Ana Sayfa Blog Sayfa 103

Aleviliği Siyasetin Kirli Pazarlıklarına Alet Etmek ÖZGÜR DEMİR

Son günlerde yeniden gündeme gelen tartışma: Kılıçdaroğlu’nun CHP içindeki siyasi tavrı tartışılırken, kimi çevrelerin onun Alevi kimliğini referans alarak söz söylemesi hadsiz ve kabul edilemezdir. Bu tür tartışmalar, yapay sorunlar üreterek gerçek sorunların gündeme gelmesini engeller ve toplumsal tartışmayı kısırlaştırır. Bir kişinin siyasi hataları elbette konuşulur, tartışılır. Ancak mesele azınlıklar olunca işin rengi değişiyor: Bir Alevi siyasetçi hata yaptığında “Yavuz Sultan Selim’den daha büyük kötülük yaptı” denilebiliyor. Oysa bir Sünni siyasetçi ya da başka bir inanç grubuna mensup kişi hata yaptığında kimse onun kimliğini referans göstermiyor. Bu çifte standart, aslında bu düzenin Alevilere bakışını gözler önüne seriyor.

Hele ki Alevi toplumu için büyük kırımların, sürgünlerin, zulümlerin adı olmuş bir tarihsel figürle kıyaslama yapılması, doğrudan inanç kimliğini hedef almaktır. Bu tür sözler, siyasi eleştiriyi aşar, toplumsal benlikteki yaraları yeniden kanatır.

Alevilerin yıllardır dile getirdiği eşit yurttaşlık, zorunlu din derslerinin kaldırılması, cemevlerinin ibadethane statüsü gibi temel talepler hâlâ görmezden geliniyor. Bunları yerine getirmek yerine, Aleviler sürekli kimlikleri üzerinden tartışmaya çekiliyor, bölünüyor ve siyasetin yedek tekeri hâline getirilmeye çalışılıyor. Osmanlı’da devşirmeler eliyle oynanan oyunlar bugün de farklı yöntemlerle sürdürülüyor.

Bir siyasetçinin yanlışları, düzen karşısında aldığı tavırlar tartışılır, eleştirilir. Ama onun kimliğini işin içine katmak, sadece kişiyi değil, tüm bir topluluğu hedef almak demektir. Bu da iktidarların işine yarar, çünkü Aleviler böylece birbirine düşürülür, siyasetin malzemesi hâline gelir.

Pir Sultan Abdal darağacına götürülürken yanında müsaibi Ali Baba vardı. İdam sehpasına giderken Ali Baba ona taş atmak yerine gül atmıştır. Önemli olan, eylemin kendisidir; taş ya da gül fark etmez, çünkü o dönemde ona taş atmayanların da başı gidecektir. Pir Sultan Abdal da bu durumu şiirinde şöyle dile getirir:

“Şu ellerin attığı taş hiç bana değmez, ille dostun bir tek gülü yaralar beni.”

Bu ifade, eylemin anlamını ve bağlılığı gözler önüne seren derin bir mesajdır. Taş veya gül, eylemin kendisi açısından önemlidir; gül ne kadar masum görünse de, Pir Sultan’ın şiirinde de vurguladığı gibi, dostun attığı bir gül bile yaralar. Bugün de siyaset arenasında benzer bir tabloyla karşı karşıyayız: Kimlikler üzerinden öfke saçmak, birbirine düşürmek isteyenler var. Ama tıpkı Ali Baba’nın eylemi gibi, adalet ve hakikatle atılan bir tek adım, milyonlarca taşın etkisini aşar.

Pir Sultan’ın bu sözleri, bize hatırlatır ki; zulme karşı durmak için şiddet ve nefret değil, doğru duruş ve hakiki bağlılık yeterlidir. Ve bu duruş, hem Alevi toplumunun hem de tüm halkın özgürlük ve eşitlik mücadelesinin özüdür.

Alevi kurumlarına ve topluma düşen görev, kendi yol ve erkânını net biçimde ortaya koymaktır. Bizler bunu başaramadığımız sürece Alevilik yeniden başkalarının elinde eğilip bükülür hale gelir.

Unutulmamalıdır ki Alevilik, ne bir kimlik kartına, ne siyasetçinin ağzına, ne de oy hesabına sığar. Alevilik, eşitlik, adalet, özgürlük ve hakikat yoludur. Bu yolu siyasetin kirli pazarlıklarına alet edenler değil, onun hakikatini savunanlar Aleviliğe sahip çıkabilir.

Benim kanaatim şudur: Aleviler, bu oyuna artık gelmemelidir. Çünkü tarih defalarca gösterdi: Osmanlı’da oyun hiç bitmedi, Cumhuriyet boyunca da bitmedi, bugün de bitmiyor. Dün “sapık, zındık” denilerek hedef alındık; bugün ise daha sofistike yöntemlerle, kimlik tartışmaları üzerinden birbirimize düşürülüyoruz.

Şunu herkes bilmelidir: Alevilik ne kimlik kartına, ne siyasetçinin ağzına, ne de oy hesabına sığar. Alevilik, eşitlik, adalet, özgürlük ve hakikat yoludur. Bu yolun dışında kalan her söz, her benzetme, her hesap sadece düzenin simsarlarının işine yarar.

Alevi Kurumları: Tele 1’e El Atmayın, Aleviliği Siyasete Karıştırmayın

Alevi Bektaşi Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Kültür Dernekleri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi toplumuna yönelik son tartışmalar hakkında ortak bir açıklama yaptı. Açıklamada, Aleviliğin siyasi tartışmaların malzemesi haline getirilmesine karşı çıkıldı ve “Aleviliği siyasi hesapların aparatı yapmanıza izin vermeyeceğiz” denildi.

Alevi kurumları, gazeteci Merdan Yanardağ’ın açıklamaları üzerine başlayan polemiklerin Alevi toplumunu hedef gösterdiğini belirterek, bu durumun kabul edilemez olduğunu vurguladı. Yanardağ’a yönelik eleştirilerinin, yapılan siyasi eleştirilerin inançsal kimliklerle eşleştirilmesine yönelik olduğunu ifade eden kurumlar, kendisinden kamuoyu önünde özür dilemesini talep ettiklerini, bunun kabul edildiğini aktardı.

Açıklamada ayrıca, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Alevilere yönelik yaptığı son açıklamaların inandırıcılıktan uzak olduğu belirtildi. Geçmişte Alevilere yönelik ayrıştırıcı söylemlerin sahibi olan Erdoğan’ın, günümüzdeki siyasi çıkarlar doğrultusunda farklı bir dil kullanmasının, Alevi toplumunun eşit yurttaşlık mücadelesini gölgelediği ifade edildi.

TELE 1 televizyonunun kapatılması için yürütülen girişimlere de tepki gösteren Alevi kurumları, bunun halkın haber alma hakkına yönelik bir saldırı olduğunu belirtti. Basın özgürlüğünü savunan kurumlar, farklı düşüncelerin susturulmasına ve toplumda tek ses dayatılmasına karşı olduklarını vurgulayarak, Alevilik ve kimlikleri üzerinden yürütülen ayrıştırıcı politikaları reddettiklerini dile getirdi.

Alevi kurumları, laik, demokratik bir Cumhuriyet, özgür ve insanca bir yaşam ile eşit yurttaşlık taleplerinden vazgeçmeyeceklerini, inançlarına ve kimliklerine yönelik her türlü saldırıya karşı duracaklarını açıkladı.

Öcalan’la Görüşme ve Meclis Komisyonu Talebimiz Kesin!

Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkez Yöneticisi İmam Şenol, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne dair önemli açıklamalarda bulundu. Şenol, Alevi sorununun bu süreçte yer alması gerektiğini vurgulayarak, “Madem böyle bir süreç var, sadece talepkar değil, sürecin inşasında da yer almalıyız” dedi. Türkiye’nin yüz yıllık sorunlarının çözüm aşamasında Alevilerin aktif rol alması gerektiğine dikkat çekti.

Alevi inancına yönelik devlet politikalarını eleştiren Şenol, Alevi kurumlarının yalnızca talep eden bir konumda olmaması gerektiğini ifade etti. “Devlet halen Alevi inancını tanımıyor. Barış ve özgürlükten yana olmalıyız, ancak bu anlayışın günümüz Cumhuriyetinde yaşatılmadığını görüyoruz” diyen Şenol, Alevilerin demokratikleşme sürecinde aktif katılım göstermesi gerektiğini belirtti.

İmam Şenol, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde DAD olarak hem Meclis komisyonu ile hem de Abdullah Öcalan ile görüşme taleplerinin olacağını açıkladı. Şenol, “Bu süreçte, sadece basın açıklamalarıyla değil, aktif bir şekilde yer almalıyız. Ortaklaşmak ve süreci inşa etmek için çaba göstermeliyiz” ifadelerini kullandı. Alevi kurumlarının bu süreçte daha güçlü bir şekilde yer alması gerektiğini vurguladı.

Son olarak, DAD Genel Merkez Yöneticisi, Alevi kurumlarının ve inanç önderlerinin sürece katılım sağlamasının önemine değinerek, gözlemci kalmanın yeterli olmayacağını söyledi. “Hareket etmezsek, verilen mücadelenin sonuçlarını alamayız” diyerek, Alevilerin bu süreçte aktif rol almalarının gerekliliğini yineledi.

Kırtıl’ı yeniden inşa edelim: Doğamıza ve hafızamıza sahip çıkalım!

Mersin’in Silifke ilçesine bağlı Tahtacı Alevi köyü Kırtıl’da meydana gelen büyük yangın, yalnızca evleri değil, köyün doğası ve kültürel hafızasını da yok etti. Ağustos ayında çıkan yangın, evlerin yanı sıra bahçeleri ve ormanları kül ederek büyük bir felakete neden oldu. Yangının ardından köy halkı, kendi imkânlarıyla toparlanmaya çalışırken, Kırtıl Mahallesi Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği kurularak dayanışmayı kurumsal bir zemine oturtmaya çalıştı. Dernek, yangında zarar gören köylülerin temel ihtiyaçlarını karşılamayı ve köyün kültürel varlıklarını yeniden inşa etmeyi amaçlıyor.

Kırtıl Mahallesi Muhtarı Zarife Kıraslan, yaşanan felaketi ve sonrasındaki süreci anlattı. Yangının başlangıcındaki tahliye sürecini, “Yangın köye yaklaştığını fark ettiğimizde jandarma hemen boşaltmamız gerektiğini söyledi. İnsanlar üzerindeki kıyafetleriyle kaçtı; geri döndüğümüzde köyde hiçbir şey kalmamıştı,” sözleriyle aktardı. Yangından sonra beklenen devlet desteğinin yetersiz olduğunu belirten Kıraslan, çevre köylerden gelen yardımların önemine dikkat çekti.

Kırtıl Mahallesi Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Ali Rıza Gündoğdu ise yangının, komşu köydeki müteahhitlik firmasının ihmalkar çalışmaları sonucu çıktığını belirtti. Gündoğdu, “Yangının çıkışı tamamen ihmalkarlık. Açık alanda kıvılcım çıkaran makinelerle çalışmak yasakken bu işlemler sürdürülmüştü,” dedi. Devletin yangın öncesi ve sonrası tedbirlerinin yetersiz kaldığını vurgulayan Gündoğdu, kalıcı çözümler üretilmeden hayatın normale dönmesinin zor olduğunu ifade etti.

Yangın sadece fiziksel bir yıkım yaratmakla kalmadı, aynı zamanda Kırtıl’ın kültürel belleğini de tehdit etti. Hem Kıraslan hem de Gündoğdu, yeniden inşa sürecinde kamu kurumları ve sivil toplum kuruluşlarının destek vermesi çağrısında bulundu. Kırtıl’ı yeniden inşa etmek için dayanışma ve yardımlara ihtiyaç duyuluyor.

Merdan Yanardağ: “Alevi Kardeşlerimden İçten Özür Diliyorum”

CHP’nin 10 Eylül’de İstanbul Kadıköy’de düzenlediği mitingde, “Halkın Partisini Hırsızlar Değil, Halk Partililer Yönetecek. Milletin Son Umudu Kemal Kılıçdaroğlu” ifadelerinin yer aldığı bir pankart asıldı. TELE 1 ekranlarında bu pankartı yorumlayan gazeteci Merdan Yanardağ’ın kullandığı bazı ifadeler, Alevi kurumları tarafından tepkiyle karşılandı. Yanardağ, pankartın AKP tarafından provokasyon amacıyla asıldığını savunurken, “Alevilerin hainleri çoktur; tıpkı diğer milletlerin ve inançların olduğu gibi” sözleri tartışmalara yol açtı.

Gelen tepkilerin ardından Yanardağ, Alevi toplumuna yönelik bir özür açıklaması yaptı. “Ben hem Alevi kuruluşlarındaki kardeşlerimize hem de bütün Alevi toplumuna, Alevi yurttaşlarımıza şunu söylemek isterim: Benim ağzımdan böyle bir söz çıkabileceğini varsaymaları bazı çevrelerin beni derinden yaraladı. Dolayısıyla benim de bir özür talebim var. Alevi kardeşlerimden özür diliyorum” dedi.

Yanardağ, özrün samimiyetini vurgularken, “Burada bir mesele yok. Ama asıl özür dilemesi gerekenler; iktidarın kayığına binerek, Nedim Şener’in söylemlerine yaslanarak, sarayın operasyonuna alet olanlardır” ifadelerini kullandı. Bu açıklamalar, özrün samimiyetine önem veren kesimlerden olumlu yorumlar alırken, bazı çevrelerde tartışmaların devam ettiği belirtildi.

Alevi kurumlarının konuyla ilgili olarak önümüzdeki günlerde yeni değerlendirmelerde bulunması bekleniyor. Yanardağ’ın sözleri, Alevi toplumu içinde farklı yankılar uyandırmaya devam ediyor.

Zorunlu din derslerine karşı etkili bir mücadele yok!

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Antalya Şube Sekreteri Zeynel Can, zorunlu din derslerine karşı Alevi kurumlarının yeterli bir mücadele ortaya koyamadığını ifade etti. 2024-2025 eğitim öğretim yılına girerken zorunlu din dersleri ve uygulanmayan AİHM kararları tartışmaları yeniden gündeme geldi. Can, bu durumun yalnızca Alevilere yönelik bir uygulama olmadığını vurgulayarak, dinselleştirme ve asimilasyonun toplumsal bir sorun olduğunu belirtti.

Can, Alevi kurumlarının din derslerinin kaldırılmasını temel bir talep olarak görmesi gerektiğini dile getirdi. Ancak, mevcut koşullar altında “Alevi öğrenciler din derslerine girmesin” kampanyasının yeterli olmayacağını belirtti. “Direneceğiz” ifadesiyle mücadele kararlılığını vurguladı.

Zorunlu din derslerine karşı ailelerin tek başına itirazda bulunmasının zor olduğunu ifade eden Can, bu konunun demokratik bir program çerçevesinde sürekli gündemde tutulması gerektiğini söyledi. Alevi kurumlarının bu konuda yeterli mücadele sergileyemediğini dile getirerek, marjinalleşme korkusunun bu durumu etkilediğini kaydetti.

Son olarak, zorunlu din derslerinin müzakere edilir hale getirilmesi gerektiğini belirten Can, bu taleplerin diri tutulmasının önemine dikkat çekti. Mevcut ekonomik sıkıntılar ve toplumsal sorunlar arasında zorunlu din derslerinin öncelikli bir konu olmadığını söyleyen Can, demokratik bir düzene dönüş talebinin esas olması gerektiğini ifade etti.

Zorunlu din derslerine karşı etkili bir mücadele yürütülmüyor!

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Antalya Şube Sekreteri Zeynel Can, zorunlu din derslerine karşı Alevi kurumlarının yeterli mücadele yürütmediğini ifade etti. Can, 2024-2025 eğitim öğretim yılına ilişkin açıklamalarda bulunarak, bu derslerin artarak devam ettiğini ve bunun sadece Alevilere yönelik bir uygulama olmadığını vurguladı. Alevi kurumlarının din derslerinin kaldırılması talebinin temel şiarlarından biri olması gerektiğini belirtti.

Can, “Alevi öğrenciler din derslerine girmesin” kampanyasının mevcut koşullar altında yeterli olmayacağını dile getirerek, bu konuda direnişin önemine dikkat çekti. Ayrıca, ailelerin zorunlu din derslerine karşı tek başına mücadele etmesinin güç olduğunu ifade ederek, bu konunun demokratik program çerçevesinde sürekli gündemde tutulması gerektiğini savundu.

Alevi kurumlarının bu konuda yeterli bir mücadele ortaya koyamadığını belirten Zeynel Can, toplumda marjinalleşme korkusunun bu durumu etkilediğini dile getirdi. Zorunlu din derslerinin müzakere edilebilir hale getirilmesi gerektiğini vurgulayan Can, bu taleplerin sürekli diri tutulmasının önemini yineledi.

Mevcut ekonomik zorluklar ve toplumsal sorunlar göz önüne alındığında, Alevi taleplerinin öncelikli olarak gündeme gelmesinin zor olduğunu belirten Can, bu taleplerin demokrasi bloğuyla birlikte dile getirilmesinin önemine işaret etti. Türkiye’de demokratik bir düzene dönüş yapılmasının öncelikli hedef olması gerektiğini düşündüğünü ifade etti.

Merdan Yanardağ, Tele1 ve Alevi Toplumuna Tuzak ŞÜKRÜ YILDIZ

Merdan Yanardağ’ın bir açıklaması oldu. O açıklamadan sonra da özellikle Aleviler arasında bir tartışma başladı. İlginç; bizi çok seven insanlar varmış, bizim de haberimiz yokmuş mesela. RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin, Merdan Yanardağ’ın Tele1’deki Alevi sözlerini “nefret söylemi” olarak nitelendirip gereğinin yapılacağını söyledi.

Tele1‘den güya Alevilere yönelik saldırganlığın hesabını soruyorlar, nefret söylemi gerekçesiyle. Düşünün; Erdoğan Alevi ibadethanelerine “ucube” dediğinde, Alevi inancını aşağılayan o ifadeleri kullandığında bu beyefendiler nefret suçundan bahsetmiyorlardı. Ya da Kılıçdaroğlu’na seçim döneminde söylenen “biz onun kim olduğunu biliyoruz” gibi aşağılayıcı cümleleri göremiyorlar. Ama RTÜK, ne hikmetse birdenbire Merdan Yanardağ’ın  sözlerini nefret söylemi olarak gündeme taşıyor.

Alevilere karşı nefret söylemiyle yetişmiş ve bugün de o nefret söyleminin temsilcisi olan şahıslar bugün bize sahip çıkıyorlarsa, çıktıklarını iddia ediyorlarsa, o zaman Alevilerin dönüp düşünmesi gerekiyor. Eğer bu tartışma Alevilerin kendi iç dinamikleriyle gelişmiş olsaydı, “Aleviler kendilerine yönelik saldırganlığa cevap veriyorlar” denebilirdi. Lakin, bu olayın tetiklenmesinde ana rolü oynayan kurum RTÜK’tür. RTÜK’ün açıklamaları üzerine birdenbire Alevi örgütleri, Alevi kurumları, yazarları, şahsiyetleri Yanardağ üzerinden “Alevilere böyle denilemez, Alevilere şöyle denilemez” tartışmasına başladılar.

Koca koca kurumlar ortak açıklamalar yapıyor. “Alevi kurumları olarak ortak kamuoyu açıklaması” başlığıyla şunu paylaşmış: “Alevilere yönelik hakareti asla kabul etmiyoruz. Merdan Yanardağ’ın Alevilere yönelik sözleri toplumumuzu derinden yaraladı. Alevi inancına ve toplumuna yapılan hakareti kınıyoruz.”

Ama asıl provokasyonu görmezden gelen bir durum söz konusu. Nasıl ki iktidar, CHP’de ya da Kürt siyasetinde tartışma başlatmak için her türlü yolu deniyorsa, aynı iktidar yapılanması şimdi de Aleviler içerisinde tartışma yaratma ihtiyacı duyuyor. Kaos istiyor.

Evet, kullanılan cümleler yanlıştır. Evet, söylenen sözler ya da bakış açısı, Alevilere yönelik bilinçaltındaki bir görüşün dışa yansıması olabilir. Ama bu, iktidar medyasının, trollerin veya iktidarın kılıcı gibi medyanın üzerinde sallanan RTÜK’ün oyununa geleceğimiz anlamına gelmez. Alevilerin genel menfaatlerinin örgütlenmesi, siyasetteki ağırlığının hissedilmesi gibi hedeflerin karşısında bir tablo yaratıyor. AKP çetesinin muhalifleri bir birine saldırtma, son dönemlerde meşru zemine çekilmeye çalışılan Kültür Bakanlığı çalışmaları, geçmişte Alevi katliamlarında yer almış siyasi yapıların bugün Alevilere yönelik düzenlediği yeni oyunların nereye varacağını görmek açısından önemlidir.

Bizi bir yere doğru iteliyorlar. O yönlendirildikleri yeri görmemiz gerekiyor. Bizim mücadelemiz, o itilmek istendiğimiz yerle olmalıdır. Bizim mücadelemiz, kendi içimizdeki tartışmaları derinleştirecek, ayrışmayı artıracak konular üzerinden olmamalıdır. Devlet ve iktidar, Aleviler içerisinde ayrışmaya vesile olacak tüm argümanları bugün Alevi toplumunun önüne zaten sürüyor.

“Alevilik İslam içi mi dışı mı, Türk mü Kürt mü, Cem evi nedir, Kültür Bakanlığı’ndaki temsiliyeti nedir, ayrı bir inanç mıdır?” gibi tartışmalar masum değildir. Bu tartışmaların merkezinde devlet ve istihbarat vardır.

Varlığı reddedilen, kimliği tanınmayan bir toplumu sürekli tartışmaya açmak ve bunun üzerinden siyaset üretmek sadece iktidarın menfaatlerini örgütlemektir. Alevilerin hak mücadelesinden uzaklaştırılması, demokrasi güçleriyle ve Kürt siyasetiyle olan ittifaklarının parçalanması bu planın parçasıdır.

Bu nedenle esas alınması gereken, eşit yurttaşlık mücadelesidir. Ama ne yapılıyor? Sünni gündemler üzerinden Alevi toplumu, Alevi örgütlenmeleri, Alevi aydınları ve entelektüelleri birbirine düşürülerek birliktelik ortadan kaldırılmak isteniyor.

İşte bizim de tam tersini yapmamız gerekiyor. Eğer iktidar, iktidar medyası, troller, RTÜK gibi kurumlar bir tartışmayı tetikliyorsa, yapılması gereken en basit şey bu oyuna gelmemektir. Alevi örgütleri ve aydınları, bu tartışmalara daha mantıklı ve seviyeli bir düzeyde yaklaşmalıdır.

Şunu unutmamak gerekiyor: Hiçbir şey dokunulmaz değildir. Her şey tartışılabilir, her fikir konuşulabilir. Eleştirileri, Alevilere gelecek eleştirileri ya da Alevilerin başkalarına yapacağı eleştirileri saldırganlık olarak okumak Aleviliğin ruhuna aykırıdır.

Alevilik dönüşümden yana, değişimden yana; kendisini dönemin ve çağın koşullarına göre yenileyerek bugüne gelmiştir. Aleviliği siyasal İslamcı bir kafayla örgütleyemezsiniz. Eğer siyasal İslam’ın baktığı gibi dokunulmazlık peşinde koşuyorsanız, zaten Aleviliğinizden vazgeçmişsiniz demektir.

Siyasal İslam hiçbir yerde varlığını tartıştırmıyor: “Tartışmayın, fikirlerimiz tartıştırılamaz, kanunlarımız ve kurallarımız vardır, ya buna uyacaksınız ya da öleceksiniz” diyor. Alevilikte böyle bir şey yok. Alevilikte sonuna kadar tartışma, sonuna kadar meselenin üzerine gitme ve gerçeklik üzerinden onu yeniden reforma edebilme gücü vardır. Aleviliği ayakta tutan da budur. Alevilik dönüşümün, demokrasinin, direncin bir temsiliyetidir.

Aleviliği siyasal İslam gibi dokunulmaz hale getirdiğiniz zaman, zaten siyasal İslam başarılı olmuştur. Bugüne kadar Alevilere yapılan hakaretlere sessiz kalanlar, hatta alkışlayanlar, bugün Alevilerin iç tartışmalarında cımbızlayarak bazı ifadeleri piyasaya sürebiliyor. Biz de o tartışmalar üzerinden birbirimizi suçlamaya başlıyoruz; eleştirmeye değil, suçlamaya.

Ötekileştirmeye başlıyoruz: “Kurumlarımız böyle, insanlarımız şöyle, aydınlarımız böyle, yazarımız çizerimiz böyledir” diyerek insanları sıkıştırıyoruz. Ama bu durum, eşitlik ve demokrasi mücadelesinin parçası olmaktan bizi çıkarıyor.

Onun için bu gündemlerin ötesine çıkıp, asli ve temel meselelere gelmek gerekiyor. Şu anda Türkiye yeni bir yüzyıl örgütlemeye çalışıyor. Eğer barış süreci doğru bir temelde kurulabilirse, bu, Türkiye’nin önümüzdeki yüzyılını belirleyecek.

Alevilerin sorunları 100 yıl sonrasına ertelenemez. Aleviler bugün bu dönüşüm tartışmaları ve barış tartışmaları içerisinde kendi hak mücadelesini vermek zorundadır. Başkalarının çıkar çatışmalarının, tokuşturma mücadelelerinin bir aracı haline gelmemelidir.

Kendi taleplerini, çıkarlarını ve özgürlük alanlarını zorlamaları gerekir. Ama bu, başkalarının özgürlük alanlarını, tartışma zeminlerini ya da eleştiri haklarını ellerinden almak anlamına gelmez. İnsanlar kendilerini ifade ederken yanlış cümleler kullanabilir. Yanlış cümleler yüzünden linç kültürü yaratamayız.

Alevilerde linç kültürü yoktur. Aleviler kimseyi linç etmez. Bunun için Alevilerin dönüp kendilerini sorgulamaları gerekiyor. Ama bu, şunu da unutturmamalı: Aleviler hakkında yapılan genellemeler, Alevilerin ruhunu ve duygularını incitebilir. Bunun da bilinmesi gerekir.

Fakat bu bilinçle hareket ederken, kendi aramızdaki tartışmaları derinleştirip meseleleri kenara itmemeliyiz. Daha soğukkanlı olmalıyız. Asıl emek ve çaba, eşitlik ve barış mücadelesinin parçası olmak için harcanmalıdır.

Suriye’den gelen bir görüntü: Alevi evleri işaretleniyor. Tanıdık gelmiyor mu? Maraş’ta işaretledikleri gibi, Adıyaman’da hatırlattıkları gibi, Bursa’da hatırlattıkları gibi… Başka yerlerde Alevi evlerine çarpı koyarak “biz sizi biliyoruz, yerinizi biliyoruz ve sizi öldüreceğiz” mesajı veriliyor. Türkiye’den Suriye’ye bu zihniyet nasıl taşınıyor? Türkiye Cumhuriyeti devleti aracılığıyla, onların çeteleri aracılığıyla, aynı kafayla örgütlenmiş yapılar aracılığıyla.

Aldıkları bilgi bu. Alevilere bakış açıları bu. Alevilere bakışı böyle olan ve bu yapılanmaları örgütleyen, destekleyen yapılara karşı da Alevilerin daha soğukkanlı bir atmosfer içerisinde dönemi ve süreci değerlendirmeleri gerekiyor. Suriye’de yapılan Alevi katliamının arkasında kimlerin olduğunu unutmamak gerekiyor.

Tam bunu söylemişken, şu noktaya da gelmek gerekiyor: Tele1, RTÜK tarafından kapatma cezaları alıyor. Ve bu kapatılma cezalarından bir tanesi, Suriye’de yapılan Alevi katliamını haberleştirdiği için. Suriye’deki Alevi katliamını haberleştirdiği için dava açan, kapatma cezası veren şahsiyetler birdenbire Alevilere karşı nefret suçunu keşfediyorlar ve bundan dolayı da yükleniyorlar.

Hem Suriye’deki Alevilerin katledilmesine karşı çıktığı için ceza veriyorlar, hem de Aleviler içerisinde tartışma yaratıp bölünmeyi derinleştirmek için nefret suçu söylemini kullanıyorlar. Bu oyuna gelmemek gerekir.

Bu RTÜK’ün koyduğu işarettir. Bu işaret iktidarın koyduğu işarettir. Bu işaret Erdoğan medyasının, Türkiye medyasının koyduğu işarettir. Bunu unutmamak gerekiyor. Bu işareti koyanlardan, bu tartışmaları başlatanlardan medet ummamak gerekir. Bu, bıçağın altına kafamızı uzatmak demektir. Onun için de dönemi ve süreci daha dikkatli karşılamamız gerekiyor.

Dersim’de Barış İçin İmza Standı Kuruldu: Alevi Sesleri Yükseliyor

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Dersim İl Örgütü, Seyit Rıza Meydanı’nda ‘Barış istiyoruz’ temasıyla imza standı kurdu. Örgüt, barışa yönelik taleplerini dile getirmek amacıyla Türkiye genelinde başlattıkları imza kampanyasının Dersim ayağını hayata geçirdi.

DEM Parti Dersim İl Eş Başkanı Hümeyra Tusun Yeğin, kampanyanın Eylül ayı sonuna kadar her gün saat 13.00-18.00 arasında devam edeceğini belirtti. Yeğin, “Tüm halkımızı buraya davet ediyoruz, barışa ses verelim. Toplanan imzalar komisyona aktarılacak ve sürecin hızlanması adına büyük önem taşıyor” ifadelerini kullandı.

Kampanya, barışın sağlanması ve demokratik taleplerin görünür kılınması açısından önemli bir adım olarak değerlendiriliyor. İmza toplayan ekip, bu süreçte halkın katılımını ve desteğini bekliyor.

Toplanan imzalar, ilerleyen süreçte Meclis’e sunulacak. Bu girişim, toplumsal barış ve eşit yurttaşlık anlayışının geliştirilmesine katkı sağlamayı hedefliyor.

DAKB: ‘Jin, Jiyan, Azadî’ isyanı kalıcı bir özgürlük ateşine dönüştü!

Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB), Jina Mahsa Emini’nin katledilmesinin üçüncü yıldönümünde yaptığı açıklamada, “Jin, Jiyan, Azadî isyanı artık sönmez bir özgürlük meşalesine dönüşmüştür” ifadelerini kullandı. DAKB, Emini’nin ölümünün ardından dünya genelinde yankı bulan ‘Jin, Jiyan, Azadî’ sloganının, kadınların özgürlük mücadelesinin sembolü haline geldiğini vurguladı.

Açıklamada, Emini’nin katledilmesinin kadınların özgürlük mücadelesinde bir dönüm noktası olduğu belirtildi. Kadınlar ve gençlerin baskı ve şiddete karşı birleştiği bu isyanın, İran’daki molla rejiminin şiddetini artırmasına rağmen büyümeye devam ettiği ifade edildi. Eylül ayı itibarıyla, dört kadın da dahil olmak üzere 92 kişinin idam edildiği kaydedildi.

DAKB, idamla yargılanan kadınların sembol haline geldiğini ve rejimin toplumu korkutma çabalarına rağmen, isyanın sönmeyeceğini belirtti. Nobel Barış Ödülü sahibi insan hakları savunucusu Nergiz Muhemedi, bu isyanın bir devrim niteliği taşıdığını ve İran rejimine duyulan güvenin azaldığını ifade etti.

DAKB, yalnızca İran’da değil, Türkiye’de de kadınların erkek şiddeti ve devletin cezasızlık politikaları nedeniyle katledildiğini vurguladı. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkışın, kadınların yaşam hakkını daha da güvencesiz hale getirdiği belirtildi. Ayrıca, Türk devletinin Suriye’deki çetelere verdiği destekle Alevi ve Dürzi kadınların kaçırılması ve katledilmesi de eleştirildi.

DAKB, Jina Emini’nin şahsında katledilen tüm kadınların mücadelesini sahiplenerek, kadınların özgürlüğünün halkların özgürlüğü olduğunu vurguladı. Her türlü baskı, şiddet ve idam politikasına karşı dayanışmayı ve eşitlik mücadelesini büyütme çağrısında bulundu.