Ana Sayfa Blog Sayfa 134

Alevilerde Hakk’a yürümek (Cenaze Erkânı)

“Ariftir Mushaf’tan dersler okuyan/ Tevrat’ı İncil’i ezber okuyan/ Cemal-i Mushaf-ı bir bir okuyan/ Almıştır fermanı Kuran istemez” (Nesimi)

Ya da;

“Kah çıkarım gökyüzüne / Seyrederim âlemi / Kah inerim yer yüzüne / Seyreder Alem beni” (Seyyit Nesimi)

Alevi asimilasyonu çok ileri boyutta sonuçlar almaya başlamış görünüyor. İnançların, dinlerin temel varlık unsuru olan doğum, yaşam ve ölüm gibi konularda biz Alevilerin geldiği yer asimilasyonun derinliğini göstermekte. “En-el hak” denmekten vazgeçilmesi, Cemin özden arındırıp şekle büründürülmesi, hakka yürüyen canların dejenere edilmiş, Türkçeleştirilmiş kuranla yolcu edilmesi Alevi kimliğinden ne kadar uzaklaştırıldığımızın resmi olmakta.

Son yıllarda özellikle Alevilere yapılan eleştirilerin temelinde de Aleviliğin bu asimilasyonu yatmaktadır. Alevilerin imhasını ve inkârını esas alanların başarısının sonucu bugün gelinen nokta Aleviliğin inkarı ve imhasına dönüşmüş bulunmakta. Diyanet merkezli geliştirilen bu saldırılara karşı tabii ki Alevilerde direncini ancak geleneklerine sahip çıkarak, utanmayarak karşı koyabilirler. Alevi inancının ibadet biçimi kimsenin keyfiyeti, bakış açısı ve niyetine uygun hale getirilemez. Değerli olan, asolan Aleviliğin kendisi olarak var olması ve yoluna devam etmesidir. Biz Aleviler bugün, yıllarca maruz kaldığımız inkarcı, aşağılayıcı, baskıcı sistemlerin, yöntemlerin hakim olduğu uğurlamalara şahit oluyoruz. Bu artık biz Alevileri rahatsız edecek boyuta varmıştır. Bu durum her yerde pişkinlikle, aymazlıkla yürütülmekte…

Kısaca Alevi cenaze erkanını notlamak istiyorum ki; bugün her yerde şahit olmaya başladığımız cenaze erkanlarının Alevilikle bir bağının, ilişkisinin olmadığını anlamamızı kolaylasın;

Alevilikte ölüm yoktur, Hakk’a yürüme vardır, “Hakk’a yürüdü, Hakk’a kavuştu” deyimlerine ek olarak “don değiştirdi”, “ruhu revan” oldu ve “O Hak dünyasında biz nahak dünyasında kaldık” deyimlerini de kullanılır.

Alevilerde Hakk’a yürüyen Canı uğurlamaya gelenlerden helallik alınır. Helallik rızalık alma, Hakk’a yürüyenden razı olmak anlamına da gelir. Rızalık ve helallik alımı canın dardan indirilmesidir. “Ölüm” Hakk’a yürüyen canın son dara durduğu andır. Son dar için en uygun yer olan evinin önünde başlar ilk tören, sonrasında cenaze töreninin yapılacağı yerde can dara alınır, helallik istenir. Buna “helallik töreni” ve “helallik meydanı” da denir.

Helallik alımı bir cemdir. Ve cem töreni havasında hizmetler yürütülür. Hakk’a yürüyen can, evinin önünde uygun yükseklikte bir yere konur. Pir, helallik isterken diğer canlar cemlerde olduğu gibi yarım ay biçiminde ayaklar mühürlenerek ve eller göğüste çapraz bir vaziyette dar duruşuna geçer. Dara durmak teslimiyettir. Canlar kendilerini dara çekerek, uğurlamaya hazırlanırlar. Kendisi dara durmazsa, rızalık veremez. Razı olmak için, razı olunmak gerekir. Bu da Pir huzurunda dara durmakla ifade edilir.

Pirin gülbanklarına saz eşlik eder, deyiş eşlik eder, duazimamlar eşlik eder. Hakka yürüyen canın sağlığında sevdiği, dinlediği veya vasiyet etiği bir iki deyişle rızalık bağlanır. Gülbankların, sazın, deyişin, ağıtın olmadığı Alevi cenazesi toprakla buluşmaz. Alevi don değiştirme töreninin asli unsuru budur. Bunun dikkate alınamadığı, yapılmadığı erkan, Alevi erkanı değildir.

Yine birçok yerde farklılıklar gösterse de kefenin üstüne hırka, kadınlarda başörtüsü örtülebilinir. Mezara tabutu ile ve sevdiği ufak tefek eşyaları ile de konulabilir. Önemli bir Alevi grup olan Tahtacılarda ise özellikle kadın canlar mezarlık denilen, en güzel elbiseleri giydirilerek uğurlanırlar. Cenaze yüzü açık, en temiz, en güzel kıyafetleri giydirilmiş, süs eşyaları bile üstüne yerleştirilmiş ve tabutla beraber gömülür, Mezarın üstüne “rüzgârlık” dedikleri renkli kumaş parçaları bağlanır. Yine kimi yerlerde kadınların cenazelerinde alnına kına yakılır.

Yani kefen yoktur, çene bağlama yoktur, kıbleye doğru gömülme yoktur. Çünkü Alevilikte en önemli kıble insan yüzü kabul edilir. Ve tabi cenaze namazı da yoktur, rızalık alma ve uğurlama töreni vardır.

Kısacası; bölgesel farklılıklar gösterse de temelde, cem ve dar ile, sazın telindeki nefesler, deyişler ve duazimamlarla uğurlama vardır.

Başımız önde, dardayız

22“Şah hatai’dir özümde / Hiç hilaf yoktur sözümde / eksiklik kendi özümde / darına durmaya geldim.”

Başımız önde dardayız. Hallac-ı gibi, Nesimi gibi, Ana Fatma gibi…Sevdiklerimizi uğurlarken, yastayız Alevi olamadığımız için.Kim bu kadar günahla dardan inebilir ki!Büyük lafların arkasına sığınan asimilasyonu en derin şekilde yaşayan bizler, nasıl sevdalılarımızın yüzüne bakabiliriz? Yapamadıklarımızdan değil, yapabilir olup da yapmadıklarımızdan dolayı nasıl arınabiliriz.

Alevi erkanı, Alevi adabı nasıl, ne zaman bu kadar kendisi olmaktan çıktı?

Kim, nasıl bizleri bu hale getirdi?

Bizler ne zaman Aleviliğimizi unutmaya başladık, Aleviliğimizden utandık? Ne zamandan beri Alevilik yerine başka inançları, başka gelenekleri, başka kültürleri bu kadar içimize işledik? Eğer Alevi isek; Alevi gibi yaşamak, doğumda, ölümde, yaşarken de bir Alevi gibi olmak gerekmez mi? Eğer Alevilerin önderlerine, onların adlarına niyaz etmekten, onlara hürmeten deyişler söyleyip semahlar dönmekten utanacaksak nasıl Alevi oluruz. Alevilik doğumdaki nişanesi, 14 yaşındaki ikrarı ve hakka yürümesi ile gün gibi ortadadır. Aleviliği başka yerde arayanlar başka inançlara sığınanlar bilmelidirler ki bu durduğumuz dardan inemeyeceğiz.

Çünkü hak ile hak olmuş, hakikatin temsili, sığındığımız dünya nefsine hükmedecek güç ve iradeye sahiptir. Hak ile hak olmuş hakikatte rehber olmuş bir Alevi gerçeği, bir Alevi süreği vardır. Bu sürek Kerbela gibidir. Bu sürek Pir Sultan gibidir. Bu sürek Kalender Çelebi, Seyit Rıza gibidir. Bin yıllar, bu süreğe karşı imha ve asimilasyonu dayatmıştır. Öyle ki; binlerce Kızılbaş kanı, kellesi bu uğurda verilmiştir. Biatte, biat etmeyen Alevi kızları, Alevi çocukları ve yaşlıları hak ile hakikat, ortak hafızamızdaki güzelliğin temsilcileri olmuşlardır. En kötü ve zor gününde inancının gereğini yaşayanlar, bugün dün olduğu gibi Muaviye’nin, Yavuz Sultan Selim’in ve Küfelilerin saldırılarına maruz kalmaktadırlar.

Siyasal İslam Aleviler içerisinde Türkçü ve ırkçı bir şekilde örgütlenmek istemektedir. Buna kapılarını açan bizler dardayız.

Dejenere edilen 1930’lardan kalma Kuran’ın Türkçeleştirilmesi ezanın Türkçe okunması Türkçe Kelimeyi Şahadet getirilmesi gibi ırkçı yaklaşımları yeni keşfedilmiş “Alevilik” olarak topluma yutturmaya çalışmaktadırlar. Uzun yıllardır Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından eğitilerek Aleviler içerisine gönderilen Türk İslamcı, mürüvvetsiz çakmalar Alevi asimilasyonunu her alana, özellikle de Kürt Alevilerinin yaşadığı alanlara yaymaktadırlar… Toplumun iyi niyetini suiistimal edilerek pişkin bir egemenlikle Alevi toplumunu asimile etmeyi sürdürmektedirler. Bu durum hayli ilerlemiş gözükmektedir. Yerel bölgede Alevi dedeleri, toplumun önderleri dışlanarak ikincil plana itilerek dikmeler furyası başlatılmış bulunmaktadır. “Siz cahilsiniz, bilmiyorsunuz” diye başlayan cümlelerle, asimilasyonu içselleştirme çalışmaları yürütmektedirler. “Siz bilmiyorsunuz” diye Alevilere ahkâm kesenlere karşı duramadığımız için dardayız.

Alevi toplumunun ortak aklı ve örgütlerimizin çabaları, bu asimilasyonu durdurmaya, önünü almaya yetmemektedir. Çünkü Devletin imkânlarını, Diyanet İşleri Başkanlığının zihniyetini ve Küfelilerin ihanetini arkasına almış bu asimilasyoncular ordusu giderek toplumun tüm kesimlerine sızdırılmaktadır.

Bu saldırılar karşısında Alevi geleneğinin her daim temsilcisi Kerbela’nın evlatları direnmesini bilmelidir. Bizler dedelik kurumuna sahip çıkarak, talip olmanın hukukunu işleterek bu asimilasyon surecine karşı çıkabiliriz. Bize gerilikmiş gibi sunulan Alevi değerlerine, babadan oğla geçen dedesine, pirine, mürşidine, ziyaretine, dergâhına, ocağına niyaz ederek, taşını öperek, toprağını yiyerek, ağacına bez bağlayarak, cemde semaha durarak,  cenazesinde deyiş söyleyerek karşı koymalıyız.

Başkalarına benzeşerek Alevi olunamaz. Başkalarının gerilik, ilkellik, saçmalık olarak tartışmaya getirmek istediği Aleviliğe dair her şeyin aslında Alevilik olduğunu bilerek kendimizi korumalıyız. Kendimiz oldukça dardan inebiliriz. Kendimiz olarak değerlerimize laik olabiliriz.

Eski Reis Peker’in söylediği hiçbir şey yalanlanamıyor!

Unvanını Tayyip’e kaptıran eski Reis, Peker konuşuyor. Kimisi için “bu kadarda olmaz” dedirten, ama bizim yakanın hep bildiği, söylediği, yazıp çizdiği şeyleri teyit ediyor. Tekrarlıyor. Devletin kendisine sunduğu imkânlarla elde ettiği etki alanıyla da sarsıyor.

“İt, ite bir dalaştır, gidiyor.”

Peker söylüyor, söylediği hiçbir şey yalanlanamıyor.

İçerden geliyor, içeriyi biliyor…

İçeriden oynuyor…

“Uğur Mumcu” diyor

Mehmet Ağar’ı işaret ediyor.

Ağar “Bir tuğla çekersek herkes altında kalır” diyor.

Kimse tuğlayı çekmiyor.

Hepsi kirlenmiş.

Hepsi biliyor, herkes bildiklerinin ortağı.

Tuğla çekilemiyor…

Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Eşref Bitlis, Gafer Okan, Muammer Aksoy, Musa Anter, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Vedat Aydın… Liste uzayıp gidiyor. 17 binleri geçiyor.

Madımak, Gazi, Ümraniye, Gezi ile devam ediyor…

Sur, Cizre, Silopi, Nusaybin, Şırnak, Mardin, Hakkâri’deki katliamlar ile zirve yapıyor…

Biz ölüyoruz…

Farklı kişilermişiz gibi durup, aynı kişiler gibi vuruluyoruz…

Biz öldürülürken, Türkiye Avrupa uyuşturucu ticaretinin dağıtım merkezi oluyor.

Kara paranın aklandığı, ak cennete dönüşüyor.

Vatan, millet, milli, yerli naralarının arkasındakilerin hepsi uluslararası kirli pazarın malları oluveriyor. Kendini satma yarışına giriyor. Kendisini satabilen daha da büyüyor.

Ortalıkta ne kadar namussuz, şerefsiz, onursuz ve haysiyetsiz varsa hepsi ekranlarda, toplantılarda, mitinglerde “Eğer ben yapmışsam, etmişsem, söylemişsem, biliyorsam… namussuzum, şerefsizim, onursuzum, haysiyetsizim” diye yemine duruyor.

Yeminlerinin arkasından daha bir gün geçmeden yalanları ortalığa dökülüyor.

Kimse utanmıyor…

Açlık sınırının altında milyonların yaşam mücadelesi verdiği ülkede, milyon dolarlar, milyarlar iktidar erkinin etrafında dolaşıyor.

Dolandırıcılık itibarlı meslek haline geliyor. Dolandırıcılar, dolandırıcılıklarını toplantılarda Televizyon ekranlarında ballandıra ballandıra anlatıyor, dinleyen tuğlalar ayakta alkışlıyor.

Ne hikmetse, bunların örgütlediği katliamların, hırsızlıkların, tecavüz ve uyuşturucu ticaretinin, kadın pazarının, savaş lobisinin arkasında hep DEVLET çıkıyor.

Onun beslediği, büyütüp topluma sattığı adamları çıkıyor.

Biri alıyor, diğerine devrediyor…

Kirlenme derinleşerek geliyor.

Yalan söylemenin doğal hali Tayyip oluyor. İktidar oluyor. Herkesin gözünün içine baka baka yalan söyleniyor, suratlarındaki alaycı gülümsemeleri halka kalıyor.

“Sen mi öldürdün”

Görgüsüzlüğün resimleri dökülüyor ortalığa.

Cinayetle, tecavüzle, gasp ve şiddetle örülmüş, ölülerimiz üzerinde kurulan.

Resim utanç verici de, resmin arkasında duranlar utanacak kişiler mi?

Hayır.

Bunları böylesine insanlıktan çıkaran, utanmaz, ahlaksız yapan kim?

Dönüp aynaya bakmak bize kalıyor….

Alevi vicdanı ve açlık grevleri

“Cümlenin rızkını veren ol gani settar iken
Yeryüzünün halifesi hünkara minnet eylemem” (Nesimi)

Her inanç için vicdan, kalp temizliği önemlidir. İnsanı kutsayan Aleviler içinse temel bir ayraç, itikadın ve inancın temel kuralıdır. Rıza şehrine açılan kapı vicdandan geçer. Yıllar, Alevilerin vicdanlarıyla hesaplaşması, yürekleriyle karar vermesi üzerinden Alevi yolu bugüne gelmiştir. Hakkın insanda tecelli ettiğine hükmederek, insanlık tarihinin birçok değerine kendi değeriymiş gibi sahip çıkmıştır. Hak ile hak olanlar; Sünni Şeyh Bedrettin’in direnişinde olduğu gibi, onun sancağı altında, “yarin yanağından gayri her şeyi” eşitçe bölüştürmek adına canını feda etmekten çekinmemişlerdir.

O önderlerin, yol erenlerinin varlığıdır ki; bugün Alevilik ve Aleviler tüm zulme baskıya inat ayaktadır. Yol önderlerinin, pirlerin, dedelerin, zakirlerin bize bıraktığı miras budur. Hz. Hüseyin’in Kerbela direnişi, zalimin zulmüne karşı, mazlumun binlerce yıllık bir zaferidir. Bu zafer mazlumun kendi kanıyla kazanmış olduğu bir zaferdir. Bu zafer düşmanın bile boynunu büken ve utancını yüzüne vuran tarihi bir mirastır. O Kalender Celebi’dir ki; Nurhak dağlarında şahadetin onurunu tatmış ama vicdanından ödün vermemiştir.

Her zaman doğrunun yanında, mazlumun yanında yer almasını bilen Aleviler hiç kuskusuz 50. gününe dayanan açlık grevleri karşısında sessiz kalamaz. Bedenini iradesiyle terbiye eden ulular, izdivaca çekilmiş dervişler gibi bedeni açlığa yatıranlar, hak ile hak olmuşlardır. Hak olan Aleviler bu yolda atılmış olan adımlara kayıtsız olamaz. Barış için, ölümlerin son bulması, insan yaşamının kutsal dokunmazlığının ebedileşmesi adına yapılması gereken ne varsa yapılmalıdır. Aleviler olarak bizlerin sorumluluk almamız ve barış sürecinin bir parçası olmamızın vakti gelmiştir. Daha ne kadar insan ölümlerine seyirci kalabiliriz ki…

Her ölüm Aleviliğin ölmesidir. Her ölüm Alevilerin ölmesidir. Ölümlere sessiz kalmak klasik anlamda söylersek, ölümlere ortak olmaktır. Alevi vicdanı Alevi yüreği bunu kaldıramaz. Eğer değerlerimizden kopar, onun gereklerine sadık kalmaz isek, Alevilik iddiasında bulunmak, yol önderlerine, cemimize, deyişimize büyük bir saygısızlıktır. Bu saygısızlık Alevi asimilasyonunun derinleşmesidir. Aleviliğin kendi değerlerinden koparılmasıdır. Tanınmaz, tanımlanamaz kılınmasındır.

Biline ki, vicdanı olmayanlar, hak ile hakkı bilmeyenler meydanda duramazlar. Dursalar dardan inemezler, inseler Alevi olarak inemezler… Onun içindir ki; bizler artık 50. gününe varan açlık grevlerine vicdanımız ve kalplerimizle bakma cesaretini göstermeliyiz.

Açlık grevlerine ilişkin “Sessizliğe, vicdanımızın sesiyle seslenelim” diye açıklamada bulunan, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Merkezi, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Merkezi, Hubyar Sultan Alevi kültür Derneği, Bozatlı Hızır Derneği, Özgür Demokratik Alevi Hareketi, Özgür Demokratik Alevi Geliştirme ve Kültür Derneği, Pir Sultan Abdal Yeşilkent Cemevi, Divriği Kültür Derneği, Ocaxe Bake Alevi Kültür Derneği, İmranlıVe Köyleri Derneği İmranlı-Der, Sevdilli ve Çevre Köyleri Derneği Sev-Der, Demokratik Alevi Derneği, Çıra Kültür Merkezi, Zülfikar Gazetesi’nin sesine ses katmalıyız.

Türkiye laik bir ülke değildir

Şükrü Yıldız; Türkiye Cumhuriyetini laik bir devlet olarak görmüyorum. Yada laiklik anlayışını kabul edilir bulmuyorum. Osmanlı imparatorluğu döneminde İslam’ın devlete hüküm etmesi durumu vardı. Şimdi Türkiye Cumhuriyetinde ise devletin dini idare etmesi, yönetmesi gibi bir durum var.

Aleviler içerisinde Aleviliğin yorumlanmasına ilişkin farklı görüşler var. Bu görüş farklılıklarının kaynağı nedir?

Aleviler arasındaki bu tartışmalar, Aleviliğin asimile edilmesiyle ilintilidir. Cumhuriyetin kabulüyle birlikte Alevi kimliği giderek dejenerasyona uğramıştır. Cumhuriyete sahiplenme adı altında kimliğinden ve inancından uzaklaşmalar yaşanmış, Cumhuriyetin yaratmak istediği kimlik, Alevi kimliğinin yerini almaya başlamıştır. Buna 1960 yıllarından sonra sol kimlikte eklenince Alevilik inanç kimliğini kaybederek daha çok sosyal bir kimlik olarak ortada kalmıştır.

80’li yıllardan soruna bu durum değişmeye başlamıştır. Herkesin kendisini sorgulamaya başladığı bir dönemde Alevilerde bundan nasibini almış ve örgütlenme girişimlerine hız vermişlerdir. Alevilerin kendilerini örgütleme ve inançlarının gereklerini yerine getirme arayışı, kendilerini örgütleme arayışı, doğal olarak iktidara oynayan çeşitli kesimlerin dikkatini çekmiştir. Sağcısından solcusuna, Kürdün’den Türkü’ne, Müslüman’ından Hıristiyan’ına hemen tüm kesimler kendi yanlarında görmek istedikleri Alevi kesimine yönelik girişimlerde bulunmuştur.

Kısacası Alevi örgütlenmesinin gündeme gelmesi ile, onları yanında ve politik mecrasında görmek isteyenlerin çalışmaları aynı zaman diliminde gündeme geldiğinden, Alevi hareketi kendi dinamikleri üstünde gelişme şansına sahip olmadığından, farklı görüşlerin gündeme gelmesi gibi bir durum yaşanmıştır.

Siyasal tercihlerle başlayan bu ayrılıklar giderek Aleviliğin tarihine ilişkin değişik görüşlerin yaratılmasıyla da ivme kazanmıştır. Şu durumda ne yazık ki, herkesin kendi cephesinden baktığı ve kendi çıkarlarına, politik tercihlerine uygun yorumlanan bir Alevilik var.

Bunları görüşleri kategorilere ayırsak?

Ana başlıklarla şöyle söylemek mümkün; Türk-İslam sentezcileri ki bunlar Cem vakfı ve sayın İzzettin Doğan etrafında toparlanmaktadırlar, Aleviliğin bir inançtan ziyade bir yaşam biçimi ve sosyal bir hareket olduğunu iddia edenler, bunlar AABF, Pir Sultan Dernekleri ve sol siyasetçiler tarafından temsilini bulmakta. Aleviliğin Zerdüşt inancının, yada Şamanizm’in bir devamı olarak görenler ki, bunların Zerdüştileri Kürt Alevi hareketi içinde, Şamanistleri Türk milliyetçisi örgütlenmelerde toplanmaktadırlar. Ama geniş Alevi kitleleri içinde giderek yaygınlaşan kanaat odur ki Alevilik kendi başına bir inanç olduğu yönündedir.

Siz nasıl düşünüyorsunuz?

Şimdi Aleviliğe baktığınızda, Aleviliği izah etmek isteyen versiyonların tümünün kullandığı argümanlara rastlarsınız. Bu körlerin fili tarifine benziyor. Herkes kendi çıkarına olduğuna inandığını tarif etmektedir. Tabii ki bunun ardında politik tercihler var. Bunu bilmeyen yok… Benim inandığım Aleviliğin kendi başına bir inanç olduğudur. Her inanç gibi insanlığın geçmişiyle iyi bağları olan ve onların iyi yönlerini kendine rehber edinmiş bir inanç. Bunun adı Aleviliktir.

“Alevilik örgütlenmesinde dernekler, federasyonlar dönemi bitti. Alevilerin dini bazda kurumlarını örgütleyerek gelişmesi gerekiyor” yönünde görüşler var. Siz bunu nasıl görüyorsunuz?

Katılmak gerekiyor… Alevilik sonuçta bir inançtır ve dini kurumlarını örgütlemesi gerekiyor. Dernek ve federasyonlar olmasın anlamında değil tabi… Öncelikler konusunda böyle düşünüyorum. Yani bir dernek yeri kurmak için harcanan çabanın Cemevlerine aktarılması gerekir. Dernek ve federasyonları finanse edeceğine Alevi dedelerini finanse etmeyi esas almalıdır. Dedelik kurumunu ayakta tutan ve onların görevlerini ihmal etmelerine fırsat vermeyecek olan inançsal kurumsallığını geliştirmesi gerekiyor diye düşünüyorum.

Tabi bunun yasal bir kazanım haline getirilmesi mücadelesi verilmesi gerekiyor Türkiye’de. İnanç olarak tanınmayan bir kimlik var. Örgütlenmesi yasak olan bir kimlik… Bu durum tabii ki dernek ve federasyon biçiminde örgütlenmeyi bir zorunluluk olarak karşımıza çıkarıyor… Ama bu zorunluluk mesela Avrupa’da yoktur. Bu durumda Avrupa’da bunu model olarak yapmak gerekir diye düşünüyorum. Tabi bunun olabilmesi için Avrupa’da Alevileri temsil ettiğini iddia eden dostların sorumlu yaklaşması gerekiyor.

Almanya’da okullarda başlayan Alevilik dersleri uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tabii bu uygulama Aleviler açısından ciddiye alınması gereken bir gelişmedir. Gelecek nesillerin ihtiyaç duyduğu inancıyla ilgili bilgilerin sitemli verme olanağı yaratılmıştır. Şimdi bunun kullanılmaması gibi bir durumda ve çelişki söz konusudur. Türkiye’deki Alevinin sıkıntılarını anlamak mümkündür. Yasalar ve yasaklar vardır. Fakat Avrupa’da tüm olanaklar vardır. Kimse inançlarında dolayı ve inancının gereklerini yaptığından dolayı baskı altında değildir. İşte bu noktada Aleviler derin bir çelişki yaşamaktadırlar. Alevi örgütleri de samimi davranmamaktadırlar. Türkiye’ye sert eleştiriler yapmaktadırlar. Bunlarda haklılar… Ama burada bunun yasal tüm zemini olmasına rağmen hayata geçmemesi için ne lazımsa onu yapmaktadırlar. Kendileri yapmaktadırlar. Örgüt hesaplarına Alevileri kurban veriyorlar diye düşünüyorum…

Entegrasyon politikası konusunda ne düşünüyor?

Tabii ki kendi kimliğimizle, içinde yaşadığımız topluma uzum sağlamamız gerekmektedir. Bu asimilasyon olarak algılanmamalıdır. Eğer öyle algılanırsa buna da karşı durmak gerekmektedir.

Bizim kendi hayatımızı örgütlememiz ve bizim hakkımızda alınan kararlara iştirak etmemiz gerekmektedir. Bunun için toplumsal uyum, birlikte yaşama kültürünün egemen olması gerekmektedir.

Dinler arası diyalog konusunda yürütülen çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Farklılıklar Alevilik’te her zaman bir zenginlik olarak kabul görmüştür. Hz. Ali’nin güzel bir sözü vardır. “İnsan bilmediği şeyin düşmanıdır” diye: Şimdi doğu topluluklarında derin önyargılar vardır. Bunların giderilmesinin en iyi yolu dinler arası diyalog çerçevesinde inançların birbirlerini aracıya gerek duymadan tanımaları ve ifade etmeleridir. Sonuçlarının olumlu olacağı en azında bu çalışma içinde olanlar için bile olsa iyi olacağı kanaatini taşımaktayım.

Laiklik tartışmalarını nasıl bakıyorsunuz?

Başta şunu söylemek istiyorum; Türkiye Cumhuriyeti’ni laik bir Devlet olarak görmüyorum. Yada laiklik anlayışını kabul edilir bulmuyorum. Osmanlı İmparatorluğu döneminde İslam’ın devlete hüküm etmesi durumu vardı. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti’nde ise devletin dini idare etmesi, yönetmesi gibi bir durum var. Bunu laiklik olarak görmek mümkün değildir. Laikliği inançların kendilerini özgürce ifade etmeleri olarak algılıyorum.

Sizi şimdi Diyanet gibi bir kurumunuz olacak, başörtüsü var diye insanları üniversite kapılarında çevireceksiniz, bazı inançları kökten yasaklayacaksınız, buna da laik çağdaş düzen diyeceksiniz. Bu kendimizi aldatmaktır.

Tüm insanların kendilerinin bildiği gibi inançlarının gereklerini yerine getirme hakkı vardır. Bu hakkın sınırları, başka bir inanca müdahale etme ve diğer insanların yaşamlarını değiştirmeye kalkmadığı müddetçe saygıyla karşılanmalıdır.

Türkiye’de Alevilerin Diyanette temsil edilmesi veya Diyanetin feshedilmesi yönünde tartışmalar var… Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Normal şartlarda laik bir ülkede böyle bir kurumun varolması doğal karşılanamaz. Her kesimden inancın kendisini, kendi olanaklarıyla örgütlemesi gerekmektedir. Mesela Aleviler’den, Hıristiyan’lardan ve diğer inanç mensuplarından kesilen vergilerle Diyanet finanse ediliyor. Bu kesinlikle bir haksızlıktır. İş böyle olunca kimilerinin Alevilik’te Diyanette temsil edilmeli ve yatırımlar inançlar arasında eşit bölüştürülmelidir diyebilir. Bu tabii ki mevcut kendine “laik” diyen sistemin benimsenmesi ve onaylanması şartını da içerir. Eğer siz öyle derseniz birleri de kalkar size bunun karşılığında “şunu şunu yapmanız gerekir” der ve sizde bunu yapmak durumda kalırsınız. Yani devletin dine müdahalesini ve onu yönlendirmesini benimsemek şartını kabul etmiş olursunuz. Alevilik açısından ve onun prensipsel değerleri açısından hazmedilecek bir durum değildir.

Devlet olanaklarıyla çok şeyler örgütleye bilirsiniz ama bunların Aleviliğe yararlı şeyler olabileceğine kanaatim yok. Yani eleştirdiğiniz, benimsemediğiniz ve reddettiğinizi şimdi söylediğiniz şeyleri siz yapmaya başlayacaksınız böyle bir durumda.

AKP’nin iktidara gelmesiyle Alevilik tartışmaları da farklı bir biçimde gündeme geldi. Siz bu tartışmaları nasıl buluyorsunuz? AK Partinin tek başına iktidar olmasını Aleviler açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

İlginç bulabilirsiniz ama bu süreci Alevilerin güvende olduğu bir dönem olarak görmek mümkündür. Çünkü Alevilere yönelik saldırılar sağ veya İslami Partilerin iktidarda olduğu dönemde gündeme gelmemiştir. Aksine Aleviliğin gündeme gelmesine ve kendini ifade etmesine vesile olmuştur. AKP tabanı ve yöneticileri inançlarından dolayı maruz kaldıkları baskıları ve yasakları başka bir inanç için geçerli olmasını kabul etmeseler gerek diye düşünüyorum. Böyle olmasını istiyorum.

Polemiklerden kaçınılması gereken bir süreç. Ön yargılardan arınarak olaylara ve olgulara yaklaşmak ve kimsenin hesaplaşmalarının tarafı olmamamız gerekmektedir. AKP nin kimliği biliniyor bundan yola çıkarak yaptıkların baştan karşı çıkmaktansa, atılması gereken adımlar konusundaki taleplerimiz her iktidara olduğu gibi bu iktidara da götürmek ve çözüm üretmesini talep etmek gerekmektedir.

Kaldı ki, AKP ister istesin ister istemesin hangi gerekçeyle olursa olsun Alevi inancına yönelik ciddi adımlar bu süreçte atılacağı inancını taşımaktayım. Yine AB uyum yasalarında gündeme geldiği gibi “Camiler” ibaresinin yerine “ibadethanelerin” cümlesi alınarak 80 yıllık Cumhuriyet tarihinde çok ciddi bir düzeltmeye gidilmiştir. Altında AKP imzası vardır.

Sünnilerle herhangi bir probleminiz var mı? Hangi konularda çatışıyorsunuz?

Buna rahatlıkla “Alevilerin, Sünni kesimle veya başka bir kesimle bir sorunu, problemi yoktur” diye cevaplayabilirim. Alevilerin kendilerini ifade etme ve inançlarının gereğini yaşamak gibi bir istemi var.

Fakat bazı kesimler tarafından bu durum istismar edilmektedir. Yukarda da belirttiğim gibi Cumhuriyet Türkiye’sinin yaratmak istediği kimliği Alevilerin belli bir kesimi benimsemiştir. Alevilerin değil ama Cumhuriyetin İslam’la problemi vardır. Çatışması vardır. Son yıllarda daha açık görülen bu çatışma kendisine cumhuriyetçi-laik diyen kesim ile İslami kesim arasında yapılmaktadır. Aleviler sadece burada istismar edildiklerinden karşıtlar içinde görünmektedir. Aleviler özünde geldikleri noktada kendine laik ve cumhuriyetçiyim diyen Sünni kökenli aydınların kurbanları durumuna düşmüşlerdir. Bu kesimler Alevi hoşgörüsünü ve toleranslarını, içinden geldikleri kesimle olan çatışmaları için istismar etmişlerdir.

Sivas olayı üzerinden 10 yıl geçti. Bu konuda ne diyorsunuz?

Hiç bir şekilde kabul edilmeyecek bir olay. Olay sonrasında bu olaya iştirak eden bazı ideolojik çevreler dışında kalan herkesin utançla hatırladığı düşüncesindeyim. Solingen’deki insanlarımızın Naziler tarafından yakılması olayının daha çirkin bir biçimde işlenmesi ve bununda akşam gizlice değil dünyanın gözünün içine baka baka yapılamasıdır ki, hiç bir şekilde maruz gösterilecek yanı yoktur. Yapanları ve ardındakileri lanetliyorum.

Sevgili Turgut Öker’in Sivas katliamın onuncu yıllı vesileyle yaptığı açıklamaya katılıyorum. “Bu olayın sorumluları, Dönemin Cumhurbaşkanı Demirel, Başkan Tansu Çiller ve dönemin Genel Kurmay Başkanı Doğan Güreştir. Bunlar yargılanmadıkça Alevilerin vicdanı rahat etmeyecektir” Ben buna Öker’in eklemediği Başbakan Yardımcısı ve olayların başlamasından beri haberdar edilen Erdal İnönü’yü de eklemek istiyorum.

Bu olay, Sivas olayları bir kesime yönelik başlatılan bir operasyonun parçasıdır. Uğur Mumcu, Turan Dursun, Behiye Üçok cinayetlerini bu kapsamda görüyorum. Arkasında herkesin kafasından geçen derin devlet vardır.

Sivas davası sanıklarının, eve dönüş yasası kapsamına alınması gündemde bu konuda ne düşüyorsunuz?

Şimdi biliyorsunuz Susurluk sanıklarından Sedat Bucak beraat etti. Beraat gerekçesinde bu görevin devlet tarafından verildiği bundan dolayı sanığın devlete karşı sorumluluğu gereği bunu yaptığı belirtildi. Şimdi Sivas sanıklarını da bu kapsamda görmek mümkündür.

Bu böyle olmakla birlikte Sivas olaylarını göstererek Alevi kitlesi içine korku salıp korkulardan medet uman anlayışı da kabul etmemek gerekmektedir. Alevileri karşıtlar yaratarak değil, özgül taleplerinden yola çıkarak örgütlenmelerini tamamlamalıdırlar. Korkulardan medet umanlar korkularının esiri olurlar. O anlamda soruna ciddi yaklaşmak ve istismar etmemek gerekmektedir.

Cemevleri giderek yaygınlaşıyor, bunu nasıl görüyorsunuz?

Doğal bir gelişme. Aleviler gün yüzüne çıkıyorlar. Buda ibadethanelerinde gün yüzüne çıkması anlamına geliyor. Cemevleri tabi şehirleşmenin getirmiş olduğu bir sonuç. Alevilikte dede kimin evine gelir ve cem başlarsa ona cem evi denirdi. Tabi bu köy ortamında değiliz. Şehirlerde artık Cemevleri şarttır. Bunların özünden koparılmadan inşa edilerek nasıl camilerden hocalar sorumluysa, cemevlerinden de dedeler sorumlu hale getirilerek dini anlamda örgütlenme yapılmalıdır. Tabi bunları dernek ve federasyonlar tarzından çıkarmak yasal anlamda atılan adım çerçevesinden ibadethane olarak organize etmek gerekiyor.

Aleviliği İslam’ın bir mezhebi olarak görüyor musunuz? Görmüyorsanız Hz. Ali’ye neden sahip çıkıyorsunuz? Alevilik bir din mi?

Bu konularda kendimce cevaplarım var. Bu cevaplar şimdilik bende saklı. Yukarda belirttiğim gibi bu sorunun cevabı farklı kesimlere göre farklı cevaplar içermektedir. Bu tartışmanın Alevi örgütlülüğüne bir faydasının dokunacağını sanmıyorum. Sünni kesimle de Aleviliği tartışmanın hele onların değerleri içinde tartışmanın anlamı yoktur. Eğer bunu yaparsanız karşılaşacağınız tepkileri de anlayışla karşılamanız gerekmektedir. Tabi bu Sünni kesim içinde geçerlidir. Eğer kendi değerler sistemi içinde Aleviliği tartışmak isterlerse Alevilerle, karşılaşacakları cevapları da aynı olgunlukla kabul etmeleri gerekecektir. Böylesine bir hoş görü ortamın halen var olmadığı bir zeminde, Alevilerin Sünnilerle Alevliği, Alevilerinde Sünnilerle Sünniliği tartışması yarardan çok toplumsal birlikteliği zorlar diye düşüyorum. Sünnilerin Hz Ali’si Sünnilere, Alevilerin de Ali’si Alevilere….

Aleviliği besleyen kaynaklar nelerdir? Felsefesini kim çizmiştir?

Aleviliği yorumlayan farklı görüşler olsa da, ortak değerler, isimler vardır. İmam Ali, İmam Hasan ve Hüseyin ile birlikte 12 İmam, Ebul Vefa, Hallac-ı Mansur, Nesimi, Şuhreverdi, Hasan El Sabah, Şah Hatayi, Pir Sultan, Abdal Musa gibi isimleri saymak mümkündür.

Cem, 12 İmam orucu, Musahiplik gibi olgular kimsenin tartışamayacağı ortak değerlerdir.

Türkiye’de solcu kesimin büyük bir çoğunluğunun özellikle kendini devrimci diye niteleyenlerin dinle arası çok iyi olmamasına rağmen niye Alevilere sahip çıkıyorlar? Aleviliği İslam’ın devrim geçirmiş hali olarak mı görüyorlar? Mesela Aziz Nesin ateist olduğunu söylemesine rağmen neden Alevilere sahip çıkıyordu?

Kimin Alevilere nasıl baktıkları onların sorunudur. Daha öncede belirttim çeşitli kesimlerin Alevilere farklı yaklaşımı var. Şimdi bazı Sünni kökenli aydının Alevilere sahip çıkması onlarla Alevilerin Cumhuriyet kimliğinde buluşmasıdır. Onların ateist olması şu veya bu siyasetten olması Alevilerle olan ortak yanları değildir. Sivas olaylarına bakınız, atılan sloganlarda “cumhuriyet burada kuruldu burada yıkılacaktır” deniyordu. Daha sonra bazı kesimler “bu saldırı cumhuriyete yönelik bir saldırıdır” diye kamuoyuna açıklamada bulundu. Şimdi bu nokta Alevilerin bir kesimin Sünni kökenli Kemalist aydınlarla buluştukları noktadır. Ne yazık ki bu kesimlerinde kendi kökenleriyle sorunları vardır, çatışması vardır. Alevileri bu anlamda istismar etmektedirler. Hoşgörüsünü istismar etmektedirler. Alevilerde bastırılmışlığın ve kendine güvensizliğin bedelini bu kesimleri kendisinin sözcüsü haline getirmek suretiyle ödemektedir.

Siz mevcut Alevi örgütlerine nasıl bakıyorsunuz?

Alevi örgütlerine bir blok olarak bakıyorum. Hepsinin kendilerince haklı yanları var. Hepsinin şu veya bu şekilde Alevi örgütlüğüne katkıları vardır. Kabul etmediğim yan Alevi örgütlerinin birbirlerini tanımamalarıdır. Birbirini yıpratmak için başvurdukları yöntemlerdir. Açıkça söylemek lazımsa dışarıya karşı alabildiğine hoşgörülü olabilen Aleviler sorun içe yönelik olunca bundan eser kalmamaktadır. Bu konuda Alevi örgütleri doğru bir temsilin sahibi değillerdir. Hatta nankördürler diyebilirim.

Kendim için rahatlıkla söylemeliyim ki, AABF’nin Cem Vakfından, Cem Vakfının DAF’dan, DAF’ın Pir Sultan Abdal Derneklerinden, PSA’ların Hacı Bektaş derneklerinden bir farkı yoktur. Hepsini de gönülden destekliyorum gelişmelerini istiyorum. Onların gelişmesi istisnasız Aleviliğin bir kazanımı olacaktır. Onların her birinin yanlışı Alevilerin yanlışı olacağından bu örgütlerimizin daha sorumlu davranmasını da beklemek her Alevi gibi benimde hakkım oluyor. Alevilerin maruz kaldığı saldırılarda ve hakaretlerde kimse bu AABF’li, bu Cem Vakfın’dan veya şu çevredendir demiyor. Topyekün Alevileri hedefe alıyor. Bu anlamda hiç bir örgüt diğerinden önemsiz değildir. Hepsini desteklenmesi gerekiyor. Herkes kendisine yakın bulduğu Alevi örgütüne desteğini esirgememelidir.

Teşekkürler

Ben teşekkür ederim

1 Ağustos 2003

 

Kürt-Alevi Açılımı

Hayatımızın büyük bölümü bizim olmayan “bildiklerimiz” ve yalan üstüne kurulmuş bir tarihin gölgesinde geçti. Çocuk gözlerimizle izledik; ateş kusan “ejderhaların” dağlarımızı, mağaralarımızı ateşe verdiğini. Sevdiklerimizin, tanıdıklarımızın, akrabalarımızın kollarına kelepçe takılarak götürüldüklerini. Ölüm haberlerini. Alevi dedelerin sırtına binilip sakallarının kesilerek eğlence haline getiriliklerini, gördük, yine, yine gördük. Önce korktuk, utandık, sustuk. Sonra fısıldadık, konuştuk ve yıllar sonra haykırdık. Artık yeter!

Haykırmak daha çok acı demekti.

Yıllar acıları artırdı. Ağrıları kesinleştirdi. Acılarla gerginleşen yüzler, ateşe pervane olmuş kelebekler gibi büyük buluşmalarla harlandı boylandı. Bugüne geldik. Kaybolan yıllar ve biriken acılar tek kelimelik cümlelerde ifadesini buldu ve acılı yüzlerde bir tebessüm belirdi.

Birinci tebessüm benim yıllar önce dere yatağında bulduğum bir kasetti. Darbe sonrası yıllardı. Bize dair ne varsa yok edilmiş, toplatılmış ve yasaklanmıştı. Üstünde hiç bir yazı, etiket olmayan ve kopya olduğu anlaşılan bu kasette, Pir Sultan Abdal’a ait deyişler vardı. Büyük bir zevkle dinlemiştik. Kopyasını yapıp köye dağıtmıştık. Bizim için büyük “bir eylem”di. “Gelin canlar bir olalım”

Şimdi artık “Alevi Açılımı” olarak resmediliyor.

İkinci tebessüm bir koğuşun üst katına açılan merdivenlerindeydi. Yılların içerde kamburlaştırdığı Bahri’nin elindeki radyoda saklıydı. Kanaldaki ses Türkçe değildi. Ama tanıdıktı, bildikti, anlaşılırdı. “Ben bunu anlıyorum” demiştim Bahri’ye. O gülümseyerek “Tabi anlayacaksın Kürtçe söylüyor, sen Kürt değil misin?” demişti. Erivan Radyosu Kürtçe servisinde yanık bir kadın sesi. Yıllar sonra tahmin ettim ki Ayşe Şan’mış söyleyen. On altı yaşındaydım. Köydeki kadınların ağıtlardan sonra kulağıma müzikle birlikte düşen ilk Kürtçe ezgiydi bu. “Zimanê Kurdî zimanê me ye”

Şimdi artık “Kürt Açılımı” olarak resmediliyor.

1920’li yıllarda yapılması gerekenler şimdi yapılmak “isteniyor”. Geçmişin inkarcı ve yok sayan zihniyeti yerini kabullenme, birlikte yaşama yollarını aramaya bırakmış görünüyor. Durum göreceli olarak böyle gelişiyor ve bunun adımları “Kürt Açılımı” , “Alevi Açılımı” , olarak şimdi önümüzde duruyor. PKK Lideri Abdullah Öcalan bu durumu “Bu sürecin Cumhuriyet’in kurulması kadar derin sonuçları olacaktır. Ben Cumhuriyet’in kazanımlarını göz ardı etmiyorum ama Cumhuriyet şimdi demokratikleşecek, Cumhuriyet’in tüm olumlu yanları, kazanımları yeni döneme taşırılacak. Geç oldu ama iyi olacak. 1920’lerde yapılması gereken şimdi yapılacak.” diye özetliyor. Kaçınılmaz olarak kendisini dayatan değişimin Cumhuriyetin kuruluşu kadar derin sonuçları olacağına dikkat çekerek, süreci ne kadar önemsediğini de açıkça belirtmiş oluyor.

Peki bu kadar tarihi öneme sahip bu değişim sürecinde “Kürt Alevi”leri nerede? Ne yapıyorlar? Ne düşünüyorlar? Süreci götürmek isteyenler örneğin “Alevi Çalıştayı”na Kürt Alevilerini davet ettiler mi? Görüşlerine başvurdular mı? Yine “Demokrasi Açılımı” yapanlar Kürt Alevi kurumlarından kimlerin görüşlerini aldılar? Bu kesimlerin bu sürece katkı sunacağı hiç bir şeyleri yok mu? Soruları çoğaltmak mümkün. Fakat görülen o ki; bu konuda en çok çaba harcaması gerekenler, değişim süreçlerinde dahi görülmek istenmeyenler olmakta. Bu kesimler kendilerini sürece bir şekliyle katmak zorundadır. Değişim sürecinde kendileri için taleplerini dile getirmelidirler. Bunun için gerekli kurumsal düzenleme ve çalışmaları bir an önce hayata geçirmelidir ki; “Kürt-Alevi” açılımı anlamlı olsun.

Nov 2009

Direnişçilerimiz; Pirlerimiz

“El Ele El Hakka”

Son dönemlerde Aleviler arasında suni bir şekilde yaratılan tartışmalardan bir tanesi de ocak ve pirlerin toplum içindeki rolleri konusudur. Aleviliğin ve Alevilerin bugüne gelmesinde büyük bir emek sahibi olan ocakların, pirlerin tartışmaya yatırılması, bunun da özellikle Aleviler dışındaki kesimlerin baskısıyla, etkisiyle başlatılması olumlu bir duruma işaret etmemektedir. Çünkü; ocaklar ve pirler özgünlüklerini korumalıdır!

Aleviliğe bir papalık gibi, bir halifelik gibi, bir diyanet işleri başkanlığı gibi yaklaşım yanlıştır. Diğer dinler de böyle, bizde de böyle olalım yaklaşımı doğru değildir. Böyle bir bakış, Aleviliğin tarihsel oluşumuna, bugüne kadarki yaşam biçimine de terstir. Çeşitli ocaklar vardır, dedeler vardır. Bunlar hep özgünlüğünü korumuşlardır. Özgünlükleri, onları var eden temel bir unsur olmuştur. Bunu ortadan kaldırmak için yüz yıllardır Aleviler baskılara, saldırılara maruz kalmışlardır. Osmanlı ve özellikle Yavuz Sultan Selim bu konuda birçok girişimde bulunmuş, Alevileri bir merkez de toplayıp kendi etki alanına almak istemiştir. Buna karşı Alevi geleneği kendi özüne sahip çıkan direnişler sergilemiştir. Bu direnişler sayesinde bir çok inanç kültür ortadan kalkarken, Alevilik bugün halen ayakta durmaktadır.

Belirli ortak ilkeleri benimseyen sembolik bazı kurumlar olabilir. Bu kurumlar demokratik tartışmalar süreci içinde ortaya çıkarabilinir. Ama papa, halife, ekümenik gibi yaklaşımlardan kaçınmak gerekir. Bu tür merkezileşme eğilimleri Aleviliğin felsefesine uygun değildir. Tek tanrılı dinlerde peygamber tektir. Yine peygamberi temsilen halifeler ve papalar olmuştur. Bunlar iktidar gücü olarak şekillenmiştir. Baskının temsilcileri olmuşlardır. Ancak Aleviler bir topluluk olarak, tarihte devlet dışı kalmış bir topluluk olarak var olmuşlardır. Bu durum onun demokratik özgürlükçü, toplumcu karakterine de uygun olmuştur. Onu merkezileştirmek bu ruhuna aykırıdır. Onu hedef alan bir durumdur. Bunun inanç boyutunda dayatılması Alevi asimilasyonuna katkı sunmaktır. Benzeştirmektir. Benzeşerek tükenmektir. Bugünlerde Aleviliğimizi tehdit eden en önemli husustur.

Demokratik tartışmalar çerçevesinde beli kurumlaşmalar özgünlüklerini ve özelliklerini kaybetmeden sağlanabilinir. Bunlar tekleşme biçiminde değil, çoğulcu ve farklılıkların zenginlik olarak geliştirilmesi biçiminde olmalıdır. Alevi toplumunun rızasıyla yol alınmalıdır. Alevileri görmeyen, Aleviliği esas almayan başkasına benzemek onlarda olanın bizde de olması biçiminde bir yanlış içine girilmemelidir.

“Dedelik babadan oğla geçer mi?” tartışması zamana bırakılmalıdır…

Bir husus da pirlik, dedelik kurumudur. Kimileri “dedelik, pirlik kurumu babadan oğla geçiyor, demokratik değil” gibi söylemlerde bulunmaktadır. Bir yönüyle mantıklı gibi de gözükebilir. Modern dünya açısında anlaşılmazda bulunabilinir. Seçimle gelsin denilebilir. Fakat bugün Alevilerin içinde bulundukları durum göz önünde bulundurursak, bu durumun ne kadar yanlış olduğunu söyleyebiliriz. Bunu tartışmaya açmak da doğru değildir. Bunu ilk denemesi Yavuz Sultan Selim tarafından Hacı Bektaş Dergahına müdahale ederek yapılmak istenmiştir. Bu müdahale Bektaşiler arasında Babağan, Çelebi, Dedegan kollarının yaratılmasına vesile olmuş, Aleviler arasına nifak tohumları bu süreçte atılmıştır. Yine Alevi dedelerini, pirlerini eğitimsiz ve “zındık” diye nitelendirip dergah ve tekkelerin başına 1834 yılında Nakşi şeyhleri atanmıştır. Tüm bu gerçek göz önüne getirilince bu yaklaşımın bir asimilasyon ve bitirme politikasının parçası olduğu görülecektir.

Şimdiye kadar Aleviliği pirlerimiz bu noktaya getirmişlerdir. Onlar direnç noktası olmuşlardır. Bu kadim kurumun Alevilerin en zayıf olduğu, kendisinden kimliğinden koparılmaya çalışıldığı bir süreçte tartışmaya yatırılması iyi niyetli bir durum değildir. Öncelikle Alevilik kendisine gelmelidir. İyi tanımlamalı, örgütlenmelidir. Özgür ve demokratik bir ortama kavuşmalıdır. İleride kendisi, kendi içinde tartışmak isterse tartışabilmelidir. Kendi dinamiği, diyalektiği içinde bir sonuca varabilmelidir.

Ama bugün dedelik, pirlik makamları babadan oğla geçmek suretiyle doldurulmakta, hizmet vermektedir. Bunu yanlışlayan bir tutum içinde olunmamalıdır. Bu tür iddiaları olanlar olduğu zaman, bunun doğru bir zaman olmadığı hatırlatılmalıdır. “Erken tartışmalardır” denilmelidir, önü alınmalıdır. Alevi dedeler tarihte rol oynamışlar, inançlarımızı buraya kadar getirmişlerdir. Bu nedenle şimdi demokratlık adına bunları dışlamak doğru değildir. Belki Aleviler özgürleştiği, demokratik karaktere kavuştuğu, biraz daha özgür tartışma imkanları olduğu zaman, manipülasyona açık olmayan bir ortam içinde tartışmak isteyebiliriler. Zamanı gelindiğinde bu tür şeyler de belki kendi iç diyalektiği içinde tartışılacaktır. İnanç önderlerinin farklı biçimde tespit edilmesi, farklı eğitim kurumları sonucu oluşması gibi çeşitli alternatifler ileri sürülebilir. Ama şu anda mevcut geleneksel durum varlığını korumalıdır. Bu direngen noktanın korunması gerekmektedir. Bugün yok edilmek istenen süreçte bu kadar baskı altında, bu kadar yönlendirme altında gelenekselliği, gelenekselden aldığı değerleri tartışmak, farklı bir noktaya çekmek doğru değil. İyi niyetli bir yaklaşım da değildir.

Ölürse ten ölür!

O, alternatif medyanın, Alevi medyasının saygın bir emkçisi olarak aramızda olacaktır!

Alevi hak arayışı mücadelesinin mütevazi emekçilerinden Hıdır Ali Bingöl dostumun hakka yürüdüğünü gecikmiş olarak üzüntüyle öğrenmiş bulunuyorum. Birlikte Alevi çalışmalarına alınterimizi kattığımız, ortak mekânlardaki koşturmacası, gazetecilik yapma arzusundaki içtenlikle onu hatırlayacağız. Aleviliği esas alan yaşam tarzı, toprağına bağlılığı ve sevgisiyle aramızda olacak. Eşi, dostu ve tüm arkadaşların başı sa olsun, Hıdır Ali Bingöl arkadaşın toprağı bol olsun…
Xatır be to kheko!

Hıdır Ali Bingöl

1956’da Varto’nun Hoşan / İnönü Mahallesi’nde dünyaya geldi.

İlk öğrenime Varto’da başladı. 1966 Varto depreminden dolayı Mardin’de bitirdi.

Orta öğrenimini Diyarbakır / Silvan’da, lise öğrenimini Muş’ta yaptı.

1973 yılında Berlin¥e yerleşti.

Çeşitli sosyo-kültürel dergilerde; Yazı İşleri ve Genel Yayın Yönetmenliği yaptı.

Kitap, dergi, broşür, gazete vb. yayınların sayfa, dizgi, grafik işleriyle ilgileniyor.

İlk öyküsü 1978 yılında Berlin¥de yayınlanan ìYabanelî dergisinde yayınlandı.

İlk Almanca-Türkçe öyküsü, Berlin’de; Kemal Kurt ve Erika Meyer tarafından iki dilde hazırlanan, “Weil wir Türken sind”, “Türk Olduğumuz İçin” antolojisinde Kasım 1981’de EXpress Edition GmbH Yayınları arasında yayınlandı.

Yayınlanmış kitapları:

– Almanya mı Türkiye mi?-Deutschland oder Türkei? Roman, Almanca-Türkçe olarak, 1988 yılında, Berlin¥de Berg Verlag tarafından yayınlandı.

1990 Berlin Sanatçılar Kurumu teşvik ödülü aldı.

– Sesin Sesi (Öykü kitabı) 1996 yılında, Alev Yayınları’nda yayınlandı.

Sesin Sesi öyküsü 1992¥de İşçi Edebiyat Ödülü aldı.

– Aleviler ve Canlı Fotoğraflar (Deneme ve söyleşi) 1996 yılında, Alev Yayınları’nda yayınlandı.

– Okunmamış Kitap (Öykü kitabı), 1996 yılında, Alev Yayınları’nda yayınlandı.

Okunmamış Kitap Öyküsü, 1989 Göçmen Edebiyat Ödülü, 1990 yılında Rosa Luxemburg ve Karl Liebnecht plaketi aldı.

1946 ve 1966 Varto Depremi Perde Arkası, Psiko Analiz, Avrupa Alevi Örgütlenmesi gibi çalışmaları devam ediyor (du)

Kemalist Türk “aydınlarının” Alevilik istismarı

Tüm kesimlerde olduğu gibi, sınıfsal ayrışma ve Ortadoğu’da Alevileri ve Aleviliği kendi lehine çevirmek isteyen güçlerin fazla olması, Aleviler arasında Alevilikle ilgili tercihleri ve anlayışları farklılaştırmaktadır.

Alevilik olayı, artık her kesimden insanların görüş belirtmek durumunda kaldıkları bir gerçeklik haline gelmeye başlamış, iyisi-kötüsüyle Aleviler ilk kez kendilerini böylesine gündemde bulmuşlardır. Kuşkusuz bu ortamın yaratılması, genel anlamda gelişmeyi ifade ettiği gibi, içinde gerilikleri de barındırmaktadır. Gelişme, tartışmanın başlamasında, Alevilerin kendilerini artık çekinmeden ortaya koymasında ifadesini bulurken, gerilik, yetmiş yıldır yasaklarla kuşatılmış Alevilerin kendi gerçeklerinden uzaklaştırılmış olmalarının aleyhte bir durum yaratmasında yatmaktadır. Tüm kesimlerde olduğu gibi, sınıfsal ayrışma ve Ortadoğu’da Alevileri ve Aleviliği kendi lehine çevirmek isteyen güçlerin fazla olması, Aleviler arasında Alevilikle ilgili tercihleri ve anlayışları farklılaştırmaktadır. Bu anlamda da herkes kendi lehine bir „Alevilik“ örgütlemesi geliştirmek, yoksa en azından onu etkileyerek çıkarları için kullanır halde tutmak istemektedir.

Oysaki Ortadoğu coğrafyasında egemen olan siyasette tarih boyunca Alevilik ve Aleviler yok edilmek istenmiş, inkâr edilmiş ve yasaklarla boğuşturulmuş, kendisi için var olmasının tüm imkânları elinden alınmıştır. Suudi’den, İran’a, oradan Mısır’a ve Türkiye’ye kadar yayılan alanda her zaman Alevi katliamları yaşanmış, Alevi kanının şu veya bu şekilde dökülmediği yer kalmamıştır. Bu anlamda son dönemde gelişen politikaların altında köklü siyasal çıkarlar ve politikalar yatmaktadır. Bu çıkar politi-kalarının uygulanması olarak bugün bu çevrelerin yeni Alevi politikası gelişmektedir.

Alevilerin kendileri adına varlıklarını ortaya koyması ise her dönem de olduğu gibi, böyle bir süreçte dahi engellenmeye çalışılmaktadır. Anadolu Aleviliği olarak ele alacağımız kesimin bugün yoğunlukta yaşadığı, Türkiye’nin egemenliği altındaki topraklardaki Aleviler, bu sorunu en yoğun, tahribatları açı-sından en ağır bir biçimde yaşamaktadır.

Sürekli katliamlarla, Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan sonra ise yasalarla susturulan Aleviler ve Alevilik kendisini ifade edemezken, bunu fırsat bilen çıkarcı ve kendilerini, kendi topluluklarının, içinden geldikleri topluma ifade etmekten mahrum olan Türk Aydınları, Alevilerin sözcülüğüne so-yunmuştur. Özellikle **** sonrası gelişen bu durum Alevilerin dışa karşı yansımasını da değiştirmiş, özellikle Kemalist kökenli bu aydınlarının açıklamaları sanki Alevilerin açıklama ve istemleriymiş gibi kamuoyuna sunulmuştur. Bugün ise, Alevilerin kendileri adına konuşmaya çalış-tıkları süreç başlamıştır. Buna paralel, rejimde, geçmişini süzgeçten geçirerek, yeni dönemin organizasyonu olan, Kemalist aydınların öğrencilerini devreye sokmuştur. Alevi hareketinin kendi dinamikleri, özü üzerinde yükselmesini engellemek, dışarıdan yapılacak müdahalelere açık bırakmak için tüm entrikaları devreye sokmuştur. Zaten bu kesimlerin sözcülüğünde gelişen „Alevilik“ ilkesiz, kendisini ifade etmekten mahrumdur. Kendi insanını, değerlerini dışlayan, başkalarına öykünen, onları sırtında taşıyan ve kompleks doludur. Bu komplekste Aleviliği aşağı gören tüm yaklaşımlar vardır. Kendisi olmaktan utanan, diğerine ise müthiş özenen bir nitelik taşımaktadır. Karşısındakileri büyük gören, kendisini ise aşağılayan durum, özellikle Kemalist Türk aydınlarının yarattığı ve „Sizin haklarınızı ancak ben savunurum. Ben sizin en iyi öncünüzüm“ mantığından gelmektedir. Alevi değerlerini, inançlarını aşağılayan bu kesimlere Alevilerin sahip çıkması ise, susturulmuşluğun, katliamların sonucu ve yansıması olsa da, artık kendisine gelen Alevilerin ve Aleviliğin kabul edeceği bir durum değildir. Bu „Aydın“ kesimin genel özellikleri ele alındığında, yaşamları ve iddiaları ele alındığında Alevilikle de dost olmadıkları açıkken, Alevilerin nasıl kendilerini ifade etmek için kullan-dıklarını görmek mümkündür. Türkiye’de barınacak hiç bir yer bulamayan bu kesimler, Alevilerin hoşgörüsü ve özgürlükçü yaklaşımlarını istismar ederek, Alevilerin içine sızmışlardır. Kendi ailesini, akrabasının Alevilere karşı önyargısını kırmaktan mahrum, hatta buna ses çıkaracak cesareti olma-yanlar, yıllarca Alevilere, Alevilerin ne kadar demokrat, ilerici, Kemalist, hoşgörülü olduklarını anlatmıştır. Buna, Aleviler „Ne iyi adam“ diyerek destek vermiş, onu siyasal ve ekonomik olarak desteklemiştir. Bu kesimler kendilerini sadece Alevilere kabul ettirirken, diğer kesimlerden kendilerine yönelen tepkilerin topunu da Alevilerin üzerine atmıştır. Faturayı Alevilere ödetmiştir.

Hiç bir Alevi kalkıp, bu kesimlere „Kardeşim sen, beni, bana anlatıyorsun. Aleviler iyidir, güzeldir, demokrattır, ilericidir vs. Ben Aleviyim. Beni ne diye bana anlatıyorsun. Sen git, birazda anana, babana, akrabalarına Alevilerin güzelliklerini, hoşgörüsünü anlatsana.“ diyememiştir. Aleviler arasında ahkâm kesilen bu kesimler, Aleviler üzerinde devlet kanalıyla geliştirilen asimilasyonunda taşıyıcıları olmuşlardır.

Devletin açık baskılarını üzerinde hisseden Alevilerin direk olarak düzene bağlanması mümkün olmadığından, değişik kanallarla bu gerçekleştirilmiştir. Bu kanaların en gelişmişi ve etkili olanı, Kemalist aydınların yürüttüğü bu yöntem olmuştur. Alevilik adına yola çıkanlarda bu kesimin gölge-sinden ve egemenliğinden kurtulmadan, onların sırtında var olma mücadelesi vermiş, bu anlamda da daha çok bu Sünni kökenli, Türk aydınlarının egemenliğinin gelişmesine sebebiyet vermişlerdir.

Yargılamanın ve sorgulamanın geliştiği bu dönemdeki, ilk dönem örgütlenmelerinin karakteri ile günümüze uzanan yapılar arasında sürekli ileriye yönelen bir çizgi hakim olmaktadır. İstenilen dü-zeyde olmasa da başta tamimiyle devlet ve onun uzantısı biçiminde geliştirilmek istenen hareket, giderek tabana yayılmasına paralel, bundan giderek uzaklaşmış, açık ilişkilerin yerini gizli ve in direk ilişkiler almıştır. Önümüzdeki süreçte bununda aşılarak, Aleviliğin ve onun ilkelerinin esas alındığı örgütlenmelerin gelişeceği bir gerçek olmaktadır. Aleviliğin penceresinden dünyaya bakmak, dünyayı yorumlamak ve ona göre siyaset geliştirmek önümüzdeki dönemin Alevi örgütlenmesinin ilkesi olarak şekillenmek zorundadır.

Bu şansı, iyi değerlendirilmek zorundayız. Hiç bir dönem, Aleviler böylesine bir olanağa ve böylesine kendilerini ifade edecekleri bir ortama sahip olamadılar. Uluslar arası gelişmelerin ve Alevilerin iç dinamiklerinin yaratmış olduğu bugünkü durumdan Aleviler kendilerini var ederek, geleceklerini kimsenin tahakkümü altında bırakmadan çıkmak zorundadırlar.

Bunun için lazım olan, tüm kesimlerin kendi lehine çevirmeye çalıştıkları Aleviliği, Alevilerin kendi lehlerine çevirmeleriyle mümkün olacaktır. Herkesin kendisi için malzeme yaptığı gerçekliğimizi, artık biz Aleviler de kendimiz için, onunla beslenmek, çocuklarımızı da onunla büyütmek durumundayız. Gelişim, üretim tüketim sorunudur. Biz, kendimizin ürettiği, atalarımızın ürettiğini kendimiz tüketerek gelişmek durumundayız. Bizde var olanı yıllarca kendi hanelerine taşıyanlardan artık arınmak durumundayız. Bu anlamda, bu dönemde geliştirilen ve Alevilere sahip çıktıklarını söyle-yenlerin tarihleri ve pratikleri iyi gözden geçirilmek zorunluluk olmaktadır.

Barışın ve kardeşliğin savunucuları olarak, Ortadoğu insanının kendisini bulmasına katkımızı, kendimiz sunmak durumundayız. Kendisini inkâr ederek, Avrupa başta olmak üzere, tüm kesimleri yeniden ele alırken, esas olan bizim medeniyetlere analık eden kültürümüz ve inancımız olmalıdır. Hiç tartışmaya gerek kalmaksızın, modern olarak adlandırılan kesimlerin çok ilerisinde bir yaşamı örgütleyen, emeği kutsayan, insanı ve doğayı esas alan inancımızın güzelliklerini istismar edilmesinin önüne geçmek zorundayız. „Biz Aleviler hoşgörülüyüz“ adı altında kendi ilkelerimizden taviz vermemizi isteyenlere, gerçekliği ısrarla savunarak cevap olmalıyız. Hoşgörünün karşıdakinin düşüncelerine saygı duymak olduğu kadar, karşıdakinden de kendimiz için aynı saygıyı beklemek olmaktadır. Tek taraflı hoşgörünün olmayacağı, bunun karşılıklı olduğu kavranılarak ilişkiler geliştirilmelidir. Yoksa herkesin kendisine yamamak, Aleviliği ilkelerinden arındırmak ve yok etmek için bunu kullanması kabul edilecek bir olay değildir.

Aleviler içinde sürekli Kemalizm’in propagandasını yapan bu kesimlere karşı artık Alevilerin bir ölçü tutturması gerekmektedir. Ölçü dost olduklarını söyleyenlerin, içinden geldikleri toplumun, Ale-vilere karşı önyargılarını yıkmak için yaptıkları çalışmalar olmalıdır. Yoksa Kemalizm’in, Ortadoğu halklarına düşmanlığı temelinde şekillenen ve ifadesini „İslam düşmanlığı“ „Arap düşmanlığı“ ve „Din düşmanlığı“ biçiminde gelişen ve Alevileri de buna alet etmeye çalışma yönündeki faaliyetleri dostluk olarak ele almak Kemalizm’e kurban edilmektir.

Zaten bu kesimlerin yaptığı bu olmaktadır. Bunun Alevilikle alakası olmadığı bilinen bir gerçektir. Aleviler tüm ulusları bir gördüğü gibi, kimseyi de, inançlarından dolayı horlamaz ve saygısızlık yapmaz. Bunu yapmak, Türkiye’de sadece Kemalistlerin işidir. Özellikle, Sünni kesim alet edilerek, Alevilerin katledilmesini istismar eden bu inkârcı Kemalistler, düşüncelerini ifade ederken dayana-cakları bir kesimi bulamadıklarından, Alevileri kullanmaya çalışmanın yanında, toplumu hücrelerine kadar bölmeye de çalışmaktadır. Toplum ve topluluklar arasında güvensizliği de geliştirerek rejimin sürekliliğini sağlayan bu kesimler, Kemalizm’in „Tüm toplumsal kesimlerin örgütlenmelerinde bir düşman yaratarak örgütlenmek ve topluluklar arasında güveni, birliği kaldırarak, muhalefeti asgariye indirmek“ taktiğine uygun olarak örgütlenmeleri yönlendirmektedirler.

Aleviler arasında Sünniliğe karşı önyargıları körükleyerek, Alevi örgütlenmesini, İslami kesimleri de Alevilere, Yezidilere, Hıristiyanlara vd. inançlara karşı şartlandırmakla Şeriatçı örgütlenmeyi, Türkleri, ulusal anlamda Araplara, Ermenilere, Kürtlere, Yunanlılara karşı kışkırtarak, Türk milliyetçiliğini örgütleyen rejim böylelikle toplumu hücrelerine kadar parçalamıştır. Param-parça ettiği kesimlerin üzerine oturan Kemalist rejim ve Cumhuriyet hiç bir zaman bu kesimlerin bir araya gelmesini istemediği gibi, bunu derinleştirmesi için elinden geleni yapmıştır, yapmaktadır.

Bundan sonra Alevilerin kendileri adına ve güzelliklerini yansıtarak gündeme girmesinin zamanı gelmiştir. Bu anlamda dostluk kavramının yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. Aleviler adına şimdiye kadar konuşan Kemalistlere bundan sonra müsaade edilmemelidir. Onların kendi adlarına istedikleri kadar konuşma hakkı vardır kuşkusuz. Bizim adımıza değil…

Adam olamadın gittin Zevzek

Biz Maraşlıların ruhiyatını en güzel Aşık Mahzuni dile getirmiştir. Toprağımızın tozunu sevişimizi, gurbetteki direngenliğimizi, aşktaki çaresizliğimizi, siyaseti ve siyasetteki duruşumuzu hep o resmetmiştir. Kimi zaman Elbistan“ın düzüne inmiş, göresi gelmiş Berçenek“i, kimi zaman “domdom kurşunu” yemiş binlerce gençle, “Amerikan katil” demiş.

Diyeceksiniz nereden çıktı bu muhabbet? Ozan olmanın, adam olmanın farkı belki, son günlerdeki Alevilerle ilgili haberlere bakınca adamın Mahzuni gibi hadi oradan “Adam olamadın gittin zevzek” diyesi geliyor.

Niye mi?

AK Parti tarafından organize edilen „Alevi Çalıştay”larının sonuncusunda, Alevi asimilasyonuna yönelik yapılacak düzenlemelerin üstü kapatılarak, güya Arif Sağ tarafından önerilmiş, devletlû ekip tarafından pişirilmiş Madımak Oteli tartışmaları damgasını vurmuşa benziyor. Habere bak hizaya gel; “Fikir birliği oluşan öneri Arif Sağ“ın. Buna göre, Madımak Oteli ve bitişiğindeki binalardan da pay alınarak bir alan yaratılacak. Buraya ilk etapta güllerle donatılmış bir park yapılacak Madımak“ın yeni bir kin ve nefret yerini çağrıştırmayacak şekilde yeniden dizayn edilmesi konusunda fikir birliği oluştu.”

Demek Madımak müze olursa, yeni kin ve nefret tohumları ekilmiş olacak! Öyle mi? Almanya“nın Solingen kentindeki Nazi artıklarının yaktığı ev müze olunca, Alman devleti yeni kin ve nefret tohumları mı ekmiş oldu! Orada her yıl yapılan anmalar kin ve nefreti mi geliştiriyor? Oradaki törenlere katılınca, bu söylediğinizi hatırlayıp utanmayacak mısınız?

Niyetinizi, amellerinizle örtemezsiniz.

Artık Alevilerin içindeki “Ergenekon”, MİT, it ayağı tekrar masaya yatırılmalıdır.

Uzağı bir kenara bırakarak, Sivas“tan başlanmalıdır.

Gazi, basına bir çok yönleriyle yansıdı.

Önce küfredip, sonrada gece yarısı darbesiyle “hizaya gelin” denince, küfrettiklerinin kapısında el pence duran Alevi örgütlerinin yöneticilerinin ilişkileri gözden geçirilmelidir.

Eski başkanlarının MİT“le çalıştığını her yerde dile getirip bunla övünenlerin Alevi Dergahlarına yönetici olmasından utanılmalı, kaldıysa düşkünlük olayı hayata geçirilmelidir

Hiç tartışmasız Aleviler içindeki bu engerek”onları kusmalıdırlar.

Gocunmamalıdır…

Kendimizle yüzleşme zamanı geldi…

Bu utanç resmini haketmiyoruz.

Ayıptır, günahtır…
Sözü Mahzuni“ye verelim:
Bir elinde kadeh var nerden gelirsin canım
İçip de ağlamayı derman bilirsin canım
Dünya fani bahçedir bir gün ölürsün canım
Adam olamadın gittin zevzek
Beni bilemedin gittin zevzek

Yürü be yürü insan değilsin
Kendini bilmeyen canım eli ne bilsin
Halk“ı hak“ı ne bilsin

Hele bak şu aynaya yüzün yüze benzer mi
Ta sabahtan uyumuş gözün göze benzer mi
Vay o boyun devrilsin özün bize benzer mi
Adam olamadın gitti zevzek
Beni bilemedin gitti zevzek

Yürü be yürü insan değilsin
Kendini bilmeyen canım eli ne bilsin
Halk“ı Hakk“ı Ne Bilsin

Mahzuni bu halinle nereye vardın canım
Sen bu ele gelmeden nerde yatardın canım
Belinde barabellom kimi kurtardın canım
Adam olamadın gitti zevzek
Beni bilemedin gitti zevzek

Yürü be yürü insan değilsin
Kendini bilmeyen canım eli ne bilsin
Halk“ı Hakk“ı Ne Bilsin

AŞIK MAHZUNİ ŞERİF

2010