Ana Sayfa Blog Sayfa 104

CHP’nin Krizi, AKP’nin Umudu! ŞÜKRÜ YILDIZ

AKP iktidarı, CHP’nin kurultay davasının ertelenmesini kendi lehine bir fırsat olarak görmektedir. Yapılan anketler ya da seçim senaryoları hâlâ muhalefeti birinci parti konumunda göstermektedir. İktidar ise bu tabloyla yarışamayacak bir noktadadır. Peki böyle bir durumda ne yapar? Dava sürüncemede bırakılır, tartışmalar diri tutulur, muhalefet kendi içinde bölünür. İktidar da tam bu anı bekler, tam bu kargaşadan beslenir.

Eğer Erdoğan kendisini güçlü hissetseydi, muhalefetin yeterince tepki göstermediğine kanaat getirseydi, en uygun anı yaratır ve seçim sandığını önümüze koyabilirdi. Oysa ki dava erteleniyor. Tartışmaların devam etmesi, muhalefetin kendi içine kapanması, iktidarın ömrünü uzatıyor. İşte kayyumlarla yönetilen belediyelerde gördüğümüz parçalanma, bugün Cumhuriyet Halk Partisi içinde de yeniden üretilmek isteniyor. Bu sadece CHP’ye karşı değil; barolara, sivil toplum kuruluşlarına, Alevi toplumuna karşı da aynı yöntem uygulanıyor. İktidar kendi varlığını ancak muhalifleri böldüğü, birbirine düşürdüğü, enerjilerini tükettirdiği ölçüde güçlendirebiliyor.

Bu ülkede seçim yapılır mı? Son dönemde art arda gelen zamlar, vergilerdeki düzenlemeler, toplumun alım gücünü eriten kararlar… Bütün bunlar halkın sandığa güvenini azaltmaz mı? Erdoğan ve çevresinde toplanmış yapı, böylesi bir ortamda seçime gitmeyi göze alabilir mi? Görünen odur ki hayır. Tartışmalar uzadıkça, muhalefet birbirini yedikçe, iktidarın günü kurtarma ihtimali artıyor.

Hukukun üstünlüğünden söz eden bir iktidar, Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamıyorsa, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını hiçe sayıyorsa, nasıl inandırıcı olabilir? Kendi koyduğu yasaları çiğneyen bir iktidarın “hukuk” kelimesini ağzına alması, halkın vicdanında karşılık bulabilir mi?

İşin acı yanı, bugün yaşananların sorumluluğu yalnızca iktidara ait değildir. Geçmişte Kürt siyasetine yönelik operasyonlar karşısında sessiz kalan muhalefet, “bize dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışıyla bugünkü tabloya zemin hazırlamıştır. O gün görmezden gelinen baskılar, bugün CHP’nin kapısına dayanmıştır. Zulme sessiz kalan, bir gün o zulmün muhatabı olur.

Oysa demokrasi, yalnızca işimize geldiğinde savunulacak bir değer değildir. Hukuk, lehimize işlediğinde alkışlanıp aleyhimize işlediğinde reddedilecek bir araç değildir. Hukukun ölçüsü hak, adalet ve vicdan olmalıdır. Bugün adalet saraylarının önünde gözü bağlı, elinde terazi tutan kadın heykeli bulunuyor. Ama ne yazık ki o heykel yalnızca bir süs, bir taş yığını olmaktan öteye gidemiyor. Eşitlik, adalet ve hukuk, bu ülkede sembolden ibaret.

CHP’nin kurultay davası da bu çarpık düzenin bir aynasıdır. Eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfi Savaş’ın Sabah gazetesine yaptığı açıklama, iktidar medyasının muhalefet içindeki çatlakları nasıl büyüttüğünü gözler önüne sermektedir. Parti değiştiren, ideolojik bir bağı bulunmayan siyasetçilerin varlığı, CHP’nin en büyük zafiyetlerinden biridir. Bu tablo, AKP’nin saldırılarından çok, muhalefetin kendi örgütlenme biçiminin zaafını göstermektedir.

Türkiye siyasetinde menfaat ve çıkar üzerine kurulu bir düzen hâkimdir. Belediye başkanlarının satın alınması, muhalefet içinden koparılan isimlerin iktidara geçirilmesi bunun en açık kanıtıdır. Halk sandıkta muhalefete oy verir, ancak seçilen isim ertesi gün iktidar partisine rozet takar. Peki bu durumda temsil edilen oyların, inançların, ideallerin ne anlamı kalır? Seçmen kendi iradesinin böylesine pazarlanmasını sindirebilir mi?

İktidar var gücüyle saldırganlığını artırırken, muhalefetin birleşmek yerine kendi içinde bölünmesi en büyük tehlikedir. Bir yanda yolsuzluğa, hukuksuzluğa batmış, iktidarı kaybettiği gün hesap vermekten korkan bir yapı var; diğer yanda ise bu saldırganlık karşısında yan yana gelemeyen, kendi içinde didişmekle meşgul bir muhalefet. Oysa halkın adalet arayışı, demokrasinin özlemi, ancak birlik ve dayanışmayla hayat bulabilir. Aksi halde bu düzen, yalnızca iktidarın değil, muhalefetin de zaafları üzerinden ayakta kalmaya devam edecektir.

Aleviler olmadan barışın sağlanması mümkün değil! – Mehmet Erkek

PSAKD Antep Şube Başkanı Mehmet Erkek, Alevilerin yıllardır yok sayıldığını vurgulayarak, “İnancımızı özgürce yaşayamıyoruz. Çocuklarımız dayatılan bir din anlayışıyla eğitiliyor. Eğer bu ülkede bir barış olacaksa, Aleviler olmadan o barış sürdürülemez. Eşit yurttaşlık, laiklik, özgürlük ve barış istiyoruz” dedi.

Barış söylemlerinin inandırıcılığını yitirdiğini belirten Erkek, demokrasi olmadan kalıcı bir barışın mümkün olmadığını ifade etti. “Bir yandan barış süreci deniyor, diğer yandan halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanları görevden alınıyor. Demokrasi, sadece sandığa gitmek değildir; düşüncelerin ve inançların özgürce ifade edilebilmesidir. Bugün Aleviler bu haklardan mahrum kalıyor” diye ekledi.

Erkek, Alevi çocuklarının asimilasyon baskısıyla büyüdüğünü belirterek, “Çocuklarımız, devletin belirlediği bir inanç sistemiyle eğitiliyor. Laik eğitim yok, ana dilde eğitim yok. Alevi öğrenciler zorla din dersine sokuluyor ve bu durum bir asimilasyondur” dedi.

Barışın, toplumsal hakların tanınmasıyla mümkün olacağını ifade eden Erkek, “Eşit yurttaşlık temelinde bir barış süreci olmalıdır. Aleviler olmadan barış düşünülemez. Çünkü Aleviler, barışı en çok talep eden toplumdur” diyerek çağrıda bulundu.

Yahudi- Kürt kongresinin düşündürdükleri NESRİN AKGÜL

7 Eylül 2025 tarihini akılda tutalım derim. Çünkü bu tarih Almanya’nın Berlin şehrinde tarihte ilk defa yapılan Yahudi Kürt kongresini hatırlatmakta. Bu kongrenin önemini anlamak içinde hangi koşullarda ve nasıl bir ihtiyaçla yapıldığını anlamak gerekiyor. Buna gelmeden önce sayın Öcalan’ın Ortadoğu’da Birinci Dünya Savaşı ardından kurulan proto İsrail olan Türk ulus devleti, Holokost’un üzerine İkinci Dünya Savaşı ardından kurulan İsrail devleti ve Üçüncü Dünya Savaşı’yla birlikte İsrail’in post İsrail olarak Kürdistan amacı var tespit ve daha doğrusu uyarısını paylaşarak devam edelim.

Türk ulus devletinin kuruluşunda Yahudilerin rolünü ve İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC)’nin Yahudilerle girdiği yapısal ilişkiyi tarihsel hafıza olarak sürekli akılda tutalım. Balkanlar’da Selanik merkezli olarak örgütlenen İTC’nin temel ideolojisi olan Türkçülük, buradaki mason localarının ekonomik ve düşünsel desteğiyle şekillendirilmiştir. Yahudiler İsrail devletinden önce Türkiye devletini proto İsrail olarak düşündükleri için İTC üzerinden bu hayali gerçekleştirecek müdahalelerde bulunurlar. Güncelde yaşananın etkisini anlamak açısından Basel’de 1897’de yapılan Siyonist kongrenin, Yahudi milliyetçiliğinin ulus devlet kurma planlarının İTC’ye entegre edilmesinde etkili olduğunun altını çizelim. Bir komplo ve darbe örgütü olarak İTC, Alman ittifakı, Siyonist yapılanma sonucunda Abdulhamit’i tahttan indirip, Osmanlıyı Birinci Dünya Savaşına sokacak güçte, Rum, Ermeni ve zamanı yetseydi Kürt soykırımını da yapacak çılgınlıkta bir iktidar gücüyle devleti yöneterek Osmanlı’nın sonunu getirmişlerdir. İTC, Osmanlı’nın yıkılışı sonrası, sahip olduğu ulus devlet zihniyetini yeni kurulacak olan cumhuriyetin de ideolojisi haline getirerek, proto İsrail devletinin kurulma hikayesini başarıyla gerçekleştirmiştir. Bu zihniyetin sürekli ulus devlet ve milliyetçiliği inşa ederek Ortadoğu’da İsrail gücü ve müttefiki yapılar ürettiğini de akılda tutalım.

İkinci Dünya Savaşı’ysa büyük Yahudi soykırımının ardından Yahudi Devletinin kurulmasıyla sonuçlandı. Bu 1897’de düzenlenen 1. Siyonist kongresinin Basel programı ve İngiliz aklının ürünü olarak Balfour Deklarasyonu’yla şekillenen bir vizyondu. İngiliz aklının Ortadoğu’ya İsrail’in kuruluş stratejisi üzerinden geliştirdiği ulus devlet paradigmasına dayalı operasyonel müdahalecilik bölgede kalıcı Arap-İsrail çatışmasının doğmasına da sebebiyet verir.

Üçüncü dünya savaşı denilen sürecin nasıl sonuçlanacağına 7 Ekim müdahalesiyle başlayan süreç karar vermeye başladı. İsrail müdahaleciliğiyle birlikte Ortadoğu’da kartlar yeniden karıldı ve bu operasyonel süreç en fazla da Türkiye ve İran’ı tehdit ediyor. Çünkü kapıdaki tehlike İsrail’in jeopolitik hamlelerle Kürtleri devletleşme sahnesine itmesidir. Sayın Öcalan bu tehlikeyi görerek 2011 tarihli Kürt Sorunu Ve Demokratik Ulus Çözümü adlı savunmasında “ABD-İsrail- AB bloğunun, Türkiye-İran-Suriye’nin anti-Kürt ittifakına karşı Kürtleri müttefik olarak gördüğünü” söyler. Zamanın öngörüsü gerçekleştikçe yeni çözüm sürecinde gelişen parametrelere dayanarak, Türk-Kürt stratejik ilişkisi güncellenmez ve ıskalanırsa Türk devletinin bitiş hikayesinin başlayacağını öngörerek şu uyarıyı yapar; “İsrail’in post-İsrail olarak Kürdistan amacı var. Post kelimesi Kürtçeden gelir ve “beri” demektir. Yani beri İsrail!” güncelde yaşanan tüm gelişmeler İsrail’in “post İsrail” için düğmeye bastığını gösteriyor.

Bu bağlamda 7 Eylül 2025’te Berlin’de gerçekleşen “Tarihin ilk Yahudi- Kürt kongresi”, bir diaspora buluşmasından çok, Siyonist kongre geleneğinin modern bir buluşması gibi durduğunu söyleyebiliriz. Yahudi- Alman Değerler Girişimi ve Almanya Kürt Toplumu’nun organize ettiği etkinlik, Alman hükümeti ve İsrail Büyükelçiliği’nin katılımlarıyla gerçekleşti.  Kongre ağırlıklı olarak Yahudi, Kürt diaspora temsilcileri, sivil toplum aktivistleri, akademisyenler, siyasetçiler ve medya temsilcilerinin yer aldığı iki yüzü aşkın katılımcıyla gerçekleşti. Kongrenin organizasyonunda ve açılışında kilit rol oynayan Ali Ertan Toprak, 30 yıl boyunca Almanya Alevi Toplumu’nun genel sekreterliğini yapmış biri olarak dikkat çeken isimlerden biri oldu. Bu durum kongrenin Alevi topluluğunu da stratejik bir şekilde Kürt- Yahudi ittifakına dahil etme çabasına işaret ediyor. Yani etnik-dini alt grupları da mobilize etme hedefini yansıtıyor. Aleviliğin seküler kimliği ve bu kongrenin İslamcılığı hedef alıp, bir tehdit olarak belirlemesi bağlantısını kurmak kadar tarihsel düzlemde cumhuriyetin kuruluş döneminde Balkanlardaki Alevi Bektaşi derneklerinin İTC’nin Balkan yapılanmasıyla kurdukları bağı da göz ardı etmeden bu ilişkinin geçmişini sorgulamakta önemli olacaktır.

Bu kongrede “Antisemitizm ve Kürt karşıtlığına” karşı ortak kader vurgusu yaparak sonuç bildirgesine Türkiye ve İran’ı otoriter ilan ederek, Almanya’daki örgütlenmelerine yasak getirilmesini istedi. Yine güncelde Kürt ve Yahudi halkının varlıklarıyla ilgili yaşadıkları sorun ve tehlikeleri sıralayarak Kürtleri İsrail’le “stratejik ittifaka” çağıran bir çözüm perspektifini ortaya çıkardı. Bunun ayrı bir Kürt devletine çağrı olduğu da izahtan vareste bir durumdur. Kongre iki halkında “derin zulüm tarihini” bugün hatırlayarak dayanışma platformunun kurulmasını da planlıyor.

Kongrenin ana hedefi Kürtleri İsrail ile stratejik ittifaka teşvik etmek; zira kongrede öne çıkan mesajlardan birinin “Kürtlerin çıkarı İsrail ile hareket etmek” olması bunu ele veriyor. Bu ittifak hedefinin zamanlama olarak baş müzakereci Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Manifestosunun” kendini dayandırdığı ve güncellemek istediği Türk ve Kürt ittifakının üzerine söylenmesi de dikkat çekici olmaktadır.

Kalıcı barış projesinin temeli Kürt-Türk ittifakıyla mı yoksa Kürt – Yahudi İttifakıyla mı gerçekleşeceği stratejik ve tayin edici bir tartışma konusu olmakta. Bu da Ortadoğu’daki jeopolitik güç mücadelesinde Kürtlerin nasıl konumlanacağına bağlı olmaktadır. Bu konumlandırmanın zıtlığı paradigmasal düzeyde seyir alıyor; Kürt ve Yahudi ittifakıyla Kürt-Türk, Kürt-Arap çatışmasını körükleyecek Kürt ulus devleti ya da bölgesel dayanışmayı hedefleyen demokratik ulus paradigmasına dayalı ayrıştırıcı olamayan özerk yapılanmalar.

Sayın Öcalan, bu paradigmasıyla stratejik olarak ortaya koyduğu vizyonla bölgenin demokratizasyon aşamasında olduğunu ve bununda hukuki statü ile güncellenen Türk- Kürt ittifakıyla gerçekleşip Kürtleri Arap, Türkiye, İran dünyasıyla demokratik olarak entegre ederek, üçüncü dünya savaşını halklar lehine sonuçlandırmak istiyor. Öcalan’ın hedeflediğinin aksine, güncellenmeyen ve “Demokratik Birlik Sözleşmesi” ni inşa edemeyen Türk devleti için İsrail-Kürt ittifakının hangi sonuçlara yol açacağı kulaklara küpe edilerek hızla adım atılmalıdır. Fırtınayı görmezden gelip limana demir atılmazsa, dalgalar gemiyi batıracaktır.

Yeni Yaşam Gazetsi

Alevi Kurumlarından Merdan Yanardağ’a Sert Tepki!

Alevi kurumları, gazeteci Merdan Yanardağ’ın CHP önceki Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliği üzerinden kullandığı “Aleviler içerisinde çok hain vardır” ifadesine sert bir tepki gösterdi. Birlikte yaptıkları açıklamada, bu sözlerin Alevi toplumunu derinden yaraladığını belirttiler.

Alevi Bektaşi Federasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Türkiye Alevi Federasyonu gibi birçok Alevi kuruluşunun imzasını taşıyan metinde, Alevi toplumunun uzun yıllardır eşit yurttaşlık, inanç özgürlüğü ve demokrasi mücadelesi verdiği vurgulandı. Bu mücadele geleneğine sahip bir topluluğun “hain” olarak nitelendirilmesinin kabul edilemez olduğu ifade edildi.

Açıklamada, “Hiç kimse, siyasi değerlendirmelerinde Alevileri hedef tahtasına koyamaz, hakaret edemez” denilerek, ayrımcı ve önyargılı söylemlerin demokratik toplumsal barışı zedelediği belirtildi. Eleştiri ile bir toplumu toptan karalamak arasındaki farkın önemine de dikkat çekildi.

Alevi kurumları, Merdan Yanardağ’ı bu sorumsuz ifadeleri nedeniyle kamuoyundan ve Alevi toplumundan özür dilemeye davet etti. Alevi toplumunun tarih boyunca hak, adalet ve demokrasi mücadelesinin yanında olmaya devam edeceği vurgulandı.

DAD Adıyaman Şubesi kongresinde barış sürecine sahip çıkma vurgusu

DAD Adıyaman Şubesi, 4. Olağan Kongresi’ni gerçekleştirdi. Kongrede konuşan DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Türkiye’de demokrasinin güçlenmesi gerektiğini vurgulayarak, barışın sağlanmasının yalnızca masaya konulmasıyla yeterli olmayacağını ifade etti. Kete, kapsayıcı hukuk ve demokratik normların önemine dikkat çekti ve Alevi toplumunun bu süreçte güçlü bir şekilde yer alması gerektiğini belirtti.

Kongre, Ağuçan Ocağı’nda Abidin Güzel’in çerağ uyandırmasıyla başladı. DAD Adıyaman Şube Eş Başkanı Melek Ruşen, açılış konuşmasında, içinde bulunulan zamanın tarihi bir dönem olduğunu ve barış içinde yaşamanın ortak arzu olduğunu dile getirdi. Ruşen, Alevi inancının erkanlarını, kültürünü ve değerlerini yaşatmanın amaçları arasında olduğunu söyledi.

Melek Ruşen, Türkiye’nin barış ortamına girdiğini ve Alevi toplumu olarak barışın toplumsallaşması için mücadele etmeleri gerektiğini vurguladı. Aleviler, Kürtler, Türkler ve diğer kimliklerin ortak vatanda eşit bir şekilde yaşamasının önemini ifade eden Ruşen, inançlarına yönelik asimilasyon politikalarına karşı duracaklarını belirtti.

Kete, konuşmasında, barış komisyonunda Alevi kurumlarına destek çağrısında bulundu. Barış ve demokratik toplum perspektifinin, tüm kimlikler için güç vereceğini ifade eden Kete, Alevi toplumu olarak barış ve eşit yurttaşlık için çaba göstermeye devam edeceklerini belirtti.

İhanet kelimesi tarihsel gerçekliğimize ve toplumsal hücrelere aykırıdır CELAL FIRAT

0

Bu toprakların eşitlik, özgürlük ve adalet arayışının temel kaynaklarından biri kadim Alevi inancıdır. Tarihin tozlu sayfalarında Alevilere atılmış kara iftiralar, bugünde hakaretler, aşağılama ve tehditler farklı biçimde sürmektedir. Bu toprakların dağlık kesimlerine sürülen, kapıları işaretlenen, yok sayılan Aleviler, hiçbir kirli düşüncenin suçlusu değildir.

Tüm zulümlere rağmen, özgürlük ve eşitliği büyüten duruşuyla kentlere ve dünyanın dört bir yanında, adalet barış ve eşitlik diyerek gelen Alevi toplumu, sizin zehirleyerek yok etmeye çalıştığınız toplumunda can simididir. Yüzlerce yıl önce söylenmiş deyişlerimiz, nefeslerimiz ve türkülerimiz bugün dahi iktidar sahiplerini korkutmakta, her bir sözümüz gücüyle karanlık zihniyeti sarsmaya devam etmektedir.

Bugün dahi varlığı kabul edilmeyen Cem evlerinde ve sayısız dernek çatısı altında buluşan bizler , inancımızı onurla yaşatmaktayız; bugün aydınlık toplumsal bir geleceğin öncüleriyoz.
Yüzyılların derinliğinden adalet ve eşitliği dillendiren bu toplum, yağmanın, kuralsızlığın ve liyakatsizliğin kuşattığı ülkemizde yeniden kurtuluşun omuzlayıcısıdır. Kısacası biz Aleviler, Türkiye’de adaletin organik toplumsal taşıyıcısıyız.

Laik ve eşitlikçi bir toplumun siyaset aracılığıyla yok sayılmasının, suçlanmasının örnekleri sayılmayacak kadar çoktur. Alevi toplumunun enerjisini ve kitleselleğini kurtarıcı görenler, kendi siyasal gündemleri için arka bahçe görenler, gün geldiğinde Alevi kimliği ile siyaset yapanlara aşağılayıcı sözler sarf etmekten geri durmamaktadır. Tıpkı sermaye düzeni ve gerici politik çevrelerin, kurtuluşu faşist uygulamalarda arayıp, suçu Alevilerde bulduğu gibi.

Bu tavır, faşizan devlet geleneğinin ve Alevileri arka bahçesi olarak gören siyasi partilerin, apaçık çıplak fikir ortaklığının yansımasıdır. Ancak artık çok iyi bilinmelidir ki ırkçı ve gerici hareketlerin iktidar yürüyüşlerinde yok saydığı Alevi toplumunun yüksek politik enerjisi ve birikimi vardır.

Biat etmeyişimizin kaynağı da inancımızdaki kararlılık ve Şah Hüseyin’e bağlılığımızdandır. Bizler, korkuyu büyütmeye hizmet edenlere karşı insanlık onuru için politik mücadeleye girmekten geri durmayacağız.

İnancının özgürlüğünden ve adaletinden ayrılmayan önderlerimize sahip çıkacağız. Haksız ve incitici söz seyleyenler önce kendi özlerine bakmalıdır. “İhanet” kelimesi, tarihsel gerçekliğimize, toplumsal ve felsefi yapımıza aykırıdır. Bu söz, yalnızca Alevi toplumuna değil, eşitlik ve özgürlük için yüzyıllardır bedel ödemiş bütün insanlara hakarettir.

Bugün de dün olduğu gibi haykırıyoruz; Kerbela’dan günümüze kadar Aleviler ihanetin değil, direnişin; zalime boyun eğmenin değil, mazlumdan yana olmanın adıdır.

Adalet için, özgürlük için, insanlık onuru için direnişimiz sürecek!

Dortmund’da Aleviler Halk Toplantısında Buluşuyor

Bin yıllık hak, adalet ve eşitlik mücadelesinde Aleviler barış yolunda birleşiyor.
Bu kapsamda, “Aleviler Barış ve Eşitlik Yolunda Buluşuyor” başlıklı halk toplantısı düzenleniyor.

Organizasyonu Dortmund ve Çevresi Alevi Kültür Merkezi (DAKME) üstleniyor.

Toplantıya, Hubyar Sultan Ocağı evlatlarından, Alevi hareketinde uzun yıllardır aktif rol üstlenen ve Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcülüğü görevini de yürüten Ali Kenanoğlu katılacak. Kenanoğlu, 25. ve 27. Dönemlerde TBMM’de HDP İstanbul Milletvekili olarak görev yapmış, Alevi-Bektaşi örgütlenmeleri içinde önemli sorumluluklar üstlenmiş bir isim olarak tanınıyor.

Etkinliğe tüm canlar içtenlikle davet ediliyor.

Tarih: 20 Eylül 2025
Saat: 14:00
Yer: Dakme, Körnebachstraße 49, 44143 Dortmund

“Halkın gücü, birlikten doğuyor!”

Özgür Özel: “Cemevi, Alevi inancının kalbidir!”

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, İstanbul Yenikapı Etkinlik Alanı’nda düzenlenen Serçeşme Hünkar Hacı Bektaş Veli Festivali’nde Alevi-Bektaşi toplumuna seslendi. Konuşmasında, cemevlerinin ibadethane statüsü kazanması gerektiğini vurgulayan Özel, ayrımcılıkla mücadele ve eşit yurttaşlık ilkelerine dikkat çekti. “Bu ülke, ‘Bir olalım, iri olalım, diri olalım’ sözünü tekerleme gibi söyleyenlerle değil, gereğini yapanlarla kurtulacak” dedi.

Özel, Alevi-Bektaşi yolunun barış ve adalet ilkeleri üzerine kurulu olduğunu belirterek, “Aleviler, devlete eşit davranılmadığını hissediyorlarsa, bu durumun değiştirilmesi gerekmektedir. Eşitliği herkes kalbinde hissetmelidir,” ifadelerini kullandı. Alevi toplumunun tarih boyunca yaşadığı acıları anımsatan Özel, bu acıların sessizce taşındığını ve her zaman mazlumun yanında durduklarını belirtti.

Festivalde, kadın-erkek eşitliği vurgusu da yapıldı. Özel, Alevi Bektaşi kurumlarının kadın temsilcilerinin katılımını öne çıkararak, bu tür etkinliklerin önemine dikkat çekti. Festivalin, toplumsal birliğin ve beraberliğin pekişmesine katkı sağladığını ifade etti.

Son olarak, Alevi-Bektaşi kurumlarının taleplerinin karşılanması için samimi adımları atacaklarını belirten Özel, cemevi yasasının bir an önce geçmesi gerektiğini vurguladı. “Alevilerin talepleri bir lütuf değil, haklarıdır” diyerek, bu konudaki kararlılığını yineledi.

Berlin’de Alevi Kültür Festivali, Birlik ve Dayanışma İçin Buluştu

Berlin Alevi Toplumu (BAT) Cemevi öncülüğünde bu yıl ilki düzenlenen 1. Berlin Alevi Kültür Festivali, yoğun bir katılımla gerçekleştirildi. Euro Gıda’nın ana sponsorluğunda, birçok Alevi derneği ve topluluğunun desteklediği festival, Waterloo-Ufer’de coşkulu bir atmosferde yapıldı. Etkinlik, Alevi kimliğinin korunması, kültürel değerlerin gelecek nesillere aktarılması ve birlikteliğin önemi üzerine vurgu yaptı.

Festival, AABF İnanç Kurulu 2. Başkanı Hasan Doğan Dede’nin okuduğu gülbeng ile başladı. BAT-Cemevi ve diğer kurumların açtığı stantların yanı sıra, çocuklar için özel etkinlik alanları da oluşturuldu. Alevilik Dersleri (ARU) öğrencilerine yönelik karne töreni, Aşnan Tiyatro Topluluğu Koordinatörü İsmail Erol ve BDAS YK üyesi Bensu Akkuş’un sunumlarıyla gerçekleşti.

Kurum temsilcilerinin konuşmalarıyla devam eden festivalde, Friedrichshain-Kreuzberg Belediye Başkanı Clara Herrmann ve diğer önemli isimler, Alevilerin Almanya’da yürüttüğü inançsal ve kültürel çalışmalara dikkat çekti. Festivalin eğlencenin ötesinde, Alevi kimliğinin korunması ve kültürel değerlerin büyütülmesi açısından büyük önem taşıdığı ifade edildi.

Şairler ve sanatçıların sahne performanslarının ardından, festival Grup Bajar’ın müziği eşliğinde çekilen halaylarla sona erdi. Katılımcılar, Alevi kültürünü ve birlikteliği coşkuyla kutlayarak, geleceğe umutla baktıklarını bir kez daha dile getirdi.

Kentleşmenin alevi inancının dönüşümüne etkisi ve dedelik kurumu İSMAİL PEHLİVAN

“Muhammed Ali’nin nurun görmeğe
On iki İmamların yolun sormağa
Erenlerin divanında durmağa
On iki erkândan rehber isterler
Şah-ı Merdan bir yol kurmuş kuluna
Yola giden rehberinden biline
Gitmek ister isen mü’min yoluna
Din ile imandan rehber isterler” Teslim Abdal

Kentleşme, Alevi inancının köklerine bağlı geleneksel yapısını dönüştürürken, siyasi müdahaleler ve nefret söylemleri de Alevi kimliğini ve toplumsal barışı derinden etkiledi. Bu süreç, Alevi toplumunun güçlü değerlerinin ve yapılarının değişimine yol açtı. Özellikle kent yaşamı, Alevilerin geleneksel inanç pratiklerini zayıflattı; Cemevlerine katılım azaldı ve Alevi kimliği, Sünni çoğunluk içinde erime tehlikesiyle karşı karşıya geldi.

Köylerde güçlü bir rehberlik görevi üstlenen ve taliplerin saygısını kazanan Anadolu Alevi Ocak Sistemi’nin Dedelik Kurumu da bu değişimden nasibini aldı. Topluluklar arasındaki güçlü dayanışma bağları çözülürken, Dedelik Kurumu’nun zayıflatılmasıyla geleneksel Alevi hukuku erozyona uğradı. Musahiplik ve Görgü Cemi gibi kurumlar işlevsiz hale geldi. Dedelerin yürüttüğü rızalığa dayalı adalet sistemi, yerini devletin resmi mahkemelerine bıraktı. Bu, Alevilerin kendi iç sorunlarını çözme geleneğinden uzaklaşarak devletin merkezci hukuk sistemine yöneltilmesine ve geleneksel toplumsal otoritenin zayıflamasına neden oldu.

***

Kent yaşamında siyasetin Aleviliğe verdiği zararlar, inkar, işgal ve asimilasyon politikalarıyla kendini gösterdi. Siyaset kurumu, Aleviliğin tarihi kültür değerlerinden oluşan inanç anlayışını tanımayarak, cemevlerini ibadethane saymadı. Bunun yerine, Alevi köylerine cami yaptırma, imam gönderme, tekkelere ve dergahlara el koyma ve zorunlu din dersleri gibi politikalarla asimilasyona yöneldi.

Ayrıca, özellikle Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Ben Aleviyim” çıkışıyla alevlenen nefret söylemleri, Alevi kimliğini siyasi bir hedef haline getirdi ve toplumda kutuplaşmaya yol açtı. Bu söylemlerde, Alevileri inançları nedeniyle ötekileştiren bir dil kullandı.

***

Kentleşmeyle birlikte oluşan ibadet ve sosyalleşme ihtiyacına cevap vermek amacıyla kurulan Cemevleri, bir süre sonra Alevi sivil toplum kuruluşlarının (STK) etkisi altına girdi. Demokrasi mücadelesinden inanca müdahale etmeye yönelen bu STK’ların tutumu, Alevi toplumunda büyük tartışmalara neden olmaya devam ediyor.

Bu süreçte, toplumun ibadet talebini karşılamak amacıyla Bektaşiliğin babalık şemsiyesi altında şekillendirilen kadrolara “Cemevi Dedeliği” adında yeni bir mevkii oluşturuldu. Bu pozisyon, geleneksel Anadolu Alevi Ocak Sistemi’ne ve onun temsil ettiği değerlere karşı bir duruş olarak ortaya çıkarıldı. Geleneksel Ocak Sistemi’nde Dede, soya ve ocak bağlantısına dayanan bir manevi otoriteydi.

Ancak geleneğin tersine “Cemevi Dedeliği”, STK’lar tarafından yapılan atamalarla belirlendi. Bu atama anlayışının tarihi kodları, 1500’lü yıllardaki Balım Sultan tekke geleneğine ve 1826’da kayyum olarak atanan Nakşi kadroların uygulamalarına dayanmaktadır. Bu durum, Aleviliğin tarihi inanç değerlerinden kopuk olan bir kadrolaşma anlayışını yansıtmaktadır.

Bu stratejik uygulama, Dedeliğin soya dayalı otorite anlayışı yerine kurumsal ve merkezi bir asimilasyonu hedeflemektedir. Cumhuriyet döneminin son çeyreğinde de aynı anlayışla uygulanan siyasi ve egemen dini politikalar, yalnızca Dedelerin sorunlarını çoğaltmakla kalmadı, aynı zamanda Alevi toplumu ile Dedeleri de karşı karşıya getirdi.

Ne yazık ki, “Cemevi Dedeliği” aynı zamanda finansal ve siyasi ilişkilere de bağlı hale getirildi. Cemevlerinin sürdürülebilirliğini siyasi partiler veya belediyelerle kurulan ilişkilere dayandırılması, Dede’lerin asli görevi olan yol rehberliğini yerine getirmesini zorlaştırdı. Geleneksel Alevi inancının siyasi iktidarlardan bağımsız olma ilkesi zedelenerek, Dedeler siyasi çıkarlara hizmet etme riskine düşürüldüler.

***

Artan cemevi sayısıyla birlikte oluşan Dede ihtiyacını karşılamak için STK’lar, genellikle birkaç dua ezberleyen ve ağzı laf yapan kişilerle bu boşluğu doldurmaya çalıştı. Bu kişiler ‘cami imamı’ benzeri bir tarzda ibadet yaptırmaya özen gösterir oldu. Ne acıdır ki cemevlerine atanan bu “Cemevi Dedeleri” önceden hazırladığı metinleri bile telaffuz etmekten mahrum durumdalar. Bu durum, Geleneksel Alevi Ocak Sistemi’ndeki yıllara dayanan eğitim ve terbiyeyi içermediğinden, niteliksiz kişilerin Dedelik makamına gelmesine yol açtı. Bu süreç, Alevi toplumunda Dedelerin manevi kişiliği ve bilgisi hakkında soru işaretleri doğurarak Dedelik Kurumu’nun itibarını sarstı.

***

Günümüzde Ocak Sistemi’ne bağlı Dede ile STK’ya bağlı Dede arasındaki ayrışma, Alevi toplumunun güven duygusunu zedelemekte ve toplumu bölmektedir. Bu anlayış farklı Cemevleri ve Dedeler arasında rekabet oluşurken, bazen de inancın farklı yorumlanmasına ve ritüellerin özünden uzaklaştırılmasına bile neden olmaktadır.

Kentleşmenin bir ürünü olan bugünkü Cemevleri ve “Cemevi Dedeliği”, modern örgütlenmenin getirdiği bir zorunluluk gibi görünse de, geleneksel Anadolu Alevi Ocak Sistemi’nin temel ilkelerini tartışmaya açarak önemli sıkıntılara yol açtı. Bu yeni yapılar, Alevi toplumunun manevi önderlik yapısını tarumar ederken, geleneksel Dedelik Kurumu’nun geleceği hakkında da bilinmezliklere neden oldu.

***

Yaklaşık 40 yıllık bir geçmişe sahip olan kentli Alevi örgütlülüğü bir tıkanmışlıkla karşı karşıyadır. Toplum içinde bu sorunlar yaşanırken, Alevi STK’ların öncüleri bu durumun farkında olmadıkları gözlemlenmektedir. Yeni bir örgütlenme modeli mümkünken, hala bu alanda bir çözüm önerisini sunmaktan dahi aciz olan bu yöneticiler, bugünkü mevkilerini koruma pahasına tükenmişliklerinin farkında olmadıkları anlaşılmaktadır.

Bin yıldır Anadolu Alevilerini edep-erkan-yol ile kadim Alevi inancının rehberliğini yürüten Alevi Ocak Sistemi içindeki Pir, Mürşid, Rehberlerin devre dışı bırakılması toplumun dağılmasına ve inançtan uzaklaşmasına neden oldu. Bin Yıllık bir deneyime sahip olan Alevi Ocak örgütlenmesi yeniden yapılandırarak, Ocak Dedeleri inancın hizmetine davet edilmelidir. Bu Dedeler kendi talip topluluklarıyla buluşturularak Görgü Cemleri ve Musahipliğin hayata geçirilmesi sağlanmalıdır. Kentleşmenin önümüze koyduğu modern hayat tarzına uygun bir düzenlemeyle geleneksel Alevi örgütlülüğü hayat bulduğunda Cemevlerini yeniden çekim merkezi olacağı kaçınılmazdır.

Alevi inancının temel ahlaki değerleri olan “eline, diline, beline; işine, eşine, aşına; özüne, sözüne, gözüne sahip olmak” ilkeleri, toplumun temel yaşam felsefesiydi. Ancak Kentleşme bu yaşam kültürüne zarar vermiş olsa da, bu ilkelerin Alevi toplumu tarafından içselleştirilmesi ancak yeniden Ocak Dedeleri’nin bilge kişiliği ve rehberliği sayesinde mümkündür.

ilk halktv.com sayfasında yayınlanmıştır.