Ana Sayfa Blog Sayfa 111

Suriye’deki Yeni Siyasi Konsey’i Alevi Toplumuyla Kucaklıyoruz

Avrupa Arap Alevileri Federasyonu, ‘Orta ve Batı Suriye Siyasi Konseyi’nin kuruluşunu coşkuyla karşılayarak, bu adımın halkın kendi kaderini tayin etme yolunda cesur bir girişim olduğunu vurguladı. Konsey, Alevi topluluklarının karşılaştığı zorluklar ve onurlu mücadeleleri adına önemli bir yapı olarak öne çıkıyor.

Kuruluşu, Şam hükümetine bağlı güçler ve Türkiye’ye bağlı paramiliter gruplar tarafından hedef alınan Alevileri temsil ediyor. Konsey, laik ve çoğulcu bir Suriye için federal sistemin en uygun model olduğunu belirtiyor. Bu bağlamda, konseyin kuruluşunun halkın özgürlük ve onurlu yaşam mücadelesinde yeni bir sayfa açtığı ifade ediliyor.

Federasyon, konseyin kurucu üyelerini yürekten kutlarken, bu girişimin yalnızca bir siyasi yapı olmanın ötesinde, Orta ve Batı Suriye’deki Alevi topluluklarının varlık iradesinin ve özgürlük taleplerinin somutlaşmış hâli olduğunu belirtiyor. Bu gelişme, yıllardır susturulmak istenen seslerin artık daha gür ve özgüvenle yükseldiğini gösteriyor.

Federasyon, bu tarihi adımın umutları tazelediğini ve daha adil, onurlu bir geleceği inşa etmek için bir araya gelinmesi gerektiğini vurguluyor. Alevi toplulukları, bu yeni oluşumla birlikte, daha güçlü bir sesle kendi haklarını savunma mücadelesine devam edeceklerini ifade ediyor.

Alevilerin sesi: Orta ve Batı Suriye Siyasi Konseyi kuruldu

Şam hükümetine bağlı güçler ve Türkiye’ye bağlı paramiliter gruplar tarafından hedef alınan Alevileri temsil etmek amacıyla “Orta ve Batı Suriye Siyasi Konseyi” kuruldu. Bu yeni siyasi oluşum, federal bir yönetim sisteminin benimsenmesi gerektiğini vurguladı. Konsey, federal yapı aracılığıyla bölgesel adalet, barış ve yurttaşların kendi işlerini yönetme konusunda aktif katılımı hedefliyor.

Kuruluş, Lazkiye, Tartus, Humus ve Hama’nın bazı bölgelerini kapsayan federal bir siyasi yapı kurma çabalarının parçası olarak ortaya çıktı. Açıklamada, bu yapının uluslararası insan hakları hukuku ve ilgili sözleşmelere uygun olacağı ifade edildi. Ayrıca, BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararına bağlı kalınarak 18 ay içinde geçici bir yönetim kurulunun oluşturulacağı ve yeni bir demokratik anayasa hazırlanacağı belirtildi.

Konsey, mevcut otoriteyi ‘terörist’ olarak nitelendirerek, Suriye geçiş hükümetinin liderlerinin tutuklanmasını talep etti. Geçiş adaleti çerçevesinde, insanlığa karşı suçların Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşınması ve bağımsız soruşturma mekanizmalarının oluşturulması gibi öneriler de gündeme getirildi. Ayrıca, devlet çalışanlarının haksız yere görevden alınmasının önlenmesi ve zorla göçün engellenmesi konuları da vurgulandı.

Orta ve Batı Suriye Bölgesi’nde sistematik yıkım ve acil yardıma ihtiyaç duyan bölgelerin tanınması çağrısı yapıldı. Konsey, federal yönetim sisteminin Suriye’de demokratik, sivil ve istikrarlı bir devlet inşa etmek için en uygun model olduğunu savunarak, ulusal uzlaşının bu sistemle sağlanabileceğini ifade etti.

Konseyin kurucu isimleri arasında Amjad Badran, Salah Nayouf, Issa Ibrahim ve diğerleri yer alıyor. Kuruluş, Suriye toplumunun tüm kesimlerinin haklarına saygı göstererek adalet, vatandaşlık ve insan hakları temelinde bir model oluşturmayı amaçlamaktadır.

Aleviler Ne Yapacak? ERGİN DOĞRU

0

Türkiye’nin en temel ve uzun yıllar boyunca gündemde kalan sorunlarından biri olan Kürt meselesinin eşit, özgürlükçü ve demokratik çözümü açısından yeni bir aşamaya girilmiş durumda. Sayın Öcalan’ın 27 Şubat’ta “barış ve demokratik toplum süreci” olarak adlandırdığı bu yeni dönem, toplumda farklı tepkiler yaratsa da önemli bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Özellikle Bahçeli’nin zaman zaman ezber bozan ve şaşırtıcı açıklamaları umut yaratmış olsa da, AKP-MHP iktidarına duyulan güvensizlik nedeniyle toplumun geniş bir kesiminde derin bir kaygı da yaşanıyor. Tüm eksikliklerine rağmen süreci özetlemek gerekirse; barış ve demokratik toplum arayışı sancılı da olsa ilerlemeye devam ediyor. Şimdi herkesin sorduğu temel soru şu: Kürt meselesinin eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik çözümü gerçekten mümkün mü?

Neden Barış Önemli?

Kürt meselesine yönelik inkâr ve imha temelli yaklaşım, yaklaşık yarım asır boyunca büyük acılar ve yıkımlar doğurdu. Kirli savaşın yol açtığı yıkım sadece can kaybıyla sınırlı kalmadı; ekonomik çöküntü, dışa bağımlılık, anti-demokratik uygulamalar, hukuksuzluk ve toplumsal çürüme ülkeyi neredeyse yönetilemez hale getirdi. Bununla birlikte toplum kutuplaştırıldı, karşılıklı çatışma riski büyüdü; etnik, inançsal ve sınıfsal bir boğazlaşmanın eşiğine gelindi.

Hamas’ın 7 Ekim saldırısından sonra hegemonik güçlerin bölgeyi yeniden dizayn etme çabaları, çıkmazdaki Türkiye’yi doğrudan etkilemiştir. Bu durum, aynı zamanda Türkiye’yi bölgesel bir savaşın yıkımıyla yüzleşme tehlikesine de sürüklemektedir. Resmi ideolojinin yeni versiyonu olan neo-Osmanlıcı, yayılmacı ve inkârcı rejimin yol açabileceği felaketin ayak sesleri duyulmaktadır.

İç ve dış dinamiklerin zorlamasıyla başlatılan barış ve demokratik toplum süreci bu nedenle daha da anlam kazanmış, daha da önemli hale gelmiştir. Barış, sadece silahların susması değil; toplumun kendi değerleriyle yeniden buluşması ve eşit, özgür, demokratik bir yaşamın inşası anlamına gelir. Egemenlerin demokrasinin ve halk güçlerinin üzerinde sallandırdığı hukuk sopası ve şiddet aracı ellerinden alındığında, manipülasyon ve rıza üretimi de zorlaşacaktır. Bu da, yaşadığımız coğrafyanın yeniden nefes alması anlamına gelir.

Sürece Yaklaşımlar

Barış ve demokratik toplum sürecinin önündeki en büyük engel, yalnızca egemenler ya da süreç karşıtları değildir. Asıl sorun, bu süreci doğru anlamayan ya da gereğini yerine getirmeyen özgürlükçü ve demokratik güçlerdir. Hiçbir kazanım birilerinin lütfuyla var edilemez ve kalıcı hale getirilemez.

Özellikle ultra-Kemalist kesim ve bazı milliyetçiler tarafından yürütülen “kandırılacağız”, “başkanlık istiyor”, “tüm kazanımlar kaybedilecek” söylemleri sürece zarar verdiği gibi, esasen iktidar ve süreç karşıtlarının elini güçlendirmektedir. Elbette siyaset kazanmaya odaklıdır ancak bazı tarihsel dönemler vardır ki, bu süreçler basit al-ver pazarlıklarıyla değerlendirilemez.

“Kandırılacağız” yaklaşımı, aslında kendine güvensizliğin bir ifadesidir. Oysa barış, demokrasi ve özgürlük mücadelesi; büyük bir deneyim ve kolektif aklın ürünüdür. Halklaşmış bir irade kandırılamaz; çünkü kararlaşma, kolektif bir birikimin sonucudur. Böylesine güçlü bir irade ne aldatır, ne de aldanır.

“Ne kazandık?” sorusu ise, halkların bugüne dek elde ettiği önemli kazanımların inkârı anlamına gelir. Demokratik özgürlük mücadelesi, ağır bedeller pahasına da olsa çok şey kazandırmıştır. En önemlisi, Kürt halkının varlığı üzerindeki inkâr ortadan kaldırılmıştır. Kürtler, örgütlü yapısı ve iradesiyle artık sadece Türkiye’de değil, bölge ve dünya ölçeğinde dikkate alınan, diplomasi yürüten bir aktör haline gelmiştir. Kürt hareketinin paradigması somut sonuçlar doğurmuş, özellikle Rojava örneğinde olduğu gibi özgürlüğün adı olmuştur. Böyle bir kazanıma ulaşan Kürt halkı “ne kazandık” diyebilir mi?

Elbette esas olan Kürtlerin, Alevilerin ve tüm halkların eşit, özgür bir yaşamının garanti altına alınmasıdır. Ancak mevcut kazanımları görmezden gelmek iyi niyetle açıklanamaz.

Öte yandan “Erdoğan başkan olmak istiyor” söylemi de anlamlı değildir. Her siyasetçi bir şey olmak isteyebilir. Ancak birinin ne olmak istediği üzerinden halkların sürecin dışında kalması doğru olmaz. Erdoğan başkanlığı da, padişahlığı da isteyebilir; bu gerçeklik halkların özgürlük arayışından vazgeçmesini gerektirmez.

Aleviler Sürecin Dışında Kalamaz

Türkiye tarihsel bir süreçten geçerken, toplumsal kesimler ve kimlikler de bu yeni dönemde kendilerini konumlandırma çabasında. Siyasal İslamcılar, milliyetçiler, Kemalistler, demokratlar ve sosyalistler pozisyonlarını almış durumda. Etnik ve inançsal kimliklerden işçilere kadar herkes yeni döneme yönelik tavırlarını belirliyor. Bu tabloya baktığımızda, toplumun büyük bir kesiminin barış ve demokratik toplum sürecini desteklediğini görebiliyoruz. Savaştan, çatışmadan ve kutuplaşmadan beslenen küçük bir kesim ise sürece karşı çıkıyor, medya aracılığıyla süreci provoke etmeye çalışıyor.

Bu yeni süreçte herkes bir pozisyon alırken, Alevilerin tavırsız kalması ne mümkündür ne de doğrudur. Alevilik, inancı, felsefesi ve sosyal karakteri gereği barışa en yakın toplumsal kesimdir. Alevilik bir barış inancıdır. Bu nedenle, Demokratik Alevi Hareketi de sürecin başlamasıyla birlikte harekete geçmiş; Türkiye ve Avrupa’da barış temalı çalıştaylar, toplantılar ve konferanslar düzenlemiştir.

Ancak başlangıçtaki bu olumlu girişim, maalesef kurumsallaştırılamamış ve derinleştirilememiştir. Demokratik Alevi Hareketi’nin bileşenleri süreci örgütlü biçimde yürütmek yerine, izlemekle yetinmiştir. Bu da süreci zayıflatmıştır. Oysa Alevi örgütlülüğü, barışın rengini belirleyecek ve sürecin ilerlemesini sağlayacak önemli bir güçtür.

Demokratik Alevi Hareketi’nin barış konusunda ikircikli davranma lüksü yoktur. Çünkü barış, herkes kadar Alevilerin de özlemidir. Alevi sorunu çözülmeden Türkiye demokratikleşemez; aynı şekilde barış ve demokrasi olmadan da Aleviler eşitlik ve özgürlük temelinde var olamaz ve kendini geleceğe taşıyamaz.

Bugün Türkiye yeni bir süreci test etmektedir. Bu süreçte barışın hâkim kılınması için Aleviler de tüm toplumsal kesimler gibi aktif bir rol üstlenmeli, sürecin öznesi olmalıdır. Barışla kaybedilecek bir şey yoktur. Oysa çatışmalı süreçte herkes gibi Aleviler de çok şey kaybetmiştir. Bu nedenle, sürece dair iktidarın yaklaşımını ya da samimiyetini gerekçe göstererek kabaca bir redçiliğe savrulmak Alevilere bir şey kazandırmaz.

Aleviler “istemeyiz” demek yerine, ne istiyorlarsa onu elde etmek için mücadele etmelidir. Geçmişte olduğu gibi, birileri bugün de Alevileri bir yere hapsetmek, onlara “gömlek biçmek” isteyebilir. Bu yaklaşım karşısında Alevilerin yapması gereken, barış, demokrasi ve özgürlük mücadelesi yürütmektir. Barışın öznesi, hatta öncüsü olmak Alevilere çok şey kazandıracaktır. Çünkü Aleviler, bu coğrafyada İslam’ın girişinden bu yana barışı tam anlamıyla yaşayamamış; hep inkârın ve zorun mağduru olmuşlardır. Bu nedenle barışın toplumsallaşması, kalıcı hale gelmesi ve ülkeyi demokratikleştirmesi herkes kadar Aleviler için de hayati bir önem taşımaktadır.

Sonuç

Aleviler, Türkiye’de yürütülen barış ve demokrasi mücadelesinin dışında kalamaz. Barışın olmadığı yerde demokrasi de, özgürlük de, kardeşlik de olmaz. Halkların eşitlik ve özgürlük temelinde birleşmesi, ancak barışın toplumsallaşmasıyla mümkündür. Bu nedenle, barışı en güçlü sesimizle haykıralım; barışın kavgasını verelim. Sevgi, kardeşlik ve barış inancı olan Aleviliğin gereğini yapalım. Barışla kazanalım, barışla eşit ve özgür yarınları birlikte kuralım.

Semah Dergisi

Suriye’de Alevilerden Özerklik İddiası

Suriye sahil hattında yaşayan Alevi topluluklarının “özerklik ilan ettiği” yönündeki haber ve paylaşımlar son günlerde gündeme damga vurdu. Özellikle sosyal medyada ve bazı bölgesel yayın organlarında “Şeyh Selim Narlı önderliğinde özerk yönetim ilan edildi” iddiası dolaşıma girdi.

Yerel Kaynaklardan Gelen İddialar

16 Nisan 2025’te kimi internet sitelerinde “Suriye’de özerk yönetim ilanı” manşetiyle bir haber yayımlandı. Haberde, Lazkiye ve Tartus çevresinde Alevi grupların “ademi merkeziyetçi yönetim” talep ettiği ileri sürülmüştü. Bu günde Sosyal medyada “Suriye Orta ve Batı Siyasi Meclisi” isimli bir yapılanmanın kuruluş sürecinde olduğu iddia edildi.

Canlı Yayında Gündem Oldu

Erdal Er’in YouTube kanalında gazeteci Sarkis Kassargian konuk olduğu canlı yayında, “Alevilerin özerklik ilanı” başlığıyla gelişmeler tartışıldı. Programda, HTŞ’nin olası tepkisi, ABD–İsrail–Fransa’nın bu sürece bakışı ve Türkiye’nin Rojava politikasıyla ilişkisi değerlendirildi.

Resmî Teyit Yok

Gözlemciler, özerklik tartışmalarının daha çok politik baskı unsuru olarak gündeme geldiğini, sahada fiili bir yönetim değişikliğinin gerçekleşmediğini vurguluyor. Kimi uzmanlarda bir “özerklik” söylemi, rejim içindeki güç dengelerini ve muhalif grupların hesaplarını etkileme potansiyeline sahip ve Türkiye, olası bir özerklik girişimini Rojava ile bağlantılı görerek güvenlik açısından risk algılayabilir deniyorç

Başkalarının Tarihiyle Övünmek: Kendi Köklerinden Kopmanın Sessiz Çığlığı ALİ ASLAN

Kendi tarihini bilmeyen bir millet, başkalarının tarihiyle övünür. Bu söz sadece bir uyarı değil, aynı zamanda içten içe yaşanan bir kimlik krizinin yankısıdır. Bu kriz, bugün pek çok topluluğun hafızasında derin izler bırakıyor. Özellikle de biz Arap Aleviler için…
Yüzyıllardır bu toprakların bir parçasıyız. Diller, inançlar, kültürler arasında çoğu zaman görünmeyen, çoğu zaman da görmezden gelinen bir yerimiz oldu. Tarihin sayfalarına kendimizi yazamadık. Yazmak isteyenler ya susturuldu ya da asimile edildi. Bugün geldiğimiz noktada, kendi geçmişimize dair sorduğumuz soruların çoğu yanıtsız. Kendimize “Biz kimiz?” diye sorduğumuzda, cevaplar ya başkalarının tanımlarında gizli ya da belleğimizde silik.

Kendi tarihini bilmemek, sadece geçmişi unutmak değil, geleceği de başkalarının ellerine bırakmaktır. Çünkü kimliğini tanımlayamayan bir topluluk, başka kimliklerin gölgesinde yaşamaya mahkûmdur. Bu da bizi, başkalarının kahramanlarını alkışlamaya, kendi değerlerimizi ise unutmaya iter.

Bugün ne yazık ki pek çok Arap Alevi gencin, kendi inançsal kökenine, kültürel mirasına, tarihi yolculuğuna dair bilgisi ya yok ya da oldukça sınırlı. Bunun sebepleri çok katmanlı: sistematik yok sayılma, eğitimde yer bulamama, toplumsal baskılar, medya temsiliyetsizliği ve içimizdeki sessizlik… Evet, bazen kendi içimizde de konuşmuyoruz. Konuşamıyoruz. Çünkü ne zaman kimliğimizi dillendirmeye kalksak, ya ötekileştiriliyoruz ya da “bölücülük”le suçlanıyoruz.

Ama kimlik talebi bir ayrışma değil, bir varoluş çabasıdır. Kendini tanımak, başkasını dışlamak değil; tersine, farklılıklar içinde kendine yer açmaktır.

Artık suskunluğu bırakmanın zamanı geldi. Tarihimizi öğrenmeli, anlatmalı, yazmalı ve sahiplenmeliyiz. Sözlü geleneklerin arşivlerden çıkıp yazılı tarih haline gelmesi gerek. Gençlerimize bu bilinci aktarmalı, kimliklerinden utanmadan konuşabilecekleri zeminleri kurmalıyız. Çünkü biz de bu coğrafyanın parçasıyız. İnancımızla, dilimizle, kültürümüzle, direnişimizle…

Unutmayalım: Tarihini yazamayanlar, başkalarının tarihinin dipnotu olmaya mahkûmdur.

Mustafa Sazcı: “Gülümsemeler, İktidara Yaslananların Yüzündeki Maskedir.”

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) öncülüğünde Ankara’da bir araya gelen Alevi kurumları, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın asimilasyon politikalarını protesto etti. Protesto sırasında başkanlık binası önüne siyah çelenk bırakıldı. Cemevi Başkanı Esma Ersin’in katılımcılara gül vermek istemesi ise tepkilere yol açtı; Alevi kurum temsilcileri bu hareketi samimi bulmadı ve çiçekleri kabul etmedi.

Yazar Mustafa Sazci, protestoda yaşananları eleştirdiği “Ulu Divanda Elimiz Yakanızda Olacak” başlıklı yazısında, devlet erkine sırtını dayayanların gülümsemelerini Seyyit Rıza’nın idama götürüldüğü sürecin aktörlerine benzeterek sert ifadeler kullandı. Sazci, Aleviliğin onurlu duruşuna vurgu yaparak, “Bu yüzlerdeki gülümsemeler, devlet erkine sırtını dayayanların gülümsemesi” dedi.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe de protestoda yaptığı konuşmada, Cemevi Başkanlığı’nın Alevi toplumunun iradesini yok saydığını belirtti. Erçe, “Bu kurum Alevileri bölmeye ve Aleviliği öldürmeye çalışıyor” diyerek, asimilasyon politikalarına karşı durduklarını ifade etti.

Protestoda, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Alevi toplumunu devlete bağımlı hale getirme çabalarına dikkat çekildi. Siyah çelenk, Alevi kurumlarının bu politikalara karşı tepkisini simgeliyor.

Kutsallarımız Bizim Onurumuzdur KEMAL DEMİR

0

Değerli canlar,

Geçtiğimiz günlerde Dersim Munzur Gözeleri’nde “mescit” yazısının A4 kâğıdına asılması, kimseyi aldatmasın. Bu küçük gibi görünen adım aslında nabız yoklamaktır. Bugün kâğıtla başlar, yarın daha büyük adımlarla sürer. Ama şunu herkes bilsin ki; bu topraklarda, Alevilerin binlerce yıllık inancı ve yol erkanı üzerinde kimsenin tasarruf hakkı yoktur.

Biz biliyoruz ki amaç bellidir: Asimilasyon. Sistematik şekilde Dersim’de ve çevresinde, Alevi inancı yok sayılarak farklı projeler dayatılmak isteniyor. Ama ne Dersim halkı, ne de Alevi toplumu bu oyunlara boyun eğer.

Dün Ankara’da sözde Alevi-Bektaşi Başkanlığı önünde kurumlarımız siyah çelenk bıraktılar. 28 Ağustos’ta yapılacak toplantıya; analarımıza, pirlerimize, tüm Alevi kurumlarına “orada bulunmayın” çağrısı yaptılar. Çünkü biz biliyoruz ki bu masa Aleviliğin masası değil, Aleviliği yok sayma masasıdır.

Ama ne yazık ki, içimizden çıkan kimi asimilasyoncular, kurumlarımız çelenk bırakırken pervasızca karşılarına dikilip gül uzattılar. Bu ne büyük yüzsüzlüktür! Hangi hakla, hangi yüzle? Biz görüyoruz, biliyoruz: Onlar Alevilikle uzaktan yakından ilgili değiller. Kendi yollarını düşkünleştirdiler, kendi vicdanlarını sattılar.

Bizim yolumuz Hak yoludur. Bu yol, cümleden uludur. Bu yolun ışığına kimse gölge düşüremez. Bugün de yarın da Aleviler, inancına, kutsalına, yoluna sahip çıkacaktır.

Unutmayalım canlar:
Kutsallarımız bizim onurumuzdur, kimsenin haddine değildir.

Katliamcı Yapılar HTŞ ile Demokratik Güçler SDG Aynı Kefeye Konulamaz ŞÜKRÜ YILDIZ

Geçen gün İlk Günde Bu Hafta programında „Barış arayışları tehlikede“ diye de bir not düşmüşüz. Çünkü son günlerde yapılan tartışmalar, gerginleşen söylemler bu çağrışımı herkesin zihninde tekrar tekrar önüne getiriyor. Burada en büyük payı ya da barışın önüne geçmek, çözümü engellemek konusunda en büyük tarafı savaş lobisi oluşturuyor. Yani Ortadoğu’daki savaş cepheleri… İnsanlar ölürken, doğa katledilirken, şehirler, kasabalar, köyler yakılırken herkes kaybederken tek kazançlı çıkan savaş lobisi, silah satıcıları ve silah üreticileridir. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) 2023 raporunda da, küresel silah ticaretinden en çok kâr eden şirketlerin bu alanda faaliyet gösterenler olduğu belirtilmiştir.

Türkiye’de savunma sanayi alanında yüzlerce şirket kurulmuş durumda. Bu şirketler devlete veya savaşan güçlere silah teminatı sağlıyor ya da silah teknolojisini geliştiriyorlar. Dünyada en çok kazanan şirketler bu şirketler. Türkiye’de de durum aynı. Mesela Erdoğan’ın eniştesi, devletin verdiği imkanlarla İHA ve SİHA üretimine yoğunlaşmış, silah sanayisinde büyük adımlar atmış ve dünyanın en zenginleri arasına girecek kadar servet edinmiştir. Yani milyar dolarlık servet bu satışlardan geliyor. Savunma Sanayii Başkanlığı’nın 2023 ihracat verilerine göre Türkiye, 5,5 milyar dolarlık savunma ihracatı gerçekleştirmiştir. Türkiye’de iç pazarda da bu ürünlerin kullanımıyla bu şirketlerin nasıl zenginleştirildiğini görmek mümkün.

Bu durum, savaşların durmasını istemeyen kesimlerin en yoğunlaştığı alan haline gelmiş durumda. Ekonomik çıkarların yanı sıra siyaseten de bundan beslenen yapılar var. Gerginlik ve çatışma siyasetinden beslenen güçlü bir damar Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde hep var oldu. Örneğin 7 Haziran seçimlerinde AKP sonuçları kabul etmedi ve Kasım’a seçimler tekrarlandı. O arada Türkiye adeta bir savaş alanına çevrildi. Katliamlar, şiddet dalgaları yükseltildi. 7 Haziran’da kaybeden yapı, 1 Kasım’da seçimi kazandı. Yani siyaseten de bundan rant elde edildi. YSK 2015 sonuçlarına göre bu iki seçim arasında ciddi oy kaymaları yaşanmıştır. Herkesin gözü önünde bu yaşandı. Yaşatıldı.

Toplumu harekete geçiren ögelerden biri de ırkçılıktır. Türkiye’de ırkçılık ve siyasal İslam’ın birleşmesi, ciddi bir oy potansiyeli olan bir yapı oluşturdu. Bundan birçok siyaset beslendi. Karşı çıktığını söyleyenler de, destekleyenler de aynı şekilde bundan yararlandı. Karşısında ise demokrasi güçleri, barış talep eden, toplumun birlikte yaşaması için mücadele eden kesimler duruyor. Bunlarda Kürt özgürlük mücadelesi etrafında toplanıyor.

Özetle bu çatışma, barış isteyenler ile savaş üzerinden rant elde edenlerin yıllardır yürüttükleri bir mücadele olarak günümüze geldi. Siyasal anlaşmazlıkların silah yoluyla çözülmeye çalışılması Türkiye’ye 50 yıllık kayıp faturası çıkardı. Vatandaşlar; Kürt, Arap, Türk, Fars, Çerkes fark etmeksizin kaybederken, zenginleşen yapılar mafya, devlet, asker, polis ortaklıklarıyla servetlerine servet kattılar. Human Rights Watch’un 2020 tarihli raporunda da, Türkiye’deki çatışma ortamında işlenen hak ihlalleri ayrıntılı biçimde belgelenmiştir.

Bugün ise barış güçlerinin, demokrasi güçlerinin, Kürt özgürlük hareketinin attığı adımlar farklı bir atmosfer yaratıyor. Bu adımlar karşısında savaş lobisinin harekete geçtiğini de görüyoruz. Türkiye içinde bazı gelişmeleri engelleyemeyenler, dışarıda Suriye gibi savaşla yıkılmış, insanlarca büyük bedeller ödenmiş bir ülkede çıkmaz siyasetlerle sürece dahil oluyor. Türkiye’nin dış politikası, çözümsüzlükler üzerine kurulmuş durumda. Kıbrıs, Yunanistan, İran gibi meselelerde çözüm değil, çözümsüzlük üzerinden siyaset üreten bir ülke konumundadır.

Suriye konusunda ABD’nin özel temsilcisinin açıklamaları da gündeme geldi. “Federasyon değil ama herkesin kendi kültürünü, dilini koruduğu, İslamcı tehdidin olmadığı bir yapı düşünülmeli” dedi. Ancak HTŞ gibi yapılar Alevilere, Kürtlere, Ermenilere, Dürzilere yaşam hakkı tanımayan, katliamlarla anılan bir örgütlenme. Böyle bir yapının Suriye’nin geleceğinde yer alması, insanlık adına kabul edilemez. Türkiye’nin bu yapılara destek vermesi de büyük bir sorundur. Utanmazlıktır. HTŞ ile SGD’yi karşılaştırmak mümkün değildir. Birisi dağın zirvesi ise diğeri çöpün dibidir. İnsan haklarını, eşitliği, kadın özgürlüğünü savunan bir yapılanma ile kelle kesen, katliam yapan bir çeteyi aynı kefeye koymak, akılla, vicdanla bağdaşmaz. Daha dün BM İnsan Hakları Konseyi’nin raporunda, HTŞ’nin Alevilere yönelik saldırılarının savaş suçu ve insanlığa karşı suç kapsamında değerlendirilebileceği belirtilmiştir.

Bu iki yapılanmayı aynı teraziye koyumak insanlık değerlerini katlimacıların sevyesine indirgemektir. Suriye’nin bütünlüğü hikayesi ile oynanan bu oyun katiliamcıların, kelle kesen katillerin ortaklığının üstünün örtülkmesidir. Kabul edilecek bir durum değildir.

İnsanların kendi yaşam haklarını koruyabilmesi için demokratik ve seküler yapılanmalar dışında bir çözüm olamaz. Katliamcı yapılarla demokrasi güçlerini aynı kefeye koymak mümkün değil. Kürtler kendi bölgelerinde, Aleviler kendi bölgelerinde, Dürziler kendi bölgelerinde varlıklarını sürdürebilmelidir. Aksi halde büyük savaşlar ve yok oluş riski vardır.

Türkiye içinde de benzer bir durum yaşanıyor. Savaş ortamı iktidara gerekçeler üretiyor. Çatışma ortamı, antidemokratik yasaları hayata geçirmenin bahanesi haline getiriliyor. DEM Parti’ye, CHP’ye, farklı kesimlere karşı operasyonlar, hepsi bu savaş ortamının sağladığı gerekçelerle yapılıyor. Bu nedenle barış süreci savaş lobisini korkutuyor. 7 Haziran sürecinde de olduğu gibi barış talebi güçlenince provokasyonlar devreye sokulmuştu.

Bu süreç başarıya ulaşmazsa savaş lobisi daha büyük baskılarla geri dönecektir. O yüzden bu sürecin başarıya ulaşması, Türkiye halkları için çok önemlidir. Hem ekonomik olarak geleceği güvenceye almak hem de birlikte yaşam kültürünü kurmak açısından barış kaçınılmazdır. Demokrasi, sadece kişilerin isteğiyle değil, ülkenin varlığını sürdürebilmesi için de zorunlu hale gelmiştir.

Öte yandan, ırkçı söylemler de toplumu zehirliyor. Örneğin İlber Ortaylı’nın boşaltılan köylerin Orta Asya’dan getirilecek nüfusla doldurulması gerektiğini söylemesi, açıkça etnik arındırma ve soykırım çağrısıdır. BM Soykırım Sözleşmesi’ne göre, bu tür uygulamalar doğrudan soykırım suçu kapsamına girmektedir. Bu tür söylemler faşizmi, gericiliği besliyor. Akademik unvanlar insanlık dışı görüşleri örtmeye yarıyor sadece. Bunların şahsında görülüyor ki; ırkçılık bir hastalık değil, bilinçli bir tercihtir.

Türkiye’nin geleceği savaş ve çatışma üzerinden değil, barış ve demokrasi üzerinden kurulabilir. Savaş lobisinin, mafya-devlet ortaklığının, faşizmin, doğa talanının kazandığı her gün Türkiye halklarının kaybıdır. Barış, demokrasi ve eşitlik talebi ise tek çıkış yoludur.

 

Şingal’in Kızları: Bir Halkın Kalbinde Kadınlar Var AYSEL AWESTA

3 Ağustos 2014’te Êzidilerin kutsal mekânı Şingal kentinde yaşanan Êzidî soykırımı, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından birini oluşturuyor. Tüm dünyanın gözü önünde, DAIŞ çeteleri Şingal’e yaptığı saldırılarda 2 binin üzerinde Êzidî’yi katletti, yaklaşık 390 bini zorunlu göçe tabi tuttu ve 7 bin Êzidî kadın ile çocuğu kaçırdı. Bu trajik olay, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 2016 yılında ‘soykırım’ olarak tanındı. Êzidî Soykırımı’nın 11. yılı geride kalırken, faillerin çoğunun yargılanmadığı ve adaletin henüz sağlanmadığı da acı bir gerçek olarak ortada duruyor.

Tarih boyunca Êzidî toplumu, İslamiyet’i kabul etmediği için sistematik saldırılara, zorunlu göçe ve ağır zulme maruz bırakıldı. Êzidîler, tarihsel kaynaklara göre bugüne dek toplam 74 ferman (katliam ve zorla asimilasyon) yaşadı. Osmanlı belgeleri ve bölgesel tarih yazımına göre bu fermaların çoğu, dini farklılık gerekçesiyle düzenlendi. 74 fermanda, Êzidî inancına ve kültürüne yönelik fiziksel, sembolik ve sistematik saldırılar yapıldı. Sadece bireyler değil, mezarlıklar, ibadet yerleri ve kutsal mekânlar da hedef alındı. Bir halkın sadece canına değil, hafızasına, geçmişine, geleceğine de saldırıldı.

Êzidî inancının kalbi sayılan Laleş Tapınağı da bu saldırılardan nasibini aldı. Defalarca yakıldı, yıkıldı; ama her seferinde küllerinden doğdu. Çünkü bu halkı ayakta tutan şey, inançlarından vazgeçmeyen yüreklerin direnciydi.

Tüm bu saldırıların amacı, Êzidî kimliğini yok etmek ve onları zorla İslamlaştırmaktır. Katliamlarla karşı karşıya kalan birçok Êzidî, hayatta kalmak için İslamiyet’i kabul etmek zorunda kalmıştır. Şingal’de yaşananlar ve daha öncesinde meydana gelen olaylar, Êzidîlerin Müslüman olmadıkları için ne ölülerine ne de dirilerine saygı gösterilmediğini açıkça göstermektedir. Bu saygı, tarih boyunca onlara hiç gösterilmedi.

3 Ağustos 2014’te Koço köyü tamamen yok edildi. Şingal merkezinde, başta Êzîdî kutsal mekânları olmak üzere bütün toplumsal değerlere saldırdılar. Sitî Zeynep türbesi ve Êzîdî kubbeleri yerle bir edildi. Şingal ve çevresinde şimdiye kadar 80 toplu mezar bulundu. Hâlâ tespit edilmemiş toplu mezarlar ve kimliği belirlenememiş cesetler var.

Tüm bu fermanlar ve soykırım saldırılarından en çok acıyı çeken ve toplumsal değer yargılarını savunan, koruyan kadınlar olmuştur. Êzîdî inancında kadın, inancın taşıyıcısı, yaşamın temeli ve kaynağı olarak tanımlanır. Bu nedenle Êzîdî geleneğini, dinini ve kültürünü sürdürenler kadınlar olduğundan, 2014 soykırımında en çok Êzîdî kadınlar hedef alınmıştır. Çünkü tarih boyunca fermanlara ve zorla asimilasyonlara en çok kadınlar direnmiş; Kürt kültürünün, müziğinin ve sözlü geleneğinin bugüne ulaşmasına en fazla katkıyı onlar sunmuştur.

Êzîdî kadınları, sömürgeci devletlerin uyguladığı asimilasyon politikalarına karşı Kürtçenin korunmasında, sözlü edebiyatın ve kültürel hafızanın yaşatılmasında hayati bir rol oynamıştır. Çünkü hayat, duygu, güven ve koruma duygusu annenin etrafında inşa edilmiştir. Kadının toplumsal değeri, ulus-devlet sisteminin yükselişi ve modern medeniyet anlayışının gelişimiyle birlikte giderek azalsa da, tarihe baktığımızda kadınların bütün inançlarda ve toplumlarda özel bir yere sahip olduğu görülür.

Êzîdî kadınlarının toplum içindeki yeri ve işlevi çok açık olmasına rağmen, tarih boyunca yaşanan katliamlar, toplumsal dönüşümler ve ataerkil yapıların etkisiyle bu değer zamanla geri plana itilmiştir. Kutsal yaşamın kaynağı olarak görülen kadın, silikleştirilmiş ve iradesi yok sayılmış bir konuma indirgenmiştir. Ancak tüm baskılara rağmen, Êzîdî kadını toplumu ayakta tutan en dirençli yapı olmayı sürdürmektedir.

Ancak, fermanlara, soykırıma ve sürgünlere rağmen ayakta kalmayı başaran Êzidîlerin tarihinde birçok kadın direnişçi, lider, yazar ve sanatçı da çıkmıştır. Bu kadınlar, özgürlük mücadelesinde ve Kürt kültürünün korunmasında önemli roller oynamışlardır.

Êzidîlerin ruhani liderleri olan Mîr’lerin tarihinde önemli bir yere sahip Meyan Xatun, bu direnişin sembollerinden biridir. Yine Eznîna Reşîd, Kürtçenin yasak olduğu, Kürtlerin ağır bir asimilasyon sürecine maruz kaldığı dönemlerde, Erîvan Radyosu’nda yayın yapan ilk kadın spiker olarak “Yêrêvan xeber dide” (Erîvan haber veriyor) sesiyle hafızalara kazınmıştır. Binevş Agal -Bêrîvan- ise sadece Êzidîlerin direniş tarihinde değil, Kürdistan özgürlük mücadelesinin tarihinde de ismi hep anılacak bir kadın olmuştur.

74. Ferman bize şunu açıkça gösterdi: Kimse kadınlara özgürlüğü, özgür bir geleceği ya da özgür yaşamı vaat edemez. Kadın bunu ancak kendi içinde ve toplumda yaratarak inşa edebilir. Bu tarihsel deneyim, Êzidî kadınlarının da ekmek ve sudan daha fazla özgün örgütlenmeyi güçlendirmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

Bu nedenle Êzidî kadınları, 2014 fermanından sonra 2015 yılında “Êzidî Kadın Meclisi” adıyla örgütlendi. Êzidî kadınlara ve Êzidî toplumuna yönelik gerçekleştirilen soykırıma bir yanıt olarak örgütlülüklerini inşa ettiler. Kadınların bir güç haline gelmesi, kendilerini fermanlardan ve saldırılardan koruyabilmesi için çalışmalarını büyüttüler.

Bu örgütlü mücadele 2016 yılında bir kongreyle yeni bir aşamaya taşındı ve Êzidî Özgür Kadın Hareketi (TAJÊ) kuruldu. TAJÊ, sadece bir kadın örgütü değil, aynı zamanda Êzidî kadınlarının kendilerini savunma, var olma ve yeniden inşa sürecinde öncü bir güç olarak ortaya çıktı. Bugün Êzidî kadınlar, yaşamın her alanında – toplumsal örgütlenme, eğitim, kültür, savunma ve siyaset gibi birçok cephede – çalışmalarını sürdürmektedir.

Önder Apo, Êzidî toplumuna ve Şingal halkına, barış sürecine aktif katılım çağrısı yapmış; aynı zamanda direniş alanlarında yer alma ve demokratik örgütlülüğü güçlendirme çağrısında bulunmuştur. Şu sözleriyle bu süreci özetlemiştir: “Özgürlük, Ortadoğu halkları için zorunludur. Fermanların ve talanın sona ermesi mücadeleyle mümkün olacaktır.”

Bu çağrı, Êzidî kadınlarının örgütlü direnişini, hakikatiyle yüzleşmesini ve geleceği inşa etme çabasını daha da büyütmüştür.

Sonuç olarak; Êzidî kadınları, tarih boyunca inançlarına, kültürlerine, dillerine, topraklarına ve en çok da kendi bedenlerine yöneltilen saldırılara karşı onurlu bir direnişin sembolü olmuşlardır. Onlar sadece bir toplumu ayakta tutan değil, bir halkın varoluşunu yeniden inşa eden özne haline gelmişlerdir. Fermanlara rağmen, soykırımlara rağmen, sürgünlere rağmen… Ayaktalar, direniyorlar, yeniden kuruyorlar…

Gülün Taşı ve Ağacın Kurdu ÖZGÜR DEMİR

0

Alevi toplumu yüzyıllardır baskıya, ayrımcılığa, inkâra direndi. Bu direnişin temelinde yolun hakikatini sahiplenmek oldu. Ama tarih boyunca bir gerçeği de unutmadık: “Ağacın kurdu kendi içindendir.” Çünkü bizi en çok yaralayan, dışarıdan gelen taş değil; dost görünenin gül diye attığı taş olmuştur.

Bugün Alevi Bektaşi Federasyonu ve Alevi kurumlarının, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı önünde gerçekleştirdiği protesto, işte bu hakikatin yeni bir tezahürüdür. Siyah çelenk, ne orada çalışanlara ne de Alevi toplumuna karşı olmuştur. O çelenk, Aleviliği devletin bir dairesine hapsetmeye çalışan zihniyete karşı bir semboldür. Çünkü biz biliyoruz ki Alevilik, bir makamın tebliğiyle var olmaz, bütçe kalemleriyle yönetilemez.

Protesto sırasında, Cemevi Başkanlığı’ndan uzatılan bir çiçek, gül gibi görünse de, asıl niyetin taşı gizleyen bir örtüden ibaret olduğu açıktı. Gülün ardına gizlenmiş taş, tarihten bildiğimiz bir yöntemdir. Pir Sultan’ın karşısına çıkan Hızır Paşa da elinde gül taşır gibi görünmüştü; ama o gül dara çevrilmişti. Bugün de benzer bir oyun sahneleniyor: “Hizmet” denilen yerde asimilasyon, “temsil” denilen yerde bölünme var.

Alevi kurumları ise bu oyuna gelmedi. Birlik içinde, net bir sesle şunu söylediler: “Bu kurumu tanımıyoruz!” Çünkü yolun ikrarını verenler bilir ki, en büyük zarar dün Yezid’in zulmünden değil, bugün kapı kulu olmuşlardan gelir. O yüzden dost görünenin gülü, düşmanın taşından daha ağırdır.

Bugün ortaya konan duruş, Hüseyinî bir duruştur. Bu, yolun onurunu, inancın özünü ve toplumun iradesini savunmaktır. 28 Ağustos’ta yapılacağı açıklanan toplantıya hiçbir Alevi kurumunun katılmaması gerektiği çağrısı da, bir boykot değil, bir hakikat sınavıdır kendine Alevi diyenler için. Çünkü muhatap alınmak istenen yer, Aleviliğin kendisi değil; Aleviliği “makbul” hale getirmeye çalışan anlayıştır.

Tam da burada, siyasi bir gerçeğin altını çizmek gerekir: Devlet, bizi asimile etmek için artık dışarıdan değil, içimizden birini seçiyor. Alevi olduğunu söyleyen, hatta bu kimliğiyle önümüze çıkarılan kişiler eliyle Alevilik devlete yamalanmak isteniyor. Asimilasyonun en tehlikeli biçimi budur: İçimizden biri aracılığıyla yolumuzu bölmek, hakikatimizi devlet dairesine hapsetmek. Bugün karşımıza çıkarılan tablo, tam da budur.

Bu yolun en güçlü damarlarından biri de Alevi kadınlarıdır. Ana Fatma’dan bugüne, kadınların sesi yolun özünde hep direnişi, onuru ve hakikati taşımıştır. Bugün de kadınlar, bu siyah çelengin ardında dimdik durdular. Çünkü bilirler ki yolun geleceğini korumak, sadece bir protesto değil, bir varlık mücadelesidir.

Unutmayalım: Alevi toplumunun imtihanı bugün dışarıyla değil, içeriden gelen kurdun ve gül diye uzatılan taşın oyunlarıyladır. Devletin eliyle içimizden seçilen “kapı kulları” yolumuzu temsil edemez. Bizim yolumuz, taşın değil; aşkın, adaletin ve hakikatin yoludur.