı bir hasar bırakmıştır. Nuri Dersimi’nin babası Mele İbrahim’den medrese eğitimi alan, İstanbul’da aşiret mektebinde okuyan, hem orduda hem de siyasi arenada önemli görevler ifa eden, hem meclis-i mebusanda hem de TBMM’de mebusluk yapan ve 1925 yılında Şeyh Said Direnişi’ne destek verdiği gerekçesiyle idam edilen Hasan Hayri Bey’in hayat felsefesi, muktedirin metabolizmasını bozmuştur.
Axzunik’te hasıl olan katliamın en mühim tanıklarından biri kuşkusuz Hıdır Çakmak’tır (Xidê Birayê Çaqî). Birkaç yıl önce Hakk’a yürüyen Çakmak, kendisiyle yapılan bir röportajda Dersim Tertelesi döneminde 9-10 yaşlarında olduğunu ifade etmektedir. Onun anlatımına göre asker, 17 Ağustos 1938’de öğleden sonra saat 16.00-17.00 gibi köye giriş yapmıştır. Aslında Axzunik’ten önce Taşkîrek, Segedîk, Peyîk, Urcêq, Hopa Axce gibi köylerde bir “katl û nehb” yani katliam ve yağma yaşanmıştır. Üstelik Axzunik’te yaşayanlar bu müessif panoramayı çaresizce izlemek zorunda kalmıştır. Acaba birkaç saat içinde bir savunma yapılabilir miydi? Gördüğümüz kadarıyla Qerebalan Aşiret Reisi Mehmet Ali Ağa, bizzat konağının olduğu köye herhangi bir müdahalenin olmayacağı konusunda kendinden emindir. Yani önceden tehlikenin farkındadır. Lakin işgalciyi yeterince tanımadığı, duygusal yaklaştığı, hatta aşiretin silahlarının büyük çoğunluğunu muktedire teslim ettiği ve “a cardinale mistake” yani fahiş bir hata yaptığı düşünülmektedir. Mehmet Ali Ağa, aslında 1925 yılında amcasının oğlu Hasan Hayri Bey’in idam edilmesiyle birlikte daha tedbirli ve dikkatli olmalıydı. Karşısında “Kürt halkına sürekli karmaşık labirentler oluşturan usta bir porsuk” olduğunu anlamalıydı. Nitekim 17 Ağustos’ta bu porsuk bizzat Mehmet Ali Ağa’ya “labirent” kurmuştu. Yine Hıdır Çakmak’ın verdiği bilgiye göre Mehmet Ali Ağa ve oğlu Veysik köyden alınmış; önce kendisi Kilise köyü civarında, ardından oğlu Xozat’ta öldürülmüştür. Oğlu Veysik, Taner köyü tarafında olmasına rağmen, saklanma olanağı olmasına rağmen Xozat’a gitmiş ve muktedirin “azabına” uğramıştır.
Yine Hıdır Çakmak’ın verdiği malumata göre Kilise’ye doğru götürülen kafileye İbrahim Ağa (İbrahim Kanko) da dahil olmak istemiş ancak huysuz ve semer kabul etmeyen tayı onu bir anlamda kurtarmıştır. Taya semer vurmakla iştigal eden ve kafileyi kaybeden İbrahim Ağa, bir süre sonra köydeki kargaşayı fark etmiş ve katliamdan sağ çıkmayı başarmıştır. Ama ailesinden 12 kişiyi kaybetmiştir. Üstelik bu insanlık dışı anları tarifi zor bir keder içinde uzaktan izlemek zorunda kalmıştır. Aynı İbrahim Ağa, ömrünün son yıllarına kadar katliamın yaşandığı tarladan üzüm bağına doğru her gittiğinde yüksek sesle hüzünlü ağıtlar yakıyordu. İbrahim Ağa’nın kardeşi Haydar Kang da bu dönemde İstanbul’da olduğu için kurtulmuş ama katliamın acısını derinden yaşamıştır. TBMM’ye gönderdiği 4 dilekçede (ilk dilekçe 1949 yılında gönderildi) dikkate nazır ayrıntılar takdim etmekte ve üst düzey devlet erkanının yargılanmasını talep etmektedir. Aslında Haydar Kang’tan önce kardeşi İbrahim Ağa’nın Nisan ve Ağustos 1939’da iki telgraf gönderdiği düşünülmektedir. Lakin herhangi bir cevap alınmamıştır. Haydar Kang, ailesinden 12 kişi olmak üzere toplam 170 Axzuniklinin katledildiğini ve yakıldığını yazmaktadır. Katledilenler arasında 70 çocuğun olduğu belirtilmektedir. Haydar Kang dilekçelerinde Başvekil Celal Bayar, Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, katliamı bizzat idare eden 3. Ordu Müfettişi Kazım Orbay ve Umum Müfettiş Abdullah Alpdoğan gibi isimlerin katliamın asıl failleri olduğunu ve haklarında kanuni takibat yapılmasını istemektedir. Maalesef Haydar Kang’ın talepleri karşılık bulmamış ve devlet ricali verdiği cevapta Axzunik’te katliam değil, “çatışma” yaşandığını ifade etmiştir.
Axzunik’te vuku bulan kıyımda özellikle Hıdır Çakmak’ın hayat hikayesi oldukça hüzünlüdür. Annesiyle birlikte kurşuna dizilecek tarlaya götürülüyor ama neler olacağını çok da tahmin edemiyor. Asker, kadınları taramaya başlayınca annesini kaybediyor ve süngülenmesine rağmen annesinin bedeni altında kurtuluyor. Kendisiyle birlikte bir Ermeni kız çocuğunun da kurtulduğunu söylüyor. Onun verdiği bilgiye göre bu dönem Axzunik’te Ermenilere ait 15 hane bulunmaktaydı. 1915 Soykırımı’ndan kurtulanlar bu kez yeni bir ırkçı kasırga ile karşı karşıya kalmıştı. Gördüğümüz kadarıyla kahir ekseriyet katledilmiş. Köyde hala onların adını taşıyan bazı gayrimenkuller var. Mesela hêgayê Garî (Garo’nun tarlası), hêgayê Hovannesî (Hovannes’in tarlası), hêgayê Meryeme (Meryem tarlası) vb. Bu topraklar, onların hatırası olarak Axzunik’in hafızasında kalıcı bir etki bırakmıştır.
Hıdır Çakmak, 8 gün 8 gece dışarda kalıyor; yukarıda bahsettiğimiz İbrahim Ağa’nın üzüm bahçesindeki üzümlerle ayakta kalıyor. Burada 2 askere denk geliyor, ancak bu askerler onun korktuğu “türden” çıkmıyor. İkisinin Kürtçe (Kurmanci) konuştuğunu, merhametli olduğunu ve kendisine yiyecek bıraktığını anlatıyor. Dersim Tertelesi’nde bu tür örnekler zaman zaman karşımıza çıkmaktadır. Mesela Abdullah Alpdoğan’ın koruması Ali Öz’ün bir mektubunda, Amedli bir askerin (Diyarbakırlı Salih olarak biliniyor) Alpdoğan’ın “çocukları öldürün” emrine uymadığı gerekçesiyle kurşuna dizildiği bilgisi geçmektedir. Kürdistan’ın diğer kentlerinden gelen Kürt gençlerinin katliam karşısında duygusal olarak zor anlar yaşadığı bir gerçektir. Bazı kaynaklarda Ankara yönetiminin “zımni” olarak Dersim dışındaki Kürt kentlerinde “cihat” propagandası yaptığı ve dini hassasiyeti istismar ettiği yazılmaktadır.
Sonuç olarak, Axzunik’te meydana gelen insanlık dışı imha, bir “katliamlar kumkuması” olan cumhuriyetin tarihinde kara bir leke olarak kalacaktır. Hıdır Çakmak’ı süngüleyenler ve süngüleme emrini verenler, nasıl amaçlarına ulaşamadılarsa; günümüzün Celal Bayarları, Kazım Orbayları, Şükrü Kayaları, Abdullah Alpdoğanları da amaçlarına ulaşamayacak. Yine Alişer’in dediği gibi “Aslanlar yurdudur Dersim, tilkiler giremez.”
*Dersim Belediyesi Eşbaşkanı
yeni yaşam gazetesi
