Ana Sayfa Blog Sayfa 134

Kendi Topraklarımda: 22. Dersim Festivali Üzerine

1

Bu yıl 22. kez düzenlenen Dersim Festivali, benim için bir şenlikten öte anlam taşıyordu. Kendi topraklarımda, atalarımın izlerini sürdüğüm bu kutsal topraklarda olmak, manevi bir yolculuktu. Festivale katılan binlerce insanla birlikte Dersim’in doğası, siyasi yapısı ve Alevi inancının zenginliklerini yeniden keşfetmek büyük bir mutluluk kaynağı oldu.

Festival, Dersim’in merkezi başta olmak üzere Ovacık ve Hozat gibi önemli noktalarında gerçekleşen çeşitli panellerle dolu dolu geçti. Bu etkinlikler, Dersim’in tarihi ve güncel meseleleri üzerine derinlemesine tartışmaların yapıldığı, bilgilendirici ve ilham verici oturumlar sundu. Ayrıca, doğa yürüyüşleri ve ziyaretler, katılımcılara Dersim’in eşsiz doğasını yakından tanıma fırsatı verdi.

Bir günümü Düzgün Baba ziyaretine ayırdım. Bu kutsal mekânda, Alevi inancının derin anlamlarını hissederek, ruhumu dinlendirdim. Seyit Rıza Parkı’nda ise, bu toprakların direniş sembollerinden biri olan Seyit Rıza’yı anarak, tarihimizin acı ve onurlu anılarını yad ettim. Ovacık’ta, yöresel kültürün ve doğanın iç içe geçtiği manzaralarla huzur buldum. En özel anlarımı ise, kendi toprağım Hozat’ta yaşadım. Atalarımın izlerini sürdüğüm bu topraklarda, doğanın güzelliklerini ve Alevi inancının manevi zenginliklerini yeniden keşfettim.

Dersim Festivali, sadece bir kültürel etkinlik değil, aynı zamanda bir direniş ve varoluş mücadelesinin ifadesidir. Bu topraklarda atalarımızın mirasını yaşatmak ve gelecek nesillere aktarmak, bizler için büyük bir sorumluluktur. Festivale katılan her birey, Dersim’in özgün kültürünü ve doğasını koruma ve yaşatma mücadelesinin bir parçası olmuştur.

Bu yılki festivalde, atalarımın topraklarında geçirdiğim her anın değeri benim için tarifsizdi. Kendi köklerime olan bağlılığımı ve Dersim’in benzersiz doğasını daha da derinlemesine hissettim. Bu duygularla, Dersim’in özgün kimliğini ve kültürel mirasını koruma ve yaşatma yolunda elimden gelenin en iyisini yapma kararlılığımı bir kez daha pekiştirdim.

Aşk ile…

Kemer, boğazda!

​Sağlıklı beslenmek hayal!

İnsanlar ekonomik buhran içindeyken sürdürülebilir ve nitelikli çalışma hayatı sunabilen devlet istiyor. Bu istek bize aslında “Devlet nedir sorusundan ziyade, devlet nasıl olmalıdır?” sorusunu akıllara getiriyor.

Milyonlarca emekçi, insan onuruna yakışan bir yaşamdan ziyade ölmemek için yaşıyor. İktidarın önerdiği kemer sıkma politikasında kullanılan kemer, belimizde değil; boğazımızda! Çünkü; halk açlık sınırında! İnsanlar, bugün karnını doyursa da yarını belirsiz ve daha yoksul.

Tasarrufu sadece emekçiden, işçiden, öğretmenden yana yapmayı tercih edenler kemer sıkma politikasını Diyanet Başkanlığı ve türevlerine uygulamamaktadır. Bu durumun yeni bir göstergesi ise diyanet yurt dışında da dinci çalışmalar yapmak adına 700 milyon Türk Lirası –bizlerin bildiği- aktarılacağını duyurdu.

Emekçiler ve emekliler Temmuz’da zam beklerken asgari ücret, çekirdek bir ailenin mutfak masraflarına dahi yetmiyor. Emekliler her şeye rağmen “Zam haktır!” dese de belirlenen alt limit 12.500 Türk Lirası!

Ülkede açlık sınırında kalan bir tek emekliler değil tabi; seçimde vadedilen Aile Destek Sistemi bu yıl yürürlüğe girmediği gibi uygulama kriterleri de asgari ücretin altında kaldı. Seçim bitti derken geldiğimiz noktayı şöyle özetleyebiliriz; emekli, öğrenci, öğretmen, yoksul unutuldu, verilen sözler tutulmadı, vadedilenler inkar edildi!

Bakan Tekin…

Dünyanın en kalabalık 18’inci ülkesi olan Türkiye’de çok uluslu yapı, göçmen yönetimi, çok dilli eğitim gibi ciddi konular tartışılırken ülkenin geleceğini birincil kadro olarak yöneten, sınıflarda birebir çaba sarf eden öğretmenler ise büyük efora rağmen açlık sınırına itilmekte, haklarını aramamaları için yasaklar konulmakta, hak mücadelesi için sesler yükselmesin diye seçimlere yakın tutulmayan sözler verilmekte…

Çocukların evlerinden sonra en çok vakit geçirdiği okulda ailelerinden sonra güvendiği, görüştüğü öğretmenlere “fonlanmayı” layık görürken tarikatlara para akışı yapılmakta, dincilere okulların kapısı sonuna kadar açılmakta!

Eğitim zorunlu olmakla birlikte temel haktır. Bu sebeple kamusal olmak zorundadır ancak neo-liberal adımlar atılırken eğitim dincilerin eline teslim edilmek üzeredir.

Tasarrufu sadece emekçiden, işçiden, öğretmenden yana yapmayı tercih edenler kemer sıkma politikasını Diyanet ve türevlerine uygulamamaktadır. Bu durum yeni bir göstergesi ise diyanet, yurtdışında, dinci çalışmalar yapmak adına 700 milyon TL (bizlerin bildiği) aktarılmak üzere hazırlanıyor. Bu hazırlıklar sürerken Milli Eğitim Bakanımız ise; verdiği sözler, ütopik projeler ve gafları ile tanınıyor. Ününe bir yenisini daha ekledi; Öğretmenlik Meslek Kanunu.

Eğitim Müfredatı dinci, ırkçı nesiller yetiştirmek üzere programlanırken, Öğretmenlik Meslek Kanunu ise “bizden olmayan öğretmen olmasın” diyerek yasaya geçirilmek isteniyor. Bu çaba ekim ayına kalsa da başarılı olmaması için bilinçli bir mücadele elzem.

Öğretmenlerin emeklerinin değeri olarak verilen paraya maaş denir ancak Bakan Tekin bu duruma; “fonlandırma” ifadesini kullanıyor. İlginç olan yanı öğretmene verilen sözler tutulmadığı gibi emeğin karşılığına fon denilmesi.

Özel okullarda emek verenlere yapılan muamele bizlere efsane Yeşilçam filmi olan Hababam Sınıfı’nda ki müdür yardımcısı Mahmut Hoca’nın şu repliklerini hatırlatıyor: “Eğitimciyim ben tüccar değilim.”

Bakan Tekin, bir ülkenin eğitim sistemini yönetmekten ziyade özel okul sahiplerini veli-nimet olarak görüp öğretmenlerin hakkını meslek yasasına işlemiyor.

Özel okul öğretmenleri seslerini duyurmak adına Özel Okul Öğretmenleri Sendikası’nda örgütlü mücadele verirken 2010’dan bu yana meclis ya da bakanlık önünde tutuklanıyorlar. Yani çiçek verilen öğretmenlere polis copu gösteriliyor!

Sürgünde bir Tarıq; Ocaxê Bakê

0

Ocaxê Bakê, Elbistan’a bağlı Yazıtopalı (Daşt) köyünün Hoffolar (Xoffan) mezrasında, Karabayır’dadır. Türbe aynı zamanda eski ipek yolu güzergahının üstünde yer alıyor. Tarihi konaklama mekanlarının eşlik ettiği bölgede, sırtını Nurhaklara dayamış. Sağ karşıda bulunan dağ, Çoban Dede, soldaki dağ ise müsahibi Kartal Dağı’dır (Yelekçe). Oraya devlet verici yerleştirip, yok etti.

Hoffoların bilinen tarihi 250-300 yıl aralığına dayanıyor. Göç ile gelinip yerleşildiği söyleniyor. Köylüler Ocaxê Bakê’nin evlatlarından oluşuyordu. Kürecik ağırlıkta olmak üzere, Elbistan bölgesine etki etmiş olan ocağın yerleşim yeri 1970 yıllarında terk edildi. Terk edilen yerleşke de mezarlar Karabayıra sahiplik yaptı. Evlatlarını toprağına çağırdı. Terk edilen Ocaxê Bakê’nin (Kabalık) Hollanda’da olan Tarıxı topraklar asla unutulmadı. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar evlatları, hakka yürüyen canlarını türbenin yanındaki mezarlığa getirmeye devam etti.

Beko Baba Ocağının Tarık’ı

2007 yılına kadar etrafı açık olan ziyaretgahı, 2007 yılında torunlarının girişimiyle çevresi kapatıldı. Köye evler yeniden inşa edildi. Yanına aşevi yapılarak bugünkü görünümüne kavuştu.

Ocaxê Bakê’nin evlatlarından Sevdilli köyünde yaşayan Şükrü Kaba (Şükê Mado) ve eşi Telli Kaba (Telliya Mado) geçtiğimiz senelerde hakka yürüdü. Küçük Şükrü (Kolo) de yükünü aldı gitti. Malo Mado Sevdilli’yi terk ettiği gün ise fırtınasız, rüzgarsız kapıdaki üç dut ağacından biri devrildi…

Ocax’ın tarıxı daha önceden göç yedi,
sürgüne gitti.
Ocaxın kerameti söndü.
Kutsal mekanların kapılarına kilit vuruldu.
Dut ağaçlarının arasındaki kutsal masal bitti.
Umut bitmedi.

Tarıx ocaktan bir hayli uzakta Avrupa’da kendisini muhafaza etti. Toprağına dönecek günü bekliyor.

Evlatları döndü. 50 yıl sonra ocax’ın ateşi yeniden tutuşturuldu, artık evlerin dumanı tütüyor. Evlatlarını yüzünü kutsal topraklarına çevirdi. Torunlarından şimdi 90’lı yaşlarında olan İbrahim Kaya, türbenin hizmetini görmeye başladı. Hasan Demir (Ağa) Karabayır’a yerleşti. Perihan Demir, dergahın kapısına gelenleri büyük bir yürek ile karşıladı. Bakê’nin sofrası yeniden kuruldu.

Torunlarından Şükrü Yıldız’ın rehberliğinde Ocaxê Bakê’nin hikayesi Karabayır sınırlarını aşarak, Alevi toplumuna ulaştı.

Bugün türbe, başta Elbistan Küreçik ve farklı bölgelerden gelen ziyaretçileri ağırlamakta. Yanındaki aşevinde etkinlikler organize edilmekte.

Türbenin hikayesi ve gizemi, ziyaretçileri her zaman meraklandırmış ve bu kutsal mekanın önemi hiçbir dönem azalmamıştır. Ocaxê Bakê bu topraklarda yaşayan insanlar için manevi ve kültürel değer taşımaktadır. Yaşlısı, genci, kadını, erkeği, hastası, umutsuzu, evlat isteyenin toprağına yüz sürdüğü Ocaxê Bakê’nin torunları, bu değeri yaşatmak için büyük bir özveriyle çalışmaktadır. Bakê’nin ruhani hizmeti ve kültürümüzdeki yeri gelecek nesillere aktarılmaya devam edecektir.

Ocaxê Bakê Alevi Kültür Merkezi, torunlarından Kemal Demir’in öncülüğünde başlamış olan derneğin önümüzdeki günlerde kongresini yapması bekleniyor.

Hasan Demir ve Ocaxê Bakê’nin Hikayesi

Hasan Demir / Ocaxê Bakê evlatlarından

Hasan Demir, 1951 yılında tam da türbenin bulunduğu yerde dünyaya gelmiş. 1980’li yıllara kadar da bölgeden ayrılmamış. Ancak daha sonrasında gelen kentleşme ile beraber İstanbul’a göç etmiş. Toprağını özleyen herkes gibi Hasan Demir’in de doğduğu, büyüdüğü yerlere olan hasreti hiç bitmemiş. Sonunda, 2007-2008 yıllarında tekrardan Hoffolar’a dönmüş.

Hasan Demir anlatıyor: “Bako Baba, Kürt ve Alevi kökenlidir. Burada hizmet vermiştir. Misafirperverliği, insan sevgisi ve hizmetiyle tanınmış bir erenmiştir. Atamızdır.

Kürecik aşireti, Bako Baba’ya olan sevgilerinden dolayı onu rehber edinmiş, bağlanmış. Atfedilen rivayetler var. Biri çok aklımda. Şöyle ki; eskiden böyle mal mülk yoktu, hayvancılıkla geçiniyorlardı ve epeyce koyunları varmış. Bir gün, başka eski dedeler eşkıya gelip Bako Baba’nın sütlerini görmüş. Bako Baba’nın üç yiğit oğlu varmış. Oğulları, ‘Baba, bize müsaade et, gidip koyunlarımızı geri getirelim,’ demişler. Ancak Bako Baba izin vermemiş ve ‘Bu sabah vermiyorum, kısa bir dönem sonra koyunlarımız kendiliğinden geri gelecek,’ demiş. Oğulları babalarının saygı duydukları için beklemişler.

TACIM BABA / Bako Baba Ocağında

Koyunları götüren eşkıyalar, Çevrime yakınlarında üç tokaç koyun kesip yemek için kazana koymuşlar. Ancak koyun eti sadece kan ve su olmuş, köpüklenmiş. Oradaki ileri gelenler, ‘Bu koyunlar geri götürülmeli,’ demişler ve sürüyü geri getirmişler. Koyunlar geri getirildiğinde, Beko Baba içeride oturuyormuş ve ‘Dışarıya bakın, misafirlerimiz var,’ demiş. Eşkıyalar, suçlu olduklarından dolayı özür dilemek için içeri girmişler. Beko Baba onlara, ‘Sütü de yukarıdaki hayvan var, onları geri alın ve gidin,’ demiş.

Dönemin bölgesi, rehberi görevini bölgede görmüş.

İBRAHİM KAYA / Ocaxî Bakê Evlatlarından

Alevilerin yazılı bir tarihi yoktur, biz büyüklerimizden öğrendiğimize göre her şey sözlü olarak anlatılır. Beko Baba’nın mezarından sonra şimdiki bulunduğumuz yere defnedildim. Burası açık bir alan ve içerdikleri taşlar çok eski, 500 yıllık ve evveliyatını insanlar yazılar. Sizler aynı şekilde olduğunuzu düşünüyorum ve kimseye baktırmadık.

Eskiden bu yollar yoktu, asfalt yoktu. Biz küçükkken hayvanlarımızı bir geyge bırakırdık. İnsanlar burada şifa bulduklarını söylerlerdi. Biz gelenek günümüzde kadar evretti. Bugün torunları burada geliyor. Eskiden burada su yoktu, fakirlik vardı, kanallar yoktu. Kendi torunlarından buraya bir kapı yaptık, ardından da bir cemevi gibi bir yer inşa ettik.”

 

Suruç Katliamı’nın 9. Yılında: 33 Düş Yolcusunu Saygıyla Anıyorum

0

19 Temmuz 2015’te, Suruç’ta yaşanan trajik saldırı hepimizi derinden sarstı. IŞİD terör örgütünün gerçekleştirdiği bu hain saldırıda, Kobani’ye yardım götürmek için yola çıkan 33 genç arkadaşımızı, canımızı kaybettik. Aradan geçen dokuz yılın ardından, kaybettiğimiz düş yolcularını saygıyla ve özlemle anıyoruz.

Bu gençler, toplumsal dayanışmanın en güzel örneğini sergileyerek, sınır ötesine yardım eli uzatmak için bir araya gelmişlerdi. Hepsinin ortak amacı, savaşın yıktığı bir bölgeye umut götürmekti. Ancak, bu yolda katledildiler. Onların hayatları, genç yaşta son buldu ama bıraktıkları izler ve verdikleri mesajlar hala çok güçlü.

Gençlerin Yüreklerinde Taşıdığı Umut
Suruç’ta hayatını kaybeden bu 33 genç, sadece fiziksel olarak orada değildiler; kalplerinde büyük umutlar ve hayaller taşıyorlardı. Barış, kardeşlik ve dayanışma gibi değerleri savunan bu gençler, toplumsal mücadelede birer sembol haline geldiler. Onların hikayeleri, bizlere umudu ve direnci hatırlatıyor.

Bu acı olayın ardından, aileler ve sevenleri için adalet arayışı hala devam ediyor. Suruç katliamının sorumlularının yargı önünde hesap vermesi ve benzer olayların bir daha yaşanmaması için verilen mücadele, hepimiz için büyük önem taşıyor. Adalet, sadece geçmişin yaralarını sarmakla kalmaz, geleceğe güvenle bakmamızı da sağlar.

Unutmamak ve Unutturmamak
Her yıl olduğu gibi bu yıl da, Suruç’ta kaybettiğimiz gençleri anmak, onların mirasını yaşatmak ve adalet arayışını sürdürmek için bir araya geliyoruz. Unutmamak ve unutturmamak, bu süreçte en büyük görevimiz. Onların anısına sahip çıkmak, barış ve kardeşlik ideallerini yaşatmak adına atılmış önemli bir adımdır.

Suruç’ta kaybettiğimiz 33 düş yolcusunun hayallerini gerçekleştirmek, hepimizin sorumluluğudur. Barış dolu bir dünya için verdiğimiz mücadelede, onların anısını yaşatmak, bizlere güç ve cesaret verecektir. Geleceğe umutla bakmak ve onların hayallerini gerçekleştirmek adına, hep birlikte çalışmalıyız.

Suruç’ta hayatını kaybeden 33 düş yolcusunu saygıyla anıyor, ailelerine ve sevenlerine sabır diliyorum. Barış, kardeşlik ve dayanışma içinde bir dünya için mücadelemizi sürdüreceğiz. Unutmadık, unutturmayacağız.

Bu yazıyı Suruç Katliamı’nın 9. yılında, katledilen 33 genç arkadaşımızın anısına kaleme aldım. Onların hikayeleri ve mücadeleleri, bizlere ilham vermeye devam edecek.

“Kerbela’daki gibi”

Ya Hak, ya Muhammed, ya Ali.

Alevilik tarih tartışmalarında ana meselelerden biri, yaşayan Aleviliğin ciddi anlamda görülmemesi ile ilgilidir. Eğer gezdiklerimiz ve gördüklerimizle bir kıyaslama yaparsak, bugün muharremin 10. günü, Hüseyin’in şehit edildiği, Hakk’a yürüdüğü gündür ve acının en derin yaşandığı gündür. Ama Alevi toplumu bugün bu acıyı yaşamıyor, hissetmiyor. Özellikle metropollerde özünü kaybetmiş, şeklin egemen olduğu bir atmosferde anılıyor.

Acı, acını yaşamak, hissetmek psikolojide bile bir direniştir. Yaşamın yeniden başlamasına vesile olan bir unsurdur. Dövdüğünüz bir insan yere düştüğünde, siz onu tekmelediğinizde, dövdüğünüzde onun döktüğü gözyaşları, attığınız tekmelere karşı direncidir. Güçsüzlüğünü güce çevirme, zulme karşı direnişidir. Tekrar ayağa kalkmasının enerjisidir.

Kerbela da, Alevilerin direncidir, direnişidir. Tekrar tekrar düştüğü yerden kalkma iradesidir. Alevilerin direnci gözyaşlarıyla örtülmüştür, kanla bezenmiştir. Ve Alevi toplumunun bugüne gelmesindeki ana temel dayanak, Mekke’den çıkıp Kufe’ye doğru bir yol alışın hikayesidir. Bir özgürlüğe yürüyüşün hikayesidir. Başkaldırının destansı anlatımıdır. Tıpkı Dersim’in dağlarında, Maraş’ın Nurhaklarında, Diyarbakır zindanlarında, Hakkari’de, Cilo’da, Zagroslarda başlatılan o özgürlük yürüyüşü gibi bir özgürlük yürüyüşüdür. Deniz’in, Mahir’in, İbo’nun başlattığı özgürlük yürüyüşü gibi bir özgürlük yürüyüşüdür. Mazlum gibi bir başkaldırıdır. Gazi, Gezi direnişidir. Siz onu oradan alıp koparamazsınız. Kerbela, bugün tümüyle üst üste oturan bir mücadelenin, ezen ve ezilenlerin kavgasının mirasıdır. Beslendiği bir kaynaktır.

Öyle ki; bugündür. Hüseyin, Kerbela’ya geldiğinde devasa ordularla karşılaştı. Kimisi 30.000 kişi diyor, kimisi 10.000 kişi, kimisi 3.000 kişi; fark etmiyor. Ancak karşısında duran kafilede 100 kişi vardı ya da 72 kişi deniliyor. 72 kişi de 72 millete istinaden söyleniyor. Sonuçta Hüseyin’in yanında kadınların, çocukların içinde olduğu 100 kişi, 150 kişi var. Bu devasa ordu karşısında o 100, 150 kişi boyun eğmiyor. Aynı zulmün kol gezdiği Diyarbakır zindanlarında boyun eğmedikleri gibi. Seyit Rıza’ların biat etmediği gibi. Milyonluk NATO ordusu karşısında diz çökmedikleri gibi. Bu hikaye, basit ve sıradan bir olayın yansıması değildir. Bu, binlerce yıllık bir direniş sürecinin kendisidir. Teslimiyete karşı, bedeni ile zafere yürüyüşün hikayesidir.

Ali Asker’dir. Kerbela’da ne oluyor? Hüseyin avuçlarının içinde altı aylık Ali Asker’i kaldırıyor ve “Bir damla su verin çocuğa” diyor. Zalimler onu oklar ile orada öldürüyorlar. Fırat’ın kıyısında Ali Asker’e su vermiyorlar. Zalimin zulmü böylesine acımasızdır, böyle vicdansızdır.

Peki, biz Cizre bodrumlarını unuttuk mu? Cizre bodrumlarında o güzel insanlar, umut dolu bir yarın için biat etmeyen insanlar hangi mesajı gönderdiler? Bombalamadan önce çekilen son SMS neydi? “Su, heval su.” Dicle’nin kıyısında susuz bıraktılar, bombalarla, tanklarla, toplarla insanlarımızı öldürdüler. Aynı Kerbela’da yaptıkları gibi zalimce davrandılar. Yezit mirası ile katlimize ferman verdiler. Bitmedi; Kerbela’da erkekleri, eli silah tutanları tek tek katlettiler. Kadınlarımızı, çocuklarımızı çıplak develere bindirip Şam’ın köle pazarlarında sattılar. Bu bir hikaye, çirok değildir. Gözümüzün önündeki gerçeğin ta kendisidir.

Şengal’de IŞİD, onun ortakları gözlerimizin önünde katliam yapmadı mı? Kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk demeden bizleri öldürmedi mi? Öldürmedikleri kadınlarımızı, kızlarımızı aldılar, binlercesini işkenceler ile Rakka’ya taşımadılar mı? Ve onları Rakka köle pazarlarında dünyanın dört bir yanına satmadılar mı?

Bu nedenle Aleviler, Hüseyin’in direncine, mücadelesine sahip çıkarak bir direniş gösteriyorlar. Hüseyin’i öldürdüler, 72 kişiyi öldürdüler Kerbela’da. Peki, bize bu hikayeyi kim anlattı? Kerbela’nın hikayesi kimin hikayesidir? Hüseyin orada direndi, Ali Asker’i kaldırdı, oklarla Ali Asker’i öldürdüler. Hüseyin meydana geldi, onu tek tek yenemeyeceğini anlayanlar, binlerce ok fırlatarak Kerbela meydanında onu şehit ettiler. Korkakça, kalleşçe.

Kim anlattı bize bunu? Kimden miras kaldı bu anlatımlar? Evet, orada yaşananları bir kadın anlattı. Zeynep. Öz güzel kadın, o yiğit kadın, o uslanmaz bir direnişin sözcüsü olarak anlattı, aktardı, iliklerimize kadar işledi. Ve o direnişin yükünü Zeynep sırtladı, taşıyıp nakşetti tarihe. O Zeynepler, Rojava’daki kadınlar oldular. IŞİD zulmüne karşı zaferi örgütlediler. Yezit’in zulmüne boyun eğmediler.

Onun içindir ki; bu hikaye bizim hikayemizdir. Dünden kalmış, unutacağımız bir hikaye değildir, bugün içinde olduğumuz dönemin kendisidir. Bu nedenle zalimler, Kerbela direnişinde var olanlara ve bize direnişi hatırlatanlara her zaman saldırdılar, saldırıyorlar. Aleviliğin asimile edilmek istendiği yer Kerbela’dır. Hüseyin’dir. Ali’dir. Zalimler ve onun etrafında pervane olmuşlar kılıçlarını ilk Muhammed’e çektiler. Kerbela’ya meydana gelmeden bir “yetim” gibi Muhammed’i devirdiler. Muhammed’i devirenler kılıçlarını Ali’ye çevirdiler. Şimdi Kerbela meydanında yezit ordularının saflarında Hüseyin’in karşısında durup biat istiyorlar.

Hatırlatalım, 1.400 yıllık bir direnişin bayrağıdır Hüseyin. Mazlumlar için dalgalanıyor halen Kerbela meydanında. Haydar. Bu tarih, binlerce yıllık acılarımızın, direnişimizin bir yansımasıdır. Kimse bu hikayemizi küçümsemesin. Aklımızla dalga geçmesin. “İslam’ın, Müslümanların zulmünden kaçtılar da kendilerine Aleviyim, Ali’nin taraftarıyız diyerek zulümden kurtuldular.” diyenler dönüp bir bakın, Ali’nin arkasında duranların ödülü mü vardı? Bunu deyince ölümden, zulümden mi kurtuldular? Onlar da öldürülmedi mi? Katledilmedi mi?

Yalanın arkasına sığınmamak gerekiyor. Biz bir yalanın arkasına sığınmıyoruz. Bakış açımızı değiştirmek istiyorlar. Bize “Kerbela gibi bakmayın” diyorlar. “Kerbela’daki insanlar gibi bize bakmayın” diyorlar. Mazlumların hikayesini unutun, Sünni bir pencere açıp oradan okuyun dünyayı” diyorlar. Kimin gibi bakmamız gerektiğini söylüyorlar? Yezit gibi bakmamızı istiyorlar. Çünkü Yezit, kendini bilmezliğin temsilcisidir. Hadsizliğin, yalanın, dolanın, fitnenin temsilcisidir. Buna oynuyorlar. Bundan besleniyorlar. Biz Aleviler de diyoruz ki; Kerbela’da durduğumuz gibiyiz. Zeynep’e verilmiş sözümüz, Hüseyin’e verilmiş ikrarımız var. Bundan ürküyorlar, bundan korkuyorlar.

Aleviler Kerbela direnişi ile, Kerbela’daki yaşanan zulmü tekrar tekrar hatırlatarak, nesilden nesile aktararak, bu acıyla ayaktadır. Kimse kusura bakmasın. Kitap okumakla, oturduğu yerden felsefi analizler yapmakla Alevi toplumunun gerçekliğini anlamak mümkün değildir. Yaşayan Aleviliği göreceksin, onların kabulüne layık olacaksın. İşin şekli ile meşgul olmayıp, bu coğrafyanın gerçeğini görüp, ondan utanmayacaksın.

Bilinmelidir ki; Alevilerin yüzlerce, binlerce yıldır bugüne getirmiş olduğu deyiş ve nefesleri onu yüz yıllarca beslemeye yetecek güçtedir. Hepsi acı ile örülmüş, direnişe dairdir. Kim ki bu coğrafyada ayağa kalkmış ise bunlarla başlamıştır. Sazın tınısı mücadelenin sesi olmuştur. Hepsi mazlumların dilindedir. Seyit Rıza’nın dilindedir. Seyit Rıza Dersim’in generalidir, yüreğidir. “Evladı Kerbela”dır, sonuna kadar Kürttür, Alevidir, direnişçidir. “Biz korkuyu Kerbela’da bıraktık” diyen Hüseyin İnan’ın dilindedir. Kerbela eski değildir, geçmişte kalmış bir olay değildir. Kerbela bizim acımızdır. Kerbela, Lice’dir. Kerbela, Cizre bodrumlarıdır. Kerbela, Maraş’tır, Çorum’dur, Sivas’tır. Kerbela, direnişi, boyun eğmeyenleri temsil eden cümledir. Mazlumun direnişinde yaşamaya devam eden, kendimizi ifade ettiğimiz en kısa yoldur, en kısa cümledir. “Kerbela’daki gibi” dediğinizde, karşıdaki kişi ne demek istediğinizi anlar. Hiç uğraşmanıza gerek yoktur. Simgeleşmiş tarihsel olaylar ve tarihsel kimlikler, insan hafızasında bir davranış biçimini de belirler. Bugün Alevi toplumu, tarihi boyunca bu davranışı simgeleştirerek bugüne kadar getirmiş ve hala bu şekilde devam etmektedir.

Aşk ile…

Şimdi çimme zamanı

0

Bu gün Muharrem Mateminin 7. Günü ve sanal medya sayfama düşen içler acısı yazıları okuyorum. Birlikteliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bir süreç bunların umurunda değil.
Örgütlü dediğimiz Aleviler o kadar bölünmüş ki, herkes birilerini suçlama, baskı altına alma, aşağılama yarışında. Alevi örgütlenmesinden tanınmış bazı Alevi simalar da var güçleri ile bu yarışı ateşlemeye çalışıyor.

Aslında bu ayrışımlar yaşı 60 – 70’leri bulanlar için yabancı değil. Gençliğimizde sol fraksiyonlar da aynı böyleydi. Hatta fraksiyonlar arası bu zıtlaşmalar yüzünden kan döküldü, solcu solcuyu vurmuştu ülkemizde. Daha ötesi, aynı örgüt içindeki kariyer kavgaları nedeniyle örgütler bölündü, parçalandı, yok edildi.

Sol örgütlerin kavgasından bıkan Aleviler kendi örgütlerini oluşturma sürecine girdiler ama tabanları yok olan örgütler, Sivas katliamı sonrası ya Alevi derneklerine üye oldular yada kendileri Alevi derneği kurdular. Bu gün Aleviler arasındaki bölme çalışmalarının kökeninde bu anlayış yatıyor. Her örgütün kendine göre bir Alevilik tanımı söylemi başladı. “Bana göre Alevilik” diye başlayan bu tanımlar da herşey var sadece Alevi değerleri yok. Dernekçilik yasaları üzerinden yazılan tüzükler, tüzüklerin “Amaçları” bölümündeki Alevi öğretisi kayıt üzerinde kaldı, kongreler, kongreler için delegeyi ikna etmeler, popülist, ayakları yere basmayan söylemler öne çıktı. Aleviliğini yaşamış, yol ve erkanı bilen, bu konuda ısrarcı olan insanlar ötekileştirildi, yoruldu, derneklerden uzaklaştırıldı.

Oysa çözümü çok basitti. “Binbir Sürek” dediğimiz Aleviliğin “bir süreği de biziz” demiş olsalardı örgütlenme çok daha büyüyecekti. Yapmadılar, derneklerin yönetimlerinde söz sahibi olmalarını, o derneği ele geçirme olarak gördüler. İnsanlar geri çekildiler.
Muharrem yasının girmesiyle birlikte, sanal medyada yasa yönelik ağır ithamlar, aşağılamalar hız kazandı. Bahsettiğimiz yazarlar kendilerinin ne kadar Alevi, hoşgörülü sosyalist olduklarını söyleseler de, “Arap düşmanlığı” üzerinden kalemlerinden akan ırkçılığı dışa vurmaktan çekinmediler.

Gelenek ve ibadetlerini kendi ana dilleri (Türkçe, Kürtçe, Arapça) ile yapan insanlara ağır hakaret yarışına girdiler. Kendilerine Devrimci Alevi yada İslamın Özü Alevi diyen bu insanlar ya çok cahiller ve ne yazdıklarını bilmiyorlar yada bir proje ile bu tür yazılardan bir sonuç bekliyorlar. Biz biliriz ki Türkiye devletinin kolu çok uzundur.

Muharrem Yası, yüz yıllardır Alevi deyiş ve nefeslerinde anlatıla gelmiş bir ritüeldir.

Dersim, Erzincan, Malatya gibi yerellerde yetişen Aleviler “oruç” tuttuğunu söyler. Fatma ana orucu, Masumu Paklar orucu ve 12 İmamlar orucu (yası) tutarlar.

Ege Tahtacıları “Aşır Ayı” derler ve Nuh Tufanından bu yana tufandan kurtulma orucu olarak tanımlarlar.

Bazı yörelerimiz “Muharrem Ayı” der ve 12 imam orucu tutarlar.

Herkes evinde akşamdan akşama yemeğini yer, vakti saati yoktur. Güneşin doğması ile batması zamanı belirler.

Kimse, kimseye oruç tutup, tutmadığını sormaz, sorgulamaz. Kimse kimsenin ne niyetle oruç tuttuğuyla ilgilenmez. Böyle bir sorgulama geleneğin kendisinde yok.

Bunlar üzerinde çok çalışılmamış farklı farklı anlamlar ve anlatımlardır. Aşır Çorbası ile gelenek son bulur. Hepsi Aşure çorbası yaparlar. Yas tuttukları süre içinde eğlence, canlı kesme, et yemez, su içmezler.

12 günü tutanlar Horoz kurbanı, 12 yıl tutanlar da kuzu kurbanı ile yemek verirler.

Tarihte yeni olan Cemevleri Aleviliği ise bu sürece başka bir gelenek ekledi; akşamları toplu yemek yemek ve yemek vermek. Bunun olumsuz bir yanı yok. Şehirlerdeki sosyal ilişkileri, dayanışmayı, tanışmayı, birlikte sohbeti yaşatmaya çalışıyor ama hem “Ali’siz Aleviler” hem “İslamın Özü Aleviler” bu gelişmeyi tarifi imkansız bir çorbaya çevirmeye çalışıyor. Birisi Alevilerin değer verdiği isimlere saldırırken, diğerleri dindar söylemlerle geleneğin içini boşaltmayı deniyor. Bu durum nereye kadar gidecek, sonucu hep birlikte göreceğiz.
Sonuç olarak; Alevilerin büyük çoğunluğu tüm bu tartışmaların dışında. Hem kendi örgütlerine uzak duruyor hem geleneklerini yaşatmaya çalışıyorlar. Kendilerine yapılan hakaretleri de not ediyorlar.

Not: Cemevlerimiz için genelleme olmasın, daha çok kadınlarımızın ve yolu bilenlerin yönetimlerde olduğu kurumların örnek çalışmalarının şahidiyim ve kendilerinin bu yazının dışında olduğunu söylemiş olayım.

Bir şey daha söyleyip bitireyim; İnsanları kendi içlerinde ayrıştırmak en büyük kötülüktür. Kim kendisini nasıl tarif ediyor ise kimliklere sahip çıkmamak kötülük ötesi bir ırkçılıktır. Doğamıza, yeşilimize, suyumuza, geleneklerimize, kültürlerimize, dillerimize, türkülerimize saldırmak ise tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Çocukluğumuzda şehirden döndüğümüzde Analarımız böyle insanların kokusu sinmiştir diye bizleri hemen çimdirirdi.
Galiba güzel dostların çimme zamanı..

Teslim taşı

Dü çeşmim kan ağlamaktan gözlerim yaş incidir
Kadir kıymet bilmeyenler yaren yoldaş incidir
Dinle sözüm al nasihat konuşma cahil ile
Cahilde bir kem söz var ki değse bin baş incidir  (Aşık Tüccari)

Geçen haftaki Alevilerde cenaze erkânıyla ilgili yazımız üzerine çoğunluğu destekleyici  olarak birçok eleştiri aldık. Özellikle Alevi geleneklerine aykırı uğurlama erkânları konusunda toplumun ne kadar muzdarip olduğunu bu yazı vesilesiyle bir kez daha gördük. Alevilerin kendi gelenekleriyle cenazelerini uğurlamaları için ne gerekiyorsa onu yaparak, hayata geçirilmesi, asimilasyona karşı önemli bir direniş unsuru olacağı kanaati içindeyim. Özellikle uğurlama törenlerinde Alevi edep, erkân ve diliyle bu hizmetlerin görülmesi toplumun geçmişiyle yol alması anlamına gelecektir.

Asimilasyonun inkâr ve imhanın Alevi toplumu içerisinde yarattığı kargaşanın temel unsurlarından bir tanesi de 1500’lü yıllarda Osmanlı’da Yavuz Sultan Selim eliyle geliştirilen ve hiçbir şekliyle Hacı Bektaşi Veli’nin kendisi ve öğretisiyle ilgisi olmayan ve günümüzde Bektaşilik olarak şekil bulmuş olan Alevi tarikatının yaratmış olduğu olumsuz durumdur.

Hacı Bektaşi Veli’nin ölümünden yüzlerce yıl sonra, Alevileri merkezi otoriteye bağlamak amacıyla, Yavuz Sultan Selim’in Bektaşi Dergâhı’na ataması Balım Sultan eliyle Bektaşi Dergâhı’na müdahale edildi. Kalender Çelebi’nin Nurhaklarda şehit edilmesinin ardından da Osmanlı’nın Aleviler içerisinde ki bir devlet kurumu biçiminde temsilini buldu. Bektaşilik; Alevi dilinin, inancının, edep ve ahlakının Osmanlı’ya uygun hale getirilmesinin adı olmuştur. Bir asimilasyon kurumu olarak Aleviler içinde iş görmeye başlamıştır.

Bektaşiler, Alevilerin biat etmesi için çokça seferde yer alınmıştır. Özellikle Yeniçeri Ocağının etkin olduğu zamanlarda birçok Alevi katliamı olmuştur.  Yavuz Sultan Selim zamanında yapılan Alevi katliamların da Yeniçeriler rol oynamıştır. Rivayet odur ki; Şah Hatayi’nin deyişlerini nefeslerinin söyleyerek, Şah İsmail’e (Şah Hatayi) karşı savaşmışlardır. Bu gün Hünkâr Hacı Bektaşi Veli’nin yanında bulunan Balım Sultan türbesi ve etrafındaki birçok düzenleme Yavuz Sultan Selim’in komutanları tarafından yaptırılmıştır. Bu anlamda Hacı Bektaşi veli türbesinin etrafında bir Alevi inkârı örülmüştür. Bu anlamıyla Hünkâr kuşatılmıştır. Onun kimliğine karşın uğursuz bir rol yüz yıllardır sürdürülmektedir.

Osmanlı döneminde Balım Sultan süreğiyle yol alanlar, boyunlarına teslim taşı -Bektaşi dervişlerinin taşıdığı bir eşyadır; Bektaşi dergâhına teslimiyet manasına gelen, dervişlerin boyunun çıkarmadıkları taştır- asıp biat edenler, Osmanlı’nın vergidarları, vergi toplayıcıları olmuşlardır. Alevilerin vergileriyle Osmanlıya ortak bir akım olarak Aleviliğe karşı sürekli biat isteyen bir noktada durmuşlardır.

Biz Aleviler olayları ve olguları değerlendirirken tarihimizin iç yanlışlarını da ele alıp, bu günü yapılmak istenilenleri bir kez daha yorumlayabiliriz. İktidar ile iletişim içinde olmak, sistemin bir parçası olmak gibi avantajları kullanarak bu günde Aleviler Balım Sultan süreği tarafından biate çağrılmaktadır. Sistemin imkânlarını arkasına alarak propaganda, eğitim ve Alevileri Balım Sultan tarikatı içerisinde eritme çabası devam etmektedir. Devlet de bunu sağlanması ve her alanda hakim kılınarak, teslim taşını Alevilerin boynuna asmaya çalışmaktadır.

Cemevi, cenaze erkânı, cem bağlama ve bunların günlük kullanım dili, kendini ifade etme araçları Aleviliğin özünde koparılarak Bektaşi bir resme büründürülmektedir. Dağ, taş, ağaç, ziyaretlerle kendilerini ifade etmeye çalışan Aleviler, aslanın suretinde kendini bulanlar, Munzur’u, Düzgün Baba’yı unutanlar, şimdi Balım Sultan taifesinde biatin sembolü olan teslim taşını ve tarikat yüzüklerini canlandırarak, içsel asimilasyonun resmini ortaya koymuş oluyorlar.

Aleviliğin, Alevilerin değerli bir düşünürü olan Hacı Bektaşi Veli’nin adının böyle bir asimilasyon politikasına alet edilmesi durumuna karşı daha duyarlı olmak gerekmektedir. Alevi değerlerin düşünürlerin dejenere edilerek toplumun teslim alınmasına karşı çıkmak hayati görevdir.

Alevilerde Hakk’a yürümek (Cenaze Erkânı)

“Ariftir Mushaf’tan dersler okuyan/ Tevrat’ı İncil’i ezber okuyan/ Cemal-i Mushaf-ı bir bir okuyan/ Almıştır fermanı Kuran istemez” (Nesimi)

Ya da;

“Kah çıkarım gökyüzüne / Seyrederim âlemi / Kah inerim yer yüzüne / Seyreder Alem beni” (Seyyit Nesimi)

Alevi asimilasyonu çok ileri boyutta sonuçlar almaya başlamış görünüyor. İnançların, dinlerin temel varlık unsuru olan doğum, yaşam ve ölüm gibi konularda biz Alevilerin geldiği yer asimilasyonun derinliğini göstermekte. “En-el hak” denmekten vazgeçilmesi, Cemin özden arındırıp şekle büründürülmesi, hakka yürüyen canların dejenere edilmiş, Türkçeleştirilmiş kuranla yolcu edilmesi Alevi kimliğinden ne kadar uzaklaştırıldığımızın resmi olmakta.

Son yıllarda özellikle Alevilere yapılan eleştirilerin temelinde de Aleviliğin bu asimilasyonu yatmaktadır. Alevilerin imhasını ve inkârını esas alanların başarısının sonucu bugün gelinen nokta Aleviliğin inkarı ve imhasına dönüşmüş bulunmakta. Diyanet merkezli geliştirilen bu saldırılara karşı tabii ki Alevilerde direncini ancak geleneklerine sahip çıkarak, utanmayarak karşı koyabilirler. Alevi inancının ibadet biçimi kimsenin keyfiyeti, bakış açısı ve niyetine uygun hale getirilemez. Değerli olan, asolan Aleviliğin kendisi olarak var olması ve yoluna devam etmesidir. Biz Aleviler bugün, yıllarca maruz kaldığımız inkarcı, aşağılayıcı, baskıcı sistemlerin, yöntemlerin hakim olduğu uğurlamalara şahit oluyoruz. Bu artık biz Alevileri rahatsız edecek boyuta varmıştır. Bu durum her yerde pişkinlikle, aymazlıkla yürütülmekte…

Kısaca Alevi cenaze erkanını notlamak istiyorum ki; bugün her yerde şahit olmaya başladığımız cenaze erkanlarının Alevilikle bir bağının, ilişkisinin olmadığını anlamamızı kolaylasın;

Alevilikte ölüm yoktur, Hakk’a yürüme vardır, “Hakk’a yürüdü, Hakk’a kavuştu” deyimlerine ek olarak “don değiştirdi”, “ruhu revan” oldu ve “O Hak dünyasında biz nahak dünyasında kaldık” deyimlerini de kullanılır.

Alevilerde Hakk’a yürüyen Canı uğurlamaya gelenlerden helallik alınır. Helallik rızalık alma, Hakk’a yürüyenden razı olmak anlamına da gelir. Rızalık ve helallik alımı canın dardan indirilmesidir. “Ölüm” Hakk’a yürüyen canın son dara durduğu andır. Son dar için en uygun yer olan evinin önünde başlar ilk tören, sonrasında cenaze töreninin yapılacağı yerde can dara alınır, helallik istenir. Buna “helallik töreni” ve “helallik meydanı” da denir.

Helallik alımı bir cemdir. Ve cem töreni havasında hizmetler yürütülür. Hakk’a yürüyen can, evinin önünde uygun yükseklikte bir yere konur. Pir, helallik isterken diğer canlar cemlerde olduğu gibi yarım ay biçiminde ayaklar mühürlenerek ve eller göğüste çapraz bir vaziyette dar duruşuna geçer. Dara durmak teslimiyettir. Canlar kendilerini dara çekerek, uğurlamaya hazırlanırlar. Kendisi dara durmazsa, rızalık veremez. Razı olmak için, razı olunmak gerekir. Bu da Pir huzurunda dara durmakla ifade edilir.

Pirin gülbanklarına saz eşlik eder, deyiş eşlik eder, duazimamlar eşlik eder. Hakka yürüyen canın sağlığında sevdiği, dinlediği veya vasiyet etiği bir iki deyişle rızalık bağlanır. Gülbankların, sazın, deyişin, ağıtın olmadığı Alevi cenazesi toprakla buluşmaz. Alevi don değiştirme töreninin asli unsuru budur. Bunun dikkate alınamadığı, yapılmadığı erkan, Alevi erkanı değildir.

Yine birçok yerde farklılıklar gösterse de kefenin üstüne hırka, kadınlarda başörtüsü örtülebilinir. Mezara tabutu ile ve sevdiği ufak tefek eşyaları ile de konulabilir. Önemli bir Alevi grup olan Tahtacılarda ise özellikle kadın canlar mezarlık denilen, en güzel elbiseleri giydirilerek uğurlanırlar. Cenaze yüzü açık, en temiz, en güzel kıyafetleri giydirilmiş, süs eşyaları bile üstüne yerleştirilmiş ve tabutla beraber gömülür, Mezarın üstüne “rüzgârlık” dedikleri renkli kumaş parçaları bağlanır. Yine kimi yerlerde kadınların cenazelerinde alnına kına yakılır.

Yani kefen yoktur, çene bağlama yoktur, kıbleye doğru gömülme yoktur. Çünkü Alevilikte en önemli kıble insan yüzü kabul edilir. Ve tabi cenaze namazı da yoktur, rızalık alma ve uğurlama töreni vardır.

Kısacası; bölgesel farklılıklar gösterse de temelde, cem ve dar ile, sazın telindeki nefesler, deyişler ve duazimamlarla uğurlama vardır.

Başımız önde, dardayız

22“Şah hatai’dir özümde / Hiç hilaf yoktur sözümde / eksiklik kendi özümde / darına durmaya geldim.”

Başımız önde dardayız. Hallac-ı gibi, Nesimi gibi, Ana Fatma gibi…Sevdiklerimizi uğurlarken, yastayız Alevi olamadığımız için.Kim bu kadar günahla dardan inebilir ki!Büyük lafların arkasına sığınan asimilasyonu en derin şekilde yaşayan bizler, nasıl sevdalılarımızın yüzüne bakabiliriz? Yapamadıklarımızdan değil, yapabilir olup da yapmadıklarımızdan dolayı nasıl arınabiliriz.

Alevi erkanı, Alevi adabı nasıl, ne zaman bu kadar kendisi olmaktan çıktı?

Kim, nasıl bizleri bu hale getirdi?

Bizler ne zaman Aleviliğimizi unutmaya başladık, Aleviliğimizden utandık? Ne zamandan beri Alevilik yerine başka inançları, başka gelenekleri, başka kültürleri bu kadar içimize işledik? Eğer Alevi isek; Alevi gibi yaşamak, doğumda, ölümde, yaşarken de bir Alevi gibi olmak gerekmez mi? Eğer Alevilerin önderlerine, onların adlarına niyaz etmekten, onlara hürmeten deyişler söyleyip semahlar dönmekten utanacaksak nasıl Alevi oluruz. Alevilik doğumdaki nişanesi, 14 yaşındaki ikrarı ve hakka yürümesi ile gün gibi ortadadır. Aleviliği başka yerde arayanlar başka inançlara sığınanlar bilmelidirler ki bu durduğumuz dardan inemeyeceğiz.

Çünkü hak ile hak olmuş, hakikatin temsili, sığındığımız dünya nefsine hükmedecek güç ve iradeye sahiptir. Hak ile hak olmuş hakikatte rehber olmuş bir Alevi gerçeği, bir Alevi süreği vardır. Bu sürek Kerbela gibidir. Bu sürek Pir Sultan gibidir. Bu sürek Kalender Çelebi, Seyit Rıza gibidir. Bin yıllar, bu süreğe karşı imha ve asimilasyonu dayatmıştır. Öyle ki; binlerce Kızılbaş kanı, kellesi bu uğurda verilmiştir. Biatte, biat etmeyen Alevi kızları, Alevi çocukları ve yaşlıları hak ile hakikat, ortak hafızamızdaki güzelliğin temsilcileri olmuşlardır. En kötü ve zor gününde inancının gereğini yaşayanlar, bugün dün olduğu gibi Muaviye’nin, Yavuz Sultan Selim’in ve Küfelilerin saldırılarına maruz kalmaktadırlar.

Siyasal İslam Aleviler içerisinde Türkçü ve ırkçı bir şekilde örgütlenmek istemektedir. Buna kapılarını açan bizler dardayız.

Dejenere edilen 1930’lardan kalma Kuran’ın Türkçeleştirilmesi ezanın Türkçe okunması Türkçe Kelimeyi Şahadet getirilmesi gibi ırkçı yaklaşımları yeni keşfedilmiş “Alevilik” olarak topluma yutturmaya çalışmaktadırlar. Uzun yıllardır Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından eğitilerek Aleviler içerisine gönderilen Türk İslamcı, mürüvvetsiz çakmalar Alevi asimilasyonunu her alana, özellikle de Kürt Alevilerinin yaşadığı alanlara yaymaktadırlar… Toplumun iyi niyetini suiistimal edilerek pişkin bir egemenlikle Alevi toplumunu asimile etmeyi sürdürmektedirler. Bu durum hayli ilerlemiş gözükmektedir. Yerel bölgede Alevi dedeleri, toplumun önderleri dışlanarak ikincil plana itilerek dikmeler furyası başlatılmış bulunmaktadır. “Siz cahilsiniz, bilmiyorsunuz” diye başlayan cümlelerle, asimilasyonu içselleştirme çalışmaları yürütmektedirler. “Siz bilmiyorsunuz” diye Alevilere ahkâm kesenlere karşı duramadığımız için dardayız.

Alevi toplumunun ortak aklı ve örgütlerimizin çabaları, bu asimilasyonu durdurmaya, önünü almaya yetmemektedir. Çünkü Devletin imkânlarını, Diyanet İşleri Başkanlığının zihniyetini ve Küfelilerin ihanetini arkasına almış bu asimilasyoncular ordusu giderek toplumun tüm kesimlerine sızdırılmaktadır.

Bu saldırılar karşısında Alevi geleneğinin her daim temsilcisi Kerbela’nın evlatları direnmesini bilmelidir. Bizler dedelik kurumuna sahip çıkarak, talip olmanın hukukunu işleterek bu asimilasyon surecine karşı çıkabiliriz. Bize gerilikmiş gibi sunulan Alevi değerlerine, babadan oğla geçen dedesine, pirine, mürşidine, ziyaretine, dergâhına, ocağına niyaz ederek, taşını öperek, toprağını yiyerek, ağacına bez bağlayarak, cemde semaha durarak,  cenazesinde deyiş söyleyerek karşı koymalıyız.

Başkalarına benzeşerek Alevi olunamaz. Başkalarının gerilik, ilkellik, saçmalık olarak tartışmaya getirmek istediği Aleviliğe dair her şeyin aslında Alevilik olduğunu bilerek kendimizi korumalıyız. Kendimiz oldukça dardan inebiliriz. Kendimiz olarak değerlerimize laik olabiliriz.