Ana Sayfa Blog Sayfa 128

Bir Mahmet Bayrak yazısı

90’lı yıllar, 12 Eylül darbesinin yarattığı baskı ve karanlığın ardından toplumun kendine gelmeye, kimlik arayışına girdiği bir dönemdi. O yıllar, özellikle Kürtlerin, Alevilerin ve hatta Türklerin kendilerini yeniden bulmaya çalıştığı, kimliklerini yeniden inşa ettikleri bir süreçti. İnsanlar bilgiye ulaşmak, geçmişlerini öğrenmek, köklerine dair daha fazla bilgi edinmek için çok büyük çabalar sarf ediyorlardı. O günlerin karanlıktan aydınlığa geçmesinde emeği geçenlerin fedakarlıkları çok büyüktü. Zaman iğneyle kuyu kazmak misali sabır ve emek gerektiriyordu. Çünkü darbe sonrası yıllarda bilgiye erişim çok kısıtlıydı. Kitaplar, belgeler, kaynaklar bulunması zor şeylerdi. Özellikle belirli konular hakkında yazılmış eserler neredeyse yok denecek kadar azdı. Ama insanlar yine de yılmadan bu bilgilere ulaşmak için mücadele ettiler.

O dönemde hatırlıyorum, Ethem Xemgin’in “Kürdistan Tarihi” adlı kitabı yayımlanmıştı. Kitabın içerdiği tarihsel bilgi ve araştırmaların derinliği ya da genişliği o kadar da önemli değildi. Asıl önemli olan, Kürt tarihi hakkında yazılmış bir kaynağın varlığıydı. Teorik olarak savunduğumuz, inandığımız şeyler vardı ama bunları destekleyecek kaynaklara ulaşmak çok zordu. İşte bu dönemde, bu tür kaynakları yaratmak ve okuyuculara sunmak için büyük çaba sarf eden isimlerden biri de Mehmet Bayrak’tı. Mehmet Bayrak, Kürt ve Alevi kimliklerine dair araştırmalar yaparken, bu alandaki bilgi açığını kapatmaya çalışan önemli isimlerden biriydi. Aynı zamanda o yıllarda, Mehmet Uzun da romanlarıyla Kürt dili ve edebiyatına dair önemli notlar düşmeye çalışıyordu. Her iki isim de o yıllarda çok önemli işler başardı.

90’lı yıllar, sadece Kürtler için değil, Aleviler için de bir uyanış dönemi oldu. Aleviler de bu dönemde kimliklerini yeniden örgütlemeye, kaybettikleri, unuttukları değerleri tekrar hatırlamaya çalışıyordu. Bu süreçte hem Kürtlerle hem de Alevilerle ilgili araştırmalar hızlandı. Adeta küllerinden yeniden doğan topluluklar ortaya çıktı. Unutturulmaya çalışılan her şey gün yüzüne çıkmaya başladı. Bilinmeyen, gizli kalan, üzeri örtülen her şey yeniden keşfediliyordu.

Bu dönemde Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin yükselmesi ve bu mücadelenin kararlılığı, Kürtler ve Aleviler üzerine yapılan araştırmaları teşvik etti. Aynı zamanda bu mücadele, geniş bir okur kitlesinin de oluşmasına vesile oldu. Yani bu süreç birbirini besleyen, tamamlayan bir döngü haline geldi. Bir çocuğun emekleyerek yürümeyi öğrenmesi gibi, Kürt tarihi, bilinci, edebiyatı ve kültürü hakkında yazılan eserler yavaş yavaş çoğalmaya başladı. Kürtçe müzik yapan sanatçılar sahneye çıkıyor, Alevi deyişleri yeniden kaydediliyordu. Sadece kitaplar değil, akademik araştırmalar da arttı. Özellikle Kürt ve Alevi gençler, bu konuda çok ciddi çalışmalar yapmaya başladılar. Mehmet Bayrak, Ethem Xemgin, Cemşit Bender gibi önemli isimler, büyük emek vererek çok değerli eserler ortaya koydular. O dönemde İsmail Beşikçi’nin kitapları da büyük bir ihtiyaçtı ve önemli bir boşluğu dolduruyordu. Bugün bile bu değerler üzerine yapılan çalışmalar, yeni nesillere ilham vermeye devam ediyor.

MEHMET BAYRAK / Resim: medyanews.net

Mehmet Bayrak’tan özellikle bahsetmek gerek. Çünkü Ethem Xemgin gibi, Mehmet Bayrak’ın da iki kimliği vardı: Kürt kimliği ve Alevi kimliği. Mehmet Bayrak, Alevilerin yoğun olarak yaşadığı bir bölgede büyümüş bir isimdi ve hem Kürt kimliği hem de Alevi kimliği üzerine sorumluluklarını yerine getirmeye çalışıyordu. Bu çok önemliydi, çünkü Kürtler içinde Alevilik mücadelesi vermek ya da Aleviler içinde Kürt kimliğini savunmak oldukça zor bir işti. Mehmet Bayrak da bu zorlu görevi üstlenen isimlerden biriydi. Hem Kürt hem de Alevi kimliklerinin tarihini araştırmak, bu kimliklerin üzerindeki baskıyı ortaya çıkarmak ve kimlik mücadelesi verenlerin sesini duyurmak için çok emek verdi.

Mehmet abinin “Alevilik ve Kürtler” kitabı benim için her zaman çok önemli bir kaynak olmuştur. Kitabın kapağındaki muhteşem resim ve içindeki belgeler, adeta birer mucize gibiydi bizim için. Kendi varlığımızı, kimliğimizi o belgelerde bulmak, bize tarifsiz bir sevinç veriyordu. Her bir belge, adeta bir hazine değerindeydi. Mehmet Bayrak’ın Kürt Alevileri üzerine yaptığı araştırmalar, büyük bir titizlikle hazırlanmış ve çok ciddi bir emeğin ürünüydü. Ayrıca dönemin ihtiyaçlarını çok iyi görebiliyordu. Bu alandaki boşluğu fark ediyor ve bu boşluğu doldurmak için çalışmalar yapıyordu. Etrafındaki insanları sürekli araştırmaya teşvik ediyordu. Elindeki bilgi ve belgeleri paylaşmaktan hiç çekinmiyordu. Genelde araştırmacılar, akademisyenler ya da yazarlar bilgiyi kendine saklama eğilimindedir, ama Mehmet Bayrak tam tersini yaptı. Elindeki bilgileri çevresindekilerle paylaştı ve herkesi bu çalışmalara katılmaya teşvik etti. İnsanları, kendi tarihleri hakkında yazmaya cesaretlendirdi.

Mehmet abi, hakikatçi Alevi geleneğinin bir temsilcisi olarak, hakikati Dallıkavak’ın toprağı, havası, güneşi ve suyu gibi doğal ve bereketli gördü. Tıpkı Hacı Bayrak’ın sazından dökülen nağmeler gibi güzel, Haydar Bayrak’ın sesindeki huzur gibi derin ve Dallıkavaklı Fedai’nin “ez kurmancım” derken hissettirdiği aidiyet duygusu kadar köklü bir bağlılıkla yoğrulmuştur. Bu toprakların özü, sesi, nefesidir. Binlerce yıldır baskı altında kalan, unutturulmaya çalışılan bir coğrafyanın sesi olmuştur. Kalemiyle, sözüyle, geçmişiyle barışık bir varlık mücadelesi veren bir savaşçıdır adeta. Onun yazıları, İç Toroslar’ın ruhunu yansıtan, toprağını ve insanını yaşatan bir mücadelenin belgesi gibidir.

Binlerce yıldır bu topraklar üzerinde yaşayan halkların, inançların ve kültürlerin üzerine uygulanan baskıların, yok sayılmanın ve dışlanmanın karşısında Bayrak, varlığın aydınlatılmasının temsildir. Onun mücadelesi, sadece kendisi için değil, bu topraklarda yaşayan ve kimliği, kültürü baskı altında olan herkesin mücadelesidir. Tıpkı İç Toroslar’ın bereketli toprakları gibi, Bayrak da yazılarıyla, araştırmalarıyla, halkının hafızasında filizlenmiş ve büyümüştür. O, bu coğrafyanın sesi olmakla kalmamış, bu sesi gelecek kuşaklara aktarmak için de büyük bir çaba sarf etmiştir.

Bayrak’ın çalışmaları, tıpkı İç Toroslar’ın doğası gibi doğurgandır, yaşamla doludur. Yüzlerce yıldır unutulmuş, göz ardı edilmiş olan gerçekleri su yüzüne çıkarmış, onları koruyup yaşatmak için her türlü bedeli ödemiştir. Kalemiyle, sazıyla, sözleriyle bu toprakların gerçek sahiplerinin tarihini ve kültürünü yaşatmak için büyük bir özveriyle mücadele etmiştir. Bu nedenle Mehmet Bayrak, hem bu toprakların tarihini yazan bir bilge, hem de halkı için hakikati arayan bir savaşçıdır.

Mehmet Bayrak’ın genç araştırmacıları yeni çalışmalara yönlendirmek, onların önünü açmak konusunda da büyük katkıları oldu. Birçok kişiye öncülük etti, onların yolunu açtı. O dönemde böyle değerli insanların varlığına sahip çıkmak gerçekten çok önemliydi. Bugün bir kitapçıya girdiğinizde ya da internet üzerinde bir araştırma yaptığınızda yüzlerce belgeye, kaynağa ulaşabiliyorsunuz ama o dönemde bu bilgilere ulaşmak çok büyük bir zorluktu. O günlerin zorluklarını, mücadelelerini bilmeden bugünkü rahatlığı anlamak mümkün değil. Geçmişi bilmeyenlerin geleceği olmaz. Özellikle Türkiye’de kimlik mücadelesi verenlerin, o günlerde ödedikleri bedellerle bugünkü zenginliğin temelini attıklarını unutmamak gerekiyor. Bu yüzden o dönemdem bu güne akıp gelen değerlerimize sahip çıkmak, bu insanları ve çalışmalarını destklemek çok önemli.

Kısacası Mehmet Abi bizim çoğrafyada Gül gibi güzel, Ay gibi parlaktır.

Saygılarımla

MEHMET BAYRAK’IN KITAPLARI
(Liste Yazar Firaz Baran tarafından derlenmiştir)

  • Tevfik Fikret ve Devrim: İnceleme, 1973
  • Köy Enstitülü Yazarlar-Ozanlar: İnceleme, 1978
  • Halk Hareketleri ve Çağdaş Destanlar: Araştırma, 1984
  • Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri: İnceleme-Antoloji, 1985
  • Pir Sultan Abdal: İnceleme-Araştırma, 1986
  • Halk Gülmecesi: İnceleme-Örnekleme, 1987
  • Kilam û Stranên Kurdî: İnceleme-Antoloji, 1991
  • Red ve İnkardan Kabullenmeye… Kürt Kimliği Mücadelesi: Savunmalar Kararlar, 1992
  • Kürtler ve Ulusal Demokratik Mücadeleleri/Gizli Belgeler, Araştırmalar, Notlar: Araştırma, 1993
  • Açık-Gizli/Resmi-Gayriresmi Kürdoloji Belgeleri I: İnceleme-Araştırma, 1994
  • Öyküleriyle Halk Anlatı Türküleri: İnceleme-Antoloji, 1996 (Bu kitap 1985’te yayınlanan “Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri” isimli kitabın geliştirilmiş halidir.)
  • Alevilik ve Kürtler: İnceleme, 1997
  • Kürt Sorunu ve Demokratik Çözüm: Araştırma-İnceleme, 1999
  • Köy Enstitüleri ve Köy Edebiyatı: İnceleme, 2000
  • Kürt Müziği, Dansları ve Şarkıları I-II-III: 2002
  • Geçmişten Günümüze Kürt Kadını: İnceleme-Bibliyografya, 2002
  • Gravürlerle Kürtler: Albüm, 2002
  • Ortaçağ’dan Modern Çağa Alevilik: İnceleme, 2004
  • Açık-Gizli/Resmi-Gayriresmi Kürdoloji Belgeleri II:     İnceleme-Araştırma, 2004
  • Alevi- Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşıklar: İnceleme- Antoloji, 2005
  • İçtoroslar’da Alevi- Kürt Aşiretler: İnceleme- Antoloji, 2006
  • Osmanlı’da Kürt Kadını /Jinên Kurd Dı Serdema Osmanî De: Albüm, 2007
  • Kürtlere Vurulan Kelepçe Şark Islahat Planı: İnceleme-Araştırma, 2009
  • Alevilik-Kürdoloji-Türkoloji Yazıları (1973- 2009): İnceleme, 2009
  • Dersim-Koçgiri: İnceleme-Araştırma/2010, Genişletilmiş yeni baskı 2012
  • Bir Siyaset Tarzı Olarak Alevi Katliamları: İnceleme-Araştırma, 2011
  • Kürt ve Alevi Tarihinde Horasan: İnceleme-Antoloji, 2013
  • Êzidî–Kızılbaş-Yaresan Kürtler: İnceleme-Araştırma, 2014
  • Kürt ve Alevi Tarihinde Tabular Yıkılırken: İnceleme ve Tv Konuşmaları, 2014
  • İçtoroslar’da Oda Kültürü ve Kürtçe Edebiyat: İnceleme-Antoloji, 2015
  • Acılı Coğrafyanın Kederli Çocukları: Êzidîler: İnceleme-Araştırma, 2015
  • Kuşatmayı Yaran Kürt Kadını: İnceleme-Araştırma, 2015
  • Kürt Bâtıniliğinde Kutsal Metinler: İnceleme-Antoloji, 2016
  • Manzum Halk Tarihçisi Ermeni Aşuğlar: İnceleme-Antoloji, 2016
  • Alevilik-Kürdoloji-Türkoloji Yazıları, Cilt II, 1972-2018: İnceleme- Araştırma, 2018
  • Kürtler’in ve Kürdistan’ın Görsel Tarihi: İnceleme-Araştırma, 2019
  • İçtoroslar’da Hakikatçı Alevilik: İnceleme-Antoloji, 2020
  • Kürt Kimliği Mücadelem: İnceleme, 2023
  • Alevi Kimliği Mücadelem: İnceleme, 2024

Bahçeli ‘Hayır’ yapmaz ALİ SİNEMİLLİ

2013- 15 yılları arasında İmralı Adası’nda devam eden görüşmelerde, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın öncelikli gündemlerinden biri, hasta tutsakların durumuydu. Öcalan görüşmelerde sık sık hasta tutsakların durumunu dile getirmiş ve bu konunun siyaset üstü bir yaklaşım ile ele alınması gerektiğini vurgulamıştı. O süreçte PKK’den olumlu anlamda adımlar atılıp, sürecin ilerlemesi yönünde yaklaşım geliştirilse de, devlet cephesinden benzer bir yaklaşımın gelişmediğini, bunun en somut göstergesinin de ‘Hasta tutsaklar’ ile ilgili konuda kendisini dışa vurduğunu söylemek mümkün. İki yıl süren diyalog sürecinde hep konuşulmasına, masada olmasına rağmen tek bir hasta tutsak bırakılmadı, bu konuda pratik bir adım atılmadı. Peki neticede ne oldu?

İşte! Abdulkadir Kuday örneğinde olduğu gibi cezaevlerinden art arda cenazeler çıkmaya başladı. O günden bugüne cezaevlerinden yüzlerce tutsağın cenazelerinin çıktığını söyleyebiliriz. Abdulkadir Kuday cezaevinde hayatını kaybeden tutsaklardan sadece biri. Hastanenin verdiği ‘cezaevinde kalamaz’ raporuna rağmen faşist iktidar Abdulkadir’i bırakmadı, ölümünü bekledi. Avukatlarının verdiği bilgiye göre Abdulkadir ‘yoldaşlık ayakta tutuyor’ demişti. Hiç şüphesiz, Abdulkadir de diğer siyasi tutsaklar gibi direndiği, direnişten taviz vermediği için tedavi edilmedi, ağır hastalık durumuna rağmen dışarı çıkmasına izin çıkmadı. Faşist iktidarın cezaevlerinde tutsakların iradesini kırmak, onları teslim almak için her türlü yola başvurduğu, bunun için sınır tanımadığı bilinen bir gerçek. Fakat buna rağmen siyasi tutsakların büyük bir direniş içinde oldukları, ilkelerinden, doğrularından taviz vermedikleri, 14 Temmuz direniş ruhuna bağlı oldukları da bir diğer gerçek oluyor. Açık ki, devlet ile toplum arasındaki bu kıyasıya savaşın bir ayağı da cezaevleri oluyor, burada süren direniş oluyor. Dışarıda toplum nasıl direniyorsa cezaevlerinde de tutsaklar aynı şekilde direniyor, geri adım atmıyor.

Elbette, hasta tutsaklar meselesi, AKP-MHP faşist iktidarının toplum karşıtı uygulamalarının, saldırılarının bir örneği oluyor. Buna benzer saldırıların yaşamın hemen hepsinde günübirlik olarak gündeme geldiğine şüphe yok. Yani sicili oldukça kabarık bir iktidar ile karşı karşıyayız ve bunları burada tekrar etmeye gerek yok.  Bizim buradan hareketle değerlendirmek istediğimiz husus, son günlerde iktidar kanadından atılan ve muhalefet partilerinin tepkileriyle daha fazla gündeme giren ‘adımlar’ oluyor.

Malum! Milliyetçi Hareket Partisi başkanı Devlet Bahçeli en üst perdeden tehdit ettiği, küfürler savurduğu siyasi aktörlerle ayaküstü selamlaştığı, konuştuğu için bir gündem oluşmuş durumda. Daha doğrusu, böyle bir gündem oluşturulmuş, yaratılmış durumda. ‘Bahçeli neden bu adımı attı, neyi amaçlıyor, bunun iç ve dış siyasetle bağı ne’ gibi sorular havada uçuşuyor. Kuşkusuz, Bahçeli’nin bu adımına fazlasıyla anlam yüklemek iktidar içindeki konumu ile alakalı ve bir yere kadar da anlaşılır. Bu anlamıyla yapılan tartışmaları garipsemek mümkün değil.

Garip olan, hatta hayret verici olan Bahçeli’den hayırlı bir adım atmasını, toplum yararına bir iş yapmasını beklemek oluyor. Bahçeli ki, son elli yıllık Türkiye siyasetinde ırkçı, faşist karakteri ile bilinmekte, ülkeyi parçalayan, kutuplaştıran siyaseti ile tanınmakta. Böyle bir Bahçeli’nin birleştiren, uzlaştıran bir politika izlemeyeceği aşikâr. Bu Bahçeli’nin ‘ülküsü’ belli ve her fırsatta dile getirmekten de çekinmiyor. Ona göre varsa yoksa ‘kızıl elma’, ötesi yok.

Unutmayalım ki, Abdulkadir Kuday’ı cezaevinde ölüme terk eden, onun ölümü için gün sayan ve nihayetinde ölümüne yol açan birinci kişi Bahçeli oluyor. Yine Abdulkadir gibi tutsakların dışarı çıkması için var gücüyle çalışan PKK Lideri Abdullah Öcalan’dan 43 aydır haber alınmamasının baş müsebbibi de Bahçeli oluyor. Daha genel olarak, bugün, başta Kürt halkı olmak üzere Türkiye halklarını büyük bir kriz ve kaosun içine çeken, ülkeyi yangın yerine çeviren siyasetin de sorumlusu Bahçeli – elbette Erdoğan ile birlikte- oluyor.

Dolayısıyla Bahçeli ile ilgili yorum -değerlendirme yaparken bu gerçekleri göz önünde bulundurmakta fayda bulunuyor. Kuşkusuz, Bahçeli böyle bir adım atma ihtiyacı duyuyorsa, bunun nedeni yaşadığı zorlanmadır, tıkanmadır, izlenen politikanın iflasıdır. Yoksa, iyi niyetle atılan bir adım söz konusu değildir.

O halde, saf olmamak, toplumu yanlış beklentilerin içine koymamak, direniş ve mücadeleye zarar verecek tutumlardan uzak durmak gerekir. Hiç kuşku yok ki, Kürdistan ve Türkiye halkları Bahçeli’nin yön verdiği mevcut siyasetten kurtulacaktır. Bunun imkân ve olanakları düne göre bugün çok çok fazladır. Anadolu ve Mezopotamya halkları bu fırsatı değerlendireceklerdir. İşte! Bahçeli’nin son konuşmaları da bunun işaretleri ile doludur. Bahçeli, düşüncesinin tam tersi yönünde eylemlerde bulunma noktasına geldiyse, büyük yenildiği, büyük kaybettiği içindir. Dolayısıyla, bu özel savaş oyunlarına kanmamak, mücadeleyi yükselterek hem Bahçeli’ye gerekli cevabı vermek hem de yeni Abdulkadirlerin yaşamını yitirmemesi için İmralı kapılarını sonuna kadar açmak şart oluyor.

Yenİ Yaşam Gazetesi

Aleviler, Eğitimin Karanlığa Sürüklenişine Karşı Mücadele Veriyor

Türkiye’de eğitimin adım adım karanlığa çekildiği, laik ve bilimsel eğitimin sistematik olarak hedef alındığı bir dönemde yaşıyoruz. “Türkiye Yüzyılı” adı altında topluma dayatılan yeni eğitim modelinin esas amacı, sorgulayan ve düşünen bireyler yerine itaat eden, biat eden bir toplum yaratmak. Aleviler, Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri laiklik ve özgür düşünce mücadelesi verirken, bugün de eğitimin medreseleşme sürecine karşı en güçlü seslerden biri olarak öne çıkıyorlar.

Alevi toplumu, tarih boyunca dışlanmış, ötekileştirilmiş ve hakları gasp edilmiş bir topluluk olarak, eğitimde de eşitlik ve özgürlük mücadelesini sürdürmüştür. Bugün Türkiye’de okulların birçoğu İmam Hatip’e dönüştürülerek tek bir inanç sistemine göre şekillendirilmeye çalışılırken, Aleviler bu dayatmalara karşı laik ve bilimsel eğitimin savunucusu olmaya devam ediyor. Türkiye’nin dört bir yanında, özellikle Alevi toplumunun yoğun yaşadığı bölgelerde, laik eğitim için verilen mücadele her geçen gün daha da büyüyor. Çünkü Aleviler, tek tipleştirilmiş bir eğitim modelinin özgür bireyler yetiştirmeyeceğinin, aksine toplumu daha fazla karanlığa sürükleyeceğinin farkında.

Alevilerin eğitim konusundaki mücadelesi sadece kendi inanç özgürlüğünü savunmakla sınırlı değil, aynı zamanda tüm Türkiye’de yaşayan gençlerin bilimsel ve laik bir eğitim alma hakkını savunmaya yönelik bir duruş. Her ne kadar hükümet, okullarda zorunlu din dersleri ve dini temelli müfredatlar ile toplumun her kesimini bir kalıba sokmaya çalışsa da, Alevi toplumunun bu konudaki kararlı mücadelesi, bu dayatmalara boyun eğmeyeceğini gösteriyor.

Alevi Bektaşi Federasyonu ve diğer sivil toplum örgütleri, eğitimin bu karanlık geleceğe sürüklenmesine karşı tepkilerini her platformda dile getiriyor. Özellikle zorunlu din derslerinin kaldırılması ve laik eğitimin savunulması konularında yaptıkları çalışmalar, bu mücadelenin ne kadar köklü olduğunu ortaya koyuyor. Hacı Bektaş-ı Veli’nin “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” sözü, bugün Alevi toplumunun eğitim politikalarına bakışını en iyi şekilde özetlemektedir. Aleviler, eğitimin dogmalardan ve bağnazlıktan arındırılması gerektiğini savunurken, bilimin ve aklın rehberliğinde bir geleceğin inşasını talep ediyorlar.

Bu mücadelede kadınlar da önemli bir rol üstleniyor. Alevi kadınlar, çocuklarının özgür düşünceli bireyler olarak yetişmesini istiyor ve eğitimin medreseleşmesine karşı daha aktif bir rol oynuyor. Özellikle CEDES Projesi gibi gerici adımların geri çekilmesi için başlatılan imza kampanyaları, Alevi kadınların bu alandaki liderliğini gözler önüne seriyor.

Alevi toplumu, eğitimin medreseleşme sürecine karşı en kararlı direnişi sergileyen topluluklardan biri olarak, Türkiye’nin aydınlık geleceği için mücadele etmeye devam ediyor. Bilimsel, laik ve özgür bir eğitim sisteminin savunucusu olan Aleviler, bu yolda yalnız değil. Türkiye’nin tüm ilerici ve demokratik kesimlerinin desteğiyle, eğitimin karanlığa sürüklenmesine karşı bu mücadeleyi kazanmak zorundayız. Aksi halde, geleceğimizin karanlık bir medreseye dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır.

AABF Kongresine Giderken

Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu 19-20 Ekim tarihlerinde kongre yapacak ve sanal medyada seçimlerde aday olduğunu bildiren arkadaşlarımızın isimlerini okuyorum. Hepsi değerli ve tanıdığımız, sevdiğimiz insanlar. Bazıları kendi özgeçmişlerini tanıtırken, bazıları da Almanyadaki Aleviler için neler yapmak istediklerini yazıyorlar. Elbette bunlar çok önemli gelişme, desteklenmesi gerekiyor.

Ancak örgütlenmenin kendisi sorunlu hale gelmiş ise, hangi niyetle seçilirsek seçilelim, bu sorunlar çözülmeden iş yapabilmenin önünde engel olur.

Alevi örgütlenmesi 1988 yılından 1996 yılına kadar Aleviliğin nasıl yaşatılabileceği üzerinde büyürken, 1996 yılı sonrası örgüt yönetimine seçilenlerin kendilerini Belediye Başkanı, Milletvekili seçtirmek yada siyasi partilerde bir makam kapma yarışına döndü ve örgüt yön değiştirdi, yönetimsizleşti.

Alevi değerleri, Alevi söylemleri bolca kullanıldı ama örgütarası ilişkilerde Alevilik diye hiçbir kural geçerli olmadı.

Sahi biz yönetimleri neden seçiyoruz?

Merkezde otursun, bolca tükettiğimiz Aleviliğin hem insanlar arasında hem öğretide yaşaması için çalışmalar yapsınlar, toplumu bir arada tutsunlar diye değil mi?

Maalesef böyle olmadı, olmuyor.

Örgütümüzü yönetsin diye seçtiğimiz insanlarımızı her gün bir yerlere konuşmacı davet ederken ve onlara bırakın fikir üretecek zamanı, dinlenecek zaman bırakmazken şimdi eleştirmenin hiçbir ciddiyeti yok. Yöneticilerimiz bu davetlere gitmese bir dert, gitse bir dert. Ortası yok. Bu sonuçta Belediye Başkanı da olurlar, Milletvekili de. Ayrıca bizler, işlerimizi kolaylaştırsın, çözsün diye vekil seçtiğimiz insanlara tapmayı seven bir ülke insanıyız.

Durum böyle olunca meydan boş kaldı, sadece Almanya’da Türkiye devleti destekli, ulusalcılardan başlayan ve MHP’ye kadar varan bir çok siyasi parti Alevi örgütleri oluşturmaya başladılar. Alevileri kendi aralarında Ali’siz/İslamcı tartışmalarıyla bölmede epey yol aldılar. Bu gelişmeye karşı yeterli önlem maalesef alınamadı.

Bir başka sorun Almanya’daki inanç kurumumuz. Çoğunluğu belli bölgelerden olan dedelerimizden oluşuyor (Yolun ve süreğin devamı için emek veren dedelerimizi ayırıyorum). 1990’lı yıllarda cem yürütecek dede bulamazken bir anda ortaya yüzlerce PİR çıkması dedelik kurumuna güveni sarsmış durumda. Ben „şu ocaktan geldim dedeyim“ demekle olmuyor bu işler. Görgüden, sorgudan geçeceksin, toplumdan rızalık alacaksın, kendi ocağının dedelerinden el alacaksın, müsahibin olacak, topluma rızalık lokmanı vereceksin.

Bunların hiçbirini yapmadan olmaz, olmuyor da. İnanç kurumunun bu olumsuzluğu acilen çözmesi gerekiyor.

En kötüsü yapılan kongreler de çarşaf listeler oluşturmak. Hiçbir inanç örgütlenmesinde böyle bir seçim olmaz ama bizde var. İnsanları ayrıştırıyoruz, ötekileştiriyoruz. Rızalık kuralımızı yerle bir ediyoruz. Oysa burada ölçü yoluna bağlı, değerlerine bağlı, görgü sorgudan geçmiş güvenilir insanlar olursa o zaman bolca kullandığımız Alevilik söylem ve değerlerinin bir anlamı olur. Böyle devam ederse çok sürmez, bolca tükettiğimiz Alevi örgütlenmesini kendi ellerimizle tarihe gömeriz.

Son olarak: Kongreler seçim yarışlarının yapıldığı bir yarışma değil, yakın ve uzak geleceğe ait kararların alındığı toplantılardır.

Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarındaki Alevilere yapılan eşitsizliği hukuki ve farklı yollardan gündeme taşıyacak, haklarını arayacak hukuksal kurumlar,

Zorunlu din dersleri ve ÇEDEŞ gibi faşizan uygulamalara karşı Akademik kurumlar,

Türkiye’deki Alevi ziyaretlerine verilen maden izinlerine karşı Yaşam Savunucu kurumlar,

Aleviliğin Cemevlerinde ve toplum arasında yaşatılması için Muhabbet kurumları oluşmadığı süre içinde kimi yönetime seçersek seçelim çok başarılı olacaklarını düşünmek hayal olur.

Her koşulda, başta kadın adaylarımızın çoğalmasını saygıyla karşılıyorum ve destekliyorum.

06.10.2024

Alevilerin siyasette olması sizi neden rahatız ediyor!

0

DEĞME ARİF BUNUN SIRRIN BİLEMEZ
BİLİR AMA YİNE ARİF OLAMAZ
HER MÜRŞİT ÖLÜYE DİRİ KILAMAZ
HÜNKAR HACI BEKTAŞ VELİ OLMAYINCA

Bugün tüm toplumu kuşatan, insani değerlerle çelişen, o kadar kirlilik varken, erdemli ve ahlaklı bir toplum olan Alevilerin siyasete aktif olması ve kendi siyasi temsilciletini meclise yollaması sizi neden rahatsız ediyor?

Yüzyıllardır devletin resmî ideolojisinin gölgesinde bırakılan, hakları fetihçi zihniyetle red edilen, özellikle örgütlenmesi yasaklanıp her türlü engellenen, inancı demokratik ve barışçı içeriğinden koparılarak etkisizleştirilmeye çalışılan, Alevi toplumu bütün bu çabalarınızı boşa çıkaracaktır.

Alevilerin hak ve adalet mücadelesinde durduğu nokta apaçık bellidir. Onun yerini belirlemek ve tanımlamak size mi düştü?

Bakınız, Alevi ve Sünni toplum arasında farklılığı, Sünni din anlayışı üzerinde tarif ederek, her türlü kirli çağrışımı siyasetle kendi lehine çevirmeye çalışan devlete karşı, Yol’umuzun özüne sahip çıkmamız, ses çıkarmamız, mücadele etmemiz ve Alevilerin sesi olmamız neden size dert oluyor ?

Gelir eşitsizliğine ve sömürüye dayalı sermaye düzeni ile esas emek verenler ve inancımız yok sayılmaktadır.
Bu anlayış, biz Alevileri her türlü eşitsizlikle karşı karşıya bırakmıştır.

Buna karanlık zihniyete karşı, adaletsizliğe uğrayan tüm farklılıkları eşitlemenin en önemli yolu siyaset yapmaktan geçiyor.

Kısacası; Cemevlerimiz hem inanç merkezlerimizdir, hem de geçmişten bugüne Dergah niteliğindeki inanç mekanlarımızdır.

Toplumla, demokratik işleviyle, kamuyla arasındaki bağı kuran çok önemli birer örgütlenme merkezleridir. Devletin din anlayışının taşıyıcılığını yapan siz ve sizin zihniyetinizdekilerin disipline edeceği yerler değildir, bunu bilesiniz.

Unutmayın ki, toplumsal yapımızın varlığında süreklilik esastır.

Bu süreklilik inançsal belleğimizi oluşturan unsurların özüne uygun ve esasının yaşanmasıyla gerçekleşir. İnançsal yapımızın korunması, inanç ve ritüellerimizin bir tutarlılık içinde sürdürülmesi gelecekte çocuklarımıza bırakacağımız en önemli mirastır. Bu mirasın korunmasına da gelecek kuşaklara aktarılmasına da kimse engel olamaz.

Tarihimizden de örnekleri olduğu gibi, varsın bütün oklar üstümüze yağsın.

Biz bu yolda yürümekten asla vazgeçmeyeceğiz.

Yol’umuz uzun ve gölgesi ağırdır bilesiniz. Bu karanlık zihniyetten kurtulacağımız günler çok yakındır.

Pirlerimiz ziyaretgahlarımız cümlemizin yoldaşı olsun…

İletişim kültürü

0

#İletişim, kişi ya da örgütlerin hem içinde yer aldıkları sistemle hem de sistemdeki diğer kişi ve örgütlerle uyumunu ve etkileşimini sağlayan temel süreçtir. Yani

iletişim insan-insan, insan-örgüt, örgüt-örgüt ve örgüt-toplumsal sistem ilişkilerini sağlayan araçtır. Bizi burada ilgilendiren konu insan örgüt iletişim türüdür.

İletişim biçimimizi etkileyen olgu ise yaşadığımız ilişkilerdir. Dolayısıyla iyi bir iletişim, iyi bir ilişkiye giden yoldur. Peki, nitelikli iletişim nasıl gerçekleşir?

Nitelikli iletişim olması için dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vardır; öncelikle muhatabınızın kim olduğunu bilmeli, kişi/kurum karşınıza alınmalı, karından konuşmadan uygun sözcüklerle ifade edilmelidir.

Bazı engeller oluşabilir, engellerin oluşmasında öfkeli, üzgün, hırslı duygu ve düşüncelerin olması olabilir. Bu duygu ve düşünceler saldırganlık ve zayıflık oluşturur.

Günümüz teknoloji koşullarında ise; sözlü ve yazılı iletişime sosyal medya üzerinden yapılan paylaşımlarda eklendi. Paylaşım diyorum çünkü sosyal medya sağlıklı iletişim aracı değildir. Paylaşım yaparak kendini ifade etmek bazı kişiler için bir yöntem gibi görünse de etkili ve sağlıklı değildir. Bu paylaşımları yaparken “arkasından söylediklerini yüzüne karşı söyleme cesareti var mı?” sorusu sorulmalıdır.

Hele ki, kendini muhalif, yönetici, politik, demokrat, Alevi vb olarak tanımlayan kişilerin ne zaman, nasıl, nerede, ne konuşacağını bilmesi elzemdir çünkü “İnsan dilinin altında gizlidir; konuştukça kimliğini ve kişiliğini ele verir.” Netameli bir alan olan sosyal medya üzerinden iletişim kurması, kişiliklerini gizleyip öfke, hırs gibi hassas duyguların ortaya çıkmasına neden olur yani kişilerin gerçek düşünce / ruh halleri gizlenir.

Sosyal medya iletişim biçimi olmadığı gibi kısa vadeli algı oluşturma, çamur attım izi kalsın zihniyetine hizmet eder.

Son günlerde yapılan paylaşımlar; asimilasyon, ayrımcı saldırıyla her dönem karşı karşıya kalan Alevi toplumu için aşağı çeken, algı oluşturan, düşmanlıktan öte değildir. Kişilerin örgüt ile kurdukları bu iletişimsizlik örgütün toplumla olan bağını ve iletişimini de etkilemektedir.

Unutulmamalıdır ki; başkanlar, kişiler örgüt değildir ama örgütü oluşturan temel taşlardan bir tanesidir. Alınan kararlara, yönetim biçimini eleştirmek örgüt içerisinde her üyenin temel hakkıdır ancak üyelerin hakkıdır! Alınan kararlar esneyebilir, örgütün niteliği esneyemez! Kişiler yaptıkları eleştiriyi ulu orta taş atar gibi savurmadan önce neden bunu yaşadıklarını sorgulamalıdır.

Sonuç olarak; kişiler gelip geçer Alevilik ve Alevi örgütleri esas olarak kalır.

Ne mutlu, bozuk düzende doğru kalabilene, yıkmanın bu kadar kolay olduğu durumlarda yapıcı olmak için çaba gösterene…

KOBLENZ AKM ve CEMEVİ BAŞKANI ÖZGÜR DEM

Ocaxê Bakê Ziyareti’nde Muhabbet Cemi

0

Elbistan’a bağlı Hoffolar olarak bilinen ziyaret yerinde Aleviler tarafından ziyaret edilip adaklar adandı. Ocaxê Bakê Alevi Kültür Merkezi tarafından düzenlenen muhabbet ceminde bir araya gelindi. Aleviler tarafından ziyaret edilen ve adaklar adanan Elbistan’a bağlı Hoffolar olarak bilinen Ocaxê Bakê ziyareti önünde cem yürütüldü. Ali Sizer ve Tacim Baba’nın oğlu Ali Yıldız tarafından nefesler okunarak, deyişler söylendi.

Saat 18.00’da başlayan muhabbet cemi saat 20.00’de son buldu. Ocaxê Bakê Ziyareti önünde yürütülen ceme çevre köylerden canlar katıldı, lokmalar pay edildi.

“TOPRAKLARIMIZI YERLE BİR ETTİLER”

Ocaxê Bakê’nin 5. kuşak torunlarından Ocaxê Bakê Alevi Kültür Merkezi Başkanı Kemal Demir, ziyaretin isminin aslına uygun şekilde düzeltileceğini, asimilasyondan kaynaklı olarak asıl ismi Türkçeleştirdiklerini ve bunun kendilerinin eksikliği olduğunun özeleştirisini vererek huzurda bulunan canlardan özür diledi. Şükrü Yıldız’ın kendilerine olan desteğinden bahseden Demir, derneğin onursal başkanı olarak Şükrü Yıldız‘ı seçtiklerini belirtti.

Hakikatçi geleneğin yol yürütücülerinden Ali Sizer, Alevilerin yaşam alanlarının yok edildiğine dikkat çekerek, “Topraklarımızı yerle bir ettiler. Bir tarafa taş ocağı, bir tarafa mermer ocağı açtılar. Suyumuzu borularla taşıyarak bitirdiler. Orman bırakmadılar, hepsini yaktılar. Oysa Alevilik, Kızılbaşlık, Bektaşilik doğayla bütünlük içerisindedir” dedi.

Ocaxê Bakê torunlarından olan Hasan Demir, Ocaxê Bakê’nin özgeçmişini anlattı. Demir, insanların Ocaxê Bakê’nın yanına gelerek şifa bulduğunu, çocukları olmayan ailelerin çocuk, hasta olanların da iyileşmek amacıyla dileklerini dilemeye geldiklerini belirtti.

“BU TOPRAKLAR KUTSİYET BARINDIRIYOR”

Sev-Der Başkanı Salman Gümüş ise Alevilerin örgütlü olması gerektiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Ne kadar kurumsallaşırsak, ne kadar örgütlenirsek o kadar güçlü oluruz, o kadar diri oluruz. Birlikte olursak ancak gelecekten bahsederiz. Hak ve adalet yürüyüşünde dimdik durduğumuz sürece ancak başarılı olabiliriz. Bu topraklar kutsiyeti barındırıyor. Bizler de bir nebze onlara sahip çıkarak layık olmaya çalışıyoruz.”

ELBİSTAN

Kaynak: PİHA

Ortadoğu’nun İki Yüzlü Yüzleri: Recep ve Netanyahu

Ayasofya’da Filistin mitingi gerçekten dikkat çekiciydi. Eşini kurasız, çekilişsiz ve devlet imkanlarıyla beş kere haça göndermiş haramzade Ali elinde kılıç ile vaaz veriyor. Lüks makam arabalarıyla camiye gelmiş iktidar zerzevatı ve binlerce figüran huşu içinde, aşka gelmiş Ali’yi dinliyor. Sahneyi Recep’in Bilal’den daha akıllı kızı Sümmeya tamamlıyor. Evet, evet, 17-25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu’nda sıfırlama işindeki becerisiyle tanıdığımız Sümmeya Hanım. Bilal’in imdadına yetişen kahraman zeki kız. Şehadet parmağı havada tekbir getiriyor.

Recep, 1 Ocak 2024’te Bilal’e de şov örgütlemişti. Devlet erkanının sıralandığı, Bilal’in muhteşem dehasını gösterdiği bir miting düzenlemişti. Ailesinin gemileri harıl harıl İsrail’e lojistik taşırken, “Elimizden geleni yapacağız ki bu sermaye sahipleri ayağını denk alsınlar” dediği miting.

İsrail ile Filistin Gazze’deki gerginlik sürecinde Türkiye’nin tavrını gözden geçirin. Erdoğan son günlerde yüksek perdeden konuşuyor. Ülkede ekonomik kriz derinleştikçe, Erdoğan’ın bu tonu da yükseliyor. Ve ülkenin ana gündemine bunu yerleştirmeye çalışıyor. Troller iç siyasette Filistin söylemlerinin egemen olması için müthiş bir çaba harcıyor. Hep bir ağızdan bağırıyorlar, “cambaza bak”.

Recep’in dış siyasette bilinen durumu, Türkiye’nin kullanışlı olması ve kendisini kullandırmasıyla ilgili. NATO’nun ileri karakolu, Avrupa’nın mülteci kampı. Değeri bu kadar. Uluslararası tüm güçler görüyor, Recep, güçlülerin karşısında her zaman hazırolda bekleyen, kendinden zayıflara karşı acımasız, vicdansız biri. Filistinle ilgili söylediklerinin sadece iç kamuoyunu hedef aldığını biliyorlar.

Onun içindir ki, Recep’in söyledikleri ancak dünya medyasının komedi sayfalarında yer buluyor.

Peki iç siyaset? İç siyasette Recep kabadayılığını Türkiye toplumuna ve bizlere pazarlıyor. Beceriksizliğinin üstünü Filistin’de dökülen kanla örtmeye çalışıyor. Sahte gözyaşları ile sahneye iniyor. Kendisinden başka ses duymak istemiyor, halk farklı bir ses duyamasın diye alternatif medyayı, muhalif medyayı daha da baskı altına alıyor; tutukluyor, tehdit ediyor, yasaklar getirip davalar açtırıyor.

Filistin davasını desteklediğini açıklıyor ve İsrail’e kafa tutuyor. Yalancı kabadayıya sormazlar mı halen diplomatik temsilciliğiniz İsrail’de ne iş yapıyor? Hangi işlerin takibi için orada hala duruyor? Azeri petrolünü İsrail’e kim taşıyor? İsrail’e jet yakıtını nereden sağlıyor? İsrail ile ticarete getirdiğiniz kısıtlamalara rağmen neden gemiciklerin biri gidip diğeri geliyor? Balkanlar üzerinden İsrail’e verdiğiniz lojistik desteğin devam ettiğini herkes biliyor. En çok da İsrail’deki dostunuz, dostlarınız biliyor.

Ne demişlerdi, “biz ticareti durdursak bizim aleyhimize olur. Onun için biz İsrail’le ticaret yapmaya devam edeceğiz.” Bunun anlamı ortada değil mi! Açıkça söylüyorlar. “Filistin halkı bizim ticaretimiz kadar önemli değil.”

İşte bu insanlar, bu sahtekarlığın örgütleyicileri, şehadet parmaklarını kaldırıp tekbir getiriyorlar.

Ayasofya’da damat Selçuk da var. Selçuk Bayraktar, damat olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ndeki tüm imkanları kendi lehine kullanıyor. Devletimizin ve iktidarımızın damadı olarak besleniyor. Bu isim gündeme geldiğinde genellikle İHA’lar, SİHA’lar ve savaş danışmanlığı gibi konular öne çıkıyor; yani iktidarın milleti manipüle etmek için pazarladığı konularla anılıyor. Eğer bu kişi gerçekten Filistin davasını destekliyorsa, Ukrayna’ya İHA, SİHA gönderebiliyorsa, o zaman bu desteğin gerçek olup olmadığını anlamak için HAMAS’a da bir iki tane göndersin! Böylece şehadetlerinin gerçekten şehadet olup olmadığını görebiliriz.

Buradaki duruş tamamen bir pazarlama mantığı, bir tüccar yaklaşımı. Ortadoğu’da koyun tüccarlarının halk pazarında yaptığı pazarlık gibi bir pazarlık anlayışı. Bu kişiler, vicdan ve ahlak sömürüsü yapıyor, başkalarının duruşlarını yargılıyorlar. Hak ve hakkaniyet konusunda söz söyleme hakkını kendilerinde görüyorlar. Akıl verme, yönetme ve hukuksuzluk yapma hakkını da kendilerine tanıyorlar. Türkiye’de Filistin’le ilgili söylenen sözler ne kadar yüksek perdeden ve çıta yükseltilmişse, buna İsrail’den de bu tempoyu yükseltecek fon müziği ekleniyorsa, bilin ki İsrail ve Filistin’de büyük bir yıkım ve katliam yaşanıyor.

Vicdan meselesine gelince, Türkiye’de oturup mazlum Filistin halkından bahsedenler, Filistin’de haklı olarak Gazze’nin bombalandığını, sivillerin hayatını kaybettiğini ve insanların göçe zorlandığını, sınırlarda dram yaşandığını söylüyor. İnsanlığa çağrıda bulunuyorlar.

Untanmuyorlar, yüzleri kızarmıyor. Sahtekarlıklarını kimse görmüyor sanıyorlar.

Suriye sınırları içinde Rojava diye bir Kürt bölgesi var. Orada Kürtler Recep’in askerleri, uçakları, tankları ve topları ile her şeyleriyle yakılıp yıkılıyor. Kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden insanlar katlediliyor. 200 binden fazla insan sadece Afrin bölgesinden sürgün edilmiş durumda. İnsanlar o kıyamet ortasında yaşam mücadelesi veriyorlar. Recep’in devleti Türkiye Cumhuriyeti yapıyor bunu.

Netanyahu’dan ne farkı var Recep’in?

Netanyahu için Filistinliler düşman, Recep için Kürtler düşman. Netanyahu’nun yönetiminde, Mossad’ın paralarıyla satın alınan Filistinliler, diğer Filistinlilere karşı kullanılıyor. Türkiye’de Recep’in satın aldığı Kürtler de Kürtlere karşı kullanılıyor. Netanyahu Filistin topraklarını bombalarken, Recep Kürtlerin yaşadığı bölgeleri bombalıyor. Netanyahu, Filistinlileri göçe zorluyor ve topraklarını boşaltarak göçmen yerleştiriyor. Recep de Suriye topraklarındaki Kürt yerleşimlerini boşaltıyor ve kendisine yakın grupları yerleştiriyor, nüfus değiştiriyor. Hem Netanyahu hem Recep çocukların başına bombalar yağdırıyor ve Ortadoğu’da öldürmede, vicdansızlıkta birbirleriyle yarışıyorlar.

Recep’i destekleyenler ve Netanyahu’yu destekleyenler, aynı zihniyetteki bir vicdansızlar ordusunu oluşturuyor. İkisini de destekleyen gruplar, karşılarında Filistinlileri veya Kürtleri gördüklerinde dengesini kaybediyor. Netanyahu, Gazze saldırılarıyla iktidarını ayakta tutuyor ve davaların üstünü örtüyor. Recep de benzer şekilde sıfırlama, hırsızlık, rüşvet ile anılıyor.

Gerçekten de bunlar Allah’ı kandırdıklarını mı düşünüyorlar? Bu insanlar, iman ve inanç sahibi olsalarde, büyük bir sahtekarlık ve dolandırıcılık içerisindeler olmalarının utancını yaşamaları gerekirdi. Ancak, para ve dünya malı tanrıları olduğu için vicdanları, ahlakları, utanacakları ve ağlayacakları bir duvarları yok.

Ve onlar, omurgasız, suratsız olarak aramızda dolaşıyorlar.

Yasaklar Nereye Kadar?

0

Türkiye gündemine bir yasak daha geldi; sosyal medyaya erişim engeli. Birçok insanın geçim kaynağı olan, haber ve bilgi erişimin sağlandığı sosyal medya platformlarına Türkiye’de giriş yapılamıyor. Vatandaşlar olarak sebebini merak ediyoruz. CHP Milletvekili Murat Emir, geçen hafta mecliste gündeme getirse de net bir yanıt henüz alınamadı. Yasakları koyanlar, neden yasak olduğunu söylememe konusunda kararlı!

Ancak yasaklar bu kadarla bitmedi! Önce, Ağrı’da gerçekleşen düğüne polis baskını oldu. Sebebi; Kürtçe şarkıların çalınması olarak gösterildi. Düğün durduruldu, gözaltılar oldu, sonuç olarak Kürtçe yasaklandı!

Kürtçe şarkı yasağı yetmedi, Kürtçe yazı ve tabelalar da kaldırıldı! Daha önce Diyarbakır ve Van’da silinen Kürtçe yazılar, Mardin’in bazı noktalarında da silindi. Bu yasakların ırkçılık naraları olduğunu biliyoruz. Mesele “halay” meselesi değil! Esas mesele, muhalif olan bir kültürü susturma politikası. Evet, bu ülkede Alevilere ve Kürtlere karşı ayrımcılığın var olduğunu biliyorduk ancak ayrımcılığın son noktalarını yaşıyoruz. Kürtlere dil ve kültür yasağı gelirken, Alevilerin inanç ve kültür merkezi olan cemevlerine yönelik saldırılar devam ediyor. Örneğin; yakın zamanda, CHP’li Burcu Köksal, cemevini boşalttırdı: “Oy verin, bir şey istemeyin. Temiz şekilde teslim edin.” dedi.

Geldiğimiz noktada; 80’lerde yasaklanan Kürtçe, 2024’te de yasaklanıyor; Osmanlı’dan bu yana katledilen Aleviler bugün de asimilasyona uğratılmak isteniyor.

Hamas lideri öldürüldü, çok geçmeden sosyal medya yasağı geldi. Tabii, akıllara gelen ilk soru; “İsrail’in İran’a yaptığı bu saldırının bize yansıması mı?” sorusu oldu. Bir diğer soru ise neden yasaklanıyor? Bilgi, haber erişimimiz neden engelleniyor?

Tüm soruların cevabı için buzdağının görünmeyen kısmına bakmak lazım. Kısacası; Saray istiyor, meclis onaylıyor! Dolayısıyla muhalif partilerin önerisi veya oyu kabul görmüyor. İttifak kuran partinin vekilleri hiçbir çalışma yapmadan, söz alma zahmetine girmeden oy kullanarak ülke yönetimine yön veriyor.

Türkiye, yapılan araştırmalarda haber erişimi en çok engellenen ülkelerden bir tanesi. Cumhuriyet rejiminin var olduğu bir ülkede, bu yasaklar nasıl bu kadar çabuk yürürlüğe girebiliyor, akıl almıyor ancak göz görüyor.

9. Yargı Paketi, Öğretmenlik Meslek Kanunu, Sokak Hayvanlarına Ötenazi Yasası vd. AKP-MHP İttifakı ile kabul edilip yürürlüğe giriyor. Liderler küsüp barışırken halkın iradesine başvurulmadan haber ve sosyal medya siteleri kapatılıyor. Türkiye’nin haber portallarında işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk yer alırken haber hakkımız engelleniyor. Instagram’a erişim engeli; ifade ve basın özgürlüğünü yok saymaktan öte değildir. Bu yasak keyfi olmakla birlikte kabul edilemez. Dahası, halkın ve basının haber hakkına müdahale edilemez.

Çözüm ise çok açık; kolektif bilinçle sesimizi duyurmak! Bu sebeple; “Özgürlüğe ses ver!”

DAD Ankara Şubesi Ana Fatma Cemevi Aşure Lokması Paylaştı

Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Ankara Şubesi Ana Fatma Cemevi’nde aşure lokması paylaşıldı. Lokma paylaşımı öncesi konuşma yapan DAD Ankara Şubesi Başkanı Mustafa Karabudak, iktidarın Alevi inancına, kimliğine ve diline tahammülünün olmadığını vurguladı ve aşurenin birliğe ve barışa vesile olmasını diledi.

Aşure Programına Yoğun Katılım

Aşure lokmasına İmam Rıza Ocağı Evladı Hüseyin Ağa’nın torunu Devrim Deniz Solmaz gülbenk verirken Zakir Hıdır Çelebi deyişler söyledi. Programa demokratik kitle örgütü temsilcileri, siyasi parti temsilcileri ve çok sayıda yurttaş katıldı.

Mustafa Karabudak’ın Konuşması

DAD Ankara Şubesi Başkanı Mustafa Karabudak, konuşmasında zor zamanlardan geçildiğini belirterek, “Siyasal iktidar içeride dışarıda tecrit uyguluyor. İktidarın; inancımıza, kimliğimize, dilimize tahammülü yoktur. Seçilen yöneticilerimiz şu an da kayyumlarla yönetilmek isteniyor. İrademiz yok sayılıyor. Aşuremiz birliğe ve barışa vesile olsun diyoruz. Sizin lokmalarınızla yaptığınız aşuremizi, beraber pay edeceğiz. Siyasi iktidar bir taraftan da bizlere saldırırken, diğer taraftan da bizleri yanlarında tutmak, asimile etmek için elinden geleni yapıyor. Bizim hiçbir zaman DAD olarak hiçbir siyasi kurumla bağımız yoktur. Hiçbirinden destek almadık” dedi.