Ana Sayfa Blog Sayfa 1092

Bedenini ateşe veren Brukanlı:Toplumsal bilinç pratik tavrı belirler

Yaşanan hak ihlallerine karşı bedenini ateşe veren Yakup Brukanlı gönderdiği mektupla yaşadılarını anlattı

İşkence merkezine dönüşen yerlerden olan Konya Ereğli Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutukluların hak ihlallerine karşı başlattıkları açlık grevleri sürüyor. Yine yaşananlara karşı 28 Ekim 2022’de bedeni ateşe veren Yakup Brukanlı, Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’nde bulunan tutuklulara gönderdiği mektupla yaşadıklarını anlattı.

Süreç fırtınalı geçti

Mektubunda maruz kaldığı ihlallere yer veren Brukanlı, “Mart 2022’de Dilok’tan Ereğli T Tipi Kapalı Cezaevine sürgün edildim. Yaklaşık 5-6 ay T tipinde kaldım. Burada kaldığımız süre zarfında iç ve dış politikaları göz önünde bulundurarak adapte olmaya çalıştık. Her yerde olduğu gibi bu süreç bizim için de çok sisli ve fırtınalı geçti. Sisli ve fırtınalı havalar birleşince Zeus’un gazabına uğradık. Biliyorum en temel özelliği cezalandırmadır. Onun benliğini, istediklerini kabul etmeyenleri en ağır bir şekilde cezalandırıyor. Hiçbir kaide ve kuralı tanımaz. Çünkü onun üstünde kimse yok. Durumlar böyle olunca, en son kendimizi burada gördük” diye yazdı.

Tekli hücerelere alındık

“İlk 15 arkadaşla buraya geldik. Odalar adı altında hepimizi hücrelere aldılar. ‘Oda’ olarak isim verdikleri için sistem tamamen böyledir. Her koridorda 6’şar hücre yan yanadır. Hepimizi bir blokta hücrelere koydular. Bu durumu kabul etmediğimizi söylemek ve odalara geçmemek için cezaevi müdürüyle görüştüm. İlgili kurumlara dilekçe yazdım. Olumlu bir cevap alamayınca Adalet Bakanlığı’na dilekçe yazarak açlık grevine girdim” diyen Brukanlı, “Herkes yapılan bu keyfi ve hukuksuz muameleye karşı kulaklarını kapatıp sessiz kalınca ben de paslanmış anlayış ve zihniyeti kırmak için kendimce bu yöntemi doğru gördüm. Bir insanın toplumsal değerlerine karşı bilinçlenme düzeyi ne kadar gelişmişse, pratik tavrını da ona göre belirler” diye yazdı.

Yaraları sarıp gönderdiler

Sağlık durumuna dair de bilgi veren Brukanlı, vücudunda yüzde 30 ya da 35 oranında yaralanma olduğunu belirterek, “1, 2 ve 3. derece yanıklar var. İlk hastaneye götürüldüğümde tedaviyi kabul etmedim. Sadece yaraları sarıp geri gönderdiler. Günlük olarak revirde pansumanları değiştiriyorum. Birinci derece yanıklar iyileşti. Üçüncü derece yanıklar ikinci dereceye düştü ve ikinci derece yanıklar ise devam ediyor” dedi.

KONYA

#Bedenini #ateşe #veren #BrukanlıToplumsal #bilinç #pratik #tavrı #belirler

Sancar: Adayımızı çıkardıktan sonra müzakere kapıları kapanmaz

HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, aday tartışmalarına dair konuştu. ‘Starejimizin gereğini yapıyoruz’ diyen Sancar, ‘Millet İttifakı’nın çıkaracağı aday, ‘gelin sizinle müzakere etmek istiyoruz’ derse müzakere ederiz’ dedi

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, kapatma davası, Hazine yardımı blokesi ve Cumhurbaşkanı adayı tartışmalarına dair TELE 1’den gazeteci Zeynel Lüle’nin sorularını yanıtladı. Sancar, Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda açık kapı bırakarak, “Millet İttifakı’nın çıkaracağı aday, “gelin sizinle müzakere etmek istiyoruz’ derse, müzakere ederiz” dedi.

“Şu iktidardan kurtulalım sonrası Allah kerim” zihniyetiyle hareket eden muhalefetin Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanamayacağına dikkati çeken Sancar, “Biz sessiz kalsak bile seçmenimizi ikna edebilir mi? Bu gerçekleri bu kadar açık konuşmak gerekiyor. Bu gerçekler hesaba katmadan ülkeyi bu karanlıktan çıkaramayacağı gerçeğini herkes açık açık konuşmalı. Biz garanti olan yolu söylüyoruz” dedi.

Yönetime aday muhalefet partilerine “Gelin müzakere edelim” çağrısı yapan Sancar, müzakere için partisinin ülkenin temel sorunlarına dair açıkladığı ve çözüm önerilerini içeren 11 ilkeden oluşan “Demokrasiye, Adalete, Barışa Çağrı Deklarasyonu”na işaret etti.

“Temel noktalarda bir mutabakat oluşursa, ortak aday konusunda da irade ortaya çıkar ve bu iktidar rahatlıkla kaybeder” diyen Sancar, iktidarın bir oyun sahası çizdiğini ve muhalefetin de sürekli söz konusu oyun sahnesine gittiğini ifade etti.

Muhalefete çağrı

Emek ve Özgürlük İttifakı’nın ortak adayını çıkaracaklarını bir kez daha vurgulayan Sancar, “Starejimizin gereğini yapıyoruz. Adayımızı çıkardıktan sonra müzakere kapıları kapanmaz. Adayı şantaj ve tehdit olarak çıkarıyor değiliz. Bir buçuk yıldır halka verdiğimiz sözlerin icabını yerine getirmeye çalışıyoruz. Her şeyin HDP’ye yıkılması anlayışının da ne kadar sorunlu olduğunu herkes görmesi gerekiyor. Bu ülkede aydınlığa doğru giderken herkesin sorumlu davranması gerekiyor. Bedel ödemeye gelince bedel ödeyen biz. Bir hedefimiz var bundan vazgeçmiyoruz. Sorumluluğumuzun bilinciyle hareket etme gayreti içindeyiz. Politikamızı şeffaf yapıyoruz. O nedenle adayımızı çıkaracağız, iddialı bir aday çıkaracağız. İkinci tura kalacak hedefimiz olacak. Demokrasi güçlerinin, iki blok arasında kalmış ve ikisini de çok içine sindiremeyenlere umut olacak bir çalışma hedefliyoruz. Aday çıkardığımızda laf olsun diye yapmayacağız. İddialı olacağız. Bu ülkede yönetimi, demokrasi güçlerinin ortak adayıyla belirleme hedefini önümüze koyuyoruz” ifadelerini kullandı.

“Sıcak baktığınız aday var mı?” sorusunu da yanıtlayan Sancar, “İsim bizim öncelikli gündem maddemiz değildir. Yöntem ve içerik önceliktir. Bunu yapacak olacak kim varsa gelsin. Bizim öncelik meselemiz ilkeler ve yöntemdir. Bu çerçeve Millet İttifakı’nın çıkaracağı aday, ‘gelin sizinle müzakere etmek istiyoruz’ derse müzakere ederiz. Mutabakata varırsak dediğim gibi formül bulunur” diye konuştu.

HABER MERKEZİ

#Sancar #Adayımızı #çıkardıktan #sonra #müzakere #kapıları #kapanmaz

Türk ve Fransız gladyosu Paris’i organize etti

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Zübeyir Aydar ile iki Paris katliamını, Avrupa’daki suikastleri ve arka planını konuştuk: Gladyo kesiminin bu işte bilgi sahibi olduğu ve Türk gladyosu ile ilişkide olduğu yönünde kanaatim var. Türkiye ve Fransa gladyosunun işbirliği yeni değil

Nezahat Doğan

10 yıl önce Paris’te 3 Kürt kadın siyasetçi Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez katledildi. Kürt sorunu ve barış için müzakerelerin olduğu dönemde gerçekleştirilen bu organize suikastin üstü kapatılmışken 23 Aralık’ta ikinci Paris katliamı yaşandı. Bugün ulus-devletlerin Kürtlere karşı yürüttüğü politikalar göz önüne alındığında; katliamın yapılma şekli, zamanı ve dosyaya gizlilik kararı getirilerek hukukun işletilmesinin engellenip, üzerinin kapatılmak istenmesi, “Neden Fransa?” gibi pek çok soruyu beraberinde getiriyor. Devletlerarası ilişkilerde hangi güçlerin devrede olduğunu ve hangi pazarlıkların yapıldığını da sorgulatıyor. Bu sorgulamayı Paris Katliamı’nın 10. yılında her iki katliamı da yakından takip eden KCK Yürütme Konseyi Üyesi Zübeyir Aydar ile konuştuk.
Sakine Cansız suikasti ve Paris katliamlarının çözüm sürecine karşı yapılmış bir komplo olduğunu vurgulayan Zübeyir Aydar, saldırıların Türkiye ve Fransa gladyosunun ortaklaşa eylemi olduğunu belirterek, ikinci yüzyılda Kürtleri yok etme planının devreye girdiğini ifade ediyor. Aydar, bugün yeni suikastlerin ve saldırıların yaşanacağı endişeleri olduğunu dile getiriyor ve ekliyor; İmralı kapılarını açabilirsek ölümlerin önünü alabiliriz, savaşı durdurup çözümü ve barışı da getirebiliriz.

*10 yıl önce, çözüm sürecinde gerçekleştirilen Kürt kadınları ve Kürt kurumlarına yapılan saldırıyı ve Paris Katliamı’nı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında hedef yönetim düzeyindeki arkadaşlarımızdı. 9 Ocak’ta yapılan saldırıda da Sakine Cansız sıradan bir hedef değildi. PKK’nin kuruluş kongresinde yer almış yirmi iki kişiden biriydi. Hedef alınmasının karşı taraf ve bizim açımızdan da bir anlamı var. Sakine Cansız’ın görevi ne olursa olsun, o dönem mücadele çizgisi, kuruculardan biri olması, cezaevindeki duruşu, kadın hareketi içindeki yeri, mücadele içinde bugüne kadar gelişi onu hedef yaptı.

*Hedef sadece o muydu?

Hayır! Özellikle daha çok yönetimin hedef alındığı, fakat Sakine’nin öne çıktığı bir katliamdı.

*9 Ocak Katliamı çözüm sürecinin başladığı bir dönemdi. O zamanki siyasal iklimle karşılaştırıldığında bugün çok daha keskin bir dönem mi yaşıyoruz? İki dönem arasında süreç nasıl gelişti?

Oslo süreci 2011 yılı yazında tıkandı. Türk devleti zaman kazanmaya yönelik karar almıştı, samimi olsaydı o süreçte çözebilirdi. Oslo süreci 2006 başlarında dolaylı, 2007’de yüz yüze görüşmelerle başladı. Çok zaman vardı, isteselerdi çok rahat çözebilirlerdi ama 2011 seçimlerinden sonra da Tayyip Erdoğan kendisine göre alabileceğini almıştı. O dönem plan yapılarak Sri Lanka modeli devreye konuldu. 2011’de, hareketin yönetiminde olan 54 kişilik liste yapıldı ve basına da yansıtıldı. O isimleri tasfiye edebilirsek biz bu işi bastırırız mantığıyla hareket edildi. Bu 54 kişilik listenin bir kısmı da Avrupa’daydı. 2012’de savaş çok şiddetliydi. Sonuç alamayıp farklı ihtiyaçlar ortaya çıkınca yeni bir çözüm süreci anlayışıyla beraber bir planlama da yürüdü. İmralı’daki görüşmelerin resmi olması 2012’nin sonlarındadır ve milletvekili heyetinin ilk gidişi 3 Ocak 2013’dür. Tayyip Erdoğan’ın bu meseleyi açıklaması da 2012’nin sonlarındadır.

*Tam da işte bu dönemde, 9 Ocak’ta Paris Katliamı yapılıyor. İç içe mi planlandı?

O dönem ikisi at başı gidiyor. Belki birileri elini çabuk tutmuş olabilir.

*Kimdir o birileri, kimler devreye girdi?

Şöyle ki; ortaya çıkan belgelere göre yapılanların hiçbiri Tayyip Erdoğan’ın dışında değil, sıradan ve tesadüf değil, her şey onun bilgisi ve onayı dâhilinde yapıldı. Bu devlet içerisinde “birileri yapıyor, birileri karşıdır” olayı değil, hepsi merkezi bir biçimde planlanan şeylerdir.

*Burada amaçlanan neydi? Ne yapılmak istendi? Bugün ne yapılıyor?

Amaç çok açık ve net! 2015’te İmralı süreci sonlandırılana kadar -ki o dönemde de çözüm amacı yok, zaman kazanma vardı- “Acaba biz Kürtlere bir şey vermeden ellerindeki silahı alabilir miyiz?” anlayışı vardı. Yani aslında sorun Kürtlerin elindeki silahtır. Yoksa bir çözüm ve Kürtlerle birlikte eşit vatandaşlık temelinde yaşama dertleri ve arayışları yoktur. “Biz bunların elindeki silahı nasıl alabiliriz ve eski statüde nasıl tutabiliriz,” dediler ve çözüm arayışları bunu gerçekleştirmek içindi. Bu başarılamayınca da savaşı daha fazla yayma niyeti geldi ve nitekim 2015’te İmralı görüşmeleri kesildi. Bu kesintiden sonra her şey beklenebilirdi. Birileri çok fark etmeyebilir ama İmralı kapıları kapandığında bunun karşı taraftaki yansıması ölümdür, zulümdür, savaştır, saldırıdır. Önce o kapı kapatıldı, ardından 24 Temmuz’da Lozan’ın yıldönümünde büyük bir saldırı yapıldı. Bunun da anlamı vardı: “Biz sizi yok edeceğiz” demekti. Lozan’ın bu sene yüzüncü yılını yaşıyoruz, Kürtlerin yok edilme anlaşmasıdır, bizim açımızdan ülkemizin ölüm fermanıdır. Onlar da zaten öyle değerlendiriyorlar. 24 Temmuz 2015’te saldırıyı başlattılar. Bu saldırı tek başına gerillaya yönelik değildir. Bu saldırının bir ayağı da içerde siyaset yapanlara yöneliktir.
İçerde susturma; dışarıda her türlü tekniği kullanarak, kimyasal silahlarla, savaş suçu niteliğinde olan silahları da kullanarak gerillaya yönelik savaş; Rojava’ya yönelik işgal ve tasfiye girişimi, örgütün üst düzey kadrolarına yönelik suikast girişimleri; dronlarla Şengal’den Maxmur’a, Rojava ve Güney Kürdistan’a yapılan suikast saldırıları bunun bir parçasıdır. Tamamen tasfiyeye yöneliktir. Bunun bir ayağı da Avrupa’dır. Tabi Avrupa; Türkiye, Suriye ve Irak kadar kolay olmadığı için farklı örgütlenme ve yapılanmalara ihtiyaçları var.

*Nasıl bir yapılanma oluşturuluyor, nedir kastettiğiniz?

Avrupa’ya dronlarla gelip saldırı yapılamayacağı için suikast timleri oluşturulup, ona uygun insanların bulunup istihdam edilmesi lazım. O ilişkilerin de devletler içinde yaratılması gerekir ki başarı ile yürütülebilsin.
Ben 10 yıl önceki olayı kendime göre hukuki yani avukatlar ve farklı kesimlerle takip eden biriyim. Tek başına tabi ki Fransa ile sınırlı değil. İçinde benim de olduğum bazı arkadaşlara yönelik Belçika’da da benzer örgütleme yapıldı. Almanya’da uğraşıldı, listeler yayınlandı.

*Neden bu suikastlerin merkezi Paris?

Ben şunu görüyorum: Türkiye ve Fransa gladyosunun işbirliği yeni değil. Bütün bu gladyonun hepsinin birbirleriyle NATO çerçevesinde zaten ilişkileri var. Ama Fransa ile özel bir ilişki var. Bu ilişki bana göre 1980’lerde özel bir durumla oturtuldu. O dönem Asala öncülüğünde Ermenilerin Türkiye’ye karşı saldırıları vardı. Asala’nın aktif olduğu ülkelerin başında Fransa geliyordu. Çünkü Fransa’da ciddi bir Ermeni nüfus var. Asala’nın birçok militanı Fransız vatandaşıydı. O dönemde Türkiye Fransa’da oturan ülkücü mafya Abdullah Çatlı’yı kullandı.
O dönemde iki gladyo bir araya geldi ve Türkiye gladyosunun Fransa’daki eylemleri devletin himayesi, gözetimi ve oluruyla yapıldı. Abdullah Çatlı’nın başında olduğu grup Marsilya operasyonu diye operasyonlar yaptılar. Fransa’da bombalar patlatıldı, bazı insanlar infaz edildi, fakat Fransa’da kimsenin yakalandığını duymadık. Yaşananlar derin devlet ilişkilerinin sonucudur.
Asala liderinin ve yöneticilerinin öldürülmesiyle bir süre sonra kendisini fesh etti. Fakat iki Gladyo arasındaki ilişki kaldı. Avrupa için de Kürtlere yönelik kararlar alındığında, “Biz Avrupa’da da Kürt liderlerini infaz edebiliriz” dendiğinde hazır ilişki vardı. Bu ilişki canlandırıldı ve tekrar devreye girdi.

2013’teki katliamda fail olarak Ömer Güney ismi vardı. Gizlilik kararıyla dosyanın üstü kapatıldı mı? Arka planında neler ortaya çıktı? İki saldırı arasında bir bağ var mı?

İki saldırı da birbirine benziyor. Bir tek kişiyle sınırlı kalındı. Dava dosyasında, Ömer Güney’in pasaportu var. Türkiye’ye giriş çıkışları var. Ellerinde Ömer Güney’in Türkiye ile görüştüğü telefonlar var ve karşı taraftaki MİT’tir. Ömer Güney’in MİT’in çalıştığı seyahat acentesinden kendisine alınan biletler var. Cemaat ve AKP’nin mücadelesinde belgeleri ortaya çıktı, ses kayıtları var. MİT belgesi yayınlandı, orada Kaynak ve Lejyoner diye iki isim var. Kaynak, eylemi yapacak kişi Ömer Güney’dir. Lejyoner’in kim olduğu çıkarılıp deşifre edilmedi.

*Kimdi o Lejyoner ?

Bana göre adı Zekeriya Çelikbilek… Fransa’da kalıyor, bu işin arkasındaki isimlerden biridir. Brüksel davasından biliyorum kendisini. Bütün bu bilgilere rağmen dosya tek kişi ile sınırlı kaldı. Devletlerarası ilişkilerden ötürü Fransa’da, Paris’te dava açılması istenmedi. Dava bir kişiye karşı açıldı, bu kişinin hastalığı biliniyordu, duruşma da ölüm tarihine göre ayarlandı.

*Brüksel Davası ve Zekeriya Çelikbilek bağlantısı?

Brüksel’de, benim de ve Remzi Kartal’ın da içinde olduğu bize yönelik bir suikast planlandı. Biz bir biçimde duyduk, Brüksel polisi ile paylaştık, onlar önlem de aldılar. Zekeriya Çelikbilek’in de içinde olduğu bir grup gelip bizim binamızın etrafında keşif yaptı. Bunlar polis kayıtlarında var. Onların telefon konuşmaları da var. Buna rağmen o kişiler gözaltına alınıp bırakıldı. Paris davasındaki hâkim ve emniyet görevlisi geldiler şahit olarak benim ifademi de aldılar. Brüksel’de federal poliste avukatın beyanıyla resmi ifade verdim, bu bilgileri onlara da açtım, iddialarımı orada da sürdürdüm. Ama Zekeriya Çelikbilek sorgusu geçiştirilmiş. Brüksel ile ilgili olayda da merkez Fransa’dır. Suikast girişimi Fransa’dan organize ediliyor. Neden Fransa olayı burada da çıkıyor? Asala dönemindeki ilişkilerden…
Paris davasındaki dosyada farklı bir bilgi daha var. Ruhi Semen diye bir isim. Almanya’da kalıyor ve Ömer Güney’i cezaevinde ziyaret eden bir isim. Belgelerden anlaşılıyor ki o da MİT elemanı. Ömer Güney onun aracılığıyla “adını şu an tam hatırlayamadığım ama dosyada adı var, abla” diye birisine hitap ediyor; “Ben ona güveniyorum, o bu işi halledebilir” diye ve bir kaçış planı yapıyor. Hastaneden nasıl kaçacağını, ne kadar silah gerektiğini, nasıl olması gerektiğinin krokisini de yapıyor. Fransa polisi konuşmaları görüşmede dinliyor, kayıt altına alınıyor. Ruhi Semen’i çok fazla soruşturmuyorlar, otele bir baskın yapıyorlar sonra bırakıyorlar. Almanya’da evine polis baskını yapılıyor, krokiler ele geçiyor. Ömer Güney’e firar girişiminden dolayı dava açılıyor fakat tek sanıklı… Ruhi Semen yok içinde. Ona dava açılmıyor.

*Biraz daha açar mısınız? Gizlilik kararı yok mu?

Evet, on yıldır gizlilik kararı var bu dosyada. Bu dosyada belgelerin yanı sıra iki MİT elemanı 2017’de Süleymaniye’de gerillalar tarafından yakalandı. Bunların sorgusu var. Bu sorguda Paris’teki suikaste ilişkin bilgiler veriyorlar; Ömer Güney ile kim ilgilendi, kim bu işi yaptı, MİT içinde kim organize etti, bundan dolayı kim terfi etti… Hepsi ifadelerinde var. Bu ifadeler Fransa’daki dosyada da var. Ama buna rağmen bu dosya kapatılmak istendi. Avukatlar müracaat ettiler, bir soruşturma devam ediyor ama on yıldır gizli.

*Bu gizlilik neden? Kim faydalanıyor?

Bu iki devlet arasındaki anlaşmadan ötürü gizlidir. Çünkü o dosya açıldığında hem Fransa’nın bazı makamları için iyi olmayabilir, hem de Türkiye için. İşte bütün bundan dolayı tam on yıl oldu bu gizlilik sürüyor.
Bu son olay da on yıl önceki olayın başka bir versiyonudur. Bu son olayda bir kişi bulunmuş. Biz biliyoruz; devletlerin suikastler yapmak için mafya ile, farklı kiralık kesimlerle nasıl işler yaptıkları bellidir.

*Dosyanın içeriğinde neler var. Bazı bilgiler olduğu da yansıtıldı “sonra açıklayacağız” denildi. O bilgiler nedir?

Henüz dosyaya tam olarak ulaşamadık. Bu olaya ilişkin biz de kendimize göre araştırıyoruz. Bu girişim tek başına Paris’le sınırlı değil. Farklı yerlerde de bu tür girişimler oluyor, bazı duyumlar alıyoruz, ondan dolayı elimizde bilgiler var. Bazı şeyleri netleştirmeden de açıklamak doğru olmaz. Başka yerlerde de şüpheli durumlar var. Netleştirmek lazım. Paris benzeri saldırıların olabileceği yönünde bilgiler var. Biz de tedbir alıyoruz, bize birileri diyor ki “tedbirinizi alın”. Birileri bir organizasyon oluşturmuş, Paris merkezinde suikast yapılmış, üç şehit, üç yaralı var ve bu şehitlerden biri KCK Yürütme Konseyi Üyesi’dir. 34 yıldır Kürdistan özgürlük hareketi içinde hedef olan biriydi, DAİŞ ile olan savaşta ön saflarda savaşmış bir kadın hedef alınmış. Fail için, “yabancılardan hoşlanmıyor, ırkçı saiklerle gitti Kürtleri hedef aldı, öldürdü,” diyorlar. Irkçı bir saldırı olduğunu söylüyorlar. Bu bize mantıklı gelmiyor. İfadesinde de, “Ben Kürtlerden neden nefret ediyorum? Çünkü Suriye’de DAİŞ ile savaştılar, yakaladılar, öldürmediler cezaevine koydular” diyor. Şimdi birileri bizim buna inanmamızı istiyor ama buna inanmak için saf olmak lazım.

*İki saldırıda da aynı profil mi var?

Bu kişi olaydan 11 gün önce cezaevinden tahliye edilmiş… Peki, on gün içinde nasıl bu kadar mermi buldu, Kürtlerin yerini keşfetti. DAİŞ’ten nefret eden biri DAİŞ ile savaşta yaralanmış birini hedef alıyor ve ilk kurşunu ona sıkabiliyor. Bu çok tesadüfi bir şey değil. Olayın gelişimine baktığımızda derneğin kapısında vurmuş Evîn’i, sonra Abdurrahman ve Mîr Perwer’i vuruyor. Evîn arkadaşı önce göğsünden vuruyor, sonra gidiyor tekrar başına kurşun sıkıyor ölsün diye. Sen Kürtlerden nefret ediyorsan, niye derneğin içine girip hepsini kolaçan etmedin? Hedef belli… Vurunca geri gidiyor.
Burada hedefin gösterildiği, fotoğrafların ve bilgilerin olduğu, bu kişinin tek başına hareket etmediği, lojistik kısmının var olduğu, arkasında birilerinin olduğu ve bilgilerin verildiği kanaatindeyiz. Bu daha önceki gibi Ankara merkezlidir. Sakineler katledildiğinde, Ankara açıklama yaptı “bizim alakamız yoktur, kendi iç hesaplaşmalarıdır” dedi. Şimdi de “kriminal biri bulundu, bizimle ne alakası var, yabancılara yönelik kin ve nefretten dolayı bir saldırıdır” dedi. Olay açık ve net! Bu kişi cezaevinde kimlerle kaldı? Nasıl bir motivasyon gelişti? Babası, “oğlum cezaevinde değişti” diyor. Çıktıktan sonra kimlerle ilişkisi vardı? Nasıl hareket etti? Bütün bunların araştırılması lazım.
Fakat bu konuda rahat değilim! Ben Fransa devleti içindeki tüm kesimlerin yaklaşımının aynı olduğunu söylemiyorum. Ama gladyo kesiminin bu işte bilgi sahibi olduğu ve Türkiye gladyosu ile ilişkide olduğu yönünde kanaatim var. Mevcut Fransız hükümeti bu konunun ne kadar içinde? Kendi içlerinde de farklı düşünenlerin ve bir iç mücadelenin olduğunu düşünüyorum.

*Bu dosyada da gizlilik kararı var. Burada da aydınlatılmama ihtimali var mı? Bu nasıl bir sürece evrilir?

Bir önceki dosyada tecrübemiz ortada; tek sanıkla sınırlandırıldı. Ama bu dosyanın da Ömer Güney dosyası gibi tek faille kapatılmak istenmesi çabası var.
Kesinlikle bu işin içinde yer alan kesimler aynı şekilde tekrarlamak isteyecektir. Bu işin içinde Türkiye ve Fransa gladyosu olduğu kanaatim var. Hakikatin ortaya çıkması ve adaletin sağlanması için ciddi mücadele vermemiz gerekiyor. Biz de bu olayın tüm detaylarıyla ortaya çıkması için elimizden gelen çabayı göstereceğiz.

*Avrupa’daki Kürtlere, kurumlara, kadınlara karşı yapılan saldırılar ile önümüzdeki seçim sürecini birlikte nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şu anda Türkiye’yi yöneten zihniyet, 1925 Şark Islahat Planı kodlarıyla hareket eden bir zihniyettir. Şark Islahat Planı, Kürt jenosidinin yazılı halidir. Biz öyle görüyor ve öyle kabul ediyoruz. Kürt varlığı ve değerlerlerini ortadan kaldırma arayışıdır. Bu Rojava’da, Kuzey’de, Güney’de, Rojhilat’ta ve Avrupa’da da böyledir. Bu zihniyetle her Kürdün mücadele etmesi lazım. Tüm Kürtler hedeftedir. Herkes öyle görmeli, “bana dokunmuyor” değil, herkese dokunacak. Ön saflar yok edildiğinde arkadakilere sıra gelir. Şimdi eğer arkadakilere saldırmamışsa, farklı kesimlere saldırmamışsa; bu ön saftakilerin direnişinden dolayıdır. O yüzden ön saftakilerin direnişini herkes daha fazla güçlendirmeli, sahip çıkmalı ve arkasında durmalıdır. Bu zihniyet bir bütün olarak Kürdü yok etme çabası ve kararlılığını zaten açıkladı. Biz de bu anlayışı bilerek mücadele edeceğiz. “Bu işi bitiriyoruz, bitireceğiz” diyorlar ama mücadele büyüyerek devam ediyor. Bu bir parti mücadelesi değil bir halk mücadelesidir. 50 milyon nüfusu aşan bir halk ve potansiyel, bu kadar büyük tecrübe ve 50 yıllık mücadele, bu kadar yaratılmış değerler varken güçleri yetmeyecek, hüsrana uğrayacaklar.
Bu halk bir yerde boşluk yaratılsa da doldurabilecek potansiyele, bu hareket de her yönüyle saldırıları savuşturacak tecrübe ve imkânlara sahiptir. İnanıyorum bu halk başaracak.

*Tecridin ağırlaştırılmasını bu yaşananlarla bağlantılı mı görüyorsunuz?

İmralı kapıları kapatıldığında bu dışarıya ölüm olarak yansır. 2015’te İmralı kapıları kapatılmamış olsaydı bu kadar ölüm ve yıkım yaşanmayacaktı. Türkiye ekonomisi berbat durumda olmayacaktı. Çünkü bütün imkânlar savaşa yatırıldı. Refah içerisinde bir ülke yaratma imkânı daha fazla olacaktı. Bu anlamda tecride karşı durmak önemlidir. İmralı’nın kapısının açılması hepimizi, Türkiye’de yaşayan herkesi ilgilendiren, demokrasiden, insan haklarından yana olan, özgür bir yaşam, refah ve barış isteyen herkesi ilgilendiren bir arayıştır. Bu yönüyle üzerine daha fazla gitmemiz lazım. 2023’ü tecridin kırıldığı, özgürlüğün yaşandığı yıl haline getirmemiz lazım. İnanıyorum İmralı kapılarını açabilirsek ölümlerin önünü alabiliriz, savaşı durdurup çözümü de barışı da getirebiliriz. Başkaları 2023 yılını yıkımımız ve yok olma yılımız olarak ilan ettiler. Biz de bu yılı başarı ve özgürlük yılı olarak ilan ediyoruz ve bunu başarmak için de mücadelemizi sürdüreceğiz.

*Zübeyir Aydar’ın derdi ne?

E vallahi ben, gözümü açtığımda, kendimi bildim bileli haksızlığın yaşandığı bir ortam gördüm. Ezilmenin ve hor görülmenin yarattığı bir ortam gördüm. Kendimi bildim bileli buna karşı mücadele edilmesi gerektiğine inandım. Ben inkâra, zorbalığa, asimilasyona, yok edilmeye karşı direnen biriyim, bunu da kendime dert ettim.
Kişisel olarak çok rahat kendi başına bir yaşam kurabilirdim. Fakat kendimi hep görevli hissettim. Bu zulme karşı mutlaka birileri direnmeli, bu direnişçilerin safında yer almalı… Ben öyle gördüm, öyle inandım, öyle yaşadım, öyle de yaşıyorum…

#Türk #Fransız #gladyosu #Parisi #organize #etti

Kuraklık geleceğimizi karartıyor

Dünyada süren iklim değişimi Türkiye coğrafyasında hızla gelişirken, bu hızın temel nedeni yoğun doğa yağması. Wan’ın Misk ilçesinde ve Colemerg’in Cilo dağlarında bile kar yağışlarının yetersiz olması geleceğimizi karartıyor

Yusuf Gürsucu / İstanbul

Meteorolojik verilerin tutulmaya başlandığı 1930 yılından bu yana günümüzde rekorlar kırılıyor. Özellikle Aralık ve Ocak aylarında bulunduğumuz coğrafyada ortaya çıkan kuraklık, yaz aylarını cehenneme çevirebileceği ve son yıllarda giderek artan kış kuraklığı ise içinden çıkılamaz bir sarmala girdiğimizi gösteriyor. Meteoroloji Genel Müdürlüğü (MGM) verilerinde Aralık ayında Türkiye’nin önemli bölümü yağış almadı, ‘olağanüstü ve şiddetli kuraklık’ yaşandı. Türkiye’nin önemli bir bölümü olağanüstü ve şiddetli bir kuraklık yaşıyor. 2022 yılında Türkiye coğrafyasının çok büyük bölümüne kar bile yağmamış olması dikkat çekerken, meteorolojik öngörüler 2023’te kar yağışının batıda oluşmayacağı hatta mart sonuna kadar doğru düzgün yağmurların da görülmeyeceği yönünde.

Yeraltı suları tükeniyor

Yağmur yağışının azalması barajlarda büyük bir tehdidi ortaya çıkarırken, kar yağışının yetersiz oluşması ise yeraltı sularını kaybetme sürecine sürüklenmemize neden olacak önemli bir gelişme. Son yıllarda Türkiye coğrafyasının tamamında yeraltı suları 300-500 metrelere geriliyor. Yağışların yeterli olmaması kuraklığa yol açarken kuraklık ise yağışların oluşmamasını tetikliyor. Böylesi kısır bir döngü daha büyük kuraklıkları ortaya çıkaracak. Türkiye’de her yıl binlerce hektar orman varlığı yok ediliyor. İktidarın kesilen-yakılan daha doğrusu katledilen ağaçların yerine misliyle fidan dikiyoruz açıklamaları ise hiçbir anlam içermiyor.

Kürt coğrafyasında kar yok

Wan’da ortaya çıkan kuraklık ise bölge açısından kötü bir geleceğe işaret ediyor. 1870 metre rakımda bulunan Wan’ın Miks (Bahçesaray) ilçesinde aralık ve ocak aylarında 3-5 metreye ulaşan kar yağışı bu yıl ortada yok. Diğer yandan Colemerg’in (Hakkari) Cilo dağlarında da kar yağışının yok denilecek kadar az olması büyük bir kuraklık sürecine girildiğini gösteriyor. Türkiye coğrafyasından farklı bir durumun yaşanmadığı Kürt coğrafyasında süren ormansızlaşma, baraj ve HES’ler ile madenler bölgeyi yok oluşa sürüklerken, iklim değişimi yerel düzeyde gelişerek küresel sürece ekleniyor.

Antalya’da tüm zamanların rekoru

Meteoroloji 4. Bölge Müdürlüğü verilerine göre Antalya’da, meteorolojik verilerin tutulmaya başlandığı son 92 yılın aralık ayı maksimum sıcaklık ortalaması rekoru kırıldı. Ölçümlerin başlandığı 1930’dan bu yana daha önce 1960’ta 18,8 derece ölçülen maksimum sıcaklık ortalaması, aralık ayında 19,1’e ulaştı. Bu gelişme Avrupa ve tüm Türkiye coğrafyasında görülen sıcaklık artışlarından bağımsız değil. Bu yönüyle 1960 yılıyla kıyaslanması ‘olur böyle şeyler’ türünden bir duruma işaret etmiyor. Görülen sıcaklık artışları ve yağışsızlık büyük bir iklim sorununu ortaya çıkarıyor.

Yarı kuraklıktan kuraklığa

Türkiye’de doğa yağması dünya ortalamasının çok üzerinde. Türkiye yarı kurak bir iklime sahip olan bir coğrafyada yer alıyor. Buna karşın Türkiye’de su havzaları adeta yok edilirken yeraltı suları ise son 20 yılda bazı bölgelerde 5-10 metrelerden 400-500 metrelere gerilemiş durumda. Buna karşın iktidar 48 ilde 100 adet yeraltı barajı yapmaya soyunurken yeraltını da yerüstü gibi yok etme süreci başlatılmış durumda. Tüm bunlar Türkiye coğrafyasını yaz kuraklığından kış kuraklığına taşırken, kar yağışlarının oluşmaması kötü bir geleceğe sürüklenildiğini gösteriyor.

Kış kuraklığı can yakıcı

Kış aylarında kar yağışının azalması, yağmurların uzun süreli stabil yağışlar yerine sellere yol açan ani ve kısa süreli yağışlara bırakmış olması susuzluğun giderek yaklaştığının işareti. Kışları alçak basınca bağlı sıcak ve soğuk cephe hava hareketleri kuzeyden inerek Türkiye coğrafyasına yağmur ve kar getirirdi. Batı bölgelerde daha çok ortaya çıkan yüksek basınç nedeniyle kuzeyden giren yağışın güney bölgelere artık yeterince ulaşamadığı görülüyor. Metropollerin giderek büyümesi ve betona boğulması ile kentlerin yağış iklimi çoktan değişti. Bugün yaşanan meteorolojik kuraklığın bir süre sonra ciddi boyutlarda tarımsal kuraklığı ortaya çıkaracağı ise biliniyor.

Su kıtlığı çok yakın

Su kıtlığını ortaya çıkaran belli başlı etkenlerin başında bölgesel iklim şartları, kuraklık, çölleşme, ormansızlaşma, metropol sayılarının artması, sanayi havzalarının sınırsız su kullanımı ve yine özellikle sanayinin açtığı yeraltı kuyuları, su havzalarının yok edilmesi (enerji, maden vb.) gelmektedir. Tüm bu nedenlerin toplamı ise su kıtlığını ortaya çıkarmaktadır. Yaşanan su kıtlığının ekolojik krize bağlı gelişen iklim değişimiyle katlanarak artması bekleniyor. Tarımsal sulamalarda kullanılan salma su yöntemi aşırı su kullanımına neden olurken, kısa dönem içinde tarımsal alanların suyu bulamama tehlikesi ortaya çıkıyor.

#Kuraklık #geleceğimizi #karartıyor

Derelerin Kardeşliği’nden Ekoloji Konfederalizmi’ne

Doğa, kendi diliyle insanlığa bir şeyler öğretiyor. Dolayısıyla insanın da doğadan öğrendikleriyle birbiriyle ilişkilenmesi, birbirini doğanın diliyle tamamlaması gerekmektedir. Öğrenmeye saygı da bunu gerektiriyor. Bu tamamlama işi başarılmadan başka hiçbir insansal çaba tarih ve insanlık karşısında anlamlaşamayacaktır. Başta ekoloji hareketlerinin doğa karşında böyle bir sorumluluğu bulunmaktadır.

Doğadan öğrenilmiş “Derelerin kardeşliği”, kavramsal olarak müthiş bir tanımlamadır. Dolayısıyla o tanımlamanın içinde bulunanlar; ona örgütlü, bilinçli ve disiplinli yapısallık kazandırması gerekenlerdir. Nasıl ki, derelerin akarak birbiriyle buluşup, birbirini reddetmeden çaylara, çayların ırmaklara, ırmakların da nehirlere dönüşmesi gibi ekoloji hareketlerinin de aynı öz üzerinden kendi kendisini çoğaltması gerekmektedir. Hiçbir gerekçeye, hiçbir geri çekici etki ve nedene sığınmadan kendi kendisini çoğaltması gerekmektedir. Birbirine akmayan, birbirine ilgisiz dere olmayacağı gibi toplumsal doğada da birbirini tamamlayan, birbirine güç ve destek veren, birbirinde kendisini toplumsallaştıranlar özgürleşebilir.

Toplumsallaşma, içinde yaşanılan toplumsal gerçekliğin farklılık temelindeki çoğulculuğunu esas alarak gerçekleşebilir. Farklılıklarından güç almayı bilmeyenlerin çoğalması ve güçlenmesi de mümkün değildir. Onun için toplumsallaşmanın zıttı olan bencillik, bireycilik, şovenist ve onun en inceltilmiş hallerinden olan sosyal-şovenist duygu ve düşünceleri aşarak tüm farklılıklarda bütünleşmek gerekmektedir. İnsanlık tarihine az çok damga vurmuş olan düşünce biçimleri olan ister animist, ister mitolojik, ister dini, felsefi ve pozitivist bilim yöntemiyle kendini açığa vurmuş bütün hümanist ideolojiler de bencillik ve bireycilik toplumsallığa zarar verici olarak ele alınıp mahkum edilmiş; sağlıklı bir toplumsallığı sinsi sinsi kemiren kanser olarak tarif edilip çözümlenmiştir. Dolayısıyla tüm bunlardan bir şeyler öğrenerek kendi özgür birlikteliğimizin temel yapı taşlarını yaşadığımız her yerde inşa edebiliriz.

Kapitalist moderniteyle birlikte bireycilik, toplumun içine sızdırılmış her türlü kötülüğün kaynağı olarak tanımlanmıştır. Kapitalist canavarlar da bu kötülük ikliminden beslenerek kendini canavarlaştırmıştır. Lenin, “bir kapitalist başlangıçta ‘mutlak kâr’ için çaba sarf ederdi. Mutlak kârdan ‘yüzde yüz kâr’ etmeyi öğrendi. ‘Yüzde yüz kârdan yüzde iki yüz kâr’ etmeye başlayınca gözü döndü, ‘yüzde beş yüz kâra’ ulaştığında ise tamamen insanlıktan çıktı” derken bu canavarlaşma sürecini anlatmaktaydı.

Bu kapitalist canavarlık eliyle yaratılmış olan ulus devlet, kapitalist modernitenin bu hastalığını tüm topluma yaydı. “Mahşerin üç atlısına” binmiş ulus devletin, toplum için hiçbir yararı olamadığı halde toplum ona bağlandı. Çevrecisinden ekolojistine, hümanistinden feministine, Alevisinden Sünnisine, sol ve sosyalistinden demokratına kadar büyük bir çoğunluk toplumsal sorunları tartışırken ulus devletin tekçi argümanından kopamamakta, onun dili ile konuşmaktadır.

Greenpeace, bunun tipik bir örneği olmuştur. Yani adına “Yeşil Barış” denilen dünyanın en ünlü çevre hareketi Cudi Dağı’na sahip çıkamamıştır. Çünkü Cudi Dağı, Kürdistan coğrafyasında bulunuyor. Ve orada bir soykırım uygulanıyor. Oysa mitolojik de olsa Cudi Dağı tufan hikayesiyle özdeş bir mekandı. Yani Dünya Kültür Mirasları arasında olması gereken bir dağ. Özellikle İslam alemi için en kutsal bir mekandır. Cudi Dağı, Kuran’a kadar indirgenmiş, zalimler topluluğunun Allah’ın rahmetinin uzaklaştırıldığı yer olarak tarif edilmiştir Cudi Dağı. Ama adı “Yeşil Barış” olan dünyanın en büyük çevre hareketi Cudi Dağı’nı korumayı reddetmiştir. Çünkü savaş karşıtı değildir. Bu anlamda akan bir dere de değildir. Sistem havuzunda yaşayan bir akımdır.

Onun için “Derelerin Kardeşliği”ne gerçekten inanmış ve ona gönül vermiş olanların hızla birleşerek kendilerini örgütlü bir güce dönüştürmeleri gerekmektedir. Bu başarılmadan sonuç alıcı bir mücadele geliştirilemez. Kürdistan’da yürütülen savaşın gölgesi altında tüm Türkiye ve Kürdistan talan ediliyor. Ekolojik yıkım, yağma ve talan hemen her tarafı sarmış durumdadır. Malatya belki bunun için en bariz örnektir. 12.146 km kare olan Malatya coğrafyasında tamı tamına 1074 adet ekolojik yıkım proje uygulaması var. Yani her kilometre kareye bir proje düşüyor.

Her yerel kendi iç yapısında birleşerek bir özsavunma gücü oluşturabilir. Derelerin Kardeşliği’ne doğru bir anlam kazandırılacaksa işe buradan başlayarak yerelden genele doğru bir örgütlü mücadele geliştirmek gerekiyor. Demokratik Konfederalizm tam da böyle bir ihtiyacı karşılayacak örgütlenme modelidir. Her yerelin kendi sorunlarını kendisinin tartışacağı ve tartışmalarının sonucunda oluşturacağı kararları da kendisinin alacağı bir özyönetim biçimidir.  Demokratik Konfederalizm, elbette bir devlet sistemi değildir. Halkın, devlet olmayan bir özyönetim sistemidir. Yatay genişlikte halkın öz iradesine dayalı yaygın örgütlenmelerle kendi kendisini öz güç ve öz yeterlilik ilkeleri üzerinden büyüteceği bir örgütlenme alanıdır.

Böyle bir örgütlü alan yaratılmadan halkın bilinçlenmesi, bilinçli ekolojik yaşama katılması mümkün değildir. Bilinçsizlikten kaynaklı olarak genel bir söylem olarak “yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarımız” diyor. Bu temel ekolojik ilkelere, ekolojik yaşam kültürüne ulaşamamanın sonucunda açığa çıkan tanımlamalar oluyor. Oysa ekoloji mücadelesine katılan birinin en başta doğayı kâr edilecek bir zenginlik kaynağı olmaktan çıkararak, yaşanacak yer kılması gerekiyor.

Bunun için de öncelikle bilinçli mücadele araç ve yöntemlerini oluşturmalıyız. Doğadan öğrendiğimiz Derelerin Kardeşliği’ne de toplumsal yaşamımızda böyle bir anlam kazandırabiliriz.

 

 

 

#Derelerin #Kardeşliğinden #Ekoloji #Konfederalizmine

‘Seferberlik ruhuyla hesabını sormalı’

Sakine Cansız, Fidan Doğan, Leyla Şaylemez’in Paris’te katledilmesinin üstünden 10 yıl geçti. Türkiye ve MİT’in rolü itiraf ve belgelerle ortaya çıksa da Fransa ve Türkiye birlikte hareket ederek karartma yaptı. Gazeteci Sara Aktaş, kadınların seferberlik ruhu ile katliamcılardan hesap soracağını söyledi

Selman Çiçek

Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylamez’i ve katliamı gazetemize değerlendiren gazeteci Sara Aktaş, cinsiyetçi moderniteyi temelinden sarsan ve Kürt kadınların uyanışında simge olanların hedef alındığını kaydetti: “Üç devrimci kadının adım adım özgürlüğü işlediği sokaklarda şimdi miraslarını devralan binlerce Kürt kadını mücadeleye devam ediyor.”

PKK kurucularından Sakine Cansız (Sara), Kurdistan Ulusal Kongresi (KNK) Paris Temsilcisi Fidan Doğan (Rojbîn) ve Kürt Gençlik Hareketi üyesi Leyla Şaylemez’in (Ronahî) 9 Ocak 2013 tarihinde Fransa’nın başkenti Paris’te suikastla katledilmelerinin üzerinden 10 yıl geçti. Türkiye’de resmi olarak ilk kez İmralı’da PKK Lideri Abdullah Öcalan ile görüşmelerin başlatıldığı bir süreçte gerçekleştirilen katliama dair Türkiye ve MİT’in rolü itiraf ve belgelerle ortaya çıksa da ne Fransa ne de Türkiye’de başlatılan soruşturmada yol alındı.
Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylamez’in katledilmesini gazetemize değerlendiren Aktaş, üç kadın öncünün katledilmesinin hiç tesadüfi olmadığını ve yaşanan sayısız tanıklıktan bildiklerini söyledi.

Devrimci sinerjiye dönüştü

Katliamla ne amaçlandığının on yıldır çok yönlü bir biçimde tartışıldığını belirten Aktaş, “Zira Kürt kadınlarının erke ve erkeklik ideolojisine meydan okuyuşu erkek faşizmi karşısındaki görünür mücadelesi giderek daha etkili olmaya başlamış ve devrimci bir sinerjiye dönüşmüştür. Bu hareketin dayandığı ideoloji bugün artık Latin Amerika’dan Avrupa’ya, Avrupa’dan Ortadoğu’nun en ücra köşesine kadar tartışılır ve kadınları etkiler hale gelmiştir. Bu bakımdan Kürt kadın hareketinin politik arka planı, kadın özgürlüğüne dair görüşleri ve yarattıkları somut gelişmeler oldukça dikkat çekmiş ve egemen tüm güçler gibi faşist Türk devletinin de hedefine girmesine yol açmıştır” diye konuştu.

Kurucu irade hedeflenmiştir

Katliam sürecini ve sonrasını üç başlıkta değerlendiren Aktaş, ilk olarak dönemin siyasal gelişmeleri ve atmosferini hatırlatarak şunları söyledi: “Şunu peşinen bir kez daha belirtmekte fayda var; bu saldırı ile öncelikle Kürt kadın hareketinin yarattığı örgütlü güç ve Sakine Cansız yoldaşın şahsında Kürt özgürlük hareketinin belleği, kurucu iradesi hedeflenmiştir. Zira Kürt kadın hareketi ya da kadınlar ilk süreçlerden itibaren Kürt özgürlük hareketinin can damarları ve emekçileri olmuştur. Hareketin kurduğu yeni ahlak, insan ilişkileri ve hak algısının baş mimarları olmuşlardır. Bu anlamda onların şahsında Kürt özgürlük hareketi içinde yaratılan bu yeni yaşam ve ahlak hedeflenmiştir. Kürt kadın hareketi, bugün Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun en önemli dönüştürücü gücü, AKP iktidarı karşısında ise en büyük devrimci enerjidir.”

İlk hedef kadındır

Tarihsel olarak da günümüzde de dünyanın her yerinde totaliter, faşist muhafazakar, cinsiyetçi iktidar ve liderlerin cinsiyetçi söylem ve politikalarının ilk hedefinin dolaylı ya da direkt örgütlü kadın mücadelesi ve kadınlar olduğuna dikkat çeken Aktaş, bu perspektifi de ikinci madde olarak ele aldı. Aktaş, tüm savaş ve çatışma süreçlerinde faşist erkek zihniyeti ve eliyle kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere sayısız suç işlenmiş olmasına rağmen uluslararası hukuk bağlamında cezalandırılmadığını söyledi.

Bosna Savaşı’nda olduğu gibi

Aktaş değerlendirmesini şöyle sürdürdü: “Devlet merkezli milliyetçiliğin toplumsal cinsiyet kimlikleri boyunca ürettiği iktidar ilişkilerinin yarattığı kadın katliamlarının açığa çıkarılması bir erkek adaleti gereği tarih boyunca engellenmiştir. Bunların sonucu ağır tahribatlar olmuştur. Örneğin Bosna Savaşı’nda da görüldüğü gibi, milliyetçi söylemlerle cinsiyetçi söylemler iç içe geçmiş ve bir anlamda kitlesel tecavüzlerle etnik temizlik hedeflenebilinmiştir. Aynı faşist zihniyet Kürt kadın hareketine karşı da katmerli bir şekilde saldırılar sürmesine rağmen aynı şekilde bu katliamların üstünü örtmekte ve adaletin gerçekleşmesini engellemektedir.”

Cinsiyetçi moderniteyi sarsıyor

Aktaş, yaşanan gelişmelerin tarihsel değerlendirmesinin son maddesinde ise katliamın Kurdistan’da yürütülen savaş ve AKP-MHP iktidarının kirli politikalarla bağlantısı olduğunu söyledi. AKP’nin 2000’li yıllar boyunca kadınlar ve erkeklerin ittifakını; cinsiyetlendirilmiş sosyal politikalarla, cemaatlerle kazanacağını umduğunu belirten Aktaş şu ifadelere yer verdi: “Bu strateji sonuç vermeyince gerekli biatı zorla elde etmek için her türlü saldırganlığı olağan hale getirdi. Ancak Kürt Özgürlük Hareketi’nin kadınlara vaat ettiği etik, özgürlük ve kimlik karşısında fazla bir başarı elde edemedi. Çünkü hayattan tamamıyla dışlanmış kadınların bu hayata muhalif olarak, isyankar olarak dahil olmaları devletin uyguladığı tüm köleleştirici politikaların yok sayılması, boşa çıkarılması anlamına geliyordu. Kadınların Kürt Özgürlük Hareketi içinde her düzeyde irade ve karar gücü olarak var olmaları bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm cinsiyetçi modernite projesinin temelini sarsmaktadır. Bu bakımdan devlet kendini ancak bu kadınları cezalandırarak, yok ederek yeniden inşa edebileceğini düşünmekte ve bu saldırıları günümüze kadar sürdürmektedir.”

Kürt kadınların uyanışı hedef

Kürt kadın siyasetçilerin katledilerek bütün Kürt kadınların sesinin kısılmak istendiğine dikkat çeken Aktaş, Sakine Cansız’ın mücadelesini şu sözlerle özetledi: “Sakine Cansız’ın bizzat yaratıcılarından biri olduğu, inandığı ve savunduğu Kürt hareketini, uğruna en zalimane ve barbar uygulamalara maruz kaldığı yaşam ve mücadele ilkelerini ve bunun sonucunda kazandığı değer ve anlamın hedeflendiğini belirtmek mümkündür. Kürt kadınlarının ‘uyanışında’ simge olan Sakine Cansız yoldaş ve yol arkadaşlarının verdiği olağanüstü mücadelenin dünyaya yansımaları düşünüldüğünde sadece Kürt kadınları değil Türkiye, Ortadoğu ve dünyada kadın mücadelesine dair söyleyecek sözü olan tüm kadınların hedefleyen boyutların olduğunu da belirtmek mümkündür. Bu temelde Sakine Cansız yoldaş şahsında bu hareketin belleği hedeflenmiş, Fidan Doğan şahsında dünyadaki Kürt kadınların sesi hedeflenmiş, Leyla Şaylemez şahsında ise Kürt kadınlarının gençlik dinamizmi hedeflenmiştir diyebiliriz.”

Düşmanlarının yüreklerine akan korkular

Üç kadın şahsında erkek egemen, gerici, kadın düşmanı siyasetin karşısında halkına, yaşam alanına, kendi hayatına söz ve karar hakkına sahip çıkarak faşist devlet zihniyetine karşı direnen tüm kadınların hedeflendiğini belirten Aktaş şunları kaydetti: “Onların katledilişi, kadın özgürlüğüne ve kadın kimliğine yapılmış bir saldırıydı aynı zamanda. Onların şahsında ete kemiğe bürünmüş devrimci kadın kimliğinin kendisi hedeflenmiştir. Kuşkusuz üç devrimci kadının adım adım özgürlüğü işlediği sokaklarda şimdi miraslarını devralan binlerce Kürt kadını mücadeleye devam ediyor. Tarih boyunca kadınların özgürlük mücadelesinde varoluşları, imha edilmesi gerekli bir tehdit olarak görülür. En önde mücadele eden kadınların hoyratça ve hunharca katledilişin arkasında yatan gerçek egemenlerin o büyük korkusudur. Evet, Sakineler Fidanlar ve Leylalar yüreklerimize akan bir hüzün olurken düşmanlarının yüreklerine akan korku oldu. Bu hüzün bizim isyanımızı büyütüp, öfkemizi çoğaltırken düşmanlarının korkularını çoğalttı.”

Devrimci kadın gücü

Aktaş, Kürt kadın hareketinin Fransa’daki temsilcisi Evîn Goyi’nin (Emine Kara) de 23 Aralık 2022’de katledilmesinin elbette tesadüfi olmadığını ve 9 Ocak 2013 katliamında amaçlanan konseptin bir devamı olduğunu söyledi. Aktaş, on yıldır Kürt kadın hareketinin talep ettiği gibi Fransa hükümeti, yargı organlarının işlerini yapabilmesi ve 2013 katliamının emrini verenleri yargılayabilmesi için, istihbarat servislerinin elindeki bilgi ve belgelerinde “devlet sırrını” kaldırıp dosya hakimi ile paylaşmış olsaydı bugün farklı bir durumun yaşanabileceğini söyledi.
Aktaş, kadın mücadelesinin önemine dikkat çekerek şunları ekledi: “Rosa’dan Sakinelere, Sakinelerden Sevelere, Sevelerden Nagehan ve Evinlere uzanan, devrime adanmış kadınların hayatlarına kastetmek egemen erkek stratejilerinin ve faşist devlet aklının örgütlü ve direnen kadın mücadelesine karşı olan büyük korkusunu ifade etmektedir. Nitekim onlar direnmenin başlı başına muazzam bir tavır olduğunun, devrimci bir kadın gücü ve iradesi açığa çıkarmanın simgeleşmiş isimleridir. Sonuç olarak tüm kadınların seferberlik ruhu ile bu katliamların hesabını sorması ve ve yeni katliamlara giden yolları azmi ve iradesi ile tıkaması gerekmektedir.”

‘Önce kadınları vurun’ anlayışı

Bu politikalarla Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in özgürlük iradelerinin teslim alınmaya çalışıldığını ve onlar nezdinde bütün kadınlara mesaj gönderildiğini kaydeden Aktaş, AKP iktidarının da, Latin Amerikalı faşist general gibi ‘Önce Kadınları Vurun’ şiarına sıkı sıkı sarıldığını söyledi. Aktaş, bu tutumun AKP iktidarının savaş ve katliam siyasetine, savaş politikalarına karşı mücadelede öncülük eden kadın siyasetçilerin neden hedef alındığını açıkça gösterdiğini belirtti.

 

#Seferberlik #ruhuyla #hesabını #sormalı

Êlih’te sobadan zehirlenen bir kişi yaşamını yitirdi

Êlih merkeze bağlı Suçeken köyünde sobadan zehirlenen 87 yaşındaki Mahmut Baldak yaşamını yitirdi

Êlih merkeze bağlı Suçeken köyünde yaşayan Remziye ve Mahmut Baldak çiftçi, dün gece yaktıkları sobadan yükselen dumanlar nedeniyle zehirlendi. İddiaya göre, Baldak çiftçi, ısınmak için dün gece sobayı yaktıktan sonra uyudu. Sabah saatlerinde çiftten haber alamayan yakınları eve geldi.

Mahmut Baldak ve Remziye Baldak’ı hareketsiz halde bulan yakınları, durumu sağlık ekiplerine haber verdi. Olay yerine gelen sağlık ve jandarma ekipleri, çiftçi hastaneye kaldırdı. Mahmut Baldak, bütün müdahalelere rağmen hayatını kaybetti. Eşi Remziye Baldak’ın ise hayati tehlikesi sürüyor.

HABER MERKEZİ

#Êlihte #sobadan #zehirlenen #bir #kişi #yaşamını #yitirdi

Ukrayna-Rusya arasında esir takası

Ukrayna Devlet Başkanlık Ofisi, Rusya ve Ukrayna arasında esir değişimi yapıldığını ve 50 Ukraynalı askerin serbest bırakıldığını açıkladı. Rusya Savunma Bakanlığı ise yaptığı açıklamada, 50 Rus askerinin serbest bırakıldığını belirtti

Rusya ile Ukrayna arasında en son 31 Aralık 2022’de yapılan esir takasının ardından bugün yeniden esir değişimi gerçekleştirildi. 50 Ukraynalı asker ile 50 Rus asker serbest bırakıldı.

Ukrayna Devlet Başkanlık Ofisi Başkanı Andriy Yermak, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, Rusya ile Ukrayna arasında yapılan esir değişimi sonucu 50 Ukraynalı askerin serbest bırakıldığını kaydetti.

Bunun son esir takası olmayacağını vurgulayan Yermak, “Görevimiz, tüm insanlarımızın geri getirilmesidir ve bunu yerine getireceğiz.” ifadesini kullandı.

Rusya Savunma Bakanlığından yapılan açıklamaya göre de Ukrayna tarafıyla müzakere sonucunda 50 Rus askeri serbest bırakıldı. Askerler, bakanlığa ait uçaklarla başkent Moskova’ya ulaştırılacak.

Rusya ile Ukrayna arasındaki son esir takası, 31 Aralık 2022’de yapılmıştı.

DIŞ HABERLER

#UkraynaRusya #arasında #esir #takası

Heyet Tehrîr El Şam’dan Efrîn’e büyük askeri sevkiyat

Heyet Tehrîr El Şam, Türkiye ve paramiliter grupların kontrolündeki Efrîn’e büyük bir askeri güç gönderdi

Heyet Tehrîr El Şam (Cebhet El-Nusra) adlı paramiliter güçler, Türkiye ve bağlı silahlı gruplar kontrolündeki Kuzey ve Doğu Suriye kenti Efrîn’in Cindirês ilçesine büyük bir askeri güç gönderdi. ANHA’da yer alan haberde, gönderilen askeri teçhizat içinde tank, tanker, panzer, ağır kamyonlar ve motosiklet olduğu belirtildi.

HABER MERKEZİ

#Heyet #Tehrîr #Şamdan #Efrîne #büyük #askeri #sevkiyat

Pasifik ülkesi Vanuatu’da 7 büyüklüğünde deprem

Pasifik’teki ada ülkesi Vanuatu’da 7 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Tsunami uyarısı yapıldı.

Pasifik’teki ada ülkesi Vanuatu’da 7 büyüklüğünde deprem meydana geldi.

ABD Jeolojik Araştırma Merkezi (USGS), merkez üssü Vanuatu’nun Polt Olry kentinin 23 kilometre kuzeybatısı olan depremin, yerel saatle 15.32’de meydana geldiğini duyurdu. 27,7 kilometre derinlikte kaydedilen deprem, Solomon Adaları’nda da hissedildi.

Pasifik Tsunami Uyarı Merkezi, merkez üssünün 300 kilometre çevresindeki sahil şeridi için tsunami uyarısı yaptı.

Depremde can veya mal kaybı olmadı.

Vanuatu, dünyada en çok deprem ve volkanik patlamanın meydana geldiği Pasifik Okyanusu’nu boydan boya kateden “Pasifik Ateş Çemberi” fay hattında yer alıyor.

DIŞ HABERLER

#Pasifik #ülkesi #Vanuatuda #büyüklüğünde #deprem