Ana Sayfa Blog Sayfa 127

İsyanımız umut, direnişimiz yolumuzdur!

0

Kadına yönelik şiddet, sadece bireylerin hatalarından kaynaklanan bir sorun değil; toplumu ve sistemi köklerinden sarsan bir yaradır. Bu yara, kadınların kimliğini, emeğini, bedenini ve yaşam hakkını hedef alarak, erkek egemen bir düzenin dayattığı baskının en acımasız yansımasıdır. Bu baskı, yalnızca fiziksel şiddetle değil; emeğin sömürüsü, yoksulluk, savaş ve eşitsizlik politikalarıyla kendini dayatır. Alevi inancı ve yaşam felsefesi, bu haksızlıkları ve adaletsizlikleri reddederek, “İnsanı yaşat ki hak yaşasın” düsturuyla özgürlük ve eşitlik mücadelesini destekler.

Kadın emeği, bu düzenin içinde en çok sömürülen ama en az görünür kılınan alanlardan biridir. Kadınlar evde, tarlada, fabrikada, bürolarda yok sayılan emekleriyle hayatta kalmaya çalışırken, ekonomik bağımsızlıklarını kaybederek şiddetin ve baskının daha da derinleştiği bir döngüye mahkûm ediliyor. Alevi kadınlar olarak, kadın emeğinin sömürüsüne karşı Hakk’ın ve adaletin terazisini savunuyoruz. Çünkü biliriz ki; insanın hakkı, emeğinin değeriyle ölçülür ve emeğin olduğu yerde eşitlik vardır.

Alevi toplumu olarak bizler, her türlü ayrımcılığa ve haksızlığa karşı durmuş, “Hakk’a hizmet, halka hizmettir” diyerek mazlumun yanında saf tutmuş bir yolun yolcusuyuz. Erkek-devlet şiddeti, kadınların mücadelesini baltalamaya, kimliklerini ve haklarını ellerinden almaya çalışsa da biliyoruz ki bu mücadele, insanlık onurunu koruma mücadelesidir. Kadınların susturulmaya çalışıldığı her an, Alevi felsefesinin rehberliğiyle “Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan” demeye devam edeceğiz.

25 Kasım, tüm kadınlar için olduğu gibi, Alevi kadınlar için de bir mücadele günüdür. Bu gün, yalnızca şiddete karşı değil; bizi bir arada tutan canlarımızın eşitliğine, barışına ve özgürlüğüne yapılan her türlü saldırıya karşı yükselttiğimiz bir sestir. Çünkü Alevi inancının temeli, eşitliktir. Kadınıyla erkeğiyle, her can bir bütündür; biri diğerinin ne üstünde ne altındadır.

Bugün, Alevi kadınlar olarak; emeği, barışı ve eşitliği savunan her kadının yanındayız. Savaş politikalarının, kayyım rejimlerinin ve ayrımcılığın en ağır yükünü taşıyan kadınlar, Hakk’a yürüyen Pir Sultanların, Ana Bacıların yolundan ayrılmadan direnişi büyütüyor. Bu isyan, yalnızca bir başkaldırı değil, bir umudu taşır. Çünkü bizler, özgürlüğün ve barışın ateşini gönüllerde büyütmeye yeminliyiz.

25 Kasım’da, meydanlarda bir araya geliyor, “Kadınlar susmaz, bu yol durmaz” diyerek isyanımızı büyütüyoruz. Eşit ve özgür bir yaşam için direnişimizi kuşanıyoruz. Yolumuz bir, mücadelemiz haklıdır. Çünkü biliyoruz ki, isyanımız umudumuzdur, umudumuz yolumuzdur!

Kadınların özgürleşmesi, yalnızca kadınlar için değil, bütün bir toplum için bir kurtuluş mücadelesidir. Bu yüzden, tüm canlarımızı, Hakk ve halk için bu mücadeleyi yükseltmeye çağırıyoruz. Gelin, 25 Kasım’da dayanışma ateşini büyütelim, özgürlüğün yolunu birlikte yürüyelim!

“Kadını özgür olmayan bir toplum, hakka ulaşamaz.”

Dersim’in Kayıp Mezarları Seyit Rıza’nın Onurlu Direnişi ve Bitmeyen Yüzleşme

0

Dersim’in tarihi, bir halkın yok sayılması ve köklerinden koparılmaya çalışılmasıyla şekillendi. 1938, Dersim halkı için yalnızca bir yıl değil, soykırımın iz bırakan ve yıllarca silinmeyen bir yara oldu. Seyit Rıza ve yoldaşlarının idamı, bu yok ediş politikasının simgesi olarak hafızalarda yerini korudu. Elazığ Buğday Ambarı’nda infaz edilen bu insanların mezarlarının hâlâ bilinmemesi, devletin bu trajediyi kabullenme ve yüzleşme konusunda adım atmaktan kaçındığını gözler önüne sermektedir.

Seyit Rıza, son sözleriyle bile bir halkın onurunu ve direncini haykırdı. Ancak onu ölüme gönderen irade, yalnızca onun bedenini değil, onun ardında bıraktığı tüm bir halkın değerlerini de yok etmeyi hedef aldı. Seyit Rıza ve arkadaşları, bu devletin “huzur ve düzen” söylemi altında yürüttüğü asimilasyonun kurbanları oldu. Ancak bu politikalar bitmiş değil, aksine günümüzde farklı yöntemlerle devam ediyor.

Dersim soykırımı sadece fiziksel bir yok etme politikası olarak kalmadı. Bugün Aleviliğin içi boşaltılmaya, sembolik değerleri tahrif edilmeye çalışılıyor. Dedelik ve pirlik gibi manevi önderlik kurumları etkisizleştirilerek devletin kontrolü altına alınmaya çalışılıyor; semah folklorize edilip içeriğinden koparılıyor. Alevi gençlerinin kültürel ve inançsal kimlikleri başka kimlikler altında eritilmeye zorlanıyor.

Dersim halkının özgün dilini konuşmasının yasaklanması, kendi kimliğini ve inancını ifade etme yollarının daraltılması, bu topraklarda süregelen soykırımın şekil değiştirmiş bir hali değil midir? Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezarlarının yerini bile bilmeyen bir halk, nasıl olur da geçmişiyle yüzleşebilir? Devletin bu konudaki suskunluğu, Seyit Rıza’nın ve arkadaşlarının mezarlarının hâlâ açıklanmamış olması, yalnızca bir unutma çabası değil, aynı zamanda bir halkı kendi geçmişinden, kimliğinden ve direnişinden koparma girişimidir.

Bir toplumun, en kutsal değerleri ile alay edilerek, manevi önderleri unutulmaya mahkûm edilerek, inançlarına yönelik rüşvetler önerilerek sindirilmesi; devletin bu halk üzerinde kurduğu baskının bir başka yüzüdür. Ne Seyit Rıza’nın onurlu duruşunu, ne de Dersim halkının direniş ruhunu unutturabilecekler. Dersim’in özgün kimliğini yok etmeye çalışan, halkın kendi yolunu yürümesine tahammül edemeyen bu sistem, her geçen gün bu halkı diri tutan yaralar açmaya devam ediyor.

Devletin bu tarihi acıyla yüzleşme ve hakikatleri açıklama yükümlülüğü vardır. Seyit Rıza ve yoldaşlarının mezarlarının nerede olduğu hâlâ açıklanmadığı sürece, bu halkın adalet arayışı bitmeyecek. Dersim halkı, soykırımla yüzleşmeden ve kendi önderlerinin mezarları bulunup hak ettikleri saygı gösterilmeden, kendisini eksik ve tamamlanmamış hissetmeye devam edecektir.

Bugün hâlâ bu halkın acıları üzerinden yapılan pazarlıklar, unutulmaya zorlanan gerçekler ve örtbas edilen yüzleşme talepleri, devletin Dersim üzerindeki baskısını açıkça göstermektedir. Ne Seyit Rıza’nın son sözleri unutulacak ne de Dersim’in direnişi sona erecek. Soykırımla yüzleşilmeden, bu halkın geçmişiyle koparılmış bağları yeniden inşa edilmeden gerçek bir barıştan söz edilemez.

Pir Seyit Rıza Sessiz Bir Direnişin Sesi

Bugün, pek çok insan için Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün anıldığı 10 Kasım günü. Ancak Dersim halkının belleğinde, bu tarihin farklı bir yankısı var: Pir Seyit Rıza’nın idam ediliş günü. Bu gün, Cumhuriyet tarihi boyunca unutturulmak istenen bir sesi, bir direnişi ve bir halkın susmaya zorlanan çığlığını hatırlatır.

Pir Seyit Rıza, yalnızca Dersim topraklarının bilge lideri değildi; o, aynı zamanda halkının sesi, yol göstericisi ve adalet arayışının simgesiydi. 1937 yılında Dersim’de yaşanan çatışmaların ardından “isyancı” olarak anılsa da, mücadelesi yalnızca bir direniş değil, halkına duyduğu derin bir bağlılık ve adalet arzusunun ifadesiydi. Onun için, yaşam yolculuğu; Dersim’in dağları, vadileri ve halkının tarihine duyduğu sevdayla örülmüştü.

Elazığ’da, bir buğday ambarında kurulan darağacında son sözlerini söylediğinde, Pir Seyit Rıza, sadece o günün değil, tüm bir tarih ve halkın sessiz çığlığını dile getiriyordu: “Evladı Kerbelayız, Bihatırız, ayıptır, zulümdür, cinayettir!” Bu sözler, idam sehpasında bile boyun eğmeyen bir halkın hak arayışının ölümsüz yankısıydı. Dersim’in dar vadilerinde yankılanan bu çığlık, Seyit Rıza’nın şahsında daha da derinleşti. Onun idamı, yalnızca Dersim’in ileri gelen bir şahsiyetinin kaybı değildi; bir kültürün, bir inancın ve bir halkın susturulmaya çalışılmasıydı. Ne var ki, sessizleştirilmeye çalışılan bu ses, nesiller boyu duyulmaya devam etti.

Seyit Rıza’yı anlamak, onun mücadelesinin arka planını kavramaktan geçer. Sadece Dersim’in toprakları için değil, halkının dili, inancı ve onuru için bir ömür adayan bu bilge adam, genç yaşında başladığı yolculuğunda, toplumunun lideri olarak anılmayı fazlasıyla hak etti. Bugün onu anarken, sadece Dersim’i değil, Anadolu’nun tüm kadim kültürlerini ve geçmişini hatırlıyoruz. Seyit Rıza’nın mirası, Dersim’de yankılanan eski ağıtlarla birlikte, özgürlüğün, adaletin ve direncin sembolü olarak hâlâ hafızalarımızda.

Dersim halkı için, 10 Kasım’ın anlamı işte burada saklı. Bu tarih, yalnızca bir insanın değil, bütün bir halkın susturulmaya çalışılan sesi, zamana meydan okuyan çığlığıdır. Onu anlamak, o çığlığa kulak vermek ve onun bıraktığı mirası yaşatmak demektir.

Aydınlık’ın manşetine tepki: Bunlar asılsız saldırılar, itibarsızlaştırma operasyonları!

Aydınlık gazetesinin itibarsızlaştırma operasyonuna 5 Alevi Alevi kurumundan sert tepki geldi. Ortak açıklama yapan Alevi kurumları, 6 Şubat Maraş merkezli 11 ilde meydana gelen depremin ardından AABK tarafından toplanan yardım paralarının kaybolduğu iddiasının asılsız ve itibarsızlaştırma operasyonu olduğunu belirtti. Açıklamada, “Bağışlar ve hak lokmaları eksiksiz olarak ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmıştır. Alevi toplumunun dayanışma kültürüne zarar vermek amacıyla yapılan bu saldırıları ve resmi ideolojilere hizmet eden tutum ve davranışları asla kabul etmiyoruz, kınıyoruz” denildi.

Vatan Partisi’nin yayın organı Aydınlık gazetesinin “AABF’nin topladığı deprem paraları kayıp” manşetiyle Almanya Alevi örgütlenmesine saldırması Türkiye’deki Alevi kurumlarının tepkisini çekti.

Ortak yazılı bir açıklama yapan Alevi Bektaşi Federasyonu(ABF), Pir Sultan Abdal Kültür Derneği(PSAKD), Alevi Kültür Dernekleri(AKD), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı(HBVAKV) ve Türkiye Alevi Federasyonu(ADFE), 6 Şubat 2023 tarihinde Maraş merkezli 11 ilde meydana gelen depremin ardından AABK tarafından toplanılan yardım paralarının kaybolduğu iddiasının asılsız olduğunu bildirdi.

Büyük itibarsızlaştırma operasyonlarının yapıldığını vurgulayan Alevi kurumları, AABK tarafından toplanan bağışların, Türkiye’deki Alevi kurumları aracılığıyla depremde mağdur olan canlara ulaştırılması için yoğun ve ciddi bir çalışma yürütüldüğünü hatırlatttı.

Açıklamada, “Bu bağışlar ve hak lokmaları eksiksiz olarak ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmıştır. Özellikle Alevi toplumunun deprem yardımları süresince gösterdiği çaba ve özveri, deprem bölgelerinde takdirle karşılanmış ve birçok kişi tarafından örnek gösterilmiştir. Alevi toplumunun dayanışma kültürüne zarar vermek amacıyla yapılan bu saldırıları ve resmi ideolojilere hizmet eden tutum ve davranışları asla kabul etmiyor, kınıyoruz” denildi.

“HER ADIMI BİRLİKTE PLANLADIK”

Alevi kurumlarının ortak yaptığı açıklamada şu ifadeler yer aldı:

“Türkiye Alevi kurumları olarak, 6 Şubat 2023 tarihinde Maraş merkezli 11 ilde meydana gelen depremin ardından, Hızır gibi afet bölgesine yetişerek ihtiyaç sahiplerine yardım ulaştırmak için büyük bir çaba sarf ettik. Depremin ilk gününden itibaren, elimizdeki tüm imkanları seferber ederek yapılması gereken her ne varsa yapmaya çalıştık. Bu çalışmalarımızda, özellikle Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) ve bileşenlerinden Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun (AABF) büyük katkı ve desteği olmuştur. Depremin ilk gününden itibaren her adımımızı birlikte planlayarak koordineli bir şekilde ilerledik. Devletin yardım elini uzatmadığı, acil ihtiyaçları bile karşılayamadığı günlerde bizler Alevi Kurumları hiç kimseyi birbirinden ayırt etmeden tüm imkanlarımızı seferber ettik.

“AABK TARAFINDAN TOPLANAN BAĞIŞLAR DEPREMDE MAĞDUR CANLARA ULAŞTIRILMIŞTIR”

AABK tarafından toplanan bağışlar, Türkiye’deki Alevi kurumları aracılığıyla depremde mağdur olan canlarımıza ulaştırılması için yoğun ve ciddi bir çalışma yürütülmüştür. Bu bağışlar ve hak lokmaları eksiksiz olarak ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmıştır. Özellikle Alevi toplumunun deprem yardımları süresince gösterdiği çaba ve özveri, deprem bölgelerinde takdirle karşılanmış ve birçok kişi tarafından örnek gösterilmiştir.

Ancak, böylesine fedakarlıkla yapılan bu yardımları itibarsızlaştırmaya çalışan bazı kişilerin, özellikle geçmişte Alevi kurumlarında yöneticilik yapmış olanların sosyal medya üzerinden gerçekleştirdiği asılsız saldırılar anlaşılır gibi değildir. Bu paylaşımların kontra haber siteleri ve gazetelerinde yayınlanması Alevi hareketini hedef alan saldırılara dönüşmektedir.

“BÜYÜK İTİBARSIZLAŞTIRMA OPERASYONLARI”

Bu büyük itibarsızlaştırma operasyonlarının kimler tarafından organize edildiğinin ve kimlerin işbirliği ile yapıldığının farkındayız. Alevi toplumunun dayanışma kültürüne zarar vermek amacıyla yapılan bu saldırıları ve resmi ideolojilere hizmet eden tutum ve davranışları asla kabul etmiyor, kınıyoruz. Saygılarımızla”

PİRHA/İSTANBUL

İran’da Kadınların Direnişine Selam Olsun!

Bir zamanlar modernleşme yolunda ilerleyen İran, bugün kadınları kıyafetleri, yaşam tarzları ve en temel hakları üzerinden yargılayan, onları baskılayan şeriat kurallarının gölgesinde. Manda Amini’nin “ahlak polisleri” tarafından öldürülmesi, bu baskının ne kadar acımasız ve sistematik olduğunu gözler önüne serdi. Bu zulme karşı bedenlerini, hayatlarını ortaya koyan İranlı kadınlar, dünyaya örnek olacak bir cesaret sergiliyor. O kadınların direnişi, bugün her gün katledilen, sesleri duyulmayan kadınların sesi olmaya devam ediyor. Bu direnişe, tüm kadınlar adına bin selam olsun!

İran, bir dönem kadın hakları konusunda ciddi kazanımlar elde etmiş, eğitimde, sosyal yaşamda kadınların daha özgür olduğu bir ülke iken bugün esaretin kıyısında. Bu durum, Türkiye gibi komşu ülkeler için de bir uyarıdır. Kadın hakları geri dönüşü olmayan bir şekilde gasp edilebilir; kanunlar ve yasalar bir gecede yok edilebilir. Türkiye’de de her gün bir kadın, erkek şiddeti yüzünden hayatını kaybediyor. Fakat yasal düzenlemeler caydırıcı olmaktan uzak; kadınları korumak yerine, katilleri cesaretlendiren kararlar adaletin yerini alıyor.

6284 sayılı Kanun’un etkin uygulanmaması, hatta bu yasayı hedef alan söylemlerin giderek artması, kadınların korunması için elzem olan yasaların da tehlikede olduğuna işaret ediyor. Kadınların özgürlüğü ve güvenliği, gün geçtikçe siyasi bir pazarlık haline geliyor. Oysa kadınların hakları tartışmaya kapalıdır; şiddet gören, öldürülen, tehdit altında yaşayan kadınların can güvenliği siyasi çıkarlara alet edilemez.

İranlı kadınların sokaklara dökülerek verdiği mücadele, Türkiye’de de benzer bir direnişin ne kadar gerekli olduğunu hatırlatıyor. Bu adaletsiz düzene, kadınların hayatlarını hiçe sayan politikalara karşı sesimizi yükseltmek zorundayız. Çünkü özgürlüğümüz, yaşam hakkımız, bedenimiz ve haklarımız pazarlık konusu olamaz. Her gün hayatını kaybeden kadınların anısı, bizlere bu mücadeleyi sürdürme yükümlülüğü veriyor.

Türkiye’de, özgürlüğümüzü savunmak için, İran’daki cesur kadınlardan ilham alarak örgütlenmeli, direnmeliyiz. Kadın haklarını kısıtlayan, yok sayan, erkek şiddetini normalleştiren bu düzenin karşısında, kadın dayanışmasını yükseltmeli, sokakları doldurmalı ve özgürlüğümüz için mücadelemizi sürdürmeliyiz.

Alevi Öğretisinde Emeksiz Var Olma Arzusu ve Yüzeyselliğin Bedeli !

Alevi inancı, tarih boyunca emek, özveri ve toplumsal dayanışma üzerine inşa edilmiştir. Bu kültürel ve ahlaki zemin, bireylerin kendilerini geliştirmesi ve toplum içinde bir değer kazanması için çaba göstermelerini gerektirmektedir. Ancak son yıllarda, emeksiz var olma arzusunun ve yüzeyselliğin yükselişi, Alevi örgütlenmelerinin temel ilkeleriyle çelişen bir duruma yol açtığı çıplak gözle görünmektedir.

Modern yaşamın getirdiği hızlı değişim ve sosyal medya etkisi, bireylerin yüzeysel başarıların peşine düşmesine neden olurken; Bu durum, Alevi toplumunun köklü değerlerini sorgulamasına yol açarken, bireylerin potansiyellerini gerçekleştirme yolundaki çabalarını da baltalıyor. Emeksiz var olma peşinde koşanlar, aslında daha derin bir tatminsizlikle karşı karşıya kalıyorlar. Alevi öğretisi, insanın değer kazanması için emek vermesi gerektiğini vurgularken, birileri tarafından bu ilkenin dışına çıkmak yada çıkartılmaya çalışmak, toplumsal ve bireysel anlamda kayıplara neden olmuştur.

Hepimizin bildiği gibi Alevi örgütlenmesinde riyakârlık ve liyakat konuları, son derece önemli bir yer tutar. Ancak günümüzde, emek ve bilgi yerine, sadece görünür başarılar üzerinden, geçmişten beslenerek var olma, kişilerin Alevilik adına yaptıklarından ve yapacaklarından ziyade mesleki  durumları ile değerlendirme yapma eğilimi artmış durumda. Bu durum, toplumsal dayanışmayı zayıflatmakla kalmayıp; aynı zamanda nitelikli bireylerin ve liderlerin görünürlüğünü de tehdit ediyor. Gerçek liyakat, yalnızca kariyer basamaklarını hızlıca tırmanmakla değil, aynı zamanda topluma katma değer sağlamayla ölçülmelidir.

Emeksiz var olma arzusu, bireylerin ve toplulukların değerlerinin aşınmasına neden de olmaktadır. Alevi toplumunda, dayanışma ve yardımlaşma değerleri köklü bir yer tutarken, bu değerlerin erozyona uğraması, toplumsal bağları zayıflatmaktadır. Emekle inşa edilen ilişkiler, güçlü bir dayanışma ortamı yaratırken; yüzeyselliğe kayış, bu bağı koparıyor.

Sonuç olarak, Alevi öğretisi, emek vermenin, özverinin, cinsiyet ayrıcalığı sağlamazken ve derin ilişkilerin önemini vurgularken, emeksiz var olma arzusu ve yüzeyselliğin bedeli ağır olmaktadır. Gerçek bir varoluş arayışı, bireylerin kendini gerçekleştirmesi ve toplumun sağlıklı bir şekilde gelişimi için kaçınılmazdır. Alevi inancının bizlere öğrettiği gibi, emek ve liyakat, bireyin ve toplumun geleceğini şekillendiren en önemli unsurlardır. Bu değerlerin yaşatılması, hem bireysel hem de toplumsal bir sorumluluğumuzdur…

Esenyurt’ta Kayyum Ataması; Yerel Yönetim ve Demokrasi Üzerine

Son dönemde İstanbul’un Esenyurt ilçesinde yaşanan kayyum ataması, yerel yönetim anlayışını ve demokrasiyi yeniden sorgulamamıza neden oldu. Türkiye’de kayyum uygulamaları, genellikle siyasi tartışmaların odağı haline gelmişken, Esenyurt’taki bu gelişme de farklı bir boyut kazandı.

Esenyurt Belediyesi, uzun süredir yoğun bir şekilde eleştirilen yönetim anlayışı ve siyasi gerginliklerle gündemdeydi. Ancak kayyum ataması, yerel halkın iradesinin nasıl göz ardı edildiğini de gözler önüne seriyor. Yerel yönetimlerin, halkın ihtiyaçlarını karşılamak ve toplumun taleplerine yanıt vermekle yükümlü olduğu unutulmamalıdır. Fakat, kayyum gibi müdahalelerle bu sorumlulukların aşındığı ve yerel demokrasinin zayıflatıldığı ve yok sayıldığı bir gerçek.

Kayyum atamalarının ardındaki gerekçeler genellikle yolsuzluk, kötü yönetim, bölücülük gibi iddialarla meşrulaştırılsa da, bu uygulamaların siyasi bir araç olarak kullanılması, toplumda derin yaralar açtığı gibi tek adam rejiminin almış olduğu kararlar sonucu ülkenin nereye savrulacağız da meçhuldür! Esenyurt’taki atama, sadece belediye hizmetlerini değil, aynı zamanda yerel halkın temsil edilme hakkını da sorgulatıyor. Seçimle iş başına gelmiş bir yönetimin yerini, merkezi hükümetin atadığı bir kayyumun alması, demokratik bir sürecin ihlali dir.

Bu tür gelişmelerin, vatandaşların siyasete olan güvenini nasıl erozyona uğrattığı da önemli bir mesele. İnsanlar, kendi iradeleriyle seçtikleri yöneticilerin yerine, bir başka iradenin atadığı yöneticileri görmek istemiyor. Bu durum, katılımcı demokrasinin en temel prensiplerinden biri olan temsilin zayıflamasına yol açıyor.

Esenyurt’taki kayyum ataması, sadece yerel düzeyde değil, Türkiye’nin genelinde de demokrasi ve yerel yönetim anlayışına dair bir uyarı niteliği taşıyor. Halkın iradesinin göz ardı edildiği bir ortamda, demokrasinin sağlıklı işlemesi mümkün değildir. Bu bağlamda, siyasi partilere ve toplumsal aktörlere düşen görev, demokratik değerlere sahip çıkmak ve halkın iradesini korumaktır.

Esenyurt’ta yaşanan kayyum ataması, yalnızca bir belediye yönetimi değişikliği değil, aynı zamanda Türkiye’deki demokratik yapının sorgulanmasına neden olan bir olaydır. Yerel yönetimlerin, halkın iradesini yansıtması ve demokratik sürecin işlemesi için atılması gereken adımlar, toplumun geleceği açısından hayati öneme sahiptir.
Sonuç olarak; Halkın iradesinin göz ardı edildiği bir ortamda, gerçek bir demokrasi mümkün değildir. Bu nedenle, yerel yönetimlerin ve demokrasi kültürünün güçlendirilmesi ile ancak kayyum’a geçiş yoktur…

Bahçeli’nin Çağrısı ve Ankara Saldırısı

Önemli bir dönemden geçildiği açıktır. Türkiye, şok etkisi yaratan söylemler ve hızlı dönüşlerin olduğu bir sürecin içerisine girmiş bulunmaktadır. Bu süreç, sadece siyasi aktörlerin değil, toplumun tamamının dikkat kesildiği bir değişim dönemidir. Devlet Bahçeli’nin Kürtlerle ilgili yapmış olduğu açıklama ve Öcalan’ın Meclis’e gelip konuşma yapması teklifi, nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, Kürt siyasetinin ve Kürtlerin mücadelesinin gelmiş olduğu noktayı işaret etmektedir. Bu açıklamalar, aslında Kürt sorununun artık göz ardı edilemeyecek bir noktaya ulaştığını ve devletin bu konuda bir adım atmaya hazırlandığını göstermektedir.

Kürtlerin vermiş olduğu mücadele, kendi kimlikleriyle, kendi talepleriyle var olabilme mücadelesiydi. Bu mücadelenin sembolü de Öcalan’dır. Öcalan’ın temsil ettiği sembol, sadece bir kişi olarak değil, Kürt halkının kolektif hafızasında önemli bir yer tutan bir lider olarak büyük bir anlam taşımaktadır. Öcalan’ın Meclis kürsüsünde Kürtler adına yapacağı her konuşma, içeriği ne olursa olsun, büyük bir kazanımdır ve Türkiye için geri dönüşü olmayan bir değişim olacaktır. Bu tür bir gelişme, hem Türkiye’deki Kürtler hem de bölge için tarihi bir dönüm noktası yaratacaktır.

Türk siyasetçilerinin yapmış olduğu açıklamalar ve karşı söylemler ne olursa olsun, bu açıklamanın Devlet Bahçeli’ye yaptırıldığı açıktır. Arkasından Erdoğan da bu açıklamayı desteklemiştir. Sarayın sesi haline gelen Özel’in söyledikleri de bu açıklamayı destekler nitelikteydi. Bu durum, yalnızca siyasi aktörlerin bireysel pozisyonlarından ibaret olmayıp, derin devletin bir strateji değişikliği içerisinde olduğunun da işaretidir. Devlet Bahçeli, Milliyetçi Hareket Partisi’nin lideri ve aynı zamanda Kürtlere karşı en acımasızca savaş yürüten ekiplerin siyasal temsilcisi olarak bilinir. Bu tarihsel arka plan, Bahçeli’nin Kürt meselesiyle ilgili yaptığı her açıklamayı daha da kritik hale getirmektedir, çünkü bu pozisyonun değişmesi, devletin resmi politikalarının gözden geçirildiğinin güçlü bir göstergesidir.

Bu anlamda, Devlet Bahçeli’ye yaptırılan bu açıklama, Türk siyasetinin sorunlara ve karşıtlıklara yönelik güncel siyaset anlayışına uygun düşmektedir. Bahçeli’nin bu açıklamayı yapması, devletin Kürt sorunu konusunda yeni bir sayfa açmak üzere olduğunun sinyallerini vermektedir. Konuşan Bahçeli değil, aslında tüm kanatlarıyla devlettir. Burada devleti konuşurken görmek, derin bir stratejik hesaplaşmanın da ifadesidir. Kürt meselesinin geldiği boyut, Türkiye’nin kırk yıllık savaşın verdiği çaresizlik ve en önemlisi Ortadoğu’da ortaya çıkan durumun Kürtlerin lehine gelişme olasılığı, Türkiye Cumhuriyeti devleti için ürkütücü bir tablo ortaya koymaktadır. Bölgedeki dinamikler, Türkiye’nin geleneksel Kürt politikasını sürdürebilmesini neredeyse imkânsız hale getirmiştir. Devlet Bahçeli’nin, devletin Kürt meselesinde politikasını değiştirmek için bir adım attığı gerçeği ortadadır. Bahçeli, bu sorunun bugüne gelmesinin sorumlularından biri olsa da, doğru adresi işaret etti: Öcalan.

Türkiye, 40 yıldır süren savaşta bir sonuca ulaşamamıştır. Bu savaşın maliyeti, yalnızca insan kayıplarıyla değil, aynı zamanda toplumsal ve ekonomik çöküşle de kendini göstermektedir. Kürt hareketi, bugün bu tartışmaların yürütüldüğü süreçte, Türkiye Cumhuriyeti tarafının özellikle Kürt siyasetini Türkiye sınırları dışına itmeye çalıştığı ve artık silahlı güçlerin eylem yapamayacağı yönündeki iddialarına karşı, gücünü Ankara merkezindeki bu eylemle ortaya koymuştur. Bu, Kürt siyaseti açısından bir meydan okuma olduğu kadar, bu merkez, Türkiye’nin Kürt silahlı güçlerine karşı üretilen silahların merkezi konumundadır ve Türkiye bunu koruyamamıştır. Bu durum, sadece askeri bir zafiyet olarak değil, aynı zamanda devletin güvenlik stratejisinin ne denli abartılı olduğunun da bir göstergesi olmuştur.

Şaşkınlık, herkesin kulak ardı ettiği savaştan kaynaklanmaktadır. Toplum, savaşı ve bunun acı sonuçlarını görmezden geldikçe, çatışma derinleşmekte ve çözümsüzlük daha da pekişmektedir. Türkiye, Irak ve Suriye’den her gün ölüm haberleri gelmektedir, ancak kimse bu acı tabloyu umursamamaktadır. Kürt ölümlerine alkış tutulmakta, gecekondulara cenazeler gelmektedir. Bu ölümler, sıradanlaşmış bir trajediye dönüşmüştür. Herkes kendi gemisini kurtarma derdindedir. Memleket batmaktadır. Toplumsal çürüme, bu ilgisizlik ve kayıtsızlıkla daha da derinleşmektedir. Ölüm kol gezmektedir.

Bir ara not olarak, Ali Yerlikaya’nın 5 kişinin öldüğü ve 24 kişinin yaralandığına dair yaptığı açıklamadaki dikkat çekici bir detay vardır. Bu detay, çatışma sırasında 7 özel harekâtçının yaralanmasıdır ve bu durum, Türkiye’deki Özel Hareket güçlerinin becersiksizliğini gözler önüne sermektedir. İki kişinin girmiş olduğu bu kadar özel ve korunaklı bir alanda yaşananlar, PKK’nin askeri yetkinliğini gösterirken, giremiyecekleri bir alanın olmadığı mesajını vermiştir.

Her ne kadar Kürt siyasal yapılanması içerisinde bir ayrımcılık yaratarak, Kürt hareketinin aklına yönelik bir operasyon yapmayı düşünen yapı bulunsa da, Selahattin Demirtaş’ın kendi X hesabında paylaştığı “Biji Serok Apo” sloganı, durduğu yerin bir işareti olup, bu politikaların arkasında olduğunu gösteren önemli bir açıklamadır. Bu, aynı zamanda Kürt siyasetinin lideri olarak Öcalan’a duyulan bağlılığın ve onun çizgisinde birleşme kararlılığının güçlü bir simgesidir. Dağdan gelen açıklamada ise, durumun ciddiyetinin anlaşılması ve bunun gerçekliğe dönüştürülmesinin gerekliliği vurgulanmıştır. Bu açıklama, sadece silahlı güçlerin değil, Kürt halkının tüm kesimlerinin bu süreci yakından takip ettiğini ve sabırla çözüm beklediğini de göstermektedir. Yani, 44 aydır görüşülmeyen Öcalan ile görüşmelerin tekrar başlaması gerektiği mesajı verilmektedir. Öcalan’la yapılacak görüşmeler, sadece Kürt siyasetinin geleceği için değil, aynı zamanda Kürt halkının var olma mücadelesinin en kritik adımlarından biri olarak görülmektedir.

Bu bugün Ömer Öcalan’ın ziyareti ile aşılmıştır. Süreç başlamıştır. Yine PKK tüm yapıları ile liderlerinin arkasında olduğunu açıklamıştır. PKK “Ankara’da gerçekleşen eylemin hareketimiz tarafından yapıldığı belirtiliyor. Eğer bu eylem bizim güçlerimiz tarafından yapılmışsa HPG gerekli açıklamayı yapacaktır. Ancak yansıtılmaya çalışıldığı gibi bu eylemin geliştirilen süreçle kesinlikle bir ilgisi yoktur.” demiştir.

Kıssadan hisse, sonuçlarının ne olacağını bilmediğimiz bir masanın kurulacağı ve bu masanın bir tarafında Türkiye Cumhuriyeti oturacak, onun karşısında da Kürtleri temsil eden PKK lideri Abdullah Öcalan’ın olacağı kesin görünüyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti siyasal yapılanmaları, askeri güçleri, gizli servisi vs. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin arkasında pozisyon alıp tavrını belirlerken, Kürt siyaseti de var olan tüm yapılanmalarıyla, siyaseti, gerillası ile Abdullah Öcalan’ın arkasında duracaklardır.

Fetullah Gülen’in Ölümü: Bir Dönemin Kapanışı

Fetullah Gülen’in ölümü, sadece kişisel bir kayıptan çok daha fazlasını ifade ediyor. Uzun yıllar boyunca Türkiye’nin siyasi ve toplumsal dinamiklerini derinden etkileyen bu figür, çeşitli tartışmalara ve bölünmelere yol açmış bir liderdi.

Gülen, 1990’lı yıllardan itibaren ortaya koyduğu Fethullahçı hareketle, eğitim ve medya gibi alanlarda önemli bir etki yarattı. Ancak zamanla, bu hareketin güçlenmesi, devlet içinde derin bir yapılanma ve siyasi mücadelelerle sonuçlandı. 2016’daki darbe girişimi, bu süreçte bir dönüm noktası oldu ve Türkiye’de derin bir ayrışmayı tetikledi.

Ölümü, bazıları için bir rahatlama, bazıları içinse bir endişe kaynağı olabilir. Gülen’in ardında bıraktığı yapı ve etkileri, onun yokluğunda nasıl şekillenecek? Türkiye, bu süreçten nasıl etkilenecek? Bu sorular, önümüzdeki dönemin en önemli gündem maddeleri arasında yer alacaktır.

Ayrıca, Gülen’in ölümü, Türkiye’deki Alevi, Sunni, seküler ve dindar kesimler arasındaki ilişkilere de yeni bir boyut katabilir. Belirsizliklerin devam ettiği bir ortamda, toplumun bu tür tartışmaları nasıl ele alacağı ve yeni bir uzlaşma zemini oluşturup oluşturamayacağı merak konusudur.

Sonuç olarak, Fetullah Gülen’in ölümü, sadece bir kişinin hayatının sona ermesi değil; aynı zamanda Türkiye’nin siyasi ve toplumsal yapısında yeni bir sayfanın açılması anlamına gelirken, diğer cemaatler için bir fırsat ya da tehdit oluşturacaktır. Bazı cemaatler, bu durumu kendi etkilerini artırmak için kullanabilirken, diğerleri kaygı ve belirsizlik içinde zayıflatabilir. Devlet, Gülen hareketinin çöküşüyle birlikte diğer cemaatler ile ilişkisini gözden geçirecektir. Bu dönemin getireceği değişiklikleri ve yansımaları dikkatle izlemek gerekiyor.

Gülen hareketinin ölümü, diğer cemaatler için bir firsat ya da tehdit olusturabilir.
Bazi cemaatler, bu durumu kendi etkilerini artirmak igin kullanabilirken, digerleri ise kaygi ve belirsizlik içinde zayiflayabilir.

Hal böyleyken Alevi toplumu, geçmişte yaşatılan katliam ve bölücü faaliyetlerden almış olduğu derslerden strateji geliştirip, dikkatli ve bilinçli bir şekilde hareket etmesi gerekir. Bu süreç yeni bir dönüşüm fırsatı sunabilir…

Kazanan AABF’miz Oldu!

HÜSEYİN MAT

Sevgili Canlar,

Aleviler olarak tarih boyunca çeşitli zorluklar ve haksızlıklarla karşılaşsak da, “Zümrüdü Anka Kuşu” misali küllerimizden doğarak varlığımızı ve inancımızı günümüze taşımayı başardık. Katliamlar, sürgünler, inkâr süreçleri ve her türlü baskıya rağmen Alevi toplumu, yaşam direncini, sevgi ve birliğini muhafaza etmiş, dünyada nadir görülen bir direniş örneği sergilemiştir.

Ne yazık ki, tarihimizde yaşadığımız karanlık dönemler günümüzde de farklı biçimlerde tekrar edilmeye çalışılmaktadır. Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF), bu yıl 35. kuruluş yılını kutlarken, zaman zaman bu tür baskı ve kirli kumpasların hedefi olmuştur. AABF’mizin 16. Genel Kurulu’na giderken, özellikle son iki yıldır üye olmayan kişi, kurum ve çevreler tarafından özellikle sosyal medya üzerinden yürütülen itibarsızlaştırma kampanyalarına maruz kaldık. Bu kampanyalar asılsız ve kötü niyetli olup, AABF’mizi şaibe altında bırakma amacını gütmüştür. Ancak en acı olanı, içimizden bazı kişilerin bu kirli kampanyalara kişisel hırs ve kinleri nedeniyle alet olmaları ve hatta öncülük yapmalarıdır.

Bu vesileyle, AABF’yi rant aracı olarak görenler, çıkarcı siyaset peşinde koşanlar, resmi ideolojinin değirmenine su taşıyan ulusalcı ve ırkçı eğilimlerle hareket edenler ya da gerici şeriat özentisi gruplara karşı bir kez daha seslenmek istiyoruz: AABF sahipsiz değildir. Tam aksine, AABF, bu tür tehditlere karşı daha da güçlenmiş, birliğini korumuş ve dayanışma ruhunu daha da pekiştirmiştir. Bu saldırılar karşısında daha da kenetlenerek birliğimizi tüm dünyaya bir kez daha kanıtladık.

19-20 Ekim 2024 tarihlerinde Neuss şehrinde yoğun katılım ve coşkuyla gerçekleştirilen 16. Olağan Seçimli Genel Kurulumuz, sadece bir seçim süreci değil, aynı zamanda Alevi toplumunun iradesinin, dayanışmasının ve birlik olma kararlılığının bir göstergesi olmuştur. Bu buluşma, geleceğe daha sağlam adımlarla ilerlememiz için hepimize büyük bir güç katmıştır. Delegelerimizin, Alevi vicdanına ve örgütlü birliğe sahip çıkarak gösterdiği irade, bizleri bir kez daha bir araya getirmiştir.

Genel Kurulda görev alan tüm yol arkadaşlarımızı kutluyor, görev almayan canlarımızı da sevgiyle kucaklıyoruz. Hepimizin birikim ve tecrübelerinden faydalanarak bu onurlu mücadeleyi dayanışma içerisinde sürdüreceğiz. Önceki dönemde emeği geçen yöneticilerimize sonsuz teşekkürlerimizi sunuyor, Hızır yoldaşları olsun diyoruz. Yeni yöneticilerimize başarılar diliyor ve el birliğiyle inancımız ve kurumumuz için çalışmaya devam edeceğimizi belirtmek istiyoruz.

35. yılını kutladığımız AABF, tarihinde bir dönüm noktasını daha geride bırakmış ve bu önemli sürecin sonunda, örgütlü birliğimizin gücüyle kazanan yine biz olduk. Bu büyük başarının mimarı olan tüm canlarımıza gönülden teşekkür ediyoruz. Alevi toplumu için emek veren her bir canımızın katkılarıyla daha nice başarılara imza atacağımıza olan inancımız tamdır.

Birliğimiz daim, dirliğimiz güçlü olsun. Çünkü bu, Yol’umuzun gereğidir.

Sevgi, muhabbet ve inançla,