Ana Sayfa Blog Sayfa 135

Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi Evi

Yol cümleden Ulu’dur. Hz. Ali

Alevi inancının temel kurumlarını ortadan kaldıran 1925 tarihli Tekke, Zaviye ve Türbelerin kapatılmasına ilişkin kanunu Alevi kurumları neden gündemleştirmiyor. Alevi inanç merkezlerini ve dini liderlerini hedef alan bu yasa halen işletiliyorken, Alevilerin bunu konuşmuyor olması dikkat çekici değil mi!

Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı’nın internet sayfasında Tekke, Zaviye ve Türbelerin kapatılmasına ilişkin başlıkta şunlar notlanmış:

“Osmanlı döneminde tekkeler, gitgide, çalışmaksızın tevekkül felsefesini işleyen yerler haline dönüşmüştü; halbuki insanları daha yaşarken dünyadan uzaklaştırıp onları uhrevî âleme çekmek, çağdaş yaşam ile bağdaşamazdı.

Toplum yeni bir enerjiye, yeni bir atılıma gereksinim gösteriyor; çağdaş yaşam, insanları çalışmaya, bu çalışmanın yaşarken ödülünü almaya çağırıyordu. Türbeler ise türbedarlar eliyle ölmüş kişilerin manevî varlığından çıkar sağlamaya çalışılan, çalışmaksızın onlardan medet umulan odaklar haline getirilmişti. Ayrıca tekke ve zaviyelerin başında bulunanlar siyasal amaçlarla ve çoğu kez dini siyasete âlet ederek masum vatandaşları suça yöneltiyorlardı.

Türkiye Cumhuriyeti artık, şeyhler, dervişler ve müritler memleketi olamazdı. İşte 30 Kasım 1925’te kabul edilen bir yasayla tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı; türbedarlıklar ile şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik vb. birtakım unvanlar kaldırıldı.”

Alevi inancını hedef alan yasalar kapsamında dergahlar, ocaklar ve Bektaşi tekkeleri kapatıldı. Alevi dini önderleri inançlarının gereklerini yerine getirdikleri için baskıya, katliama maruz kaldı. Dergahlardan bazıları müzeye -Hacı Bektaşi Veli Dergahı gibi- bazıları da ticari işletme statüsünde tekrar Alevi derneklerine kiralanarak (90’lı yıllardan sonra) -Karaca Ahmet Dergahı gibi- bazıları da üstüne AK Parti  il binaları inşa edilerek -Karaağaç Tekkesi gibi- hiçleştirildi.

Ulaşılmaz sığınaklar olarak yıllarca Aleviliğe kucak açmış olan yerleşim yerleri viraneye döndü. Alevi yerleşim merkezi diyebileceğimiz ve nüfusun çoğunlukta olduğu tek il olarak Dersim kaldı. Pir, Ocak, Dergah, Tekke terk edildi. Yıllar unutturdu. Devlet unutulması için her şeyi yaptı. Tüm kurum ve kuruluşlarıyla tam bir Alevileri bitirme operasyonu yaşattı. Bilinçleri, bilgileri kirletti.

Şimdi okuyoruz; Türkiye Cumhuriyeti’nin yarım yüzyıllık iktidar yüzü Süleyman Demirel, “İzzetin Doğan’a Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi Vakfı’nı (CEM Vakfı) biz kurdurduk” demiş. Gizli ödenekten Çiller döneminde Ali Doğan ve İzzetin Doğan’a aktarılan parayla Ali Doğan öncülüğünde Ankara Dikmen’deki Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı, CEM Vakfı’nın açıklamasına göre de kendilerine aktarılan parayla da İstanbul Kartal Cemevi kurulmuştur.

Alevi ibadet merkezleri olan Dergahlar, Ocaklar, Tekkeler yasaklıyken Özal’la başlayıp, Demirel ile devam eden kuruluş itibariyle Türk-İslam merkezli olan devletin Alevilere cemevi adı altında oluşumlara gitmesinin önünü açması, teşvik etmesi düşündürücü değil midir?

Alevi tarihinde, cemevi diye bir kurum var mıdır? İlk kez ne zaman kullanılmıştır? İzzetin Doğan’ın Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi Vakfı (CEM Vakfı) kurulmadan önce yada Alevi literatüründe olmayan bir kurum nasıl Alevilerin temel inanç merkezi haline geldi?

İtirazsız gündemimize giren ve benimde kaç kez imzaladığım “Cemevleri yasal statüye kavuşturulmalıdır” kampanyaları neden dergahlarımız, ocaklarımız ve tekkelerimizin açılması Alevi toplumuna iade edilmesi üzerinden gitmemekte?

Neden dergahlar değil de, 1990 sonrası devlet aracılığıyla Türk-İslam sentezine benzeştirilmiş, onun bir kültür merkezi gibi şekillendirilen, içeriği de buna uygun biçimlendirilen cemevi etrafında Alevilik kabul görür bir noktaya çekilmektedir.

Soruları uzatmak mümkün. Fakat görünen o ki; Türk-İslam sentezinin Alevi merkezi olarak belirlediği mekan bizlerin şimdilerde kendi ellerimizle kurduğumuz cemevleri olmaktadır. Kimilerimiz safça “İşte eskiden köylerde cem hangi evde yapılacak diye sorulurmuş. Cemin yapılacağı ev için cemevi denirmiş. Cemevi de oradan gelmektedir” demektedir. Tabii Alevilerin hepsi Türk olunca böyle bir konuşmanın geçmiş olabileceğini kabul edelim. Peki tek kelime Türkçe bilmeyen Kürt Alevileri bunu nasıl dillendirmişlerdir? Kürtlerin Kart Kurt’undan Kürt çıkaranlar, 1990 sonrasında da Alevilere mekan ararken Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi Vakfı aracılığıyla cemevini yaratmışlardır.

Bu Türk-İslamcı asimilasyona karşı dergahların, ocakların yeniden kimlikleriyle buluşması gerekmektedir. Aleviliğin kendisini gelecek nesillere aktarabilmesi dergahların, ocakların etrafında pirlik kurumunun korunmasıyla mümkün olacaktır. Kürt Alevilerin temel dayanağı topraklarındaki eski ve yeni kurulacak dergahlar, ocaklardır. Başka hiçbir kurum Kürt Aleviliğinin temsili olamaz.

Bu fırtına nereden kopuyor? BAHOZ

Bir on yıl oldu sanıyorum, şerefsiz “şerefname”nin yazılışının 500. yıllı “muhteşem” bir kokteylle kutlanıyordu. Köklerdeki ihanetin, işbirlikçiliğin modern Kürt hereketinde meşrulaştırıldığı, meşruluk zemininde teorik söylemlerin itibar görmeye başladığı o zamanlarda notlamıştım; “Kürt gericiliğinin renkleri köklerindedir” diye. Kökleri Şeyh İdris-i Bitlisi’ye uzanan ve günümüze kadar bölgede yaşanmış acıların ortağı olan Kürt işbirlikçiliğinin yaratmış olduğu siyasal bakış, sorunları ve durumları değerlendirme kültrürü ve onun üzerinden sorunlara yaklaşım ve çözüm üretme tarzı, bir gelenek, bir bakış açısı egemenliği yaratmış bulunuyor. Uykudaki uzun yıllar, bu bakış açısının gölgesinde ve “cumhuriyetle” birlikte yeni eklentileriyle gelişerek günümüze kadar geldi.

Karşıt gibi duran fakat birbirini besleyen cumhuriyet ve Şeyh İdris-i Bitlisi, Kürtlüğü tek renklilik, farklılıkları dışlama, onların varlıklarını yadsıma ve ancak kendisine benzeşmesiyle “kabul” görmüşlük biçiminde yol almaya devam etmekte. “Cumhuriyet” tarihine bakıldığında tek dil, tek din ve tek ırk üzerinden yürütülen çalışma, bu cepheden de hakiki Kürt arama ve Kürtlüğün “esasları”nı örgütleme biçiminde yol almıştır. 1984 kırılması ve modern değişim sürecini içine sindirmeyen iki kesim vardır ki, bunlardan birincisi “cumhuriyet” geleneği, diğeri ise içerden kendisini sürekli yenileyerek örgütleyen İdris-i Bitlisi kafasıdır. Günümüzde bu kafa kendisini ciddi bir şekilde hissettirir olmuştur.

Özellikle Kürtlerin değişik inançlarından Alevililik, Ezidilik ve Hırıstiyanlığın hedef tahtasına oturtulduğu bu bakış açısı Ebusuhud Efendi’lerinden kalma fetvaların cağımızın mdoern asimilasyon yöntemleriyle sonuçlandırılması çalışmasından başkaca bir şey hatırlatmıyor bana. Çok mu abartıyorum, hakısızlık mı yapıyorum! Hayır!

Kafasında “Kürdün” nasıl, kim olacağının resmini çizmeye çalışan ve çizdiği resimde tek renkli bir “tokat” kullanan kafa, ihanetin kendisini örgütlemesinden başkaca bir şey değildir. Senaryo yazanların kendilerinden yola çıkarak ürettikleri ve hayatlarının bir parçası olduğunu iddia ettikleri “film”in ana temasına otururtulan “kurtarılma” hikayesine mevzu olanlar -nedense her zaman Tunceliler kurtarılması gerekenilenler oluyor- hep “yoldan çıkmış” “zındık”lar oluyorlar.

Yüzyılların kültür mirası olan Alevi kültürünü görmezden gelen, onu dışlayan ve sahip çıkmayarak Kürt kültürünü tef çalmaktan ibaretmiş gibi göstermeye çalışan kafa kimin kafası olabilir? Özellikle sanat ve edebiyat alanında yıllarca üretmiş olan Sivas, Maraş, Adıyaman, Malatya, Kayseri ve Tunceli bölgelerinin kültürel mirasını dışlamış olmak ve sahip çıkmamak neyle izah edilebilir? “Bunlar doğru dürüst Kürtçe bilmiyorlar” diyerek “Hakiki Kürt” kategorisine almamak neyin ürünü? “Halkımızın genelekleri ve göreneklerine saygı duymak gerekir” denilerek Şeyh İdris-i Bitlisi taifesine kapılar sonuna kadar açılırken, diğer inançlara mensup Kürtlerin sosyal ve kültürel ilişkilerini asimilasyona, yozlaşmayla açıklamaya çalışmanın başka bir nedeni var mı?

Diyeceksiniz “bunların BAHOZ-Fırtına” ile ilgisi ne? Aslında bir filmle hiç ilgisi yok. Belki bir siyasi bakış açısıyla, bir duruşla ilgili. Daha öncede aynı yerde duran bir bakışla ilgili… Bahoz’a benzer bir hikayeyi konu alan bir film izlemiştik, yıllar önceydi. Fransa’nın Marsilya Sahillerinde kurtarılmayı bekleyen “Tuncelili”nin hikayesini konu edinmişti. Bu piyasada iş yapacak bir konu. Bundan hareketle film hakkında filmin geneli üzerinden söylenecek ilk şey, bu film piyasa’sının filmidir.

Filmi izlerken edenmiş olduğum bu genel ruh halimin dışına sıyrılıp bakarsak; kısıtlı olanaklarla ortaya çıkarılmış başarılı bir çalışma demek mümkün. Konu hassas bir süreci de ele almakta. Taraflar memnun edilmeye çalışılmış ve şimşekleri çekmemeye de özen göstermiş. Bıçak sırtında yol alınmış.

Film, iki taraf arasındaki farklı bakış açılarını ortya koymaya çalıştığını iddia ederken, ne kadar eleştiri içeriyorsa o kadar da özeleştiri yapan kareleri aralara serpiştirerek “insaflıyım” diyor. Fakat bilen biliyorki; üçüncü “görünmeyen” bir tarafın ince eleştirilerini de ustaca yerleştiriyor karelere. (Kürt bilmiyor demesinler notu:-)

Oyuncuların performansları zaten tartışmasız bir biçimde hissediliyor. Karakterler güzel seçilmiş. Bir kaç abartı-görsel nahoşluk dışında, oyuncular rollerin hakkını vermiş.

Araya serpiştirilen espiriler, filmi gergin seyretmenin önüne geçiyor, “yatay geçiş”ler yaptırıyor.

Gelelim şapka devrimine: Filmde dikkatimi çeken sahnelerden biri de, devrimci yapı içinde onaylanmayan bir ilişkinin iki tarafı olan Ali ile Helin’in sevişme sonrası görüntüleri… Karede aklımda kalanlar, Ali ile Helin’in sevişme sonrasında yatakta uzanır halleri… Bu sahnenin son karesindeyse kız çıplak bir halde kalkıyor ve üzerine bir ceket giyiyor. Sanat yönetmenine sormak isterdim; neden zaten anlaşılmış bir karenin gereksiz bir ayrıntısını ekrana vermiş? Bu kare ile Kürtlerde çıplaklık devrimi mi yapıyor, yoksa “aydınlarımızdaki” aşağılık kompleksine, tatminkar bir araç mı oluyor bilinmez ama şapka devrimi kadar etkili bir çarpıklık!

“Heval”, sanatı, iklimce giydirilen poşuyu “cumhuriyet zihinlilerin” soymasıyla yapmak mümkün mü?

Tanrı, bu kimin k(ayıbı)?

Kadının gözlerinde kendisini gören adam başını öne eğdi ve “gitmeli misin?” diyen sesi duyuldu kadının. Kadının adı: Asiye. Asiye, Allah’ının kulu. Şemsiye gibi üstlerini hep sarmış olan çınar duydu, gök ve yer duydu. O çınar ki; yüzlerce aşka tanıklık etmişti. Gövdesinde bir nişan gibi taşıyordu çakılarla kazılmış isimleri. Genç adam mahcup “gitmemeli miyim?” diyebildi. Adamın adı: Sergey. Sergey, Tanrı’sının kulu… Sergey’in eli kızın yanaklarından akan gözyaşlarına değdi…

Yaşlı adam Asiye’nin babası. Allah’ının kulu, ölü karısı, hala yavuklusu kalbinde… Hiç üzmeyecekti kızını. Sözü vardı, aynı çınar altında aşkını mühürlediği çocuklarının anasına. O ayrılalı -dünyadan göçeli- beri, hiç bu kadar kendisini yalnız hissetmemişti. O da dokundu kızının gözyaşlarına; “bizde saklansın Sergey bir süre; fırtına dininceye kadar.” dedi.

Asiye “Ayrılığa yazılmamışız” dedi.

Sergey “Aşkım” dedi.

Kapı çaldı. “Bismillah” dedi yaşlı adam. Allah, savaşlarda hep güçlüden, hep silaha sahiplerden yanaydı! Oğlan arka odalardan birine saklandı. Kız kapıyı açtı. İçeri hiddetle girenlerden yüzünde bıçak yarası olan, kıza tüm gücüyle bir tokat attı. “Orospu, nerede o Sırp Piçi” dedi. Kızın çığlını duyan Sergey yerinden fırladı, ön odaya girdiğinde -girince- iki kişi tarafından kolları sımsıkı tutuldu, yere yatırıldı…

Gözleri son kez sevdiğin gözlerine değdi. Dört kurşun patladı -o küçücük odada-; ikisi göğsüne, biri başına isabet ettiğinde, aşkla okşanan saçlarından aşağıya kanlar aktı. Dördüncü kurşun yaşlı adamın dizinde korkunç bir ağrı bıraktı…

Kızın binlerce kez tekrar tekrar duyulacak olan korkunç çığlığı -küçük odadan çıkıp- Bosna’da yankılandı: “Sergeyyyyyyyyyyy aşkımmmm”

Zamanın Doğu Almanya’sından, Çek Cumhuriyeti, Slovakya’dan geçip Ukrayna içlerinde ilerlerken Blacki arabayı sarp bir yamaca çektiğinde onun gözlerinde de Sergey’in yaşlarından vardı. … Bad Salzuflen’de herkes ona “Blacki” diyordu. Üstünde Slovenya pasaportu olmasına rağmen, biliyorduk ki; o Sırbistanlıydı. Çok dil biliyordu; Almancaya, İngilizceye, Rusçaya anadili kadar hakimdi. Birlikte çıktığımız Rusya gezisi sırasında asıl adının Sergey olduğunu öğrendim. Bosna’da sevgilisinin evinde öldürülen Sergey’in dayısı idi. Ve anlattı:

Almanya’nın Köln kentinde otel işletmeciliği yaparken, Doğu Blokundaki değişime paralel birikimlerini Sırbistan’da değerlendirmek için memleketine gitmiş. Özelleştirmeden, siyasette aktif olan kardeşinin yardımıyla iki fabrika satın almış. Yugoslavya’daki gergin ortam içinde işler kötüleşmeye ve durma noktasına gelmiş. Kapılara kilit vurulmuş. İşte bu arada Bosna’dan yeğeni Sergey’in haberi; cenazesi gelmiş.

Hitler faşizmine karşı savaşmış eski bir partizan olan babaları aileyi toplamış, aileden birinin Bosna’daki savaşta yer almak üzere karar vermesini istemiş; “Herkes fikrini söyledi. Gözler benim üstümdeydi; Sergey benim adımı taşıyordu. Ve ailede askeri eğitim almış tek kişi bendim. Bildim ki benden karar vermemi istiyorlar. Diğer gün yola çıktığımda, babamın madalyası avucumdaydı.”

Bosna’da bir yıl savaşta kalmıştı Blacki: “Bizim aramızda olduğu tespit edilenlerin aileleri feci şekilde öldürülüyordu. Akarsuyun yukarısında onlar, aşağısında da biz vardık. Onlar öldürdüklerini sallara bağlayarak aşağıya bizim görmemiz için dereye bırakıyorlardı. Karınları deşilmiş kadınlar, çocuklar, başları gövdesinden ayrılmış insanlar gördüm. Eşlerini, çocuklarının cenazesini görüp delirenlere, intihar edenlere ve vahşeti kendilerine amaç edinenlere şahit oldum. Sadece karşıdakilerin yaptıklarına değil, bizim yaptıklarımıza şahit oldum. Ne kadar nefretle dolduğumu ve insanlığımızı kaybettiğimizi fark ettiğimde ise silahımın namlusunu ateşlemiştim.

Dürbünlü ve uzun namlulu silahımla, hakim bir tepeden Müslüman bir köyü izliyordum. Yaşlı bir kadın gördüm. Bir evden çıkıp çok yavaş adımlarla karşıdaki eve doğru ilerliyordu. Arkasında bir taş vardı oraya nişan aldım ve bir kurşun sıktım. Neden sıktım bilmiyorum. Mermiyi kadına değil taşa sıktım. Kadın beklenmedik bir hızla karşı eve girdi. Düşündüm; şimdi bu kadın tanrının bir lütfü olarak kurtulduğunu, ona sıktığımı ama vuramadığımı sanıyor. Kaç dua etmiştir kim bilir! Belki de adaklar adayacak tanrısına yarın, öbür gün. Onun orada canını almayan bendim ve ben tanrı değildim…”

Oradan ayrılıp Sırbistan’a eve geldiğimde birahanelerde aylaklar, asalaklar kahramanlık hikayeleri anlatıyorlardı. Sergeyimiz gibi binlerce genç ölüme giderken, kendine vatansever diyen salaklar sürüsü, benim bilmediğim “zaferlere” -aslında kendi ölümlerine- kadeh kaldırıyorlardı.”

Dönüşünden sonra Bosna’daki kahramanlara kadeh kaldırmasını isteyen biriyle yaşadıkları tartışma sonrasında, mahkemelik olan Sergey’e, 9 ay hapis cezası verilir. “Babam bu ülke için savaştı, ben bu ülke için savaştım. Bedel ödedim. Kahraman olacaklarsa kendileri gitsin. Hiç oraları görmemiş, yaşamamış belki de hiç uğramamışlar benim adıma ahkam kesemezlerdi. Bunu kabul edemezdim. Doğru suç olamazdı. Lanet olsun dedim ve çıktım.”

Ve o çok iyi bildiği yere, Almanya’ya, eski Yugoslavya’nın parçası olan Slovenya pasaportuyla gelmişti. Aklını ve yüreğini evinde, sevgilisinde bırakarak… …

Şimdilerde bizim ülkemiz anlatılan kahramanlık hikayeleri ve geride bıraktığımız yıllar bana Sergey’lerin hikayesini anımsattı. Hani “bizde saklansın Sergey bir süre; fırtına dininceye kadar.” diyen Asiye’nin babasının iyimserliğini, intikam almak için yola çıkan Sergey’i ve sokaktaki serseri kahramanlar topluluğunu…

Temennim odur ki; aynı yolda bizi yürütmek isteyen savaş çığırtkanları, kahramanlık heveslisi serseriler, bu topraklarda bir akıl tutulması yaşatmaz .Her ne kadar akıl tutulması yaşatacaklarmış gibi görünse de, bizim topraklarda Asiyeler ve Sergeyler kazanır…

Nasıl bir devlet?

Alevilerin kutsal aylarından olan Muharem ayındayız, gün geçmiyor ki “Devletin” yeni gündem saptırma polemiğine madur kalmayalım. Doğuracağınız çocuktan iş hayatınıza ve yaşam hakkınızı kendi belirlemiş olduğu kalıba sıkıştırmaya çalışan bir devlet.
Aleviler Türkiye Cumhuriyetinin en aydın yüzüdür; ağaca ormana, kuşa kurda, börtü böceğe” yaratılanı severim yaratandan ötürü” şiarı ile her şeye saygı duyan bir inançtır.
Yas-ı Matemde bir karıncayı bile incitmemeye özen gösteren Aleviler, devletin “ ötenazi” adı altında yumuşatılarak yapılacak olan katliam yasasıyla Kerbeladan bu yana zihniyetin değişmediğini şeklin sadece kalıp değiştirdiğinin göstergesidir.

Diğer Ülkelere bakacak olursak; Ötenazi, genellikle iki ana kategoriye ayrılır: aktif ve pasif ötenazi. Pasif ötenazi genelde birçok ülkede, farklı koşullar altında yasalken, aktif ötenazi çoğu ülkede yasaktır. Ötenazi başlığı altında tartışılan hekim destekli intihar genel olarak yasa dışı olmakla birlikte insanlığa aykırı kabul edilemez bir yasadır!

AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler, açıklamasında kuduz riski taşıyan hayvanlara ötenazi uygulamasını gündeme getirirken; bu uygulamanın, etik dini ve yasal boyutlarını göz ardı ermesi şaşırtıcı değildir!
Dünyada tedavi edilemez hastalıklara sahip olması, dayanılamaz acılar çekmesi, yaşam kalitesinin çok düşük olması durumunda tercih edilirken, Ülkemizde barınakların yetersizliğinden, kontrolsüz “ hayvan ticareti “ vs. bu sorunlardan nasıl yasal olarak çözüm üretiriz yerine, nasıl yok ederizin tartışılmaya sunulması, vicdan sahibi olan insanlarımızı Yas-ı Matemde derinden üzmüştür.
Bireyin kendini konuşarak ifade edemeyen canlıların yaşamına son vermek amacıyla yapılan tıbbi katliyama “ hayır” demek için Millet Vekillerine çağrımızdır!
Meclise git hayır oyunu kullan…

Ali İsmail Korkmaz ve Gezi Parkı

2

Ali İsmail Korkmaz, Gezi Parkı protestoları sırasında Eskişehir’de uğradığı saldırı sonucu hayatını kaybetmesinin 11. yılında, anısını yaşatmaya ve bu olayın ardından gelen adalet arayışını sürdürmeye devam ediyoruz. Ali İsmail’in hikayesi, Türkiye’de özgürlük, demokrasi ve adalet mücadelesinin sembollerinden biri haline geldi.

11 Yıllık Adalet Mücadelesi
2013 yılında Gezi Parkı protestoları sırasında polisin ve sivil kişilerin saldırısına uğrayan Ali İsmail, henüz 19 yaşındaydı. Bir grup tarafından feci şekilde dövülmesinin ardından, 38 gün komada kaldıktan sonra 10 Temmuz 2013’te hayatını kaybetti. Bu trajik olay, Türkiye’de büyük bir infial yarattı ve toplumda geniş yankı buldu.

Adalet Arayışı ve Dava Süreci
Ali İsmail Korkmaz’ın ölümüyle ilgili dava süreci, başından itibaren büyük tartışmalar ve tepkilerle karşılandı. 2014 yılında başlayan dava, toplumda adaletin sağlanması konusundaki inancı derinden sarsan bir dizi hukuki belirsizlik ve adaletsizlikle karşı karşıya kaldı. Saldırganların bir kısmı çeşitli hapis cezalarına çarptırılırken, cezaların hafifliği ve sürecin uzaması kamuoyunda büyük tepki çekti.

Unutulmaz Bir Acı
Ali İsmail’in ölümü, sadece ailesi ve yakın çevresi için değil, Türkiye’de demokrasi, özgürlük ve insan hakları mücadelesi veren herkes için bir dönüm noktası oldu. Onun adına kurulan Ali İsmail Korkmaz Vakfı (ALİKEV), gençlerin eğitimine destek vererek ve toplumsal farkındalık projeleri yürüterek Ali İsmail’in adını yaşatmaya devam ediyor. Vakfın çalışmaları, onun hayal ettiği barış ve özgürlük dolu bir dünya için atılan adımlar olarak görülüyor.

Gezi Parkı’nın Anlamı
Gezi Parkı protestoları, Türkiye’de ifade özgürlüğü, çevre bilinci ve demokratik hakların savunulması adına önemli bir hareket olarak tarihe geçti. Ali İsmail Korkmaz’ın hikayesi, bu hareketin en acı ve en anlamlı sembollerinden biri olmaya devam ediyor. Bugün, onun anısını yaşatmak ve benzeri trajedilerin bir daha yaşanmaması için adalet arayışını sürdürmek, hepimizin sorumluluğu.

Ali İsmail Korkmaz’ın 11. ölüm yıl dönümünde, onun ve tüm Gezi şehitlerinin anısını yaşatmak için bir kez daha adalet ve demokrasi mücadelesinin önemini hatırlamalıyız. Adaletin yerini bulması ve bu tür olayların tekrar yaşanmaması için toplum olarak duyarlılığımızı ve mücadelemizi sürdürmeliyiz. Ali İsmail’in hayali olan daha adil, özgür ve barış dolu bir Türkiye için birlikte çalışmaya devam etmeliyiz.

“Sizler özgürlüğün doyumsuz tohumları gibi düştünüz toprağa.
Bire bin verdi başaklarınız.
Kaldırın yattığınız yerden başınızı,kaldırın bakın,
bıraktığınız yerden yürüyor yoldaşlarınız.”
Saygılarımla…

Aşk olsun Hüseyin gibi duranlara

Muharrem matemini geride bırakan Aleviler, aşure aşlarının pişirmeye, dağıtmaya başladılar. Alevi Kurumları Üst Koordinasyonu’nun çağrısına istinaden aşureler bu yıl Ankara’da katledilenlere adandı. Lokmalar onlarının hürmetine, pişirilip, dağıtıldı. Türkiye’nin dört bir yanında Aleviler Ankara’daki katliamı lanetleyerek, Hüseyin için akıttıkları gözyaşlarını bu yıl Şengal, Kobani, Diyarbakır, Suruç ve Ankara şehitleri için dökülen yaşlarla yıkadı. Gülbanklar, nefesler ve deyişler Kerbela meydanındaki gibi huşuyla dile geldi. Aleviler beklide uzun yıllardır unuttukları kendileri olma özlemini ilk kez bu kadar derinden yaşadı, yaşattı ve Kerbela onların gözlerini bir kez daha açtı.

Şimdi birileri kalkıp diyor ki, “Kerbela’da Hüseyin, Yezit’in teklifini kabul etseydi ne olurdu?” Şimdi birileri gidip bazı sofralarda oturuyorlar ya! “Yani ne oldu” diyorlar?

Yezit neyi teklif etmişti Hüseyin’e? “Davandan dön” demişti, “sana Şam valiliğini bırakcam” demişti, “sana iktidar, servet verecem” demişti. İşte Hz. Hüseyin bu iktidarı, bu serveti elinin tersiyle iterek, kimin mirasına sahip çıktı! Atasının mirasına, babasının mirasına sahip çıktı. Çünkü Hz. Ali buyurmuşlardır ki; “Haksızlığa boyun eğmeyin, çünkü hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz  demişti. İşte bugün bu topluluğun onuru hasiyeti ve şerefi o gün Kerbela’da dimdik bir şekilde o ordulara karşı durdu.

Kerbela’ya davetiye çıkaranlar kimlerdi. “Buyur gel, biz senin aile efradının yanındayız, seni bu zalimlere karşı koruruz” diyenler kimlerdi? Küfeliler. Küfeliler ne dediler “Buyur gel efendim dediler, biz seni burada koruruz” dediler. Sonra ne yaptılar iktidar için, saltanat için ve en kötüsü korkudan, korktuklarını iddia ettiler, zalimlerden korktuklarını iddia edip Hz. Hüseyin’i Kerbela’da yalnız bıraktılar. Peki, ne oldu Hüseyin’in başını bedeninden ayırdılar Şam’a ziyafet için gönderdiler. Bunun sorumlularından bir tanesi de o Küfe’deki zihniyettir. O ihanetçilerin içimize saldıkları korkudur.

Hüseyin o küfenin ihanetini ve korkusunu da yenen bir zaferin sahibidir.

O ne güzel, ne kutlu bir kadındır ki; Hz. Zeynep Kerbela’da yaşananları bir bir başı dik bir şekilde ve o Yezit’in kendi suratına karşı diklenerek, bütün dünyaya ve bugün bize aktaran kişidir.  Kerbela’da neyin yaşandığını bize aktaran kahraman Hz. Zeynep’in kendisidir.

Ve bizi bugün Küfelilerden ayıran en temel nokta nedir? Kerbela’da bizler Hz. Hüseyin ile birlikte, onu yalnız bırakmayanların, kısacası Hüseyin bendesinin parçasıyız. Kendimiz biz öyle kabul ederiz. Peki, Küfeliler kimdir? İhanet edenlerdir. Zeynep’in lanetiyle lanetli olanlardır. Ve Zeynep onlar için öyle bir lanet okumuştur ki; “kendiniz dövün, bedeninizde kan kalmayıncaya kadar dövün”. “Çünkü siz öyle bir ihanet ettiniz ki, bu topluma böyle bir acı yaşattırdınız” demiştir. Onun içindir ki; biz TV ekranlarında bazılarının Hz. Hüseyin aşkıyla kendilerini dövdüklerini düşünürüz. Hüseyin’in aşkıyla değil, Zeynep’in lanetiyle kendilerini döverler. Biz kendimizi dövmeyiz, neden dövmeyiz, çünkü biz Hz. Hüseyin ile o meydanda olduğumuza inanırız.

Kerbela’da Hüseyin, Hüseyin evlatları katledildikten sonra ne yapıldı. Kadınlarımız, çocuklarımız çıplak develerle bindirilerek şama götürüldüler. Köle pazarlarına götürüldüler. Bize bunu yaşattılar.

Peki, bu resim bugün bizden çok mu uzak. Daha dün Şengal’de ne yaptılar! Şengal’de, Yezit zihniyetinin evlatları, onun mirasçıları, erkeklerin, yaşlıların, çocukların kafalarını kesip, esir aldıkları kadınları köle pazarında satılar. Bu zihniyetin o zihniyetten farkı neydi? Demek ki, nasıl ki, mazlumla zalimin savaşı binlerce yıldır devam ediyor ise zalimlerinde miracıları var, mazlumlarında mirasçıları var. Hainlerinde…

Biz her Kerbela’yı yad edişimizde mazlumun mirasçıları olduğumuzu tekrar tekrar dile getirmek ve hatırlamak isteriz. Onun için o acıyı en derinden yaşarız. Bizler kerbelada mazlumu anar iken zalime de lanet okuruz. Bin kere lanet olsun onlara.

Şengal’den koptuk Kobani’ye geldik. Hiçbir fark gözetmeksizin ne Müslüman, ne Alevi, ne Ezidi, ne Hirsitiyan nede başka bir inançtan, fark gözetmeksizin insanların kafasını kesip, kestikleri kafalar üzerinden medya aracılığıyla, utanmadan sıkılmadan bunları gözümüzün içine sokanlar, günümüzün dünyasında yaşıyorlar.

Onları kimler besliyor; bu topraklarda, bizin bu topraklarda, bizim vergilerimiz, bizim emeklerimiz üzerinden, biz çocuklarımıza gelecek bir refah için, birlik beraberlik için, birlikte yaşama kültürü, edebi, erkânı için burada çabalanırken, bizim verdiğimiz paralarla, bizim devletimizin içi silah dolu tırları sınırlarda yakalanıyor. O canilere, o katillere bizim sınırlarımızdan silah gönderiyorlar. Niycin gönderiyorlar, daha çok kafa kesinler diye. Niycin gönderiyorlar; orada Kürtler öldürülsün diye, Niycin gönderiyorlar; orada Aleviler öldürülsün diye. Niycin gönderiyorlar orada Hıristiyanlar öldürülsün diye. Bizleri öldürmek üzerine bir siyaset üretiyorlar. Sonrada bize “sessiz olun” diyorlar. “Sesinizi yükseltmeyin” diyorlar. “Sesinizi yükselttiğiniz zaman biz size zulmün en derinini yaşatırız” diyorlar.

Vay kako, Sivas’tan, Maraş’tan kaçtık. Dedik büyük şehirlere gidelim. Gittik İstanbul’a, İzmir’e, Hatay’a, Eskişehir’e… Bizi burada da öldürdüler. Bizim peşimizi bırakmadılar. Hz. Hüseyin çok mu savaşmak istiyordu? Hayır. Savaşmamak için Mekke’yi, Medine’yi, Küfe’yi yol edindi. Ama zalimler buna fırsat ve aman vermediler. Onun için Suruç’daki, Ankara’daki katliam bizlere yönelik bir katliamdır. Ardımızı bırakmayan Yezit’in katliamıdır.

Gezi olayları olduğu zaman güya havaya kurşun sıkıyorlardı. Havaya sıkılan kurşunlarla altı tane Alevi çocuğu öldürdüler. Elma mı, portakal mı seçiyor bu eller! Hepsi bizi seçiyorlar. Mazlumu seçiyorlar.

Gezi’ye değinilmeden geçemeyiz. Biz hep gençlerimizden şikâyetçiyiz. “Cemevine gelmiyorlar, kendi kültürlerini öğrenmiyorlar, bunlara inancımızı nasıl öğreteceğiz” diye hayıflanırız. Alevilik öğretilmez, Alevilik hissedilir. Eğer Hüseyin’in acısını hissediyor isek biz Aleviliğimizi hissederiz. Ve Alevileşiriz. Bizim çocuklarımız Gezi’de “dört tane ağaç kesiliyor” diye kıyameti kopardılar. Geziye Alevi örgütlerimi çağırdı, sol örgütler mi çağırdı, Kürt örgütlerimi çağırdı da bizim gençler Gezi’ye çıktılar. Hayır. Dört ağaç kesiliyor diye bizim çocuklarımız, bizim gençlerimiz kıyameti kopardılar. Çünkü o dört ağaç dediğimiz bizim ziyaretimizdir. Bizim kutsalımızdır. Siz o ağacın nefesini keserseniz, bizim nefesimizi kesersiniz. Çok büyük mü bir tesadüftü Alevi çocuklarının da Suruç’a gitmesi? Neden Alevi çocukları da Suruç’taydılar çünkü orada Mazlumlar katlediliyordu. Orada yerle bir edilmiş bir kent vardı. Oradaki çocuklara yardım götürüyorlardı, oyuncak götürüyorlardı. Yardım etmesini bizim çocuklarımız iyi bilirler. Kimsenin bizim çocuklara bunu öğretmesi gerekmiyor. Barış diyorlar değil mi? Barışı biz biliriz. Barışı biz severiz. Dervişleri, evliyaları güvercin donunda diyardan diyara gezdiririz. Ve biz barış için Ankara’ya da gideriz.

İşte orada katledilenlerin içinde bizimde olmamızın sebebi, bizim onların acısını hissediyor ve biliyor olmamızdan kaynaklanıyor. Bunun için bize kimsenin terbiye vermesi gerekmiyor, kimsenin bize bir şey anlatması gerekmiyor, işte Alevilik böylesine güzel bir şeydir. Onun için biz başı dik bir şekilde, ardımızda Hüseyin’in direniş, mazlumdan yana olan tavrı ile çocuklarımızla birlikte haksızlıklara karşı direnmeye devam edeceğiz. Nerede bir haksızlık var ise ona karşı bedenimiz dâhil her şeyimizi siper edeceğiz.

Hak ile hakikat makamında buluşmuş olanların kervanındaki yerimizi alacağız. Aşk olsun Hüseyin gibi duranlara, aşk olsun onun bendesinden gelip, soframıza mihman olanlara.

12.11.2015

Sesiz bir direnişin çığlığıdır Kerbela!

Alevilerin kutsal aylarından olan Muharrem Yas-ı Matem ayındayız. Peki nedir Kerbela? 680 yılında başlayıp günümüze kadar gelmiş mazlumun hak arayışı, zalime boyun eğmeyişidir. Kalû beladan beri tarafını her daim haktan ve mazlumdan yana sergilemiştir Aleviler. Hz. Muhammed Mustafa’nın torunu Hz. Hüseyin ve akrabalarının aralarında bulunduğu 72 kişinin Kerbela Çölü’nde katledildiği, kadın ve çocukların esir alınıp develerin üzerinde “kadın bedeninin” Yezid ordusu tarafından teşhir edildiği ve kaderleriyle yalnız bırakıldıkları yerdir!

Zalime ve zulme boyun eğmedikleri hak mücadelesini, Muharrem ayında 12 gün Yas-ı Matem erkânıyla yaşamakta ve yaşatmaktadırlar. Aleviler, Ehlibeyt’e ve İmam Hüseyin’e, Kerbela’ya verdikleri ikrara sadakatle bağlı olan pirlerin ve uluların rehberliğinde “Dönen dönsün, biz dönmeyiz. Aslını inkâr eden haramzadedir” diyen Aleviler için Yas-ı Matem aynı zamanda barışın, dostluğun, kardeşliğin, paylaşmanın ve adaletin sembolüdür. Hz. Hüseyin nasıl Kerbela’da yalnız bırakıldıysa Aleviler de sessiz ve sedasız, gösterişsiz yaslarına devam etmektedirler.

Cümle canlarımızın Yas-ı Matemleri, niyetleri, oruçları ve hizmetleri Hak katında Pir İmam Hüseyin ve Kerbela Şehitleri’nin aşkına kabul olsun. Sevginin, paylaşmanın sembolü olan aşure lokmalarımız Hak Muhammed Ali darında kabul olsun. Hakça ve insanca bir dünyada yaşama vesile olsun. Hak Mansur darından, kırkların kararından, on iki nur nazarından ayırmasın.

Kerbela’nın Hakikati ve Matem Orucu

Matem orucu, Kerbela’yı yalnızca ağlama duvarına dönüştürmek değil, Kerbela’nın hakikatini anlamak ve günümüzde küreselleşen Yezid zihniyetine karşı insanların Hüseyni ve Zeynebi duruşunu aktarmaktır.

Kerbela, despotluğa biat etmemenin ve Yezidliğe boyun eğmemenin en çarpıcı örneğidir. Hz. Hüseyin’in sergilediği direniş, hak, adalet ve insanlık için direnme erdemini kazandırır. Zalimler ve onların zulmü karşısında mazlumdan yana olmayı ve masumiyeti savunmanın manifestosudur.

Akıl ile cehaletin, sevilenlerle lanetlenenlerin, erdemlilerle zehirlenmiş hırslıların, direnenlerle teslimiyetin adıdır. Hz. Hüseyin ve Zeynep ile Muaviye ve Yezid arasındaki farkı bize gösterir. Hz. Hüseyin, zulme karşı direnmenin ve hakkı savunmanın sembolüdür. Zeynep ise, bu direnişi anlatma ve yayma görevini üstlenmiş, adaletin sesi olmuştur.

Bugün, küreselleşen Yezid zihniyetiyle karşı karşıyayız. Bu zihniyet, adalet, eşitlik ve insan haklarını hiçe sayan bir anlayışı temsil ediyor. Matem orucu, bu zihniyete karşı durmanın, hakikati savunmanın ve insanlığın yanında olmanın simgesidir.

Matem ayı, sadece geçmişin yasını tutmak değil, aynı zamanda günümüzün zulüm ve adaletsizliklerine karşı da bir duruş sergilemeyi gerektirir.

Matem orucu, Kerbela’da yaşanan trajedinin hatırasını yaşatırken, aynı zamanda günümüzdeki haksızlıklara ve adaletsizliklere karşı da bir duruş sergilemeyi ifade eder. Bu oruç, sadece geçmişte yaşanan acıları anmakla kalmaz, aynı zamanda bugünün zalimlerine karşı bir direnç göstergesidir. Hüseyni bir duruş, zalime boyun eğmemek, mazlumun yanında yer almak anlamına gelirken; Zeynebi bir duruş, bu direnişi anlatmak, yaymak ve gelecek nesillere aktarmak demektir ve sessiz sedasız tutulması, derin bir içsel tefekkür ve manevi bir yolculuk anlamına gelir. Bu dönemde tutulan oruç, bireyin kendi iç dünyasında Kerbela’nın hakikatini anlamasını ve bu hakikati günlük yaşamında yaşatmasını sağlar. Hüseyni ve Zeynebi duruş, her dönemde zulme karşı direnmenin ve adaleti savunmanın en güçlü ifadesidir ve matem orucu bu duruşun sessiz ama güçlü bir ifadesidir.

Soykırım suçları ve Dersim

Tunceli kendi küllerinden kendisini haykırdı. Utancın sessiz sahipleri için de yeniden Dersim olu verdi. 1937/38 de işlenmiş cinayetlerin resmi tüm çıplaklığıyla bir kez daha ortaya döküldü, caninin pişkince itirafları eşliğinde.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen”in dem vurduğu cinayetler ne anlama geliyor? “İnsanları mağaralarda fare gibi zehirlemek” uluslararası hukukta ve iç hukukta ne ifade ediyor?

Soykırımın Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşmeyi özetlersek;

Söz konusu sözleşmeye göre SOYKIRIM, “Ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu toptan ya da bir bölümünü yok etme niyetiyle,
a) Grup mensuplarının öldürülmesi,
b) Grup mensuplarına fiziki ve ruhsal olarak önemli ölçüde zarar verilmesi,
c) Kısmen veya tamamen yok etme kastıyla grubun fiziksel varlığını sona erdirecek şekildeki yaşama koşullarına tabi tutulması,
d) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla kısıtlamalar konulması,
e) Bir grubun çocuklarının zorla başka bir gruba nakledilmesidir.”

BM Sözleşmesi”nin tanımını esas alan Uluslararası Adalet Divanı”na göre de SOYKIRIM suçunun dört unsuru var:
1) Suçu işleyen, bir veya daha fazla insan öldürmüştür,
2) Öldürülen kişi veya kişiler belirli bir milli, etnik grup, ırk veya dini gruba aittir,
3) Suçu işleyen, o grubu kısmen veya tamamen yok etmek amacındadır,
4) Söz konusu eylem… grubu ortadan kaldırmaya yöneliktir.

Soykırımın Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme, 9 Aralık 1948 tarihinde Paris”te toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu”nda kabul edilerek, imza, onay ve katılıma açılmıştır. Sözleşme 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye Sözleşmeyi 23 Mart 1950″de onaylamıştır.

24 Eylül 2004 tarih ve 5237 sayılı yeni TCK ya giren tanım ve öngörülen cezaları (madde 76. – (1) bir plânın icrası suretiyle, millî, etnik, ırkî veya dinî bir grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi maksadıyla, bu grupların üyelerine karşı aşağıdaki fiillerden birinin işlenmesi, SOYKIRIM suçunu oluşturur:

a) Kasten öldürme.
b) Kişilerin bedensel veya ruhsal bütünlüklerine ağır zarar verme.
c) Grubun, tamamen veya kısmen yok edilmesi sonucunu doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması.
d) Grup içinde doğumlara engel olmaya yönelik tedbirlerin alınması.
e) Gruba ait çocukların bir başka gruba zorla nakledilmesi.
(2) Soykırım suçu failine ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir. ancak, soykırım kapsamında işlenen kasten öldürme ve kasten yaralama suçları açısından, belirlenen mağdur sayısınca gerçek içtima hükümleri uygulanır.
(3) Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında da güvenlik tedbirine hükmolunur.
(4) Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.

Dersimde yaşananlara birde bu gözden bakıldığında hukuksal sürecin işletilmesi konusunda da adımlar atılmalıdır. Atılmalıdır ki, ırkçı ve faşizan söylemler itibar bulmasın. Nasıl ki Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde faşizm bir suçsa, Türkiye”de de suç haline getirilsin.

Kasım 2009

 

Sivas’ta Katledilen Canlarımıza…

2 Temmuz 1993, Sivas’ta insanlık tarihinin kara sayfalarına bir yenisi daha eklendi. Madımak Oteli’nde diri diri yakılan 33 canımızın acısını yüreğimizde taşıyoruz. Bu katliamın programlı ve planlı bir şekilde gerçekleştirilmiş olması, devletin de bu vahşete sessiz kalması, acımızı daha da derinleştiriyor.

O gün orada sadece insanlar değil, insanlık da yandı. Yıllarca bu topraklarda Alevilere yönelik gerçekleştirilen baskılar, saldırılar ve katliamlar, Sivas’ta doruk noktasına ulaştı. Madımak Oteli’nde can verenler, bu toprakların aydınlık yüzleriydi. Onların hayalleri, düşünceleri, umutları, bir anda kül oldu.

Ama biz Aleviler, bu toprakların ışığı olmaya devam edeceğiz. Bu katliamı unutmadık, unutturmayacağız. 33 canımızın anılarına saygıyla eğiliyoruz ve onların mücadelesini sürdürmek için kararlıyız.

Madımak’ta yanan sadece bedenler değildi, aynı zamanda özgürlüğe, eşitliğe ve adalete olan inançtı. Ancak bilinsin ki, ne kadar yıkarlarsa yıksınlar, ne kadar yok etmeye çalışırlarsa çalışsınlar, bizler var olmaya, aydınlatmaya, mücadele etmeye devam edeceğiz.

Bu katliamın hesabı sorulmalı, sorumluları yargılanmalı ve adalet yerini bulmalı. Aksi takdirde, yaralarımız asla kapanmayacak ve toplum olarak bir daha böylesi acıları yaşamamak için gereken dersleri alamayacağız.

Sivas’ta katledilen canlarımıza, anılarını ve mücadelelerini yaşatmak bizim boynumuzun borcudur. Onların ışığı yolumuzu aydınlatacak ve karanlıkların üstesinden gelmemizde bize rehber olacaktır. Bu toprakların gerçek sahipleri olarak, birlikte daha güçlü, daha dayanışmacı ve daha aydınlık bir geleceğe yürüyeceğiz.

Anıları ve mücadeleleri önünde saygıyla eğiliyorum.