Ana Sayfa Blog Sayfa 124

Aleviler Esad’ın Artıkları Değil, Mağdurlarıdır!

Ortadoğu, tarih boyunca mezhepsel ve etnik çatışmaların yaşandığı, birçok gücün çıkar hesapları yaptığı bir coğrafya olmuştur. Özellikle Suriye’de yaşanan iç savaş, sadece askeri ve siyasi dengeleri değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda toplumsal yapıyı da derinden sarsmıştır. Bu süreçte en çok zarar gören kesimlerden biri de Aleviler olmuştur. Alevileri Esad rejiminin bir uzantısı olarak görmek ve onlara bu bağlamda suçlar yüklemek büyük bir haksızlıktır. Bu tür bir yaklaşım, sadece mezhepsel nefreti körüklemekle kalmıyor, aynı zamanda bölgede süregelen katliamcı zihniyetlerin eline bir “meşruiyet” -ki hiç değildir- argümanı da sunuyor. Bu bakış art niyetli cihanist-selefist bir yaklaşımdır. Aleviler, Esad rejiminin mağdurlarıdır, Ortadoğu coğrafyasının yetimleridir!

Suriye’deki Baas rejiminin politikaları, sadece belli bir mezhebi veya etnik grubu temsil eden bir yönetim anlayışından ibaret değildi. Siyasi ve askeri stratejiler, iktidarı elinde tutmak isteyen bir yapının ürünü olarak şekillenmişti. Bu noktada, rejimin işlediği suçları Alevilere yüklemek büyük bir çarpıtmadır. Manüpilasyondur. Türkiye’deki siyasl islamcılarda Kemalistlerin işlemiş olduğu suçları Alevilere havale etmek sureti ile “katli vacip gördükleri” Alevileri hedefe oturmaktadır. Türkiye’de ulusalcı-kemalistlerin işlediği suçları Alevilere mal etmek ne kadar ahmakca kötü niyetli bir yaklaşım ise Suriye’de Baas iktidarının suçlarının hesabını Alevilerden sormaya kalkmak, Alevi düşmanlığı ile örülmüş bir bakış açısının üründür.  Tarihi olaylar, etnik ya da mezhepsel gruplara değil, onları yöneten iktidarlara bağlıdır. Aleviler, Esad rejiminin bir parçası değil, onun otoriter yapısının baskısı altında yaşamış ve mağdur olmuş bir topluluktur.

Mazlum Abdi’nin, geçici Şam yönetimi ile yapmış olduğu anlaşmaya dair kaygıların olması çok doğaldır. Özellikle bu savaşta en büyük bedelleri ödeyen Kürtler ve diğer inanç grupları için bu endişeler daha da derindir. Suriye’deki iç savaş sürecinde bugünkü Şam rejiminin -HTŞ- geçmişi ve yaptığı hamleler ortadadır. Ancak uluslararası güçler tarafından desteklenen, savaş sahasında ise başta Türkiye ve bölgedeki gerici rejimlerin desteğiyle hareket eden silahlı grupların oluşturduğu katliam mekanizmasının durdurulmasının tüm yükünü Kürtlere ve SDG’ye havale etmek adil değildir. Bu noktada, esas olan bölgedeki tüm halkların güvenliğini sağlamak, seküler ve demokratik bir yönetim anlayışını güçlendirmektir.

Mazlum Abdi şahsında Kürtler, dün Suriye’de bir kimliğe sahip değilken, bugün Suriye’nin yeniden kurulmasında asli bir unsur olmanın anlaşmasına imza atmışlardır. Bu anlaşma, Alevilere yönelik cihatçı çetelerin saldırılarına karşı da bir kalkan oluşturacak mahiyettedir. SDG, Alevilerin temel haklarının korunması ve anayasal teminat altına alınmasının masadaki veya masada olamayan demokrasi güçlerinin güçlü bir temsilcisidir. SDG güçleri, Suriye’nin geleceğinde seküler yaşamın örgütlenmesi ve inançların, halkların eşitlikçi bir anayasa oluşturmasının temsilcisidir. Bu artık uluslararası güçler tarafından ve Suriye’nin geleceği şimdilik teslim edilen Şam yönetimi tarafından da yapılan anlaşma ile deklare edilmiştir.

Suriye’de Esad devri artık bitmiştir. Mevcut gerçeklikler, yeni bir dönemin kapılarını aralamaktadır. Bu çerçevede, Mazlum Abdi’nin Alevi katliamlarıyla ilgili yaptığı açıklamalar da zaten bu meselenin ne kadar hassas olduğunu göstermektedir. Bölgedeki haber kaynaklarının büyük bir kısmı, zor koşullarda çalışan ve hatta Türk SİHA’ları tarafından hedef alınarak öldürülen gazetecilerden gelmektedir. Bu yüzden, yaşanan olayları değerlendirirken, doğru bilgi kaynaklarına ulaşmak büyük önem taşımaktadır.

Ortadoğu, dinamikleri gereği sürekli değişen bir yapıya sahiptir ve burada seküler güçlerin varlığı bölge için hayati önem taşımaktadır. SDG, bu bağlamda sadece askeri bir güç olarak değil, aynı zamanda Suriye’nin geleceği için masada olması gereken bir aktör olarak da değerlendirilmelidir. Uluslararası güçler için yeni bir Afganistan yaratmak bir sorun teşkil etmeyebilir. Ancak, bölgedeki toplumsal dinamikleri ve özellikle kadınların güçlü bir şekilde yer aldığı bir yapının bu duruma karşı koymaması düşünülemez. SDG’nin içinde barındırdığı çeşitli etnik ve mezhepsel grupların varlığı, bölgenin geleceğini şekillendirecek önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada artık şunu söyleyebiliriz: SDG aklı ve silahlı güçleri, Suriye sahil bölgeleri başta olmak üzere tüm Suriye’de sorumluluk almalıdır.

Riskler büyük olsa da, asıl odaklanılması gereken nokta mezhepsel ve etnik temelli suçlamalar yerine, bölgedeki seküler ve demokratik yapıların güçlendirilmesidir. Mevcut durumu bir fırsata çevirerek, halkların birlikte yaşayabileceği bir yönetim modeli geliştirmek mümkündür. Bugün asıl yapılması gereken, suçlayıcı bir dil yerine, ortak bir çözüm arayışına girmektir. Sorunlarla yüzleşmek yerine, bölgeyi daha fazla karanlığa sürüklemek kimseye fayda sağlamayacaktır.

Alevilerin isyanı MİHRAÇ URAL

Tarihler 6 Mart 2025’i gösteriyordu. Bugünün ve yarının ağır geçen süreçleri Alevilerin ayaklanmasını ve buna karşı HTŞ yönetiminin kanlı kıyımlarla Alevileri susturmaya çalıştığına tanıklık ettik.

Zalim HTŞ, Alevileri doğramaya başladı. Silahsız savunmasız insanlar evlerinde, köylerinde topluca katliama maruz kalarak öldürüldü. Ölü sayısı kimi yerlerde topluca 100-120 kişinin katledildiği; farklı alanlarda 60-70, 150 kişinin imha edildiği belirtiliyor. Bu ilk belirlemelere karşın son durumda bizlere ulaşan ölü sayısı korkunç boyutlara vardı, 7000 ( yedi bin) kişiyi aştığı belirtilmektedir.

Kıyım şöyle bir yol izledi. 4 Mart’ta Lazkiye’nin Datur denilen mahallesinde bu çapulcu HTŞ terör çetelerinin kıyımıyla başladı. Datur mahallesi yoksul Alevilerin oturduğu mahalledir. Mahalleye topluca “siz Alevileri katledeceğiz, barınaksız bırakacağız” nidalarıyla giriş yapan çapulcular 4 insanı katlettiler; 15 yaşında olan bir gencin yanı sıra bir kadın ve kucağında bir çocuk. Bu kıyımın hiçbir nedeni, hiçbir gerekçesi yoktu. 5 Mart’ta HTŞ çeteleri Cable kırsalındaki Beyt Aana köyü (bu köy ünlü komutan Süheyl Hasan’ın köyüdür) sakinlerinden bir genci silah kaçakçısı olduğu iddiasıyla tutuklamaya geldiler. Halk bu gencin sorgulanmasına itirazı yoktu, itiraz gencin nereye götürüleceği üzerinde tartıştılar, genci bu tartışmada katletiler. Halk bu haksız katliama büyük tepki gösterdi. Bunun üzerine köy gençliği bölgeye destek olarak gönderilen cihatçı sefilleri kurşun yağmuruna tuttu. Ölü sayısı 13 oldu. Böyle başlayan tartışmaların ardında terör şebekeleri helikopterle ve Şahin droneleri ile köyü taramaya başladı. Ölenlerin sayısı belli olmadı ama gençler ayaklandılar ve çatışmalar aldı başını gitti. Gözü dönmüş olan bu cihatçılar önlerine geleni öldürdüler. Çatışma öyle bir boyut aldı ki durması mümkün olmayan bir hale ulaştı.

HTŞ çeteleri ve başında yer alan katil Colani, ortamı sakinleştirmek yerine karşı saldırı çağrısı yayınladı. Bu çağrıyla herkesin silah alarak sahile akın etmesini istedi ve bu oldu. “Nefir sam” (genel seferberlik) çağrısına cihat adıyla Türkistani, Çeçen ve Uygur teröristleri sağda solda savunmasız insanları katlederek,  yağmalama ve ganimet toplayarak, katliamlara yönelerek Sahil bölgesini istila etmeye başladılar. Sahil Alevilerin merkeziydi, bu merkezin topyekün katli için emir verilmişti, Colani aslına dönmüş, Alevi katliamları için elinden geleni ardına bırakmamıştır.

Çağrı “Fulul el Esad” adıyla Esad kaçkınlarını kovalayıp katletme çağrısıdır. Esasında ortalıkta Esad diye bir şey kalmamıştı. Hiç bir Alevi Esad’la ilgili zerre kadar sağlıklı bir düşünceye sahip değildir. Ekmeğine aşına bakan yoksul emekçi Aleviler hiç kimsenin adamı olmayacak kadar yalın haldeler. Ancak iktidarı ele geçirmiş olan bu soytarı terör çeteleri ısrarla Esad temasını işlemekte bir beis görmemektedir. Camilerde durmadan tekrar eden ” Esad kaçkınları” söylemiyle kendilerini meşrulaştıracaklarını sanıyorlar. Bu çağrı Alevi bölgelerinde acımasız tarzda tekrar ediyordu; Kırfeys, Safita, Beyt Aana, Muhtariye, Şir, Baniyas, Barmaya, Hay el Kusur, Ayn L’ Arus, Kırdaha, Ceble, Humus, Tartus ve adını yazmayacağım tüm Alevi köyleri ezilmeye çalışıldı. Bilinmesi gereken şey Alevi halkının hakları için savaştığıdır, hiç bir şekilde ne dün ne de bu gün Esadçı olmadı. Aleviler örgütlendikçe, kavgaya atıldıkça sadece kendi adına bu mücadeleye katılmaktadır.

Aleviler Esad döneminde ezildiler, örgütsüz kaldılar, ne dini bir mercileri oldu ne de siyasi bir yönelimleri gündeme geldi. Esad dönemi Alevilerin en kötü dönemiydi, bu şimdiye kadar da sürmektedir. 54 yıllık Esad rejimini yıktığı iddiasında olanlar Alevilerin bu rejimde hiçte kolay yerde olmadıklarını biliyorlardı. Hiçbir hükümette etkin yerleri olmadı, hiç bir müessesede etkin yer almadılar. Orduda bile komutanlıkları çok geriden gelmekteydi. Aleviler Esad döneminde bir hiçtiler, o kadar. Esad yönetimi Sünni bir yönetimdi, devlet Sünni bir devletti, yıkılan Esad’ın Sünni iktidarıdır. İnsanları aldatmak üzere düzenlenen “Fulul el Esad”, Esad kaçkınları koca bir yalandan ibaretti.

Terörist HTŞ’nin seferberlik çağrısı tüm Suriye için geçerliydi. Böylece Sahil şeridine koşu başlayınca geride boşluklar oluşacaktı, Türkiye bu boşlukları kapatmak ve ana amacı olan Suriye’yi parçalayıp yutmak için aynı anda 6 Mart’ta dev askeri konvoylarıyla Suriye’ye giriş yaptı. Her olayda Türkiye merkezli gelişmeler yaşanıyor. Çünkü esas sorun Türkiye’dir. Türkiye 2011’i takip eden yıllardan itibaren Suriye’yi parçalayıp bölmek için her olayda merkezi bir rol oynadı. Şimdi de aynı rolü oynamaya devam etmektedir. Erdoğan Türkiye’si ahlaksızlığın, iki yüzlülüğün daniskasıdır.

Aleviler onurluca yaşamayı tercih ettiler. Ekmek ve aş için hayatta kalma mücadelesi verdiler, onları ne Esad’ın iktidarı ne de başka bir şey enterese etmemiştir. Bu sürecin farkında olan Kürtlerden şeyh Mazi bu gerçeği bilenlerdendi, Alevilerin onurlu olduklarını, kimsenin peşinden sürüklenmeyeceklerini iyi biliyordu. Colani’ye çağrısı da bu boyuttaydı. O, “Aleviler kimsenin oyuncağı değildir, temiz insanlardır, birlikte yaşama mücadelesine katılmak isteyen insanlardır” diye tanıyordu. Ancak Şam’daki iktidar, HTŞ bu çağrıyı kaale almadan genel mücadele çağrısını onaylıyordu. Önüne geleni tepeleyecek olan bu çağrı binlerce savunmasız insanı topluca mezara gömdü. Bu hayasız çağrı Alevilerin tarihinde kapanması güç olan bir süreç açmış oldu. Bizler HTŞ canilerinin iktidarı almadan önce 12 toplu katliam yaptıklarını biliyoruz, bu canilerin dün gibi bugün de acımasızca kıyıma yöneldiklerini görüyoruz.

Alevilere yönelen bu toplu kıyım karşısında ben bir kez daha önceki yazılarımda da dile getirdiğim gibi, Kürt kardeşlerimizle dayanışma içinde olmaları gerektiğini söylüyorum. Kürtler bu konuyu ciddi bir biçimde ele almışlardır, sıra Alevilere gelmiştir. Rojava önemli bir dayanak oluşturmaktadır. Her açıdan yeterli olan Kürt elinin tutulması ve bu yolda birlikte yürünmesi gerekmektedir. Artık bu zalim kıyımdan çıkış ve yeni atılımlar için federasyon çağrılarına sarılmamız gerekmektedir. Federasyon için Alevilerin Kürtlerle, Dürziler ve diğer azınlıklarla omuz omuza yürümeleri hayati önem taşımaktadır.

Özgür Politika / 9 Mart 2025

Türkiye Destekli HTŞ, SMO ve DAİŞ Alevileri Katlediyor

Suriye’de Türkiye destekli bir Alevi katliamı yaşanmaktadır. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin (SOHR) 9 Mart 2025 tarihli raporuna göre, Lazkiye ve Tartus bölgelerinde 6 Mart’tan bu yana devam eden çatışmalarda 745’i Alevi sivil olmak üzere toplam 1.018 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu çatışmalar, HTŞ çetelerinin, Alevilerin yoğunlukla yaşadığı Akdeniz kıyısındaki Lazkiye ve Tartus’a yönelik geniş çaplı saldırıları ile başlamıştır. Sivillerin çoğunun yakın mesafeden ateş edilerek öldürüldüğü belirtilmektedir. Yerel kaynaklara göre ise bu sayının 2000’in üzerinde olduğu ifade edilmektedir.

Türkiye’nin DAİŞ, El Nusra, HTŞ, SMO gibi çete gruplarıyla birlikte hareket ederek bu bölgede bir cihatçı yapılanma oluşturma çabaları, Suriye’yi büyük bir felaketin eşiğine getirmiştir. Türkiye, DAİŞ petrollerini uluslararası pazara taşıyarak buradan elde edilen gelirleri cihatçı çetelere aktarmış, aynı zamanda bu grupların silahlandırılmasında aktif rol oynamıştır. 2014-2016 yılları arasında dönemin uluslararası basını, DAİŞ’in Türkiye üzerinden sağladığı lojistik destekle güç kazandığını ortaya koymuştur. The Guardian, New York Times ve Le Monde gibi medya organlarının yayınladığı raporlarda, DAİŞ’in petrol satışının Türkiye aracılığıyla gerçekleştirildiği ve elde edilen gelirlerin örgüte silah ve savaşçı temin etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. 2015’te Rusya tarafından yayınlanan uydu görüntülerinde, DAİŞ’in kontrolü altındaki petrol sahalarından Türkiye’ye yüzlerce tankerin giriş yaptığı belgelenmiştir. Bu petrol gelirlerinin, Alevilere yönelik saldırılar gerçekleştiren gruplara aktığını düşünmek zor değildir. Ayrıca, 2016 yılında ortaya çıkan belgeler, Türkiye’den Suriye’ye giden silah yüklü tır konvoylarının cihatçı gruplara teslim edildiğini göstermiştir. Cumhuriyet Gazetesi’nin ifşa ettiği MİT TIR’ları skandalı, devlet eliyle radikal gruplara sağlanan askeri desteği gözler önüne sermiş, ancak buna rağmen uluslararası kamuoyunda yeterli tepki oluşmamıştır.

Bugün Aleviler, sistematik olarak cihatçı saldırganlığın hedefi haline gelmiş ve devlet destekli radikal unsurlar tarafından tehdit edilmektedir. Türkiye’nin Alevi politikaları, sadece kendi sınırları içinde değil, Suriye’de de Alevilere yönelik tehditleri besleyen bir unsur olmuştur. Osmanlı’dan günümüze kadar uzanan tarihsel süreçte Aleviler ötekileştirilmiş, şiddete ve baskıya maruz bırakılmıştır. AKP iktidarıyla birlikte bu baskı daha da artmış, Alevilere yönelik sistematik ayrımcılık politikaları hız kazanmıştır. Alevilere yönelik nefret söylemi, hükümete yakın medya kuruluşları ve cihatçı propagandalar aracılığıyla körüklenmiş, Türkiye’nin desteklediği gruplar Alevi köylerine yönelik saldırılar gerçekleştirmiştir. Afrin’de, İdlib’de ve Halep kırsalında Alevi topluluklarına yönelik sistematik saldırılar düzenlenmiş, köyler yakılmış ve halk zorla göç ettirilmiştir. Özellikle Afrin’deki Alevi nüfusunun büyük ölçüde yok edilmesi, Türkiye’nin yürüttüğü politikaların sonuçlarını gözler önüne sermektedir.

Bu bağlamda, İsmail Kılıçaslan’ın Aleviler hakkındaki sözleri, Türkiye’de devletin ve iktidara yakın kesimlerin Alevilere yönelik bakış açısını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Kılıçaslan: “Nusayri teröristlerin 100’e yakınını telef etti…

Anadolu Aleviliği ile neredeyse hiçbir ortak paydası olmayan, Suriye’de emperyalistlerin köpekliğini yapan, yapmaya da devam eden Nusayrileri…

Nusayriler, dini inançları bakımından değil, emperyalizme yaptıkları köpekliğin bir sonucu olarak hala Suriye’de sivil insan öldürecek kadar alçak oldukları için gebertiliyorlar. diyerek Alevi nefretini yazıya dökmekte bir sakınca görmemiştir. Tek bir kelimesinin Sünni Müslümanlar için kullanılması durumunda kıyameti koparacak olanlar, konu Aleviler olunca arkasında durmakta bir sakınca görmemektedirler. Bu tür söylemler, Türkiye’de Alevilere yönelik nefret iklimini pekiştiren ve cihatçı grupların saldırılarına zemin hazırlayan bir faktör olmuştur.

Türkiye’de muhalif geçinen bazı kesimler, Türkiye’nin cihatçı gruplarla işbirliğini örtbas eden söylemler üretmekte ve iktidarın Suriye politikasını meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Ufuk Uras’ın “Günün sonunda fotoğrafın tümüne bakıldığında, İran ve Esatçı artıkların bölgeyi provoke etmeye çalıştığı, bunu fırsat bilen bazı unsurların da sivillere intikam eylemlerine yöneldiği görülüyor. Rusya’nın derhal Esat’ı Suriye’ye teslim etmesi gerekiyor, eğer normalleşmeden yanaysa.” şeklindeki açıklamaları, muhalif kanatların Esat destekçileri diye haberleri aktarması, Alevilere yönelik katliamları perdelemekten başka bir anlam taşımamaktadır. Bunlar, Türkiye, HTŞ-SMO-DAİŞ gibi gruplarla işbirliği yaparak doğrudan mezhepsel temizlik girişimlerine destek vermektedir. Bu noktada, sözde muhaliflerin iktidarın çizdiği çerçevede hareket etmesi, Alevilerin nasıl bir oyun ile karşı karşıya olduğunu gözler önüne sermektedir. “Türkiye’nin Suriye politikası stratejik bir zorunluluktur” diyen çevreler, aslında iktidarın savaş suçlarını aklamak için propaganda yapmaktadırlar.

Devletli Hakan Fidan, Alevi katliamı ile ilgili yaptığı açıklamada ortakları HTŞ-SMO-DAİŞ çetlerini koruması altına alarak, “Suriye hükümetinin hiçbir provokasyona gelmeden haftalardır sürdürdüğü politikanın, bir provokasyonla rayından çıkarılmaya çalışıldığını görüyoruz.” diyecek kadar katledilen insanlara düşmanlığını ortaya koymaktadır. Alevilere yönelik saldırılar yalnızca fiziksel değil, ideolojik ve kimliksel düzeyde de yürütülmektedir. Türkmen Alevileri ile Kürt Alevileri, Arap Alevileri, Şii ve Nusayriler arasında yapay ayrımlar yaratılarak, Alevilerin birlik içinde hareket etmesi engellenmektedir. “Onlar bizden değil”,”Onlar sizden değil”  gibi söylemler, Aleviler arasındaki dayanışmayı zayıflatmak için kullanılmaktadır. Oysa bu saldırılar, kimlik farkı gözetmeksizin tüm Alevi topluluklarını hedef almaktadır.

Suriye’deki mezhepsel ve etnik gerilimlerin yalnızca Alevileri değil, Hristiyanlar, Dürziler ve diğer azınlık gruplarını da etkilediği göz önünde bulundurulmalıdır. Özellikle Hristiyan toplulukları da DAİŞ ve diğer radikal grupların saldırılarından ağır şekilde etkilenmiştir. Bu çerçevede, Alevilere yönelik saldırılar, daha geniş bir mezhepsel temizlik stratejisinin parçası olarak ele alınmalıdır. Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesinin arkasında sadece mezhepsel faktörlerin değil, Suriye’nin kuzeyinde Kürt yapılanmasını engellemek ve bölgesel nüfuzunu artırmak amacıyla da bu gruplarla işbirliği yapmakta, Rojava düşmanlığı üzerinden Suriye’de örgütlenmektedir.

Bugün Suriye’deki cihatçı yapılanmalar doğrudan Alevilere yönelik tehdit oluşturmaktadır. Aleviler, bu gruplar tarafından “katledilmesi vacip” topluluklar olarak görülmektedir. Türkiye’nin bu gruplara desteği, Alevilere yönelik saldırıları artırmakta ve Suriye’de mezhepsel temizlik girişimlerine yol açmaktadır. Aynı şekilde Türkiye’de de Alevilere yönelik baskılar artarak devam etmektedir. Alevi köyleri, inanç merkezleri ve toplulukları, hem Türkiye’de hem de Suriye’de sistematik saldırılara maruz kalmaktadır. Türkiye’deki mevcut iktidarın Alevilere yönelik asimilasyon ve baskı politikaları, geçmişte yaşanan Maraş, Çorum, Sivas, Gazi ve Gezi olaylarında açıkça görülmüştür. Bugün de benzer bir süreç, Suriye’de cihatçı yapılar eliyle yürütülmektedir. Alevi çoğrafyası boşaltılmaya çalışılmaktadır.

Bunun için Türkiye-HTŞ-SMO-DAİŞ ortaklığının Alevi katliamlarına karşı uluslararası kamuoyunu harekete geçirmek gerekmektedir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’ne, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne Alevilere yönelik saldırılar hakkında raporlar sunulmalı, Türkiye’nin desteklediği grupların savaş suçu işlediği belgelenerek bu kurumlara başvurulmalıdır. Avrupa ve ABD’deki Alevi diasporası, insan hakları örgütleriyle ortak çalışmalar yaparak bu konuyu gündeme taşımalıdır. Özellikle Avrupa Parlamentosu ve ABD Kongresi gibi uluslararası platformlarda Türkiye’nin Suriye’deki politikalarına karşı yaptırım çağrıları yapılmalıdır. Alevi mahalleleri ve köylerinin savunmasını sağlamak için uluslararası gözlemcilerin Suriye’deki Alevi yerleşimlerine erişimi sağlanmalı, bu bölgelerde güvenliğin arttırılması için uluslararası insani yardım örgütleri devreye sokulmalıdır.

Başta İngiltere olmak üzere ABD ve Almanya’ya katliamdaki sorumlulukları hatırlatılmalı ve baskı altına alınmalıdır. Katilleri meşrulaştıran tuzaklara düşülmeden bu ortaklığa karşı uluslararası güçlerin soruna müdahale etmesi için girişimler artırılmalıdır. Alevi kurumlarının önünde acil olarak bu durumu çözme sorumluluğu durmaktadır. Türkiye-HTŞ-SMO-DAİŞ ortaklığından sorunun çözümüne dair bir beklenti içinde olmak saflık olur.

Aleviler, tarih boyunca sürekli olarak katliamlara maruz kalmış, ancak yeterli örgütlü bir direniş sergileyememiştir. Suriye’deki trajik olaylar, Alevilerin kendi çıkarları doğrultusunda bağımsız bir örgütlenme oluşturmasının zorunluluğunu bir kez daha göstermiştir. Türkiye, Suriye ve diğer bölgelerdeki Alevi toplulukları arasında daha güçlü bir dayanışma ağı oluşturulmalıdır. Alevi mahalleleri ve köyleri, olası saldırılara karşı kendilerini koruyacak yapılar oluşturmalıdır. Son olarak, Aleviler kendi kaderlerini ellerine alarak, sessiz kalmaktan vazgeçmelidir. Sessizlik, gelecekteki daha büyük felaketlerin habercisidir.

 

Öcalan’dan”Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”

Çağrıyı olduğu gibi yayınlıyoruz:

Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı

PKK; tarihin en yoğun şiddet yüzyılı olan 20. asrı, iki dünya savaşı, reel-sosyalizm ve dünya genelinde yaşanan soğuk savaş ortamları, Kürt realitesinin inkarı, başta ifade olmak üzere özgürlükler konusunda yasaklardan kaynaklı oluşan zeminde doğmuştur.

Teori, program, strateji ve taktik olarak yüzyılın reel-sosyalist sistem gerçeğinin ağır etkisinde kalmıştır.

1990’larda reel-sosyalizmin iç nedenlerle çöküşü ve ülkede kimlik inkarının çözülüşü, ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler, PKK’nin anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara yol açmıştır. Dolayısıyla ömrünü benzerleri gibi tamamlamış ve feshini gerekli kılmıştır.
Kürt-Türk ilişkileri; 1000 yılı aşan tarihler boyunca Türkler ve Kürtler, varlıklarını sürdürmek ve hegemonik güçlere karşı ayakta kalmak için gönüllülük yönü ağır basan, hep bir ittifak içinde kalmayı zorunlu görmüşlerdir.

Kapitalist modernitenin son 200 yılı, bu ittifakı parçalamayı esas gaye edinmiştir. Etkilenen güçler, sınıf temelleriyle birlikte buna hizmeti esas bellemişlerdir. Cumhuriyetin tek tipçi yorumlarıyla birlikte bu süreç hızlanmıştır. Günümüzde çok kırılgan hâl alan tarihsel ilişkiyi, kardeşlik ruhu içinde inançları da göz ardı etmeden yeniden düzenlemek esas görevdir.
Demokratik toplum ihtiyacı kaçınılmazdır. Cumhuriyet tarihinin en uzun ve kapsamlı isyan ve şiddet hareketi olan PKK’nin; güç ve taban bulması, demokratik siyaset kanallarının kapalı olmasından kaynaklanmıştır.

Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır.

Kimliklere saygı, kendilerini özgürce ifade edip, demokratik anlamda örgütlenmeleri, her kesimin kendilerine esas aldıkları sosyo-ekonomik ve siyasal yapılanmaları ancak demokratik toplum ve siyasal alanın mevcudiyetiyle mümkündür.

Cumhuriyetin ikinci yüzyılı ancak demokrasiyle taçlandırıldığında kalıcı ve kardeşçe bir sürekliliğe sahip olabilecektir. Sistem arayışları ve gerçekleştirmeler için demokrasi dışı bir yol yoktur. Olamaz. Demokratik uzlaşma temel yöntemdir.

Barış ve demokratik toplum döneminin dili de gerçekliğe uygun geliştirilmek durumundadır.

Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanının ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum.

Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir. Ortak yaşama inanan ve çağrıma kulak veren tüm kesimlere selamlarımı iletirim.

25 Şubat 2025
Abdullah Öcalan

Uzun zamandan sonra Öcalan’dan ilk fotoğraf geldi

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti, bugün İmralı Adası’ndaki cezaevinde PKK lideri ile üçüncü kez görüştü. Bu görüşmede, Ahmet Türk, Pervin Buldan, Sırrı Süreyya Önder, Tülay Hatimoğulları, Tuncer Bakırhan, Cengiz Çiçek ve Faik Özgür Erol yer aldı. Ayrıca, tutsaklar Ömer Hayri Konar, Hamili Yıldırım ve Veysi Aktaş da görüşmede bulundu.

PKK lideri, İmralı Heyeti ve üç tutsak, İmralı’da ortak bir açıklama yaparak, fotoğraf kareleriyle bu anı paylaştı. Ancak, açıklamanın görüntüsü çekilmesine rağmen, heyete verilmedi. Sadece fotoğraf kareleri heyetle paylaşıldı.

PKK lideri, İmralı Heyeti ve tutsakların birlikte çekildiği fotoğraf ise kamuoyuyla paylaşıldı.

Abdullah Öcalan’ın Çağrısı fotoğraflı olacak

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde bugün gerçekleştirdiği üçüncü görüşmenin ardından, “Asrın Çağrısı” olarak adlandırılan açıklamasının saat 17.00’de İstanbul Taksim’deki Elit World Otel’de yapılması planlanıyor. İmralı Heyeti üyeleri Ahmet Türk, Pervin Buldan, Sırrı Süreyya Önder, Tülay Hatimoğulları, Tuncer Bakırhan, Cengiz Çiçek ve Faik Özgür Erol’un katılımıyla gerçekleşecek bu basın toplantısında, Öcalan’ın çağrısının bir heyet üyesi tarafından okunması ve görüşme sırasında çekilen fotoğrafların paylaşılması bekleniyor.

Ayrıca, Öcalan’ın çağrısının geniş kitlelere ulaştırılması amacıyla Diyarbakır ve Van’da dev ekranlar kuruldu. DEM Parti Diyarbakır İl Örgütü, Sur ilçesindeki Şeyh Said Meydanı’nda, Van İl Örgütü ise Van Kent Meydanı’nda dev ekranlar aracılığıyla açıklamayı canlı olarak yayınlayacak.

Öcalan’ın bu açıklamasında, PKK’ya silah bırakma ve örgütün feshi çağrısında bulunması bekleniyor. Edinilen bilgilere göre, Öcalan’ın mesajında silahlı mücadelenin sona erdiği ve siyasi düzlemde demokratik mücadelenin önemine vurgu yapacağı belirtiliyor.

Bu tarihi açıklamanın, Türkiye’de barış ve demokratikleşme sürecine önemli katkılar sağlaması umuluyor.

Büyük Savaş’tan önceki son çıkış; Abdullah Öcalan

Geçtiğimiz günlerde Fransa’nın iki önemli şehrinde büyük etkinlikler gerçekleştirildi. Biri Paris’te, diğeri ise Strasbourg’ta oldu. Paris’teki yürüyüş, katledilen Kürt siyasetçilerin yıldönümü anmasına yönelikti. Bu devasa katılımlı etkinlikte dikkatimi çeken en önemli detay, katılımcıların çoğunun gençlerden oluşuyor olmasıydı. Yürüyüşte, boyunlarına poşiler sarmış olan bu gençler müzikle uyum içinde dans ederken, poşilerinin rüzgarda dalgalanışı adeta aslan yelesi gibi havalanıyor, klasik Kürt halayı figürleriyle dans ediyorlardı. Ancak, bu görüntülerin yanında, yüzlerindeki gerginlik ve yere sertçe vurdukları adımlar, içlerinde biriken öfkenin, geçmişin izlerinin ve yeni bir neslin doğuşunun açık bir göstergesiydi. Gençlerin içinde birikmiş bu öfke, tıpkı bir halay gibi, hem bir gelenekselliğin hem de modern bir tepkinin birleşimiydi. Bu yürüyüş, Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez gibi Kürt kadın siyasetçilerinin anısına yapılıyordu. Bu isimler, Kürt özgürlük mücadelesinin simgeleri haline gelmişti ve her birinin hayatı, katılımları, mücadelesi bu genç neslin bilincinde derin izler bırakmıştı.

İkinci etkinlik ise Strasbourg’ta gerçekleştirildi. Burada toplanan kitle, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın olası bir açıklamasını bekliyordu. 15 Şubat’ta yapılması beklenen bu açıklama, katılımcılar arasında büyük bir beklenti yaratmıştı. Strasbourg yürüyüşüne katılanların büyük bir kısmı, Paris’teki etkinlikten farklı olarak, daha yaşlı bir nüfusa sahipti. Gençlerin oranı neredeyse yarının altındaydı. Bu, Strasbourg yürüyüşünün, Kürt toplumunun geleceği için birlikte yaşamı hedefleyen bir birikimi ve ideolojik duruşu yansıttığını gösteriyor. PKK’nin kuruluş ideolojisinin yansımasıydı bu.

Kürt siyasetinin ilk yıllarında, daha çok Kürt kimliğini var etme mücadelesi ön plandaydı. Bu mücadelenin temelinde, komşularla ortaklaşmayı ve birlikte yaşamayı esas alan sosyalist bir bakış açısı vardı. İlk dönemin genç kadroları, bu sosyalist mücadele içinde Kürt özgürlük hareketinin bir parçası oldular. PKK kurucuları ve ideologları arasında Haki Karer, Kemal Pir gibi Türk devrimcileri vardır. Bu isimler, aynı zamanda devrimci hareketinin ideolojik çizgilerinden beslenmiş ve Kürt özgürlük mücadelesini küresel bir perspektife taşımışlardır. Abdullah Öcalan‘a yoldaşlık yapmışlardır. Hayatlarını bu uğurda ortaya koymuşlardır. O dönemin genç kadroları, hem Kürt özgürlüğü hem de sosyalist devrim mücadelesi için bir araya gelerek ortak bir hedef doğrultusunda birleşmişlerdi. Ancak bugünün gençleri, savaşın içinde büyüyen bir nesil olarak daha farklı bir yerde duruyorlar. Onlar için mesele, geçmişteki gibi sosyalist bir birliktelik kurmaktan çok, kimliklerini sorgulamadan doğrudan bir mücadele yürütmektir. Kan ve gözyaşı ile yaratılmış bir kimlikleri vardır. Bu da, gençler arasında milliyetçi eğilimlerin artmasına neden olmuştur.

Bugün Kürt siyasetinin liderliğini elinde bulunduran birinci kuşak kadrolar, birlikte yaşama fikrini hâlâ güçlü bir şekilde savunmaktadırlar. Bu kadroların varlığı, büyük bir barışın inşası için önemli bir fırsat sunmaktadır. Barış, onların fikriyatında var ve bu ortak yaşam kültürünü oluşturmak, ancak onların liderliğinde mümkün olabilir. Bu yüzden, barış ihtimali hâlâ masadaysa, bu onların siyasetteki etkinliğini koruyor olmasından kaynaklanmaktadır. Türkiye’deki barış için en büyük şans, hâlâ onların siyasette söz sahibi olmasıdır. Abdullah Öcalan’ın, “Büyük Savaş’tan önceki son çıkış” olduğu söylenebilir. Çünkü Öcalan, Türkler, Kürtler başta olmak üzere tüm halkların birlikte yaşayabileceğini savunuyor ve Ortadoğu’daki çatışmaları durdurabilecek adımların atılmasının anahtarı hâlâ onun elinde. Bu sadece Kürt halkı için değil, Türkiye ve tüm bölge halkları için bir fırsattır.

Eğer bu fırsat doğru değerlendirilmezse, önümüzde duran büyük ihtimal büyük bir savaş olacaktır. Bu, Kürt gençlerinin yıllardır büyüyen öfkesinin çok daha şiddetli bir direnişe dönüşmesine yol açabilir. Kürt siyasetinin savaş hukuku çerçevesinde kalmasının en büyük sebebi, birinci kuşak kadroların hâlâ müdahil olmasıdır. Ancak bu nesil değiştiğinde ne olacağı belli değildir. Kimse hiçbir şeyin garantisini veremez.

İmralı’dan beklenen açıklama kritik önemde. Geleceğe dair umutların tükenmemesi, birlikte yaşama kültürünün güçlenmesi, sosyalist bir bakış açısıyla ortak bir yaşamın örgütlenmesi gerekmektedir. Eğer bu süreci sadece Kürt siyasetinin geri adımı olarak okursak, büyük bir hata yaparız. Bu yeni nesil, uluslararası dengelerin sunduğu fırsatları da değerlendirerek Türkiye’de büyük bir kırılmaya neden olabilir. Türkiye’de yıllardır bir travmaya dönüşen “bölünme korkusu”, Kürt gençliğinin bugünkü ruh haliyle birleştiğinde, çatışmaların çok daha sert bir hal alması mümkün. Bu gençlik eskisi gibi değil; ayrılığı önemsiyor, farklılığı derinleştiriyor ve bu da savaşın hukukun dışına taşmasına sebep olabilir.

Bugün Kürt siyasetinin elinde, bu kopuşu engelleyecek bir mekanizma bulunmaktadır. Ancak gençlerin kendilerini şiddetle ifade etme isteği, Kürt kimliğinin ispatlanması için bir araca dönüşebilir. Bu da, Türkiye’de savaşla beslenen siyasal ve ekonomik yapıların işine gelmektedir. Kürtlerin bugün her alanda varlık göstermesi, Kürtçe isimlerin daha fazla duyulması, inkârın artık mümkün olmadığını gösteriyor. Bu yüzden Kürt halkı, kazanımlarını toplumsal barışa ve ortak yaşama çevirmek zorundadır.

Türkiye, Kürt siyasetinin Öcalan liderliğinde atacağı adımı doğru okumalıdır. Bunu birlikte yaşamak için bir fırsata dönüştürmeli ve güven ortamını sağlayacak mekanizmaları oluşturmalıdır.

Ancak Türkiye siyasetçileri, özellikle de iktidarın dili, bu çağrının karşılığını vermiyor. Bugüne kadar şiddet ve inkâr üzerinden var olmuş bir siyasetin, gerçek bir çözüm iradesi göstermesi kolay değildir. Ama Kürtler alternatifsiz değildir ve Türkiye Cumhuriyeti de bunu biliyor. O yüzden olası bir açıklamaya “evet” deme refleksi gösteriyor. Öte yandan, Türkiye’de savaş ekonomisiyle güçlenen ve zenginleşen bir yapı var. Çete ilişkileri, rant ve silah ticaretiyle savaşın sürmesini isteyen bir kesim vardır ve bu yapının barış sürecine ikna edilmesi de zaman alacaktır.

Türkiye’de halkların tarihsel olarak uzun yıllara dayanan bir birlikteliği vardır. Devlet, iktidar ve onların menfaatleri için uygulanan siyaset ise halkları birbirine düşürmüştür. Ama halkların birbirleriyle bir sorunu yoktur. Bu yüzden barış her zaman mümkündür. Mesele, barış siyasetini örgütleyecek siyasi aktörlerin eksikliğidir. Kürt siyasetinin yıllardır süren barış çağrıları ve çatışmasızlık süreçleri, bugün bir barış masası kurulması için en büyük zeminlerden birini oluşturuyor.

Devlet Bahçeli’nin yaptığı son çağrı da bu yüzden önemli. Bahçeli gibi savaş yanlısı bir figürün böyle bir çıkış yapması, devletin derinliklerinde bu sürecin tartışıldığını gösteriyor. Bahçeli’ye böyle bir çağrı yaptırılması, devlet içindeki bazı yapıların süreci yeniden değerlendirdiğini gösteriyor.

Bu çağrı, iki yolu açıyor: Ya büyük bir savaşın fitili ateşlenecek ya da barış süreci örgütlenecek. Bu kararın kritik noktası, Kürt siyasetinin öncü kadrolarının hâlâ ayakta olması ve süreci yönlendirebilme gücüne sahip olmasıdır. Ama bugünü değil, yarını da düşünmek gerekiyor. Birinci kuşak siyasetçilerin olmadığı bir Kürt siyasi yapısı, çok daha büyük krizler doğurabilir. O yüzden bu şansı kaçırmamalıyız.

“En kötü barış, savaştan iyidir” (Desiderius Erasmus)

 

Berlin’de Can TV’yle dayanışma gecesi 28 Şubat’ta

Can TV, “Hak ve Hakikatin Sesi” sloganıyla yayın yaparak, 28 Şubat Cuma günü Almanya’nın başkenti Berlin’de önemli bir dayanışma gecesi düzenleyecek. Etkinlik, Berlin’deki kültürel yaşamın önemli adreslerinden biri olan Arzte Musiktheater’da gerçekleştirilecek. Saat 17:00’de başlayacak olan geceye, birbirinden değerli sanatçılar ve önemli isimler katılacak.

Sanatçı Seyfi Yerlikaya, Cemila Dinçer, Burhan Karakaş, Zöhre Kurtulan, Mustafa Yeşilyurt ve Soner Soyer, sahne alarak dinleyicilere unutulmaz bir müzik ziyafeti sunacak. Müzik ve sanatın birleştirici gücünden ilham alacak bu gece, dayanışmanın ve kardeşliğin önemine vurgu yapmayı amaçlıyor.

Etkinlikte ayrıca, Can TV’nin temsilcisi Şükrü Yıldız’ın yanı sıra, siyasi alanda tanınmış isimler de yer alacak. İdris Baluken ve FEDA Eşbaşkanı Demir Çelik de konuşmacı olarak katılacak

Gecenin adresi ise, Luxemburgerstrasse 20, 13353 Berlin’de bulunan Arzte Musiktheater olacak. Katılım gösterenler, hem kültürel hem de toplumsal açıdan anlamlı bir deneyim yaşama fırsatı bulacak.

Öcalan’ın açıklamasını beklerken HAYDAR ERGÜL

Ortalık toz duman. PKK Lideri Abdullah Öcalan ne zaman açıklama yapacak, görüntülü mü, sözlü mü veya yazılı mı olacak? Yine açıklamanın içeriği nasıl olacak? Bu minval üzeri sorular artarak devam ediyor.

Şimdiye kadar DEM Heyeti İmralı’ya iki kez gidip geldi. Ve Heyet ilk İmralı görüşmesinden sonra Türkiye’deki parti yetkilileriyle görüşmeler yaptı. Ardından bu görüşmelerin sonuçlarını Öcalan’a aktarmak için ikinci kez İmralı’ya gitti. İkinci görüşmeden sonra Heyet Güney Kürdistan’a geçti. Başta KDP, YNK olmak üzere siyasi parti yetkillieriyle çeşitli görüşmeler yaptı ve Türkiye’ye döndü.

Heyetinin önümüzdeki günlerde İmralı’ya üçüncü bir ziyaret yapması bekleniyor. Ardından Öcalan’dan beklenen açıklamanın yapılacağı kuvvetle muhtemeldir. Ancak açıklama Heyet’in İmralı’da bulunduğu zamanda mı veya daha sonramı yapılacağı net değildir. Muhtemeldir ki Heyet ziyaretinden sonra yapılacaktır açıklama. Zira Öcalan Güney Kürt partilerinden gelecek sonuçlara göre de bir çalışma yapmaya ihtiyaç duyabilir. Yine PKK çevrelerinden yapılan son açıklamalar üzerine devletin açıklamanın görsel veya sözlü yapmasına olanak verme ihtimali zayıf görülebilir. Yazılı olma ihtimali daha güçlüdür.

Öyle görünüyor ki Öcalan önümüzdeki günlerde veya haftalarda bir çağrı yapacaktır. Aylar önceden hemen her çevre kendi meşrebine göre yapılacak çağrıya ilişkin yorum ve değerlendirmeler yapmaktadırlar. Bu değerlendirmelerin amacı açıktır. Kamuoyunu baştan kendi çıkarlarına manipüle etmektir. Açık ki asıl amaç Kürt sorununa siyasal ve demokratik çözüm bulmak değildir. Daha çok PKK’nin elinden silahı almaktır. Bu silah alma meselesi kırk yıllık hikayedir. Oluşan yeni Ortadoğu konjonktürün ağırlıklı fırsatlar ortamında Kürtleri 1. Dünya Savaşı derekesine düşürmek; örgütsüz kılmak istemidir. Örgütsüz Kürt’e her tür dayatmada bulunmak kolaylaşacaktır çünkü. Bu olmasa bile yapılan açıklamayı çarpıtma, düşüncede muğlaklık yaratma da fayda sağlayabilir hesabıdır.

Nitekim gelişmelere bakıldığında ortam hiç de çözüm veya barışa uygun görünmemektedir. Kayyum atamaları hızından bir şey kaybetmedi. En son Van Büyük Şehir Belediyesine kayyum atandı. Şimdiye kadar DEM partinin beş şehir belediyesine kayyum atanmıştır. Şehirler şunlar; Van, Siirt, Dersim, Batman ve Mardin. Yine çok sayıda ilçe ve belde belediyesine de kayyum atanmış durumdadır. Devamı da gelecek gibidir.

Yine Batı’da kent uzlaşısı sonucu CHP’nin kazandığı belediyelere de kayyum atanmaya başlandı. Kent uzlaşısı sonucu belediye meclislerine seçilenler de gözaltına alınıyor ve tutuklanıyorlar.

HDK’ye dönükte gözaltılar ve tutuklamalar da devam ediyor. En son on kentte sürdürülen operasyonlar sonucu gözaltına alınan 51 kişiden otuzu tutuklandı.

Bu liste daha da uzatılabilir. Bu gözaltı ve tutuklamalardan amaç edinilen iki husustan söz edilebilir. Birincisi Kürtlerden uzak durun aksi halde başınız belaya girer. Yani Kürtleri yalnızlaştırıp güçsüzleştirme hedeflenmektedir. Buna bağlı olarak ikincisi mevcut Cumhur ittifakına muhalif olanları elimine etme ve zayıfta olsa karşı çıkma ihtimali olan siyasi veya toplumsal grup ve çevre bırakmama taktiği izlenmektedir. Buna en iyi örneklerden biri de yurtdışı yasağı konulan TUSİAD başkanı ile TUSİAD YİK başkanı olmaktadır.

Neden devlet tarafından böylesine operasyonel dönem yaşatılmaktadır? Çünkü Kürt sorunu adeta 1. Dünya Savaşı öncesine doğru bir dönüşüm yapmaktadır. Ancak o zamanki Kürtlerle günümüz Kürtleri arasında çok temel bir fark vardır. O zaman Kürtler ideolojisiz, paradigmasız ve örgütsüzlerdi. Şimdi ise halklara örnek teşkil edecek derecede gelişkin bir yapıya sahiptirler. Dolaysıyla Kürt sorunu çözüm sürecine girmiştir demek doğru tespit olur. Yine Öcalan’dan beklenen açıklama bölgenin yeni konjonktürü ile bağlantılı olacaktır. Ve Kürt sorunu çözümünde ilgili çevrelere makulü gösterecek içerik taşıyacaktır.

Yani Öcalan’dan örgütü fes et ve silah göm beklentisinde olanlar irrasyonel düşünenler ve güçlerini aşırı abartanlardır. Nitekim yapılan kimi konuşmalar ve operasyon üzerine operasyon çekmeler rasyonel olmamakla ilgilidir. Bu daha çok da hükümet olanlarda fazladır.

Türkiye’de şu an irrasyonel bir yönetim iş başındadır. Bu yönetimin nerdeyse 23 yılı geride kalıyor. 23 yıldır yönetiyor ve kendine göre her şeyi başarmıştır. Kendi ifadeleriyle 1. Dünya Savaşı sonrası açılan parantez kapanıyor. Yeni koşullarda Osmanlı rüyası görülüyor. AKP ve lideri her şeyi başardı. El attığı her şeyi yaptı. Gülen Cemaati tasfiye edildi, ordu vesayeti sonra erdirildi gibi. Kendilerince büyük bir başarı hikayesidir. Buna sessiz devrim diyorlar.  En son Şam’da Baas rejimi de düşürüldü gibi bir başarı hikayesi de ortaya konulunca, gerçekçi olmayan bir düşünce yapısının oluşumunu kaçınılmaz kıldı. İrrasyonel olma hali bunlarla ilgilidir. Dolaysıyla mevcut yönetimin bölge konjonktürünü doğru okuyacağını var saymak, buna göre değerlendirmeler yapmak yanlış sonuçlara götürebilir.

Devlet yönetiminin hali böyle sürrealist olunca Öcalan’ın görüşme yapması doğru mudur? Bazı kesimler bunu tartışıyor. Görüşme yapması doğrudur. Çünkü Kürt sorunu bölgesel ve küresel bir soruna dönüşmüştür, demokratik dönüşüm ve çözümün olumlu sonuçlarından en çok ezilen ve sömürülenler faydalanır. Dolayısıyla Öcalan’ın yaptığı görüşmeler, olası yapacağı çalışmalar, temaslar sadece Türkiye’ye hitap etmiyor. Çözümden yana olduğunu söylüyor Öcalan. Ve bilindiği gibi 3. Yol takip edilmektedir. Ucu açık, taktik ilişkiler kurularak gelişmeler sağlanabilir. Bu konuda çok fazla yaşanmışlık var ve tecrübeli bir çizgi yakalanmıştır. Bunun en gelişkin uygulaması Rojava örneğidir.

Öcalan kim çözümden yana, Özgürlük Hareketi mi yoksa devlet mi çözüm istemiyor? Yani böyle bir ikilem de yaratıyor. Bunun altını çizmek lazım. Şunu belirtelim: 2013-15 arası süren diyalog sürecinde çoğu çevre der ki hani bir şey olmadı? Şunu bilmek lazım. Kuzey Doğu Suriye’de ortaya çıkan yapı aslında o süreçte Türkiye’de sürdürülen diyalogla doğudan bağlantılıdır. İran’daki 2022’nin sonunda yaşanan Jin Jiyan Azadi direnişindeki gelişmelerden söz etmek yerinde olur. Uluslararası alanda Kürt Kadın Hareketi’nin bu kadar popülerleşmesi yine bu diyalogla bağlantılıdır. Özcesi toplumsal herhangi bir adımın tek bir sonucu yoktur. Birden fazla sonucu vardır. Bölge dinamiği Öcalan’ın yeni bir mesajının çok yönlü olumlu sonuç üretmesine müsaittir. Öcalan’ın atacağı adımlar geniş dinamiklere hitap eder ve bunu toplumsallaştırır. Bu bağlamlar içinde bakmak ve pratikleşmek çok şey kazandırabilir.

Aleviler barışın yanında

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Avrupa Arap Alevileri Federasyonu (AAAF) tarafından düzenlenen panel “Aleviler Barışı Konuşuyor” başlığıyla Almanya’nın Mainz-Gustavsburg Cem Evi’nde geçekleşti. Moderatörlüğünü Özgür Demir’in yaptığı konferansa DEM Parti Eşbaşkanı Tülay Hatimoğulları, AABK Eşit Başkanı Hüseyin Mat, FEDA Eşbaşkanı Demir Çelik, AAAF Genel Başkanı Serhat Süleyman Narlı, DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat konuşmacı olarak katıldı. Panel’de açılış konuşması AAAF Hessen Bölge Başkanı İhsan Dilber ve Gustavsburg Cemevi Başkanı Müslüm Aktar tarafından yapıldı. 

Alevilerin felsefesi ve inançları hedefte

AAAF Genel Başkanı Serhat Süleyman Narlı, Alevilerin yaşam felsefelerinin ve inançlarının tarih boyunca sürekli saldırıların hedefi olduğunun, bugün de aynı saldırılarla yüz yüze kaldıklarının altını çizdi. 

Alevilerin sorunların çözümünde seslerini daha yüksek çıkartması gerektiğine vurgu yapan DEM Parti Milletvekili Celal Fırat, örgütlenmenin ve mücadeleye devam etmenin önemini şu sözlerle ifade etti: “Aleviler, kimliklerinden dolayı, inançlarından dolayı Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi, Malatya katliamları gibi yüzlerce katliam yaşadılar. Bu kadar katliama uğramış, yakılmış olan biz Aleviler neden hala bir olamıyoruz? Örgütlenirsek özgürleşiriz, bunun mevcut koşulu budur.”

Barış kutsaldır

FEDA Eşbaşkanı Demir Çelik, Alevilerin son yüzyılda yaşadığı ağır travmalara dikkat çekerek, ortak mücadelenin önemini vurguladı. Çelik, gerçekleştirilen konferansını önemini şu sözlerle dile getirdi: “Barış kutsaldır; herkesten çok biz Alevilerin dillendirmesi ve sahip çıktığı bir kutsallıktır. Savaşın yıkıcılığı, başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere toplum kırımını deşifre etmek, karşısında pozisyon almak ve dolayısıyla barışı dillendirmek herkesten çok kendisine Alevi diyenin görevi olmalıdır.”

Amasız, fakatsız barışın yanındayız 

Alevi inancının temel öğesinin insan ve yaşam hakkı olduğunu ifade eden AABK Eşit Başkanı Hüseyin Mat, sürecin demokratikleşmesi yolunda Alevilere sorumluluklar düştüğünü söyledi. Mat, sözlerine şöyle devam etti: “Aleviler, amasız, fakatsız onurlu bir barışın yanında yer alacaktır. 35 yıllık mücadele gösterdi ki Aleviler cumhuriyetin demokratikleşmesine müthiş katkı sunuyor. Türkiye’nin demokratikleşmesi sadece Diyarbakır’dan değil aynı zamanda Dersim’den ve Hacıbektaş’tan geçer. Biz de bu vesileyle bu şeffaf ve demokratik olarak yürütülecek bir sürecin ortak paydaşı olmak istiyoruz.”

Tartışmalar açık ve şeffaf

Ortadoğu’da yaşanan sorunların, krizlerin ve savaşların emperyal güçlerin yaşadığı küresel sermaye krizinden kaynaklandığına işaret eden DEM Parti Eşbaşkanı Tülay Hatimoğulları, yaşanan gelişmelerin Türkiye’de iç barışı tartışmayı gerekli kıldığını vurguladı. 2013 yılındaki barış sürecinde muhalefetin ve toplumsal dinamiklerin yeterince sürece dahil olmadığını, bu dönemde ise daha açık ve şeffaf  tartışan bir çalışma yürüttüklerini belirten Hatimoğulları, konuşmasına şöyle devam etti: “2013 sürecinde toplumsal dinamikler barışı tartışmadı. Biz de bu konuda eksik kaldık, öz eleştirisini verdiğimiz bir konu da budur. Bu süreçte ise, toplumun nabzını tutan bütün toplumsal kesimlerle yaptığımız görüşmelerin tamamı pozitif geçti. Yaptığımız toplantılardaki ana görüş, bu toprakların barışa ihtiyacı olduğudur.”

yeni özgür politika