Kerbela taht kavgası mıydı?

“Lanet olsun Yezid’e Şâh u Gedâ kul ağlar
Ey Murtaza gel yetiş binekte Düldül ağlar
Hasan’ım ağu içmiş gözyaşları sel ağlar
Kerbela imdat ister gözler seni yol ağlar
Hüseyin atından düştü sahrayı Kerbela’ya,
Cibril kurban haber ver Sultanı Enbiya’ya”
– Kazığmanlı Cemal Hoca

Her Muharrem ayında olduğu gibi, bugün de sosyal medyanın kontrolsüz ve sığ zemininde tarihin en acı katliamlarından birini sıradanlaştırma, hatta Muaviye oğlu Yezid’i örtülü bir biçimde aklama çabalarına tanık oluyoruz. Batıni Anadolu Alevi inancının ve felsefesinin temelini oluşturan Ehli Beyt’e, 12 İmamlara ve Kerbela katliamına yöneltilen bu sığ eleştiriler, bir kadim toplumun kutsallarına saygısızlık olduğu kadar, evrensel ahlaki değerlerin de açıkça çarpıtılmasıdır. Bu zümre Şah Hüseyin’in zalimin karşısındaki duruşuna ve Kerbela’da şehit olanların direnişine saygı duyulmasına bile itiraz edecek kadar ileri gidebiliyorlar. Hatta Canların tuttukları Muharrem orucunun Alevilikle alakasının olmadığını da söyleyebiliyorlar.

Tam da bu noktada, Araştırmacı Yazar Rıza Zelyut, Alevi toplumunu uyararak, Muharrem orucunun tarihsel arka planını hatırlatırken şu tespiti yapıyor:

“Orucun adı; olay Muharrem’de olduğu için, Muharrem Orucu, yine katliam Muharrem’in 10’unda olduğu için on anlamına gelen Aşura orucu olarak bilinir. Bu orucun kendi içinde 3 anlamı vardır: a- Kerbela şehitlerine saygı, b- Onlar için yas, c- Aynı zamanda katillere ve başlarındaki zalimlere direnç… Muharrem orucunu sadece yasa (mateme) indirgemek, Kerbela’yı anlamamak, hatta ona ihanet sayılır.”

İşte bu yüzden, Muharrem’i sadece edilgen bir ağlama ritüeline sıkıştırmak, onun taşıdığı o ezeli direniş ve adalet bilincini yok saymak demektir.

Şah Hüseyin taht kavgasında mı şehit düştü?

Sosyal medyada sıkça boy gösteren bazı yorumcular, Kerbela Katliamı’nı ‘iki siyasi kişilik arasındaki bir iktidar ve egemenlik mücadelesi’ olarak sunmaya yelteniyor. Bu bakış açısı, zalim ile mazlumu, cellat ile katledileni aynı kefeye koyma gafletidir. Derdi hiçbir zaman saraylar, tahtlar ya da saltanat olmayan Şah Hüseyin’in Medine’den Kufe’ye doğru başlattığı yürüyüş, Yezid’in halka yaptığı zulmü durdurmak içindi.

“Ben azgınlık, bozgunculuk ve zulüm yapmak için yola çıkmadım. Ben sadece marufu (iyiliği) emretmek ve münkirden (kötülükten) sakındırmak için yola çıktım.” — Şah Hüseyin

Eğer amaç sadece iktidarı ele geçirmek olsaydı, İmam Hüseyin yanına kadınları, çocukları ve yaşlıları alarak susuzluğun ortasına, askeri açıdan kesin bir ölüm barındıran o çöle yürümezdi. Sevgili Rıza Zelyut’un da önemle belirttiği gibi; Şah Hüseyin eğer Şam’daki Emevi sarayına teslim olsaydı, bir eli yağda bir eli balda yaşayabilirdi lakin öyle yapmadı. O, darbeci Muaviye’ye ve oğlu Yezit’e boyun eğmemek için başını verdi. Şah Hüseyin, bu amansız kuşatma altında sergilediği onurlu duruşla, önüne konulan sahte saray vaatlerini ve zillet içinde bir yaşam dayatmasını reddetmiştir.

Bugün sosyal medyada Kerbela katliamını bahaneler uydurarak aklamaya çalışanlar, aslında o dönemin baskıcı yapısına sözde kılıflar uydurmaya çabalıyorlar. Alevi inancının tartışmaya kapalı kaideleri üzerinden yürütülen bu yıpratma operasyonu, yüzyıllardır barıştan yana ve mazlumun yanında olan bir toplumu incitirken, aslında insanlığın ortak adalet bilincini de zedeliyor. Tarihi gerçekliği tahrif ederek cellattan kahraman, mazlumdan ise ‘iktidar hırslı bir siyasetçi’ çıkarma gayreti, vicdan sahibi hiçbir insanın kabul etmeyeceği bir durumdur.

“1400 sene önceki olaydan bize ne?” yanılgısı!

‘1400 sene önceki Arap kavgası bizi neden ilgilendirsin?’ sığlığına düşenlere karşı, Rıza Zelyut’un insanlık tarihini bir ulu ağaca benzettiği o muazzam felsefi yanıtı buraya not etmek gerekir. Zelyut şöyle diyor:

“Tarih bir ağaç gibidir. Eğer sen Kerbela’yı yok sayarsan bugün sana yapılan zulmü de başka birisi yok sayar. Dünkü zalim Yezit’in zulmünden bana ne dersen, bugünkü zalim yöneticinin yaptıklarından hesap sorma hakkın ortadan kalkar. Sen Kerbela’yı yok sayarsan başkaları da 1514 Yavuz katliamını, 1826 Yeniçeri ve Bektaşi katliamını, Maraş’ı, Çorum’u, Sivas’ı yok sayar.”

Zelyut’un da net biçimde ortaya koyduğu gibi, bu sorun salt bir coğrafya ya da ırk sorunu olmaktan uzak, evrensel bir hafıza ve adalet bağıdır. Üstelik bu bağ, Türkmen Kızılbaşlar’ın kendi tarihsel sürecinde çok somut bir kader ortaklığına dayanır. Zelyut, Kızılbaş Türkmenler’in Hz. Ali ve Şah Hüseyin sevgisinin köklerini şu tarihsel gerçekle açıklıyor: “Kerbela’da Hüseyin’i katleden o Emevi orduları, kısa süre sonra Türkistan’a girerek oluk oluk Türk kanı akıtmış, kentleri yağmalamış, kadın ve çocukları köle olarak Şam’a ve Arap kentlerine getirip sattılar. Yani Ali evladının kaderi ile Türklerin kaderi aynı zalim karşısında eşleşmiştir. Türkler de o dönem Emevi faşizmine karşı İslam içindeki muhalif ve adil önder olarak İmam Ali ve Şah Hüseyin’i seçmişlerdir.”

Bu özgün bağın bir sonucu olarak, Muharrem veya Aşura orucunu dünyadaki diğer Şii toplumundan farklı olarak ritüelleştiren Anadolu Türkmen Kızılbaşlar’ı olmuştur. Nitekim Zelyut da bu farkı, “Şiiler Muharrem’de oruç tutmaz, 10 Muharrem’de ağır yas tutarlar; o kadar. Muharrem orucunu Anadolu’daki Aleviler tutar” diyerek inancın bu topraklardaki özgün, can incitmeyen ve barışçıl yapısına dikkat çeker.

Onurlu bir ölüm, zillet içindeki güçten daha ölümsüzdür!

Kerbela, coğrafyaları, dinleri ve zamanları aşan, insanlığa verdiği mesajla haksızlık önünde eğilmeme meydanıdır. Dünyanın neresinde olursa olsun, haksızlığa karşı susmayan, güce boyun eğmeyen ve şerefini koruyan herkes Hüseyni duruşun temsilcileridir. Yezid zihniyeti ise ne kadar büyük ordulara, ne kadar büyük bir güce ya da algı yönetimine sahip olursa olsun, tarihten bugüne insanlığın vicdanında lanetle anılmaya mahkum edilmiştir.

Yezid tarafından Kerbela’da Şah Hüseyin’in önüne konulan ‘biat et, saraylarda yaşa, canın bağışlansın’ teklifi, sıradan bir uzlaşı çağrısından ziyade, onuru, adaleti ve Ehli Beyt’in temsil ettiği tüm değerleri ayaklar altına alma teklifiyken, Şahı Şehidan Hz. Hüseyin’in bu kirli pazarlığa karşı cevabı yüzyılları aşan bir netliktedir:

“Ben şerefsizliğimle, zillet altında bin yıl yaşayacağıma, onurlu bir ölümü tercih ederim.”

Şah Hüseyin, zalime biat ederek esaret altında yaşanacak bin yılı, onurlu bir şekilde can verilecek tek bir güne feda etmiştir. Bu haykırış, Kerbela’yı askeri bir yenilgi olmaktan çıkarıp, asırlar boyu sönmeyecek bir manevi zafere ve direniş meşalesine dönüştürmüştür. İşte bu yüzden Kerbela, bir ‘taht kavgası’ değil; geçici saray ihtişamlarına karşı, kalıcı insanlık onurunun, haysiyetinin ve adaletin tavizsiz mücadelesidir.

Kerbela’dan Anadolu’ya uzanan direniş ruhu!

Kerbela’da haykıran o ses, sadece 680 yılında çöl ortasında kalmadı; Anadolu topraklarında adaletsizliğe, haksızlığa ve zulme karşı yürütülen her direnişin ruhunda yaşatıldı. Şah Hüseyin’in yazdığı o direniş destanı, yüzyıllar boyunca Anadolu’nun mazlumlarına ışık tuttu. Hüseyin’in Kerbela’daki o asil ve tavizsiz duruşunun Anadolu coğrafyasındaki izdüşümleri olan halk kahramanları, dönemin iktidarlarına karşı aynı Hüseyni duruşu göstermişlerdir:

Baba İshak: Selçuklu’nun yoksul halkı ezen, adaletten uzaklaşan saray düzenine karşı başkaldırırken, gücünü ve haklılığını Kerbela’nın o mazlum lakin boyun eğmeyen ruhundan alıyordu.

Şeyh Bedreddin: “Yârin yanağından gayrı her yerde, her şeyde, hep beraber” diyerek mülkiyetçi ve baskıcı sisteme karşı dururken, Şah Hüseyin’in eşitlikçi ve adil dünya idealini haykırıyordu. Serez Çarşısı’nda ipe giderken bile yüzündeki o vakur dinginlik, Kerbela’daki inancın aynısıydı.

Kalender Çelebi: Osmanlı’nın haksız vergi sistemine ve merkezi baskılarına karşı bayrak açtığında, aslında Hacı Bektaş Veli’den aldığı o Hüseyni nefesle yürüyordu.

Pir Sultan Abdal: Hızır Paşa’nın sarayına, makamına ve Yezidvari dayatmalarına karşı “Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan” derken, Şah Hüseyin’in haykırışını yeniden tarihe kazıyordu. İpe gitme pahasına Şah’ın adını anmaktan vazgeçmedi.

İşte bu yüzden, bugün sosyal medyada klavye başında oturup tarihe ve Ehli Beyt’e dil uzatanların karşısında salt bir inanç toplumu yok, kökleri asırlar öncesine dayanan, bedeli kanla, canla ve onurla ödenmiş Hakikat Yolu’nun yolcuları da var.

Tam da bu noktada, Araştırmacı Yazar Rıza Zelyut’un Alevi derneklerine yönelik iç uyarısı üzerinde ciddiyetle durmamız gerekir. Sayın Zelyut, günümüz Alevi dernek ve cemevleri bu anmayı dinsel boyuta sıkıştırıp pasifleştirdiğini söylerken çok net bir çağrıda bulunuyor:

“Görüyorum ki Alevi dernekleri, cem evleri bu olayı sadece yasa indirgemişler ve dinsel boyutunu öne çıkarmışlar. Hatta ‘Yas-ı Matem’ diye Farsça bir terim bile uydurdular ve bu hızla yaygınlaştırıldı. Alevilere önerim: İmam Hüseyin’i tarihsel kimliğine uygun olarak anın.”

Bu uyarı, inancın içini boşaltmaya, onu muhalif karakterinden koparıp ehlileştirmeye çalışan hem içerideki bilinçsizliğe hem de dışarıdaki kurumsal müdahalelere karşı bir kalkandır. Nitekim Zelyut, siyasi iktidarın Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın, Esma Ersin gibi isimler eliyle yürüttüğü politikaları ‘Muharrem orucunu Ramazan orucuna çevirerek siyasi içerikten koparma’ çabası olarak nitelendirir. Ve Alevi dedelerine ve kurumlarına sarsıcı bir uyarıda bulunur: “Aman dikkat! Yemeğin parasını kimin verdiğini aklınızdan hiç çıkarmayın…”

Klavye başında ahkam kesenlerin anlamadığı en büyük gerçek, 12 İmamlar için makam, ünvan, servet ve saraylar bir kazanç değildir. Onlar Yezid’in tekliflere karşı, zalime verilecek en önemli cevabın direniş olduğunun mesajını verdiler. Şahı Merdan Ali, halifeliği döneminde yamalı hırkayla gezecek kadar dünyalıktan uzaktı. İmam Hasan, canların kanı dökülmesin diye saltanatı ve gücü bırakıp barışı seçti. Kerbela’da şehit düşenlere dil uzatanların, dünyevi makamları reddeden bir iradeyi, makam hırsıyla itham etmeleri vicdan yoksunluğudur.

Dünya döndükçe Yezidlik lanetle anılacaktır. Bundandır Anadolu Alevileri ibadetini ifa ederken sadece Yezid’e ve şeytana lanet okurlar.

Muharrem Matemi vesilesiyle tutulan oruçların, paylaşılan lokmaların ve dökülen gözyaşlarının özü bu adalet arayışıdır. Sosyal medyadaki sığ, incitici ve dayanaksız tartışmalar, yüzyıllardır sönmeyen bu inanç ve adalet meşalesini gölgeleyemez. Batıni Alevi Kızılbaş felsefesinin düsturlarından biri kötülüğe bile asaletle yaklaşmaktır. Bu nedenle klavyecilere verilecek en güzel cevap, Pir Sultan’ın, Şah Hüseyin’in duruşundaki o vakur ve sarsılmaz asaleti korumaktır. Onlar nefret kusarken, Anadolu’nun aydınlık insanları adaleti, sevgiyi, Ehli Beyt’in aydınlığını ve insanlık onurunu savunmaya devam edecektir. Şah Hüseyin’in ve Kerbela şehitlerinin anısı önünde saygıyla eğilirken, zalimin karşısında mazlumun yanında durmanın bir insanlık borcu olduğunu bir kez daha hatırlatmak gerekir.

Aşkı muhabbetlerimle…

İsmail Pehlivan
İsmail Pehlivanhttps://alevigazetesi.com
İsmail Pehlivan, Türkiye'de Alevilik, inanç tarihi ve toplumsal mücadeleler üzerine araştırmalar yapan Alevi yazar ve araştırmacıdır. Alevi kimliği, Aleviliğinin tarihsel kökleri ve Alevilerin siyasal-toplumsal sorunları üzerine kaleme aldığı yazılarıyla tanınmaktadır. halktv.com.tr ve alevigazetesi.com web gazetelerinde yazılarına devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Yazarın Diğer Yazıları

İlgili Yazılar

Alevi Asimilasyonuna hizmet!

"Medet senden medet Bektaş-ı Veli Eşiğine yüzüm sürmeye geldim Rehberim Muhammed, Mürşidim Ali Kamili mürşide ermeye geldim" Gül Bacı Anadolu’nun kadim inancına sahip olan Alevi toplumu, özünde insan...

Neden Yeşil Sol Parti?

Türkiye çıkmaz bir sarmalın içine çekildi. Bu durum her geçen gün daha derin buhranları göreceğimize işaret. Devleti yöneten irticacı-faşist siyasi iktidar Yoksulluk-Yolsuzluk-Yasaklar yörüngesinde Türkiye...

Aleviler, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum ile mahkemelik oldu

2026 yılının başında, modern Türkiye’nin hukuk tarihinde ve toplumsal belleğinde inanç özgürlüğü adına derin izler bırakacak bir hadsizliğe imza atıldı. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın Mekânsal...