Ana Sayfa Blog Sayfa 123

İrfan Dayıoğlu – İmam Kılıç Fransa’da Hayatını Kaybetti

Uzun yıllardır sürgünde yaşayan devrimci yazar ve Alevi aktivisti, gazetemizin yazarı İrfan Dayıoğlu – İmam Kılıç, Fransa’da hayatını kaybetti. Dayıoğlu’nun kızı, sosyal medya üzerinden yaptığı duygusal paylaşımda, “Babamızı, can yoldaşımızı sonsuzluğa uğurladık… Direnişçi kimliğini bizlere miras bırakarak sevdiklerinin yanına gitti,” ifadelerine yer verdi.

1954 yılında Malatya’nın Akçadağ ilçesine bağlı Kürecik Nahiyesi’nin Harunuşağı Köyü’nde dünyaya gelen Dayıoğlu, ilk öğrenimini köyünde, orta ve lise öğrenimini ise Gaziantep’te tamamladı. 1974-78 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi Matematik Bölümü’nde okudu ancak siyasi faaliyetleri nedeniyle hakkında arama kararı çıkınca, üniversiteden devamsızlıktan atıldı.

Türkiye’de birkaç yıl boyunca illegal yaşam sürdüren Dayıoğlu, 1982 yılında Fransa’ya geçerek politik mülteci statüsünde yaşamını sürdürmeye başladı. Türkiye’ye hiç dönmeyen Dayıoğlu, yaşamını devrimci mücadeleye, Kürt halkının özgürlük arayışına ve Alevi toplumunun örgütlenmesine adadı.

İrfan Dayıoğlu, devrimci ve demokratik basının birçok önemli yayın organında yazılar kaleme aldı. Cephe, Toplumsal Kurtuluş, Berxwedan gibi dergilerde yazarlık yapan Dayıoğlu, Özgür Gündem ve Yeni Özgür Politika gazetelerinde köşe yazarlığı ve muhabirlik yaptı.

1996-2003 yılları arasında Kürdistanlı Aleviler Federasyonu’nda yöneticilik görevinde bulunan Dayıoğlu, Avrupa’da yayımlanan Zülfikar dergisinin son döneminde ve Semah dergisinin ilk yıllarında genel yayın yönetmenliği yaptı. Medya TV’de bir yıl boyunca yayımlanan “Alevi Erkânı” adlı programın da yönetmenliğini üstlendi.

Dayıoğlu, Kürdistan Aleviler Birliği temsilcisi olarak iki dönem boyunca Kürdistan Ulusal Kongresi üyeliği görevinde bulundu. Semah dergisinin yazı kurulunda yer alarak Alevilik üzerine derinlikli yazılar kaleme aldı ve Demokratik Alevi Federasyonu Yönetim Kurulu’nda aktif görevler üstlendi.

İrfan Dayıoğlu, yazınsal üretimlerini kitaplaştırarak mücadele tarihine katkı sundu. İbrahim Yalçın ile birlikte kaleme aldığı Bir Örgüt – Bir Yaşam / Mehmet Koç adlı eseri bu alandaki önemli çalışmalardan biri oldu. Aynı zamanda Dik Duruş isimli bir kitaba da imza atan Dayıoğlu, Alevilik üzerine kapsamlı bir kitap çalışmasını da sürdürüyordu.

2011 yılından itibaren Engin Erkiner’in internet sitesinde düzenli olarak makaleler yayımlayan Dayıoğlu, düşünsel üretimlerini yaşamının son günlerine dek sürdürdü.

İrfan Dayıoğlu – İmam Kılıç, ardında mücadeleyle geçen bir ömür, çok sayıda yazı, kitap ve örgütlü birikim bırakarak hayata veda etti. Evli ve bir kız çocuk babasıydı.

Zulmün Olduğu Yerde Direniş, Karşısında İkrarımız Vardır

Bizler, Pir Sultan’ın asmadığı, Hızır Paşa’nın susturamadığı, Kerbela’dan bugüne her türlü zulme karşı hakikatin yolunda yürüyenleriz. Bizler, mazlumun sesi, hakkın gür sedası, dara durduğunda bile eğilmeyenlerin soyundanız. Bugün Türkiye’de halkın iradesi yok sayılıyor, seçilmiş canlarımız cezaevlerine gönderiliyor, yanı başımızda Suriye’de Alevi köyleri talan ediliyor. Zulmün eli her yerde. Ama biz biliyoruz ki zulmün olduğu yerde direniş de vardır. Çünkü yaşam, ancak direnerek var olur.

Bir halkın iradesini hiçe saymak, onu yok saymak demektir. Bugün seçilmiş belediye başkanlarımızın haksız ve hukuksuz şekilde cezaevlerine gönderilmesi, tam da bu yok saymanın bir sonucudur. Oysa bizler, halkın rızalığıyla yol yürüyenleriz. Bizim yolumuzda zorbalık yoktur, rıza vardır. O yüzden zorla, zulümle alınan irade, ne halkın ne de hakkın nezdinde kabul görmez.

Bu topraklarda kaç kez dara çekildik? Kaç kez sürgünlere uğradık? Kaç kez ocaklarımızı söndürmeye kalktılar? Ama bizler her defasında küllerimizden doğduk. Bugün de aynı zulüm, farklı ellerle yeniden karşımıza çıkıyor. Halkın seçtiği, halkın razı olduğu yöneticiler bir gecede zindanlara gönderiliyor. Kayyumlarla, baskılarla, zorla bizim rızamız alınamaz. Çünkü bizim yolumuz hakikat yoludur, zulme rıza göstermeyenlerin yoludur.

Yanı başımızdaki Suriye’de, Alevi köylerine yönelik saldırılar sürüyor. Kerbela’da nasıl susuz bırakıldıysak, bugün de Alevi çocukları, kadınları, yaşlıları katlediliyor. Bu topraklar Pir Sultan’ı dara çekenlerin de, onu unutmayıp yolundan yürüyenlerin de şahididir. Şimdi soruyoruz. Hak, adalet, insanlık diyenler nerede?

Alevi köyleri talan edilirken, kutsal mekanlarımıza saldırılırken dünya sessiz. Oysa biz susarsak, hak da susar. Biz susarsak, mazlumun feryadı duyulmaz. Zalimleri tarih yazar ama mazlumları insanlık yaşatır. Bugün de bu zulmü yazanlara karşı ses çıkarmak, haksızlığa karşı yan yana durmak boynumuzun borcudur.

Suriye’de Aleviler yalnızca fiziksel olarak değil, inançlarıyla, kültürleriyle de yok edilmek isteniyor. Peki, biz bunu tanımıyor muyuz? Bu coğrafyada kaç kez cemlerimiz yasaklandı, kaç kez nefeslerimiz susturulmak istendi? Ama biz buradayız! Biz, her yasaktan sonra semaha durduk, her sürgünden sonra cem olduk, her zulümden sonra hakikate tutunduk.

Zalimin zulmü varsa, mazlumun duası vardır. Bugün cezaevlerine atılan belediye başkanlarımız için de, Suriye’de katledilen canlarımız için de, direniş bizim ikrarımızdır.

Alevi toplumu olarak, hakikati haykırmak bizim yolumuzdur. Bu yol, baş eğmeyenlerin, dara durduğunda bile zalime biat etmeyenlerin yoludur.

Demokratik Toplum Çağrısı: Newroz pîroz be HAYDAR ERGÜL

Newroz kutlamaları haftalar öncesinden başladı. Meydanlarda, sokaklarda, evlerde, başta Kürdistan olmak üzere Kürtler ve dostlarının bulunduğu dünyanın her alanında kutlanıyor. Bu kutlamalar moralli ve coşkulu geçiyor.

Günümüzde Newroz, Kürt toplumunda gelenekselleşmiş, kültürleşmiş, kökleşmiş ve kurumsallaşmıştır. 60’lı ve 70’li yıllarda, Kürtçe ve Kürt kültürü ağır bir baskı ve yasak altındaydı. Newroz kutlamaları küçük gruplar halinde, daha çok lastik yakılarak, 10-15 kişinin katılımıyla gerçekleşirken, günümüzde milyonların katıldığı kitlesel bir döneme geçiş yapmıştır.

Burada şunu vurgulamak gerekiyor: Kürdistan tarihi içinde Newroz kutlamaları, özgürlük durumunu ya da köleliği ifade eden çok temel bir ayraçtır. Kürtler açısından Newroz’un anlamı bir ölçüdür, kıstastır.

2637 yıl önce gerçekleşen Newroz, direniş, başkaldırı, yenigün ve yeni bir doğuşun simgesidir. Bu doğuşu anlamlı kılan, özellikle Asur despotizminin, başta Kürtler olmak üzere bölge halkları üzerindeki tahakküm, ötekileştirme, köleleştirme ve sömürme pratiklerine karşı asırlık bir direnişin, Kürt olan Medlerin öncülüğünde gerçekleşmişti. Halkların birliğine dayanır; toplumlar birleşir, bölgemiz özgürleşir ve halklar özgürlüğe kavuşur. Dolayısıyla bu oluşum, yeni bir doğuşu temsil eder. Peki, 2637 yıl sonra yeniden Kürt toplumunun merkezinde yer alan bir yeni doğuş gerçekleşebilir mi? Evet, gerçekleşebilir; bölgemizde oluşan yeni koşullar buna işaret ediyor.

27 Şubat günü, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın yaptığı tarihi çağrı, bu bağlamda büyük önem taşıyor. Çağrı metninin başlığında yer alan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” vurgusu taşıyan bu tarihi metin, Newroz’da kutlama ve demokrasi hareketine dönüştü. Abdullah Öcalan’ın bu çağrısı, yerelden bölge halklarını özgürleştirmeye ve demokratik bir toplum inşa hareketine yönelmesini sağlıyor.

1991’den itibaren Ortadoğu’da yapısal bir kriz derinleşiyor. 91 Körfez Savaşı, 3. Dünya Savaşı’nın başlangıcı kabul edilir. En son, 8 Aralık’ta Şam’da Esat rejimi düştü. HTŞ (Hayat Tahrir el-Şam) iş başına geldi ve bu, Suriye’de yeni koşullar yarattı. Aslında Suriye’deki bu gelişme bir anlamda, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e düzenlediği füze saldırılarıyla başlayan dönem, bölgesel dinamikleri önemli oranda değiştirdi. Yeni bir güç rekabeti oluşturdu. Başını ABD’nin çektiği gruplaşma, İsrail’in güvenliğini merkeze alan ulus-devletlerin restorasyonunu hedefliyor. Türkiye ise “Şam’ı ben düşürdüm” deyip yeni Osmanlı hayallerini daha güçlü kuruyor. Bu durum, Kürtler için yeni fırsatlar doğuruyor.

Ortadoğu, 2637 yıl sonra Kürdistan ekseninde yeniden özgürleşme fırsatını yakalama şansına kavuşmuştur. Abdullah Öcalan’ın çağrısı asıl olarak toplumlaradır; onların birliğine, demokratik ve özgür toplum inşasınadır. 27 Şubat’taki tarihi çağrının ilk yansıması 10 Mart günü Mazlum Abdi ve Ahmed eş Şara arasında yapılan çerçeve anlaşmasıdır.

HTŞ ile SDG arasında yapılan bu anlaşma 8 maddedir. İlk 7 maddesi çerçeveyi belirlerken; sekizinci madde ise yürütme komitelerinin kurulmasından bahseder. Ancak HTŞ zikzaklar çiziyor çünkü kendi gücüne dayanmıyor. HTŞ’nin gücü sınırlıdır ve tek başına Şam’ı bile yönetebilecek durumda değildir; daha çok dış güçlere dayalı varlık sürdürmeye çalışıyor. HTŞ’nin güçsüzlüğü, aşırı dışa bağımlılığı anlaşmanın uygulanmasını zora sokabilir.

Anlaşmanın başarılı olup olmayacağı ya da ne kadar sürdürülebileceği belirsizdir, fakat şu yönü önemlidir: Bu anlaşma, Ortadoğu’nun demokratik toplum eksenine doğru direksiyon kırması anlamına geliyor ve bir başlangıçtır. Başlangıçlar genelde ilkinde başarılı olmayabilir fakat adım atılmış, anlayış oluşmaya başlamıştır. Geri dönüş ihtimal dahilinden çıkmıştır. Bu anlaşma ile fiili olarak aşılmaya başlayan Lozan Anlaşması’nın hukuki aşılma kapısının açıldığına işaret etmesi açısından tarihseldir.

Dolayısıyla, demokratik bir toplumsal yapının oluşumunun gerçekleşmesine yönelinmiştir. Burada Kürtler merkezi bir rol oynar; bu sürecin kurucuları arasındadır. Bu durum tarihseldir ve başarı şansı yüksektir. Konjonktür buna elverişlidir. Ancak iktidar-devlet ile demokratik toplum arasındaki gerilim hâlâ sürüyor ve sürmeye devam edecektir. Yeni bir başlangıçtır. Özellikle ABD, İngiltere ve Fransa’nın aracılığında bu anlaşmanın yapıldığı ifade ediliyor. Burada İngiltere ve Fransa’ya dikkat çekmek gerekiyor; çünkü 1. Dünya Savaşı’nın galipleridirler. Ortadoğu’yu şekillendiren güçlerdir. Kürdistan’ı dörde böldüler ve Arapları 22 devlete ayırarak parçalı bir yapıyı yüzyılı aşkın süredir yönetiyorlar. Lozan Antlaşması da bu parçalanmışlığın devletlerarası bir iradeye kavuşturulmasıdır ve bunun sonucu Kürtler yok sayıldı. Ancak son gelişmelerle inkarın, yok saymanın bizzat karar alıcıları eliyle hukuki altyapısının ortadan kalkmaya başlaması açısından Mazlum Abdi ve Ahmed eş Sara tarafından imzalanan bu belge çok anlamlı hale geliyor.

2637 yıl sonra bu yeni doğuşun ilk nüvesi Suriye’de SDG ile HTŞ arasında imzalanan anlaşmayla ortaya çıkıyor. Bu süreç, 27 Şubat’ta Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla başladı ve ilk somut sonucunu böyle ortaya koyuyor.

Abdullah Öcalan, çatışma ve savaş zemininden siyasi-hukuki bir zemine geçerek sorunları barışçıl temellerle çözmeyi hedefliyor. Bu, her şeyin masa başında tartışılacağı anlamına gelmez; daha çok pratikte şekillenecek karmaşık bir süreçtir. Özellikle Kürt sorunu, tamamen pratikte çözülmesi gereken bir meseledir. Çünkü inkâr var; bu inkâr, son yüzyıldır Kürtleri yok sayan bir sistemi dayatmıştır. Yeni durumda Kürtler, en alttan başlayarak değişimi adım adım gerçekleştireceklerdir.

Bu nedenle, haftalar öncesinden başlayan 2025 Nevroz kutlamaları, demokratik toplum çağrısının bir yansımasıdır. Bu kutlamalar, özgürlük ve barışın gelmesi anlamına gelir. Toplum inşa edildikçe barışacak, barış oldukça güçlenecek ve özgürleşecektir.

Bugünler tarihi günlerdir; çatışmasız, savaşsız bir dünya ve birleşik toplumların kudretini yaratma doğrultusunda bir adımdır Newroz. 21 Mart başta Kürtler olmak üzere demokrasi ve özgürlük arayışında olan herkesin, yurtseverlerin, özgür yaşamak isteyen kadınların ve gençlerin Newroz’unu daha coşkulu ve moralli kılmaktadır. Bu coşkunun temel sonucu ise Abdullah Öcalan’ın özgürlüğüdür. Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü; toplumların ve Kürtlerin özgürlüğünün pratikte gerçekleşme sürecine geçişin bir aşamasıdır. Bu kapsamda, 2025 Newrozu barış, demokrasi ve özgürlük arayışındaki tüm toplumlara kutlu olsun.

Newroz pîroz be!

Yeni Yaşam Gazetesi/ 21 Mart 2025

AABK GBY Binali Sağlam yurtdışı çıkış yasağıyla serbest

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Genel Başkan Yardımcısı ve önceki dönem İsviçre Alevi Birlikleri Federasyonu Genel Başkanı Binali Sağlam dün akşam saatlerinde İzmir Havalimanı’nda gözaltına alındı.

Çankaya’da bulunan İzmir Emniyet Müdürlüğü’ndeki tutulan ve sabah saatlerinde işlemleri tamamlanan Sağlam, ifade vermek üzere İzmir Adliyesi’ne getirildi.

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Mustafa Aslan, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkan Yardımcısı Hasan Gülüm ile birlikte Alevi kurum temsilcileri adliyede hazır bulundu.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında SEGBİS ile ifadesi alınan Binali Sağlam’a İsviçre’de bir Hakk’a yürüme erkanı yürüttüğü esnada asılı olan flamalar soruldu.

“SİYASİ GÖRÜŞ VE DİNİ İNANCA BAKMAKSIZIN HİZMET YÜRÜTÜRÜM”

SEGBİS üzerinden savunma yapan Binali Sağlam, Hakk’a yürüyen kişinin inancına ve siyasi görüşüne bakmaksızın hizmet yürüttüğüne vurgu yaparak, “Ben İsviçre ülkesinde bir Alevi vatandaş olarak her kimin hizmet ve erkan talebi olursa yardımcı olmaya çalışırım. Orada benden bir yardım istenildiğinde ben o kişinin siyasi görüşüne, dini inanışını sormam cenaze hizmeti için giderim. Ölen kişinin cenazesi için yıkamasını, paklamasını yapar, gerekli merasimi yerine getiririm. Bunu insanlık için yapıyorum. Benim hiç bir siyasi görüş yada örgütle bir bağlantım yoktur. Üzerime atılı suçlamayı kabul etmiyorum” diye belirtti.

Sağlam, hakkında yurtdışı çıkış yasağı tedbiri konularak serbest bırakıldı.

PİRHA/İZMİR

Siyasallaşmış Yargı, İmamoğlu ve Kürtler

Türkiye’de yaşanan son gelişmeler, Erdoğan ve iktidar çevresinin halk desteğini kaybettiğinin güçlü bir işareti. Mevcut iktidarın seçim yoluyla devam edemeyeceğini anlaması, baskıcı ve operasyonel yöntemleri devreye sokmasına neden oldu. Bu operasyonların en dikkat çekici hedeflerinden biri de İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu oldu. Diploması “olmayan” Erdoğan, diploması olan İmamoğlu’nun diplomasını iptal ettirerek seçimlerde halkın kendisine oy vermeyeceğini kamuoyu ile paylaşmış oldu.

İmamoğlu, bugün “PKK/KCK’ye yardım etmek, suç örgütü kurmak, rüşvet, dolandırıcılık ve ihaleye fesat karıştırma” suçlamalarıyla alındı. Aynı operasyonda danışmanı Murat Ongun, Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık ve Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan’ın da aralarında bulunduğu 84 kişi gözaltında. Bu gelişme, siyaseti haraketlendirdi. Gündeme ilk sıradan yerleşti.

Dilek İmamoğlu soysal medya üzerinde yaptıı açıklamada “Millet; bu müdahalelerin aslında kendi iradesine yönelik olduğunu çok iyi görüyor. Bu kadar büyük haksızlık, hukuksuzluk karşısında hiç kimse susmaz, susmamalı. Milletin, kendi iradesine yönelik bu hamlelere en iyi cevabı vereceğinden hiç şüphem yok. Bu milletin ferasetine güveniyor, adaletin tecelli edeceğine tüm kalbimle inanıyorum. Ekrem İmamoğlu millete emanettir.” dedi.

Tüm kesimler bundan sonra başta CHP olmak üzere muhaliflerin ne yapacağı konusuna odaklandı. Kimse bu gözaltıların hukuki bir boyutunun olacağına ikna olmuş değil. Diplomanın iptal ettirilmesi, ardından böyle bir operasyonun gelmesi, Erdoğan’ın rakiblerini şimdiden etkisiz hale getmek istediğini gösteriyor. İmamoğlu’na operasyon Cumhurbaşkanı adayları için bir başlangıç gibi görünüyor. Bunun devam edeceğini herkes görüyor. Siyasallaştırılmış yargının nasıl işletildiğini gözler önüne seriyor.

Türkiye’de anayasanın uygulanmaması, hukukun bağımsızlığını yitirmesi, yargının güvenilir olmaktan çıkması, rüşvetin yaygınlaşması, uyuşturucu ve mafya çete örgütlenmelerinin devlet yapısına sirayet etmesi ciddi bir kaos ortamı yarattıyor. Yargı bağımsızlığının ortadan kalkması, Türkiye’nin uluslararası alandaki itibarından bolca “tassaruf” ediyor. İç politikadaki baskılar, medya, akademi ve iş dünyasına kadar uzanıyor, demokrasiye yönelik tehditleri Erdoğan daha da derinleştiriyor.

İktidarın suç karnesi olarak adlandırılan geçmişi; yolsuzluk, hukuksuzluk, baskıcı politikalar, insan hakları ihlalleri ve siyasi skandallarla anılıyor. Bu durum, iktidarın kaybedilmesi halinde hesap verme korkusunu büyütüyor ve daha otoriter adımların atılmasına neden oluyor. Toplumun geniş kesimleri, bu hukuksuzluklara karşı daha güçlü bir muhalefet bekliyor ve demokratik hakların korunması için daha etkin bir mücadele talep ediyor.

Bu konuda Özgür Özel liderliğindeki CHP hiç bir umut vermiyor. Vermediği gibi olası tepkileri barajlamak için çabalıyor. Adım adım gelen, Kürt illerinde başlayan kayyumlar siyaseti, İstanbul’a ilk sıçradığında yaptıkları basiretsizliğin örneği olarak duruyor. Şimdi partinin en etkin isimlerinden biri gözaltına alınmışken, hukuk üzerinden açıklamalar yapmaya çalışmaları zaten siyasallaşmış hukuku meşru göstermekten öteye bir anlam ifade etmiyor.

Sanki çalışan bir sistem varmış gibi, yasalar ve hukuk devleti çalışıyormuş üzerinden halkın tepkisi barajlanmaya devam ediliyor. “Çağırsalardı kendisi giderdi ifade vermeye” demek, gözaltı gerekçelerini meşru göstermektir. Erdoğan yargısına paye biçmektir.

Bu süreçin diğer bir etki cephesi de Kürdistan İşçi Partisi-PKK ile başlatılmak sitenen süreçtir ki; yapılanlar güvensizliği derinleştirmektedir.

Türkiye’de Kürt meselesi ve Rojava politikaları, iç ve dış siyasette büyük çelişkiler yaratıyor. Bir yandan “Kürtlerle barış” söylemi gündemde iken, diğer yandan Rojava’da yapılan katliamlar, medya üzerinden Kürtlere karşı yürtülen aşağılma kampanyaları, siyasetçilerine yönelik baskılar, bu söylemin “samimiyetsiz” olduğu fikrini güçlendiriyor. Kürtler arasındaki süreci destekleme isteğini törpülüyor. Yine hergün legal siyasetin önü kapatılırken, Kürtler verilen sözlere nasıl güveneceğini sorguluyor.

Siyasetçilerin tutuklanması, muhalif gazetecilere yönelik operasyonlar ve CHP gibi devletin kurucu partisine dönük baskılar, kısaca tüm muhalefeti susturma adımları, ürkütücü bir tablo sergiliyor.

İçinden geçtiğimiz durumun barış sürecine karşı olan güçlerin harekete geçtiği yönünde okumak yada dönemin sorumluluklarını, zorunluluklarını Erdoğan’ın şahsi iktidarını pekiştirmek için kullanıldığını söylemek mümkün. Rojava’da bu dönemde katliam yapılması barış sürecinden rahatsız olan kesimlerin saldırganlığına bir örnek teşkil ediyor diyebiliriz. İmamoğlu’na çekilen çirkin operasyonunda Erdoğan’ın iktidarda kalma arzusunun yansıması olarak okuyabiliriz.

Türkiye’de iktidarın giderek artan baskıları, muhalefetin nasıl bir strateji izleyeceği sorusunu da beraberinde getiriyor. Hukukun üstünlüğüne yönelik ihlaller, yolsuzluk iddiaları, mafya ve uyuşturucu çeteleriyle iç içe geçmiş devlet mekanizması, Türkiye’nin geleceğini tehdit ediyor. Bu süreçte muhalefetin ve sivil toplum kuruluşlarının daha kararlı ve örgütlü bir mücadele yürütmesi gerekiyor.

Türkiye’de yaratılan korku atmosferi, toplumun daha fazla demokratik taleplerde bulunmasına yol açıyor ve iktidarın baskıcı politikalarına karşı daha geniş çaplı bir direnci tetikliyor.

Bu süreç, Türkiye’nin ya daha baskıcı bir yönetim anlayışına sürükleneceği ya da demokratik talepler doğrultusunda yeni bir siyasi dönüşüm sürecine gireceğini gösteriyor. Muhalefetin ve sivil toplumun bu baskılara karşı daha kararlı, örgütlü ve stratejik bir mücadele yürütmesi gerekiyor. Hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesi, savaşın durdurulması, basın ve ifade özgürlüğünün korunması, seçim güvenliğinin sağlanması gibi kritik başlıklar, yalnızca siyasi partilerin değil, tüm demokratik kitle örgütlerinin ortak mücadelesini gerektiriyor. Halkın iradesine yönelik bu müdahalelere karşı toplumun daha güçlü bir demokratik refleks göstermesi kaçınılmaz. Türkiye, otoriterleşme ile demokrasi arasındaki bu kırılma anında, geleceğini belirleyecek bir eşikte duruyor. Önümüzdeki süreçte Türkiye, ya daha baskıcı bir yönetim anlayışına sürüklenecek ya da demokratik talepler doğrultusunda yeni bir siyasi dönüşüm sürecine girecek.

Yezit ve Muaviye’nin Torunları: Suriye’deki Alevi Soykırımı

Suriye’de 2011’de patlak veren iç savaş, yalnızca bir ülkenin yıkımına dair bir hikaye değil, aynı zamanda mezhepçi nefreti körükleyen ve tarihten gelen intikam duygularının nasıl günümüze taşındığının bir örneğidir. Bugün Suriye’de Alevilere yönelik uygulanan zulüm, geçmişin kanlı izlerinin bir devamı olmaktan çok daha fazlasıdır; aynı zamanda uluslararası politikanın kirli oyunlarının bir sonucudur. Yezit ve Muaviye’nin ideolojilerini benimseyen gruplar, Kerbela’dan günümüze kadar devam eden nefretin modern versiyonunu sahneliyor. Diğer yanda, bu katliamları izleyen, fakat harekete geçmeyen bir uluslararası toplum var.

Yezit’in Torunları: Kerbela’nın Modern Yüzü

Suriye’deki Alevi katliamı, sadece mezhepçi bir öfkenin dışa vurumu değil, aynı zamanda tarihsel bir hesabın peşinden gitmektir. Yezit’in torunları, Kerbela’dan bu yana süregelen kinle, Alevileri hedef alıyor. Fakat bu defa, söz konusu olan sadece bir inanç katliamı değil, bir halkın kültürüne, kimliğine ve varlığını sürdürme hakkına yapılan sistematik bir saldırıdır. Her gün Alevi köyleri hedef alınmakta, Alevi kadınları, çocukları ve yaşlıları zulme uğramaktadır. Bu soykırımsal şiddet, uluslararası toplumun gözleri önünde yaşanmaktadır ve buna rağmen sesini çıkaran pek yoktur.

Birleşmiş Milletler ve Uluslararası İki Yüzlülük: Savaş Suçlarına Göz Yummak

Birleşmiş Milletler (BM), Suriye’deki dram karşısında sürekli olarak kınama açıklamaları yapmaktadır. Fakat bu kınamalar neyi değiştirmektedir? BM ve Batılı güçler, sadece masum halkları korumakla kalmamış, aynı zamanda Suriye’deki diktatör rejimlerine, bölgesel aktörlere ve yerel işbirlikçilerine de dolaylı destek sunmuşlardır. Uluslararası toplum, çıkarları uğruna Alevi katliamlarına göz yummakta ve bu tutum, açıkça bir suç ortaklığıdır. Bu, tarihsel bir cinayetle işbirliği yapmakla eşdeğerdir.

Suriye’deki vahşet devam ederken, BM’nin “insani yardım” adı altında yaptığı yardımlar da büyük ölçüde çıkar odaklıdır. Gönderilen 300 milyon Euro’luk yardım, savaşın tarafları olan rejim güçlerine ve onlara yakın bölgelere gitmektedir. Bu yardımlar, savaşın büyümesine ve Alevilere yönelik kitlesel katliamların devam etmesine katkı sağlamaktadır. Batı’nın insan hakları söylemleriyle çelişen bu durum, savaşın sürdürülebilirliğine zemin hazırlayan bir iki yüzlülükten başka bir şey değildir.

Aleviler: Savaşın Görünmeyen Kurbanları

Aleviler, Suriye’de yalnızca bir inanç grubunun mensupları değildir. Tarihsel olarak marjinalleşmiş ve dışlanmış bir halktır. Ancak son yıllarda, özellikle Suriye muhalefetinin radikal unsurlarının hedefi haline gelmişlerdir. Sadece inançları yüzünden, devletin ve muhalefetin farklı gruplarının elinden ölüm ve katliamlarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Bugün, Kerbela’dan bugüne kadar süregelen bir öfkenin, Alevilere yönelik şiddette tezahür ettiğini görmekteyiz. Aleviler, sadece dini kimlikleriyle değil, aynı zamanda etnik kimlikleriyle de yok edilmek istenmektedirler.

Uluslararası Yardımlar ve Savaşın Ekonomik Boyutu

Suriye’ye gönderilen yardımlar, birçoğumuzun göz ardı ettiği çirkin bir gerçeği gözler önüne sermektedir: Yardımların büyük bir kısmı, savaşın ve şiddetin devamını sağlayan rejimlere ve terörist gruplara gitmektedir. Birleşmiş Milletler ve Batılı ülkeler, Suriye halkına yardım gönderdiklerini savunsa da, bu yardımların nereye gittiği sorgulanması gereken bir başka trajikomik gerçektir. Alevi halkı, bu yardımlardan hiçbir şekilde faydalanamazken, Suriye’deki siyasi ve ekonomik çıkarlarını korumak isteyen güçler, ellerindeki bu yardımların “yanlış ellere” gitmesini umursamadan işlerine devam etmektedirler.

Sonuç Olarak Gelinen Nokta: Tarihsel Bir Trajedi, Uluslararası Bir Skandal

Şam Anlaşmasına Eleştirel Yaklaşım RAUF KARAKOÇAN

Şam yönetimi ile Kuzey-Doğu Demokratik Özerk yönetimi temsili arasında gerçekleşen anlaşma kamuoyuna açıklandı. 10 Mart günü imzalanan anlaşma sonucu deklere edilen niyet-temenniler üzerinde komisyonlar çalışacak ve yıl sonuna kadar son şeklini alacağı belirtildi.

Suriye’de, sorunların diyalog yoluyla, uzlaşı içinde, barışçıl yöntemlerle çözülmesi herkesin arzu ettiği bir girişimdir. Olması gereken de budur. Taraflar arasında yaşanan sorunların yine taraflar arasında çözülmesi gerektiğine kani olmak beklenen bir durumdur. Zorlu süreçlerin, savaşların bitirilmesine giden yol nihayette anlaşmalardan geçer. Sorun yaşayan tarafların bir araya gelerek beli ilkeler üzerinde anlaşarak sorunu gidermeye çalışırlar.

Af edilemez gibi görülen toplumsal yarılmaların, kısa sürede giderilmesi ne kadar zor olsa da barış uğruna katlanılması gereken bir süreçtir. Bu yönteme kimsenin fazla itirazı olmaz, empati yapılırsa kanımca itirazın olmaması gerektiğine inananlardanım.

Şam anlaşmasının da bu çerçevede ele alınması gerekmektedir. Taraflar arasında diyaloğun kurulması, görüşmelerin yapılması ve anlaşma sağlanması arzu edilen bir durumdur. Eğer barış adına, önemli bir toplumsal kesimin duygularını incitecek, zarar görecek ve yaşamına mal olacak bir anlaşma olarak anlaşılmasına vesile olacaksa bu eleştiri konusudur.

Şam anlaşmasına yapılacak eleştirinin birinci konusu, anlaşmanın zamanlamasıdır. Anlaşmanın zamanlaması eğer bilinçli seçilmişse art niyetli ve kuşku uyandıran bir zamanlamadır. Zamanlaması tesadüfüyse eleştiri konusudur. Alevi toplumuna karşı başlatılan katliamların sürdüğü bir dönemde, Katliamcılarla bir arada görünmek, el sıkışmak ve anlaşmak Alevi toplumunun hassasiyetlerini gözetmemek, bu anlaşmaya gölge düşürmüştür. Nihayetinde toplumsal hassasiyetlerin gözetilmesi, eğer anlaşmanın temeli ise Alevilerin hassasiyetleri gözetilmediğini göstermektedir

Yapılması gereken ikinci eleştiri ise altıncı maddeye ilişkindir. ‘Suriye devleti, Esad rejiminin kalıntılarıyla ve ülkenin güvenliği ile birliğini tehdit eden unsurları mücadelede destekleyecektir’, şeklinde düzenlenen madde izaha muhtaçtır. Söz konusu maddede kast edilen ‘Esad rejiminin kalıntıları’ kimlerdir? Burada bahsi geçen kesim Aleviler olarak anlaşılmaktadır. Böyle bir algıya yol açmıştır. Katledilen Aleviler, rejim destekçileri gerekçesiyle katledilmektedir. Tıpkı Türk devleti PKK gerekçesiyle sivil savunmasız Kürtleri katlettiği gibi. Ya da İsyanlarda katledilen on binlerce masum insan gibi.

Türk devlet yetkilileri ‘mezhep çatışmasını körükleyen, provoke eden’ diye tanımlamaktadır. Açık ki Alevi katliamına gerekçe üretmekte gecikmiyorlar. Alenen planlanan bir Alevi pogromu vardır. Kaldı ki servis edilen görüntülerde katledilenlerin sivil savunmasız insanlar olduğu, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar nettir.

Suriye’de meydana gelen katliam, Aleviler için ikinci bir Kerbela vakasıdır. Muaviye ordusunun yeni bir kalkışması olarak değerlendirmek gerekir. Sadece inançlarından dolayı katledilen Alevilerin kanı yerde akarken, yapılan Şam anlaşması, Alevi inancına mensup herkesi, (etnik kökenine bakılmaksızın Arap, Kürt, Türkmen) derinden etkilemiştir.

 Anlaşmanın zamanlaması ve altıncı maddenin içeriği, vicdani, insani, ahlaki ve siyasi etik açıdan Alevi toplumunda rahatsızlık yaratmıştır. Aleviler, Şam’da ki HTŞ yönetim bileşenleri olan cihatçı-selefi çeteler tarafından, potansiyel tehlike olarak görülmektedir.

Her ne kadar anlaşmanın birinci maddesi, ‘Tüm Suriyelilerin siyasi süreçte temsil edilme ve devlet kurumlarına katılım hakkı, dini ve etnik kökenlerinden bağımsız olarak liyakat esasına göre güvence altına alınacaktır’, şeklinde formüle edilse de halen devam etmekte olan Alevi katliamı göz önünde bulundurulduğunda, inandırıcı olmaktan uzaktır. Hiçbir güvencesi, koruması olmayan Alevi toplumun ‘katli vacip’ gören HTŞ’li canilerin hiçbir taahhüdü inandırıcı olmayacağı açıktır. 

Alevileri, ‘devrik rejimin kalıntıları’ olarak gören HTŞ’nin ve destekçisi durumundaki Türk devletinin taraf olduğu Şam anlaşması, Alevi inancına mensup her keste karşıt bir algı yaratmıştır. Arzu edilmeyen bu karşıt algıyı, Toplumsal hassasiyetleri göz önünde bulundurarak yeniden ele alınması ve giderilmesi gerekir.

Suriye zor bir süreçten geçiyor. Daha işin başındayken bağlayıcı olabilecek her anlaşma, görüşme, diplomatik girişim, mezhep ve etnik inançtan kaynaklanan düşmanlıkların yaratacağı kırılmaları, yol açacağı katliamları dikkate alarak yapılmalıdır. Eleştiri konusu olan bu anlaşmanın yarattığı algının mutlaka giderilmesi gerekmektedir.

ANHA

Gazi Katliamı’nın 30. yıldönümünde katliam kurbanları anıldı

Gazi Eğitim ve Kültür Vakfı (Cemevi) önünde yüzlerce kişinin katıldığı etkinlikte, “Gazi’de düşene, dövüşene bin selam. Gazi ve Ümraniye şehitleri ölümsüzdür” pankartı açıldı; sık sık “Gazi şehitleri ölümsüzdür”, “Gazi’de düşene dövüşene bin selam” ve “Aleviler yalnız değildir” sloganları atıldı.

Katledilenlerin anısına inşa edilen anıtın açılışıyla başlayan törende, Gazi ve Ümraniye katliamlarında hayatını kaybedenlerin yakınları ve çok sayıda siyasi parti temsilcisi de yer aldı. İlk olarak Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eşbaşkanı Kadriye Doğan konuştu. Doğan, Türkiye’de toplumsal barışın sağlanmasında Alevilerin rolüne vurgu yaparak, “Tüm halkların ve inançların bir arada özgür, eşit yurttaşlık temelinde yaşayabileceği günler uzak değildir” dedi. Alevilerin, barış ve demokratik ulus inşasında daha fazla sorumluluk alması gerektiğini belirtti.

DEM PARTİ VEKİLİ FIRAT: “KERBELA’DAN BUGÜNE ÇOK ACI YAŞADIK”

Ardından söz alan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul Milletvekili Celal Fırat, “Kerbela’dan bugüne kadar çok acı yaşadık. Bu acıları neden yaşıyoruz? Bugüne kadar hiçbir pirimiz, hiçbir kurumumuz herhangi bir katliam için fetva vermedi” diyerek, Alevilere dönük kin ve nefret söylemlerinin sürdüğünü hatırlattı. Anıtın önünde toplumsal bir sorumluluğun altını çizen Fırat, “Ortadoğu’da bütün halkların kendi kimlikleriyle, dilleriyle, inançlarıyla özgür bir şekilde yaşadığı günleri elbette getireceğiz” sözleriyle mesaj verdi.

POSTANE ÖNÜNE YÜRÜYÜŞ

Konuşmaların ardından kitle, katliamın yaşandığı eski postane önüne yürüdü. Burada, 12 Mart 1995’te katledilen Mehmet Gündüz’ün kızı Sinem Gündüz basın açıklamasını okudu. Gündüz, Gazi halkının geçmiş saldırılara alışkın olsa da bunu kanıksamadığına dikkat çekerek, “Katillerin amacı, Alevi-Sünni çatışması çıkararak halkı birbirine kırdırmaktı. Gazi halkı bu provokasyonun hedefini biliyordu. Amaç, Gazi’deki devrimci muhalefeti sindirmek ve halka gözdağı vermekti” dedi.

“DÖNEMİN SORUMLULARI CEZALANDIRILMADI”

Katliamın sorumlularının yargılamalarında adaletin sağlanmadığını vurgulayan Gündüz, sadece iki polisin ceza aldığını hatırlatarak, “Dönemin Başbakanı Tansu Çiller, İçişleri Bakanı Nahit Menteşe, Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Hanife Avcı, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu ve İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir bu katliamdan sorumludur” şeklinde konuştu. Aynı zihniyetin Koçgiri’den Ankara Garı’na kadar birçok katliamda Türkiye halklarına zulüm uyguladığını söyleyen Gündüz, “Son olarak Madımak Katliamı hükümlülerinin serbest bırakılması da adaletsizliğin devam ettiğini gösteriyor. Yakanları da, aklayanları da affetmeyeceğiz” diyerek sözlerini tamamladı.

Postane önündeki açıklamanın ardından kitle, katledilenlerin defnedildiği mezarlığa yürüyerek anmayı sonlandırdı. Mezarlıkta aynı basın açıklaması tekrar okunarak, Gazi Katliamı’nda ve benzer saldırılarda yaşamını yitirenlerin unutulmayacağı ifade edildi.

Alevi katliamı var NUBAR OZANYAN

Orta Doğu’nun resmi “Allah’u ekber” sesleriyle, vahşetin ve acının en utanç verici haliyle çizilmeye devam ediliyor. HTŞ denilen çete, Alevileri evlerinde, sokak ortasında, duvar diplerinde topluca katlederek “Yeni Suriye”nin adaletini gösteriyor. Kan ve gözyaşı “Yeni Suriye”nin kaderi yapılmaya çalışılıyor. Sermaye, bir kez daha mazlum halkların kanıyla yıkanarak iktidarını tahkim ediyor.

Suriye; Alevilere, Durzilere, Kürtlere, Hrıstiyan halklara yönelik katliamlarla çok kimlikli ve inançlı bir ülke olmaktan çıkartılıp tekleştirilmeye çalışılıyor. Felaket ve sefalet, kaçınılmaz kader gibi mazlumların yaşamına kaydedilmek isteniyor.

Ağırlıklı olarak Suriye’nin kıyı şeridinde yaşayan Alevilere yönelik uzun süredir HTŞ tarafından katliamlar gerçekleştiriliyor. Siviller öldürülüyor. Suçsuz insanlar kaçırılıyor. Herkesin gözleri önünde insanlara onur kırıcı işkenceler yapılıyor. Mal ve mülklerine el konarak bilinmezliğe doğru göçe zorlanıyor. Şiddet örgütlü ve planlı bir şekilde tek merkezden sistematik tarzda yürütülüyor. Yüz on yıl önce aynı topraklarda Ermenilere yaşatılan soykırımın bir benzeri şimdi Alevilere yaşatılıyor.

Silahın ve gücün egemen olduğu Orta Doğu’da adalet ve hukuk bir avuç zorba tarafından belirleniyor. Suriye’de yıkılan sadece Esad yönetimi oldu. Ama zulüm yıkılmadı. Zulüm, gömlek değiştirip kravat taktı. Çete başları yönetici, başı bozuk çapul ordusu ise Suriye’nin yeni güvenlik gücü yaptırıldı.  Zalime gömlek, zulme yeni kılıf giydirildi.

Uluslararası sermaye sahiplerinin ve silah baronlarının çıkarlarına uygun bir kukla yönetim getirildi. Şu an her türlü demokrasiden uzak diktatöryal bir rejim iş başındadır. Ancak kriz, kaos, çatışma yerini istikrara ve huzura bırakmadı. Herkesin herkese düşman edildiği coğrafyada farklı milliyetler, halklar, inanç ve kültürler arasında barış ve eşitlik çok uzak bir gelecek hayali olarak yaşanmadan kaldı.

Gömlek değiştirilerek zulme mahkum edilmek istenen Aleviler, Durziler kendilerini savunmak, korumak için silahlanmaktan, özerklik ilan etmekten başka bir çözüm yolu bulamadı. Öz savunmalarını oluşturmaya başlayarak, yaşadıkları bölgede “askeri konsey”ler, silahlı birlikler kurdular.

Katliamın, baskının olmadığı, özgürce yaşam yolunu arayan Aleviler yoğun olarak yaşadıkları Lazkiye, Tartus, Humus, Hama, Dera, Cebleh’de gerici cihatçı HTŞ çeteleri tarafından katliamlara maruz kalıyor. Öldürme, kaçırma, gasp ve tecavüzlerin birinci dereceden sorumlusu, bir suç örgütü ve cinayet şebekesi olan HTŞ yönetimidir. Bir haftadır başı bozuk çapul ordusuna karşı geniş bir alana yayılan şiddetli çatışmalar yaşanıyor. Aleviler, Şam yönetiminin başında olan HTŞ’ye ait bazı askeri üsleri ve hükümet binalarını ele geçirdi. HTŞ ise bölgeye çok sayıda asker ve ağır silah sevk ederek direnişi bastırmaya, katliamlar yapmaya başladı. HTŞ ülkede olağanüstü hal ilan ettiği yetmezmiş gibi elinde kılıç, ağzında imanı düşürmeyen imamlarıyla camilerde cihat ilan ederek vatandaşları Alevilere karşı savaşmaya mal ve mülklerine el koymaya çağırdı. Gerginliği, saldırganlığı artıran bu adımlar, zamanın ve geleceğin nasıl şekilleneceğiyle ilgili ürkütücü veriler sunmaktadır. Türk medyası ise Alevileri “rejim artıkları” olarak gösterip yaşananları ise “rejim artıklarının güvenlik güçlerine saldırıları” olarak lanse ederek gerçeği ters yüz ederek manipüle etmeye çalışıyor. Türk medyası, yalan üretme merkezi gibi çalışarak yaptığı bu tarz açıklamalarla, Alevilere yönelik saldırıları meşrulaştırmaya, HTŞ eliyle gerçekleştirilen katliamlara yasal ve meşru kılıf bulmaya çalışmaktadır.

Orta Doğu’nun tekçi rejimlerinin istikrarlı bir şekilde ürettiği yegane şey “terör ve terörist” algısıdır. Rejim dışında herkesin her an terörist olabileceği gerçeği görülmelidir. Demokrasi ve özgürlüklerle tanışmamış yönetimler, toplumu “teröre’’ karşı savaşımda konsolide ederek saldırılarını sürekli hale getirmeye çalışır. Her türlü yalana ve manipülasyona başvurarak yönettiği toplumu “teröre karşı savaşıma’’ya, ikna etmeye, inandırmaya çalışır.

Yeni kurulan Suriye yönetiminde ne Alevilere, ne Durzilere, ne Kürtlere ne de Hristiyan halklara  yer verilmedi. Orta-Doğu’da egemen olan tekçi rejimlere ‘’Yeni Suriye’’ de eklendi. Bu tekçi rejime her türlü desteği Türk ordusu vermektedir. İşgalci Türk ordusu Alevi direnişini bastırmak, bölgede hegemonyasını güçlendirmek için İdlib’e ağır silahlarla sevkiyat yaptı. Oluşan boşlukları doldurmakta oldukça eğitimli ve donanımlı olan Türk ordusu dünya kamuoyu önünde Alevi katliamına destek vermekten çekinmiyor.

Suriye’de katliam ve zulüm ortasında özgürlük adası gibi duran Rojava farklı milliyetlerden halkların inanç ve kimliklerin özgürce birlikte yaşadığı örnek topraklardır. Hiç bir dil bir birine düşmanlık gütmeden Kürtçe, Arapça, Süryanice, Ermenice, Asurice, Türkmence yan yana kardeşçe konuşuyor. Özgürlüğün ve kardeşliğin dili her yere yaşam rengi vermektedir.

Suriye’de yapılan Alevi katliamlarına bakarak haykırmak gerek. BİR ROJAVA YETMEZ! Orta Doğu’da onlarca ROJAVA’ya ihtiyaç var. Ezilen halkların yeni Rojavalar yaratacak akıl ve iradeleri vardır.

özgür politika / 11.3.2025

Suriyede Aleviler Yok Ediliyor, Alevi Katliamı Var!

Son üç gündür Suriye’ nin batısındaki sahil şeridinden, Lazkiye, Tartus ve diğer şehirlerden gelen katliam haberleri, videoları kanımızı donduruyor.

Binlerce Alevi, Hristiyan ve hedefteki farklı inançtan diğer insanlar en vahşi biçimde genç, yaşlı, kadın, kız, çocuk demeden cihadist insanlık düşmanı barbarlar tarafından infaz ediliyor.

Bu manzaralar beni, çevremdeki insanları çok üzdü çok.. Aklımız hep Suriye’ de onların yaşadıkları bu trajedi aklımızdan hiç ıkmıyor ve çıkmayacak gibi.

Ebeveynleri gözleri önünde katledilen Yavrularımızın anne çığlıkları hala kulaklarım da.

Yürek dayanmaz bu acılara…

Bu çocuklar ve hayatta kalanlar bu travmaları nasıl atlatacaklar hiç bilmiyorum. Ömür boyu bu acılarla yaşayacaklar ona yaşam diyebilirsek elbette.

Suriye’de Alevi katliamını yapanlar kadar onlara cesaret verenlerde en az onlar kadar suçludurlar.

Her kim Colani teröristine destek olup el sıkıştıysa bu cinayetin bu soykırımın sorumlusudur.

Ümmetçi, mezhepçi AKP maalesef hala bunları destekliyor…

Katledilen suçsuz Suriyeli Aleviler rejim kalıntısı filan değiller tam tersi mağdurudurlar. Bu insanlar savunmasız,  masumdular, elllerinde silah yoktu. Sadece barış ve huzur içinde yaşamak isteyen uygar, pırıl, pırıl insanlardı. Besar Esad’ a tek onlar oy vermediler. Aleviler Suriyedeki nüfusun en çok yüzde 10-15 ini oluşturuyorlar. Onlar azınlktılar hem yönetimde hem de denetimde.

Fatura onlara çıkarılamaz bu büyük bir haksızlıktır. Aleviler, Suriye’de sırf Alevi oldukları için, yönetimi ele geçiren emperyalizmin uşağı şeriatçı iktidarın terörist güvenlik güçleri tarafından soykırıma uğruyorlar.

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’ne göre 6 Mart’ta başlayan olaylarda 1068’i sivil 1500’den fazla kişi öldürüldü. Bu rakamın çok daha fazla olduğunu söyleyenlerde var.

Suriyeyi insanlik tarihinin en vahsi yaratiklari olan insanlar yonetiyor bugün.

O masum ve silahsiz siviller kitlesel olarak katledilirken  tum dunya sessiz kalıyor bir kaç cılız açıklama dışında bir insiyatif yok büyük batılı sözde uygar, gelişmiş ülkelerden. Bu yetmezmiş gibi 17 Mart’ ta Colani AB tarafından Brüksele Barış konferansına davet edilmiş. Bu asla kabul edilmez.

Batının ticari çıkarları insan haklarının önüne geçmiştir. Bu da onların demokrasi, barış, özgürlük konularındaki inandırıcılığını kaybettirmiştir.

Kral çıplak. Şimdi tüm vicdan sahibi insanların hangi inançtan, etnisiteden olursa olsun bu katliama tavır alması, protesto etmesi, Arap Alevilere sahip çıkması gerekiyor. İnsanlık şu an bir testten geçiyor.

HTŞ terör örgütü, Rus Hmeymim üssündeki Alevilerin üssü terk etmeleri için bir yandan Rusya’ya baskı yapıyor, öbür yandan sözler verip, insani yardım önerilerinde bulunuyor.

Alevi siviller Üssü terk etmemek için direniyor ve uluslararası müdahale çağrısı yapıyorlar. Lütfen seslerini duyuralım.

Ne olursa olsun siviller asla üssü terk etmemeli. Uluslararası müdahale çağrısına devam etmeliyiz.

Bencede kesinlikle uluslararası müdahale şart, Alevilerin olduğu tüm bölge BM nin kontrolünde olmalı.

2015 te milyonlarca Suriyeliyi Türkiye’ ye kabul eden AKP hükümeti şimdide Hataydaki Yayladağı, Cilvegözü kapılarını açabilir o insanlar Akdeniz bölgesindeki Alevi ve demokrat Sünni ailelerin yanına yerleştirilebilirdi ama bunu yapmadılar, kılları kıpırdamadı. Hatta katledilen Alevi canları suçlu çıkardılar açıklamalarında.

Ne çabuk unutuldu bu Katiller iki suçsuz emir eri gariban, halk çocuğu askerimizi diri diri yakıp video çektiler, Ezidi kadınları kaçırdılar, tecavüz ettiler, pazarlarda sattılar, binlerce Kürdün kanına girdiler, Türkiye’ de bombalar patlattılar yüzlerce insanımızı katlettiler, Kiliseleri, inanç merkezlerini bombaladılar. Collani ve tayfası katildir, insanlığın düşmanıdır. Aynısını şimdi Alevilere, Hıristiyan ve Dürzilere yapıyorlar..

Susma ve unutma bunu insanlık…Bugün onlara yarın sana. Susarsan sıra sana da gelecektir.

Her yerde ezilenler, zulüm gören insanlar, gruplar  için adalet talebimizi haykırmaya devam edelim hem de yılmadan.  Sesimiz birlikte çıkınca çok güçlüyüz. Yılmayalaım, her yerde sorumluların karşısına çıkalım!. Ancak böylece onurlu bir yaşamı ve daha iyi, güzel yeni bir dünyayı kurabiliriz.