Ana Sayfa Blog Sayfa 184

Yazar İşler: Geliyê Zîlan’daki katliamcı zihniyet devam ediyor

Geliyê Zîlan’da 93 yıl önce yapılan katliama dair konuşan yazar İkram İşler, ‘Yıllardır Kürtlerin dili ve yaşamı yasaklandı. Katliam zihniyeti kendisinden bir şey kaybetmedi ve devam ediyor’ dedi

Kürtlere yönelik en büyük katliamlardan biri olan Geliyê Zîlan Katliamı’nın (Zilan Deresi Katliamı) üzerinden 93 yıl geçti. 13 Temmuz 1930 tarihinde Wan’ın Erdîş (Erciş) ilçesinde bulunan Zîlan Vadisi’nde onbinlerce Kürt katledildi. Hesenebdal, Exs, Kelle, Qizil Kilîse, Zorova, Binesî, Bunizî, Pelexl ve Kerx köylerinin de aralarında bulunduğu 44 köy ateşe verilirken, katliamdan sağ kurtulanlar ise sürgüne gönderildi.

Köyler ateşe verilir

1926 yılında Biroyê Heskî Têlî’nin Ağrı Dağı’nda başkaldırması sonrası Lübnan’da kurulan Xoybûn Örgütü, 1929’da isyana dahil olur. Xoybûn, dağınık şekilde savaşan isyancıları toparlaması için Berzenci Aşireti’ne mensup Seyid Resul’ü Zilan Deresi’ne (Geliyê Zîlan) gönderir. Seyid Resul, beraberindeki 400 kişilik grupla Erdîş’i kuşatır. Uzun süren çatışmalar neticesinde geri çekilen isyancılar, İran’a geçer. Bunun üzerine Erdîş’te yüzbaşı olarak görev yapan Derviş Bey, müfrezesini alarak Zilan Deresi’ni ablukaya alır. Giriş ve çıkışları askerlerce tutulan Zilan bölgesindeki 44 köy ateşe verilir. Köylerin ateşe verilmesinin ardından binlerce kişi, toplu bir şekilde makineli tüfeklerle taranıp öldürülür, sağ kalanlar da sürgün edilir. Köylülerin hayvanlarına ve diğer malvarlıklarına ise el konulur.

40 binden fazla ölü

Cenazelerin altında sağ çıkan ya da kaçıp hayatını kurtaran köylüler, uzun süre kaçak yaşamak zorunda kalır. Zilan Katliamı’nda öldürülenlerin sayısı 15 bin olarak belirtilse de dönemin tanıkları ve kimi farklı kaynaklar gerçek sayının 40 binden fazla olduğunu ifade eder.

Mezopotamya Ajansı’ndan (MA) Berivan Kutlu’ya konuşan “Zilan Dosyası” adıyla iki cilt kitap yayımlayan ve yıllardır Zilan üzerine araştırmalar yapan araştırmacı ve yazar İkram İşler katliama dair değerlendirmelerde bulundu.

1’inci Dünya Savaşı ile başladı

Zilan Katliamı’na giden sürecin 1. Dünya Savaşı ile başladığını belirten İşler, “Daha sonraki süreçte ‘Kurtuluş Savaşı’ denilen savaşlar başladı ve Kürtler burada çok önemli rol oynadı. Kürtlere bazı vaatler verildi. Daha sonra Türkiye Cumhuriyeti devlet olarak kabul edildikten sonra Kürtlere verilen sözlerden dönüldü. İlk defa Sivas’ta Koçgiri kabilesi, Atatürk’e mektup yazarak ‘Askerlerinizi geri çekin, biz kendi devletimizi kuracağız. Verdiğiniz sözü biz yerine getireceğiz’ dediler. Dönemin sürecinden dolayı Atatürk ilk başta çok müdahale edemedi fakat sonrasında kanlı bir şekilde bastırıldı” diye belirtti.

Katliamcılar Ankara’dan görevlendirildi

Agirî İsyanı’nın başlamasıyla birlikte kentin etrafının 90 bin askerle sarıldığını belirten İşler, “Panos cephesi başarılı olamıyor fakat Zilan başarılı oluyor ve Erdîş’e kadar ilerliyorlar. Erdîş’te başlayan savaş, Türk Devleti’nin yoğun askeri sevkiyatıyla kırılmaya çalışılıyor. Direnişçiler daha sonra çekilmek zorunda kalıyor ve yurttaşlar sahipsiz kalıyor. Burada katliamı yapanlar Ankara tarafından görevlendirilen kişiler. Türk subayı Ahmet Derviş komutasındaki askerlerle bu katliam yapılıyor” dedi.

Yollarda hayatlarını kaybediyorlar

Zilan Katliamı’nı yapan Albay Derviş’in daha sonra general olduğuna dikkati çeken İşler, şunları belirtti: “Katliam 9 yerde başlıyor. Önce katliama katılanları toplamaya başlıyorlar ve toplama 6 ay sürüyor. İlk büyük katliamlar bir hafta içinde yapılıyor. Daha sonra isyana katılanları toplayıp, Adana’ya yürüyerek sevk ediyorlar. Yolculuk o kadar kötü ki yüzlerce insan yolculukta hayatını kaybediyor. İnsanlar ya yollarda öldürülüyor ya da cezaevindeki şartlardan dolayı ölüyorlar. Kalanlar ise göstermelik mahkemelerde yargılanıyor ve birçoğu ya idam ediliyor ya da büyük hapis cezaları veriliyor. Geri kalanlar ise sürgün ediliyorlar. İşte Türkiye Cumhuriyeti bu katliam üzerine kuruldu.”

Katliam zihniyeti devam ediyor

Kürtlere yönelik katliamların hala devam ettiğini vurgulayan İşler, “Yıllardır Kürtlerin dili ve yaşamı yasaklandı. Katliam zihniyeti kendisinden bir şey kaybetmedi ve devam ediyor. Kürtler her durumda barıştan bahsediyor fakat iktidarın bu katliam zihniyeti günümüzde şeklini değiştirerek, devam ediyor” diye belirtti.
WAN

#Yazar #İşler #Geliyê #Zîlandaki #katliamcı #zihniyet #devam #ediyor

Dağ ve Er’in açlık grevi 56’ncı güne girdi

KDP zindanlarında insanlık dışı muamelelere maruz kalan Mazlum Dağ ve Abdurrahman Er’in, başlattığı açlık grevi eylemleri 56 gündür devam ediyor

KDP tarafından tutuklanan ve idam cezası verilen Mazlum Dağ ve Abdurrahman Er, tutsak edildikleri günden bu yana ağır hak ihlallerine maruz kalıyor. Baskılar ve ihlallerin son bulması için birçok kez açlık grevi eyleminde bulunan tutsaklar, son olarak tek tip elbise dayatmasına karşı 18 Mayıs’ta açlık grevine girdi. Talepleri hala karşılanmadığı için eylemleri 56’ncı gününde devam ediyor.

Mazlum Dağ, 23 Haziran’da ailesi ile yaptığı telefon görüşmesinde sağlık durumlarının kötü olduğunu, hastanede doktor ve ilaç olmadığını, 10 gündür kendilerini kimsenin ziyaret etmediğini ve Er’in 20 kilo kendisinin ise 10 kilo kaybettiğini belirtmişti.

Her iki tutuklunun ailesi, çocuklarına yönelik artan baskıları kınayarak Güney Kürdistan aydınlarına ve insan hakları derneklerine çocuklarına sahip çıkma çağrısında bulunmuştu.

Dağ ve Er’e verilen sözler tutulmadı

Türkiye’nin Hewlêr Büyükelçiliğinde görevli olan MİT mensubu Osman Köse’ye yönelik 17 Temmuz 2019’da silahlı bir saldırı düzenlendi. Saldırıda MİT mensubu Köse’yle beraber Iraklı Nerîman Osman ve Hewlerli Beşdar Ramazan isimli kişiler öldü. Mazlum Dağ ile Abdurrahman Er bu saldırıların faili olarak tutuklanarak KDP zindanlarında esir alındı. Dağ ve Er, o tarihten bu yana Hewlêr cezaevinde esir tutuluyorlar.

Her iki tutuklu, verilmeyen sözler, artan baskı ve hak ihlallerine karşı 13 Şubat 2022 tarihinde açlık grevinin bir üst aşaması olan ölüm orucuna girmişti. Kendilerine cezaevi idaresi tarafından koşullarının düzeltileceğine dair verilen sözler sonrası 22 Şubat’ta eylemlerini sonlandırmışlardı.

Ancak Dağ ve Er, Cezaevi idaresi tarafından verilen sözlerin tutulmaması üzerine 28 Mayıs 2022 tarihinde tekrar açlık grevi eylemi başlatmışlardı. Talepleri idare tarafından kabul edilince eylemlerini 14’üncü günde sonlandırmışlardı.

KCK geçtiğimiz günlerde, KDP’nin teslimiyetçi ve saldırgan politikalarına karşı bugün 56 gündür açlık grevinde olan Mazlum Dağ ve Abdulrahman Er’in yaşadığı duruma ilişkin kritik bir açıklama yayınladı. Açıklamada KCK’nin MİT’in yerel işbirlikçilerine karşı bir operasyon gerçekleştirdiğini, operasyonda Yasin Ali Hıdır isimli bir casusun yakalandığını, bu şahsın KDP ve MİT tarafından Mazlum Dağ ile Abdurrahman Er’in cezaevinde katledilmesi için görevlendirildiği bilgisini paylaşmıştı.

DIŞ HABERLER

#Dağ #Erin #açlık #grevi #56ncı #güne #girdi

Wan esnafına kayyum zulmü: Kentte su 1-2 saat veriliyor

Wan’da su kesintileri nedeniyle taşıma suyuyla iş yapmak zorunda kaldıklarını aktaran esnaflar, kesintilere ‘kayyum zulmü’ şeklinde tepki gösterdi

Wan merkez ve ilçelerinde yaşanan su kesintileri nedeniyle yurttaşlar mağdur. Bazı mahallelere günlerdir su verilmezken, bazı mahallelere ise günde sadece 1-2 saat su veriliyor. Rêya Armûşê (İpekyolu) ilçesinde yaşanan su kesintileri esnafı da olumsuz etkiledi.

Yapılan başvurular sonuç vermezken, kesintilere dair ulaştığımız kayyım yönetimindeki Wan Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdaresi (VASKİ), yurttaşların içme suyunu bahçe sulamasında kullandığını ve bu nedenle kesintilerin yaşandığını ileri sürdü. VASKİ, ayrıca kesintilerden yurttaşları sorumlu tuttu.

 VASKİ: Yeteri kadar su kalmadı

Rêya Armûşê ilçesine bağlı Bahçıvan Mahallesi’nde berberlik yapan Mehmet Sevinç, Mezopotamya Ajansı‘na konuşarak, 10 gündür su sorunu yaşadıklarını belirtti. Şebeke suyunun sabah saatlerinde cılız aktığını ve daha sonra kesildiğini belirten Sevinç, günün diğer saatleri susuz kaldıklarını ifade etti. Su kesintisine ilişkin Van Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdaresi (VASKİ) Genel Müdürlüğü’nü aradıklarını kaydeden Sevinç, “Belediye, depolarda yeterli miktarda suyun kalmadığını söylüyor” dedi. Yaşananları “kayyum zulmü” olarak nitelendiren Sevinç, kesintiler karşısında halkın yeteri kadar tepki göstermemesini de eleştirdi.

‘Halka suyu vermiyorlar’

Bahçıvan Mahallesi’nin bir diğer esnafı Şehabettin Kılıç, otel işlettiklerini ancak su kesintisi nedeniyle otelin turistler tarafından tercih edilmediğini dile getirdi. “Taşıma su ile su ihtiyacını gidermeye çalışıyoruz” diyen Kılıç, “Geçen gün 100 koli hazır su aldım ve odalara dağıttım ama yetmiyor. VASKİ, halka su vermiyor. Van’ın her tarafı su ama halka suyu vermiyorlar” şeklinde konuştu.

‘Su kesintisi bilinçli yapılıyor’

Çay ocağı işletmecisi Delil Karakaya, su ihtiyacını camilerden karşılaştıklarını söyledi. Karakaya, “Camiye gidip su getirmeye çalışıyoruz. Yetmeyince hazır su almak zorunda kalıyoruz. Belediyeyi arıyoruz her seferinde, ‘Bu gün değil yarın’ gibi söylemlerle geçiştiriyorlar. Son olarak alt yapı sorunu olduğunu söylediler ama buna da inanmıyoruz. Su kesintisi bilinçli yapılan bir şeydir” diyerek halkın cezalandırılmak istendiğini ifade etti.

‘Gerekli adımlar atılmalı’

Lokanta işletmecisi Özkan Koyuncu, kesintinin nedeninin VASKİ tarafından “Tüketim çok” şeklinde açıklandığını söyleyerek, “Madem tüketim çok ona göre önlem alın, gerekli adımları atın. Bu belediyenin sorumluluğudur. Su kesintisi bir gün ya da iki gün değil ki, gelen müşterilere içecek su bile veremiyoruz. Gidip kovalarla başka yerden su taşıyoruz. 21’inci yüzyılda düşürüldüğümüz hale bakın. Su sorunun yaşanmasının tek sorumlusu yönetimdir” diye konuştu.

Bir başka lokanta işletmecisi Sinan Çakır, su olmadığı için işletmesini yıkayamadığını belirtti. Son 1,5 aydır su kesintisi yaşandığını söyledi. Çakır, yaşadıkları mağduriyetlere şu sözlerle dikkat çekti: “Akşam dükkanı toparlayamadan kapatmak zorunda kalıyoruz. Ardından belediyede gelip ‘şikâyet var’ diyerek denetim yapıyor ve ceza kesiyor. Dükkana gelen müşterinin elini yıkayabileceği su bile yok. Hiçbir iş yapamıyoruz.”

WAN

#Wan #esnafına #kayyum #zulmü #Kentte #saat #veriliyor

Halka kapatılan alanlar maden firmalarına açılıyor

Şirnex’te ‘güvenlik’ gerekçesiyle halka kapatılan alanlara madencilik firmaları giriyor

Şirnex’te Besta Bölgesi, Cudi, Gabar ve Çilênimêja (Namaz) dağlarının eteklerinde bulunan köylere giriş ve çıkışlar “güvenlik” gerekçesiyle yasaklanırken, genel yasakların yanında da Şırnak Valiliği periyodik olarak 15 günde bir Şirnex ve ilçelerinde birçok alanı “özel güvenlik” bölgesi ilan ederek sivil halkın girişine kapatıyor. Halk kendi topraklarına giremezken, Besta’da ağaç kıyımı, Cudi Dağı’nda kömür, Gabar Dağı’nda ise petrol araması yapılıyor. Halkın tapulu arazilerinde bulunan ağaçlar korucular tarafından kesilirken, maden alanları da devlet tarafından acilen kamulaştırılıp, yandaşlara peşkeş çekiliyor.

Mezopotamya Ajansı’na konuşn Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) Şirnex Milletvekili Mehmet Zeki İrmez, valiliğin yasaklarının keyfi ve hukuksuz olduğunu belirtti. Halka kapatılan alanların maden ve petrol araması için kullanıldığını dile getiren İrmez, asıl amacın bölgeyi insansızlaştırmak olduğunu söyledi.

Maden firmalarına açık

Halka yasaklanan bölgelerde iktidara yakın şirketler ve şahısların ağaç kıyımı,  kömür madeni ve petrol araması yaptığına dikkat çeken İrmez, “Yasaklar bunlar için işletilmiyor. Halk topraklarında hayvancılık veya çiftçilik yapmak istediğinde yasak gerekçesi öne sürülüyor. Eğer bir yerde yasak varsa herkes için olmalıdır. Ancak kömür madenleri, petrol kuyuları açmak ve ağaç kıyımı yapanlar için her yer açıktır. Bu bölgelerde büyük bir rant söz konusudur” diye belirtti.

Sesimizi çıkartacağız

İrmez, doğa talanına karşı tüm toplumun birlikte hareket etmesi gerektiğine dikkat çekerek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bölgede 6 yıl önce planlı bir soykırımın devreye konuldu. Bu plan hala devam ediyor. Temel amaç toplumu, dili, sanatı, kültürü ortadan kaldırmaktı. Ancak bizler bu toplumun siyasetçileri olarak, sonuna kadar bu politikalara karşı sesimizi çıkartacağız.”

ŞİRNEX

#Halka #kapatılan #alanlar #maden #firmalarına #açılıyor

Hasta tutuklu Ataş’ın Kalp kapağı çürüyor

Ağır hasta tutuklu kızı Şivekar Ataş’ın kalp kapağının çürüdüğünü belirten Rabia Ataş, hasta tutukluların serbest bırakılması gerektiğini vurguladı

Amed’te üniversite öğrencisi olduğu dönemde bir arkadaşını ziyaret etmek amacıyla 2016 yılında gittiği Muş’ta gözaltına alındıktan sonra tutuklanan Şivekar Ataş, hakkında açılan dava sonucunda “örgüt üyeliği” iddiasıyla 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Tutukluluk süreci boyunca birçok cezaevinde kalan Ataş, şu anda ise Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde. Cezaevi süreci boyunca kalp yetmezliği, yüksek tansiyon, fıtık hastalıklarına yakalanan ve bu nedenle ağır hasta tutuklu listesinde yer alan Ataş, ailesiyle yaptığı son görüşmede ise rahminde kist oluştuğunu aktardı.

Mezopotamya Ajansı’na konuşan Ataş’ın annesi Rabia Ataş, kızı ve diğer tüm hasta tutukluların bir an evvel serbest bırakılıp, tedavi edilmesini istedi.

‘Kızım bir çok hak ihlaline maruz kaldı’

Kızı Şivekar Ataş’ın üniversite öğrencisi olduğu dönemde “Kürt kimliğine sahip olduğu için” tutuklandığını söyleyen anne Ataş, kızının tutuklandıktan sonra ilk olarak Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’ne gönderildiğini aktardı. Kızının Sincan’da tutulduğu dönemde birçok hak ihlaline maruz kaldığını kaydeden Ataş, 2 yıllık sürecin ardından ise kızının Mersin Tarsus Kadın Kapalı Cezaevi’ne sevk edildiği bilgisini paylaştı.

 ‘Süngerli odaya götürüldü’

Ataş, kızının Tarsus Cezaevi’ne sevk edilmesinden sonra üzerindeki baskıların da arttığına dikkati çekerek, yaşanılanları şöyle aktardı: “Hiçbir cezaevinin diğerinden daha iyi olduğunu söyleyemeyiz. Tüm cezaevlerinde de hak ihlallerine maruz kalıyorlar. Ama Tarsus Cezaevi tam bir vahşetti. Bir görüşünde işkence sonucu gözlerinin morardığını gördüm. Aynı şekilde çıplak aramaya da maruz kalıyorlardı sürekli.  Bir görüşte kızım bana ‘Anne 12 Eylül’de cezaevleri müdürleri ve gardiyanları nasılsa burada da aynısı oluyor’ dedi. Kızım bu uygulamaları kabul etmediği için ‘süngerli oda’ya götürüyorlarmış. Orada kalmasıyla beraber vücudunda yaralar oluştu. Durumu daha kötü oldu.”

Kızının daha sonra şu an tutulduğu Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’ne sevk edildiğini söyleyen Ataş, bu sevk işlemini başka tutuklu yakınından öğrendiklerini belirtti.

‘Hasta tutukluların ölmesini bekliyorlar

Kızının cezaevine girmeden önceki süreçte sağlığı yönünde herhangi bir rahatsızlığının olmadığını belirten Ataş, kızında şu anda var olan hastalıkların cezaevlerinin kötü koşullarından kaynaklandığını söyledi. Cezaevi yönetiminin siyasi tutuklulara karşı “düşmanca bir yaklaşım” sergilediğini kaydeden Ataş, “Şu an onu gördüğümde tanımakta güçlük çekiyorum. Ani hızlı kilo kaybı yaşıyor. Kalp rahatsızlığı var. 20 günde bir hastaneye götürülüp iğnesini yapması gerekiyor ama cezaevi yönetimi, pandemi döneminde hastaneye giden tutukluların karantinaya alınması gerektiği bahanesiyle tek kişilik hücre koymasından dolayı kızım bunu kabul etmedi. Bu nedenle de 2 yıllık pandemi sürecinde tedavisi yapılmadı ve bunun yanı sıra son görüşmemizde rahminde 2 kist çıktığını öğrendik. Zaten cezaevi yönetimi ve reviri, tutukluların ağır hastalığı da olsa onlara kulak verip ilgilenmiyor. Resmen ölmelerini bekleyip onlardan kurtulmak istiyorlar” diye belirtti.

 ‘Adaletin karşılığı tek devlet’

Çocuklarının cezaevinde diri diri ölüme terk edildiğini vurgulayan Ataş, tüm girişimlerine rağmen devletin bu duruma kayıtsız kaldığını ifade etti. Ataş, “Biz hasta yakınlarımızın bırakılıp tedavi edilmesi için Adalet Nöbeti de başlattık ama bu ülkede adalet yok. Eğer adalet olsaydı, bu hasta tutukluları cezaevinde tutabilirler miydi? Kalp kapakçığı çürüyen birisi nasıl cezaevinde tutulabilir? Dünyanın hiçbir yerinde bunun bir örneği yoktur. Bu ülkedeki adaletin karşılığı tek devlet, tek rejim, tek adam, tek dil, tek millet. Ne bizim çektiğimiz acıları görüyorlar ne de bu acılarımızı kabul ediyorlar. Çünkü bunlarda ne adalet ne insanlık ne de merhamet yok” ifadelerini kullandı.

İktidarın tutuklulara yönelik düzenlemelerinde ayrıma giderek çifte standart uyguladığına işaret eden Ataş, “Ergenekoncuları, Hizbullahçıları, hırsızları, uyuşturucu satıcılarını serbest bırakıyorlar ama kendi dilini savunan siyasileri cezalandırıyorlar” dedi.

‘Hasta tutuklular serbest bırakılmalı’

Ataş, kızı Şivekar Ataş ve diğer tüm hasta tutuklular serbest bırakılana kadar hak arayışlarından vazgeçmeyeceklerinin altını çizerek, bu durum devam ettiği sürece gerekirse çeşitli eylem ve etkinliklere başvuracağını söyledi. Ataş, Cumhurbaşkanı, Adalet Bakanı ile tüm yetkili kurum ve partilere çağrıda bulunarak, hasta tutukların serbest bırakılmasını talep etti.

İSTANBUL

 

#Hasta #tutuklu #Ataşın #Kalp #kapağı #çürüyor

Topbaşlı: Daha güçlü daha diri yola devam edeceğiz

HDP ve Yeşil Sol Parti’nin başlattığı halk toplantılarını değerlendiren HDP PM üyesi Cengiz Topbaşlı, ‘Daha güçlü, diri ve halkıyla çok sıkı bağ kurmuş olan bir yapı olarak mücadeleye devam edeceğiz’ dedi

Seçimler sonrası yeniden yapılan çalışmalarına başlayan Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti), il ve ilçe düzeyindeki toplantılarının ardından halk toplantılarına başladı.

Bu kapsamda İstanbul’un birçok ilçesinde, ev ve farklı derneklerde buluşmalar gerçekleşti. Buluşmalarda ortaya çıkan eleştiri ve önerileri raporlaştıran partililer, aynı zamanda özeleştiri de veriyor.

İstanbul’da yeniden yapılanma sürecine dair yürütülen çalışmaları değerlendiren HDP Parti Meclisi (PM) üyesi Cengiz Topbaşlı, buluşmaların umut verici olduğunu belirterek, bu çalışmalarının tematik toplantılarla sürdürüleceğini ifade etti.

Bir yenilgi değildir

Beklentilerin yüksek olduğu bir seçim süreci yaşadıklarını dile getiren Topbaşlı, toplantıların yeniden yapılanma, yaşanan eksikliklerin bir daha yaşanmaması için önemli olduğunu vurguladı. Topbaşlı, Ernesto Che Guevara’nın “Kaybettiğinde değil, vazgeçtiğinde yenilirsin” sözüne atıfta bulunarak, “Örgütümüz diridir. Bir başarısızlığımız söz konusu, gerekçelerini de birçok defa halkımızla da örgütümüzle de paylaştık. Ancak asla vazgeçmişliğimiz söz konusu değildir. Çünkü biz yenilen bir anlayışa sahip geleneklerden gelenler değiliz. Dolayısıyla bir seçimdir, beklemediğimiz sonuçları alamamak bir başarısızlıktır ama bir yenilgi değildir” ifadelerini kullandı.

Halk bağını güçlendireceğiz

Yapılanma sürecinin ikinci aşamasında halkla birlikte tartışmalar yürüttüklerini aktaran Topbaşlı, “Önümüzdeki süreci karşılayacak örgütü yeniden yapılandırarak, mücadele arenasında daha güçlü, diri ve halkıyla çok sıkı bağ kurmuş olan bir yapı olarak mücadeleye devam edeceğiz” dedi. Halk toplantılarının yanı sıra farklı kesimlere ulaşmayı hedefleyen tematik toplantılar da gerçekleştireceklerini kaydeden Topbaşlı, bu temelde halklar ve inançlar, emekçiler, gençler, kadınlarla da buluşacaklarını söyledi.

Tartışmaları güçlendireceğiz

Toplantıları politik ve örgütsel eksikliklerini gidermek için yaptıklarını dile getiren Topbaşlı, yerel seçimlere işaret etti. Topbaşlı, “Birkaç ay sonra yerel seçimler yapılacak, bugünden konuşmak erken olabilir ama halkımız şunu bilsin, bu süreçteki politikayı halkımızla, örgütlerimizle, demokrasi güçlerimizle tartışarak yürüteceğiz. Gerçekten de halkımızın önerileri ciddi bir biçimde dikkate alınarak, bu süreci tamamlamış olacağız” diye belirtti.

Yolumuz 3’üncü yol’dur

Topbaşlı, HDP’nin ve Yeşil Sol Parti’nin demokrasi ve insan haklarına dayalı, ekolojik bir parti olduğunu belirtti. Türkiye siyasetinin HDP ve Yeşil Sol Parti’ye ihtiyacı olduğunu söyleyen Topbaşlı, “Biz paradigmasal olarak Üçüncü Yol siyasetinin ana merkeziyiz. Üçüncü Yol siyasetini de şöyle değerlendirmek lazım: Ülkede bulunan bütün muhalif güçlerin kendisini bulacağı, pratikleştireceği ve o paradigmayla ete kemiğe bürüneceği, yaşamsallaştıracağı bir adres. Dolayısıyla ülke siyasetindeki en önemli rolümüz, Üçüncü Yol’umuz olan ekolojik, demokratik ve kadın özgürlükçü çizginin sarsılmaz adresi olmamızdır” şeklinde konuştu.

Haber: Ömer İbrahimoğlu / MA

#Topbaşlı #Daha #güçlü #daha #diri #yola #devam #edeceğiz

Tutuklu gazetecilerin duruşmasında ikinci gün

Amed’te mesleki faaliyetleri nedeniyle haklarında dava açılan 15’i tutuklu 18 gazetecinin duruşması ikinci günde başladı

Amed merkezli yürütülen soruşturma kapsamında 8 Haziran 2022’de gözaltına alınan ve 16 Haziran’da tutuklanan Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) Eşbaşkanı Serdar Altan, Mezopotamya Ajansı (MA) editörü Aziz Oruç, Xwebûn Gazeteci Yazı İşleri Müdürü Mehmet Ali Ertaş, gazeteciler Zeynel Abidin Bulut, Ömer Çelik, Mazlum Doğan Güler, İbrahim Koyuncu, Neşe Toprak, Elif Üngür, Abdurrahman Öncü, Suat Doğuhan, Remziye Temel, Ramazan Geciken, Lezgin Akdeniz ve Mehmet Şahin ile tutuksuz Esmer Tunç, İbrahim Bayram ve Mehmet Yalçın’ın ilk duruşması başladı.  Mesleki faaliyetleri nedeniyle “örgüt üyesi olmak”la suçlanan gazetecilerin davası Diyarbakır 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde ikinci duruşma görüldü.

15’i tutuklu 18 gazetecinin yargılandığı duruşma 4. Ağır Ceza Mahkemesinde başladı. Duruşmaya DİSK Basın-İş, TGS, MLSA ve uluslararası basın kuruluşu temsilcileri katıldı.

Duruşmanın dün yapılan ilk oturumunda Serdar Altan, Ömer Çelik, Zeynel Abidin Bulut, Mehmet Ali Ertaş ve Mehmet Şahin savunma yapmıştı.

Duruşma tutuklu gazeteci Mehmet Şahin’in savunmasıyla başladı.

Ayrıntılar geliyor..

 

#Tutuklu #gazetecilerin #duruşmasında #ikinci #gün

Direhî: Ulusal birliğin önündeki engel Türkiye- KDP işbirliğidir

‘Eğer ulusal birliği sağlayamazsak Lozan tekrarlanabilir’ diyen NRLS üyesi Kurdyar Direhî ‘Ulusal birliğin önündeki en büyük engelin Türkiye- KDP işbirliği’ olduğunu söyledi

İsviçre’nin Lozan şehrinde 24 Temmuz 1923 tarihinde Fransa, İtalya, Yunanistan, Romanya Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya ve Türkiye arasında imzalanan antlaşmayla Ortadoğu’nun sınırları yeniden çizildi; Kurdistan, Türkiye, Irak, İran ve Suriye arasında pay edildi. Yüzyılı geride bırakan Lozan Antlaşması ile ulus devletler arasında örülen sınırlara rağmen Kürtler, soykırım ve asimilasyon politikalarının kıskacında direnerek, varlıklarını korumaya çalıştı. Lozan’ın yüzüncü yılı yaklaşırken, Kürtler Kurdistan ve dünyanın birçok yerinde çalıştay ve konferanslar düzenleyerek, kendilerine çizilen kaderi değiştirmek için tartışmalar yürütüyorlar.

Rojava Stratejik Araştırmalar Merkezi (NRLS) de Kuzey ve Doğu Suriye’nin Hesekê kentinde “Lozan: Bölgesel istikrar ve güvenlik sorunlarının düzeltilmesi ve çözülmesi” konulu çalıştay düzenledi. 6 ve 7 Temmuz tarihlerinde gerçekleşen çalıştayda, Kürtlerin mevcut durumu, kazanımları, sorunları ve bunlara karşı çözüm önerileri tartışıldı. 2 gün süren çalıştayın 9 maddelik sonuç bildirgesi de açıklandı. Çalıştayın temel gündemi ve sonuç bildirgesinin öne çıkan başlığı, Lozan’ın yüzüncü yılında Kürt ulusal birliğinin sağlanması oldu.

Çalıştaya katılan NRLS üyesi Kurdyar Direhî, tartışılan konular ve Lozan’ın yüzüncü yılında Kürt ulusal birliği önemine dair Mezopotamya Ajansı’ndan Mahmut Altıntaş’a değerlendirmelerde bulundu.

Öcalan’ın ‘Demokratik Ulus’ projesi

Kurdyar Direhî, Kürtlerin Lozan Antlaşması’nın üzerinden geçen yüz yılda birçok katliam, soykırım ve asimilasyon politikalarına maruz bırakıldığını ifade etti. Geçen yüzyıllık sürede birçok Kürt isyanının da gerçekleştiğini ancak bu isyanların başarılı olamadığını dile getiren Direhî, “Kurdistan’ın dört bir yanından çalıştaya katılanların üzerinde mutabık olduğu, Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın fikirlerinin Kurdistan ve Ortadoğu’daki sorunları çözeceği ve bölgeye huzur getireceği yönündeydi. Sayın Abdullah Öcalan’ın Demokratik Ulus projesi, Kurdistan ve Ortadoğu için demokratik bir çözümdür” dedi.

‘Temel gündem maddesi ulusal birlik’

Çalıştayda Kürt partileri arasında ulusal birliğin sağlanmasının temel gündem maddesi olduğunu aktaran Direhî, Kürt partilerinin tüm farklılıklarına rağmen ülke dışında stratejik bir birlik oluşturmaları gerektiğini vurguladı. Direhî, sözlerini şöyle sürdürdü: “Amacımız, ülke içerisinde farklı düşüncelerimiz olsa da ülke dışında Kürtlerin çıkarları doğrultusunda stratejik bir birlik oluşturmak. Kürtlerin bir statü elde edebilmesi için ulusal birlik şart. Halkımızın da isteği ulusal birliğin sağlanması. Bu noktada ulusal birlik hayatidir. Kürt kamuoyu, sivil toplum örgütleri, ulusal birliğin sağlanması için Kürt partilerine baskı yaparak, ulusal bir kongrenin düzenlenmesini sağlamaları gerekiyor.”

İkinci Lozanı engellemek

Kürtler için yüzyıl önce yaşananların tekrarlanması tehlikesinin olduğunu, buna karşı herkesin sorumluluk alması gerektiğinin altını çizen Direhî, “Ulusal birlik için bize ne düşüyorsa yapmaya hazırız. Yüzyıl önce de Kürtler arasında çatışma vardı. Kürtlerin bir kısmı Türk devletinin yanında yer alıyordu, bir kısmı da ulusal kurtuluş mücadelesi veriyordu. Ancak Kürtler arasında bir birlik olmadığı için verilen mücadeleler başarılı olamadı. Bugün de Türk devleti Misak-ı Milli amaçlarını gerçekleştirmek isterken, bazı Kürt güçleri de onlarla işbirliği yapıyor. Bize düşen bu gerçekleri halkımıza anlatarak, Lozan’ın ikinci defa tekrarlanmasını engellemek” şeklinde konuştu.

‘Öcalan’ın önerisini KDP kabul etmedi’

PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın her fırsatta ulusal birliğinin önemine vurgu yaptığını, 27 Nisan 2020’de ailesiyle yaptığı telefon görüşmesinde de bu kapsamda çağrıda bulunduğunu hatırlatan Direhî, “Ancak tüm çabalara rağmen ulusal birlik sağlanamadı. Çünkü Türkiye stratejik anlamda Kürtlerin birlik olmasını istemiyor. Diğer yandan Kurdistan’daki tüm Kürt partileri ulusal birlikten bahsediyor, ancak adım atmaya gelince kişisel çıkarları her şeyin önüne geçiyor. KDP neden Sayın Abdullah Öcalan’ın önerisini kabul etmedi. Bize göre, Türk devleti buna izin vermedi. Eğer Kürt partileri irade sahibi olurlarsa, ulusal birlik için ciddi adımlar atılabilir. Ancak parti ve ailevi çıkarlarla hareket ederlerse, ulusal birliği sağlayamayız” ifadelerini kullandı.

‘Ulusal birliğin önündeki engel Türkiye- KDP işbirliği’

Türkiye ile işbirliğinin ulusal birliğin sağlanması önünde engel olduğunu, KDP ve ENKS’nin de bu nedenle çalıştaya katılmadıklarını dile getiren Direhî, “PDK ve ENKS Türkiye ile olan işbirliğinden ötürü ulusal birliğe sıcak bakmıyor. Güney Kurdistan, Türkiye tarafından işgal edilmiş durumda, fırsat buldukları takdirde Kerkük’ü de kendi topraklarına katmanın hesaplarını yapıyorlar. ENKS, Türkiye’ye bağlı İhvan İtilafının içerisinde yer alıyor. İhvan İtilafı, Efrîn, Serêkaniyê ve Girê Spî’de Kürtleri göç ettirdi. PDK ve ENKS Türkiye ile olan işbirliğinden ötürü ulusal tavır alamıyorlar” diye belirtti.

‘Türkiye KDP’yi kullanıyor’

Kuzey ve Doğu Suriye’de birlik için hazır olduklarını ifade eden Direhî, ancak KDP ve ENKS’nin Türkiye ile işbirliği devam ettikçe ulusal birliğin sağlanamayacağını sözlerine ekledi. Türkiye’nin Lozan’ın yüzüncü yılında Misak-ı Milli amaçlarına ulaşmak istediğini vurgulayan Direhî, Kürtler arasında ulusal birlik sağlanmadığı takdirde Kürt kazanımlarının tehlikeye gireceğinin altını çizdi. Direhî, “Kürtlerin saldırılar ve tehlikelere karşı birlik olmalarından başka çareleri yok. Türk devletinin Misak-ı Milli hedeflerinin önündeki en büyük engel, Özerk Yönetim ve Kürt Özgürlük Hareketi, bu nedenle KDP’yi kullanıyor. Kürt Özgürlük Hareketi ve Özerk Yönetimin tasfiye edilmesi durumunda Güney Kurdistan’daki kazanımlarda yok olur. Çünkü Türk devleti hiçbir şekilde Kürtlerin statü sahibi olmasını istemiyor. Eğer ulusal birliği sağlayamazsak, Lozan tekrarlanabilir” dedi.

RIHA

 

#Direhî #Ulusal #birliğin #önündeki #engel #Türkiye #KDP #işbirliğidir

Bir kadın işkenceyle katledildi

Qoser ilçesinde yaşayan Hindirun Aydoğan, eşi Zeki Aydoğan tarafından önce işkenceye maruz kaldı, ardından katledildi

Mêrdîn’in Qoser (Kızıltepe) ilçesinde bulunan Yeni TOKİ Mahallesi’nde yaşayan Hindirin Aydoğan (45) adlı kadın, eşi Zeki Aydoğan tarafından katledildi. Edinilen bilgilere göre Hindirin Aydoğan’ın Kuzey ve Doğu Suriye kenti Qamişlo’da yaşayan ailesinin yanına gitmek istemesi üzerine eşi Zeki Aydoğan tarafından evde önce işkence edildi. Bir süre sonra ise Hindirin Aydoğan’ı ateşli silahla katleden Zeki Aydoğan olay yerinden kaçarak ayrıldı. Silah seslerinin duyulması üzerine polis ve sağlık ekiplerine haber verildi.

Olay yerine giden sağlık ekipleri Aydoğan’ı yaralı olarak bulurken, ambulansla Mardin Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırdı. Hastaneye kaldırılan Hindirin Aydoğan yapılan müdahaleye rağmen kurtarılamadı. Hindirin Aydoğan’ın vücudunda işkence izlerinin olduğu belirtildi.

Hindirin Aydoğan’ın cenazesi Artuklu ilçesinde bulunan Kamor Şehir Mezarlığı’nda yakınları tarafından defnedildi.

Olayın ardından kaçan Zeki Aydoğan’ın henüz yakalanamadığı öğrenilirken, Hindirin Aydoğan’ın daha önce de şiddet gördüğü ve şikayetçi olmasına rağmen her defasında ölümle tehdit edilmesi nedeniyle şikayetini geri çekmek zorunda kaldığı ifade edildi.

Kaynak: MA

#Bir #kadın #işkenceyle #katledildi

Keşke dememek için bugünün işini yarına bırakma

14 Mayıs seçimleri sonrası yaşanan eksikleri ve bunları tamamlamanın yol yöntemlerine ilişkin Gültan Kışanak gazetemize konuştuk: Özeleştiri süreci bir günah keçisi bulup, diğer yanlışları- eksikleri görmeme- göstermeme hali de değildir. Özeleştirinin, amaca hizmet etmesi için; yani yanlışları düzeltebilmek için yapılması gerekir’

Ferhat Çelik

14 Mayıs’ta gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı ve Genel Seçimlerin üzerinden 2 aya yakın bir süre geçti. Seçimlerden sonra muhalefet partileri bir eleştiri-özeleştiri sürecine girerken en radikal ve sert tartışmalar Halkların Demokratik Partisi’nde (HDP) yürütülüyor. Seçimlerin ardından taktik ve stratejisi sıkça eleştirilen HDP, seçimlere listesinden girdiği Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) ile birlikte yeni örgütlenme sürecine girdi. Seçim sonuçları üzerinden kurulları, bileşenleri ve ittifak partileri ile toplantılar gerçekleştiren HDP ve Yeşil Sol Parti, halk buluşmaları ve toplantıları gerçekleştirdi. Eleştiri ve özeleştiri süreci, yürütülecek tartışmalar sonucunda halkın nihai kararıyla önce konferans sonra kongre ile tamamlanacak.

Seçimlerden önce kaleme aldığı “Bir sosyalist olarak” yazısıyla adeta toplumun duygularına hitap eden yerine kayyum atanan ve 7 yıldır tutuklu bulunan Diyarbakır Belediye Eşbaşkanı Gültan Kışanak seçim sonuçlarına ilişkin sorularımızı yanıtladı.

  • Güncel gelişme ve tartışmaları göz önünde bulundurduğunuzda 14 Mayıs’ta muhalefet hangi konularda eksiklikler yaşadı?

Mevcut iktidar iyi olduğu için kazanmadı, muhalefet yetersiz olduğu için kaybetti. Seçim sonuçlarının özeti budur. Görülen o ki, muhalefet iki seçim arasında geçen beş yılı iyi değerlendirmemiş. Halka gitme, toplumsal tabanını genişletme, örgütlenme, iktidarın yanlışlarını teşhir etme gibi en temel politik faaliyetler açısından yetersiz kalmıştır. Dürüst ve adil bir seçim yapılmasını sağlayacak tedbirleri almamış, seçmen listeleri ciddiyetle kontrol edilmemiştir. Son bir ayda müşahit bulma telaşıyla sandık güvenliği sağlanamaz. Ciddi bir partinin-muhalefetin, aylar öncesinden sandık görevlilerinin belli olması ve her görevli birimin gerçekte listede gözüken seçmenin var olup olmadığını yerinde kontrol etmesi gerekir. Sandık esaslı bir örgütlenme yapılmadan, sahte-mükerrer seçmenleri tespit etmek ve sandık güvenliğini sağlamak mümkün değildir Türkiye’de.

Seçim stratejileri doğru kurulmamış, doğru taktiklerle süreç yönetilememiştir. Pozitif güleryüzlü kampanya, halkın gerçek sorunlarından (siyasal-sosyal-ekonomik) uzak durmayı gerektirmez. Ayrıca kazanma algısıyla-kaybetme kaygısının dengesi iyi tutturulamamış, riskler-sorun alanları zamanında görülerek, tedbirleri alınmamıştır. Seçim ittifakları/işbirlikleri ve aday listeleri, halkın moral ve motivasyonunu yükseltecek, oy oranlarını arttıracak şekilde yapılmamıştır. Parçalı, dağınık ve ittifak içi/parti içi tartışmaları son ana kadar devam eden muhalefet, halka güven vermemiştir.

Bu tespitler genel olarak, muhalefetin ortak eksikleridir ve giderilemeyecek konular da değildir. Ancak daha yapısal-köklü bir sorunu var muhalefetin. Türkiye sosyolojisinin, “yüzde 70 sağ, yüzde 30 sol” oya tekabül ettiğine dair bir tespit ve ön kabul var. Bu ezber, siyaseti demokratikleşme iddiasından alıkoyuyor, adeta siyaseti açmaza almış durumda. Sadece seçim strateji ve taktikleri değil, genel olarak siyaset bu ön kabul üzerine yapılıyor. Bu da siyaseti sürekli sağa çekiyor, yani kimlik siyaseti zeminine. Bu ön kabulün nedenleri iyi irdelenirse, siyasetin demokratik, eşitlikçi, çoğul, ortak bir gelecek kurma iddiasının ne kadar zayıf olduğu görülür.

  • Seçimlerden sonra muhalefet partilerinin yaşadığı tartışmaları nasıl görüyorsunuz?

CHP’de değişim tartışmaları ulusalcılar (sol milliyetçiler) ile sağa açılarak büyüme iddiası arasına sıkışmış durumda. İyi Parti, merkeze hitap eden bir parti olma iddiasını kaybetmiş, daha milliyetçi bir söylemle MHP’nin yerine-tabanına göz dikmiş görünüyor. Saadet ve Gelecek Partileri, AKP’nin ilk yıllarına öykünüyor gibi. DEVA henüz rotasını bulamamış, liberalizmin hem ekonomik hem de siyasal yönüne sahip çıkıp çıkmayacağı belli değil, gel-gitler yaşıyor. Sadece Yeşil Sol Parti’nin temsil ettiği siyasi gelenek, kendisini daha demokratik bir çizgide örgütleme derdine düşmüş durumda. Bu gelenek de kimlik siyaseti yapmakla itham ediliyor. Oysa bugün Yeşil Sol Parti’de temsilini bulan bu gelenek, kimlik sorunlarını çözmeyi hedefleyen bir çizgidir. Eğer siyaset, genel olarak kimlik sorunlarını çözerek, bu ülkede yaşayan herkesi, demokratik bir cumhuriyetin eşit, özgür yurttaşları olarak kabul etmezse, yüzde 70 yüzde 30 açmazından kurtulamaz. Bu sorunları çözmeye talip olmayan bir muhalefet başarılı olamaz. Olsa olsa iktidar benzerleri arasında el değiştirir. Bugünkü iktidar blokunun zaten geniş bir toplumsal tabana yaydığı radikal milliyetçilik-dincilik, giderek derinleşir. Toplumsal fay hatlarında enerji birikimi devam eder.

  • Seçimlerde Emek ve Özgürlük İttifakı yüzde 10,56 oy oranında kaldı. Fakat seçimlerden önce birçok kesim bu oranın yüzde 15’lerde olacağını düşünüyordu. Elde edilen bu sonucu başarısızlık olarak ele alabilir miyiz?

Yeşil Sol Parti, HDP ve toplumsal alanı örgütleme sorumluluğunu üstlenen DTK ve HDK yönetimleri de alınan sonuçları başarısızlık olarak değerlendirdiler. Sanırım şimdi toplantılar yaparak hem başarısızlığın nedenlerini irdeliyorlar hem de halka özeleştiri veriyorlar. Bu tespit ve özeleştiri çok kıymetli. Toplantılarda derinlikli tartışmaların yapılacağını ve güçlü bir çıkış yapılarak, asıl özeleştirinin pratikte verileceğini umuyorum. Bir önceki soruya verdiğim yanıtta da belirttiğim gibi; Türkiye’de büyük bir demokratik muhalefet boşluğu var. Yeşil Sol Parti çizgisinin güç kazanması, siyasi yelpazede ibrenin demokratikleşmeden yana dönmesi anlamına gelir. Bunu yapabilecek başka bir siyasi çizgi yok. Bu nedenle Yeşil Sol Parti’nin başarısı tarihsel bir sorumluluktur. Bu siyasi gelenek, “demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü” bir paradigmaya sahip. Bu çok büyük bir iddiadır. Yine Kürt sorununun siyasi çözümü ve toplumsal barışı inşa etme misyonu var. Demokratik toplum ve demokratik cumhuriyeti inşa etme iddiası taşıyor. Toplumdaki tüm farklılıkları, kendi kimlikleriyle temsili siyasete taşıyarak, demokratik-çoğul ortak bir gelecek kurma politikasının fotoğrafını somut olarak gösterebilen tek siyasi partidir. Bütün bunları düşündükçe, siyasi iddiaları ile sandıktan çıkan sonuç arasında büyük bir fark olduğu görülüyor. Mesele burada.

Bir de mevcut iktidar blokunun yarattığı büyük tahribat, zulüm, acılar, derin yoksulluk, adaletsizlik nedeniyle aslında toplumsal atmosfer, genel olarak muhalefetin lehineydi. 7 Haziran benzeri bir atmosfer vardı. Ama iyi değerlendirilemedi. Hayal kırıklığının ve iç tartışmaların bir nedeni de bu.

  • Yeşil ve Sol Parti ile TİP’in seçimlere farklı olarak girmesinin sonuçlara bir etkisi var mıydı? Ortak listeyle seçime girilseydi sonuç farklı olur muydu?

Seçim sonuçlarında beklenen başarı düzeyine ulaşamamanın tek nedeni, TİP’in seçimlere ayrı listeyle girmesi değil tabi. Ancak bu da önemli bir faktör olmuştur. TİP’in ittifak çatısı altına girmeden ayrı olarak seçimlere girmesi en demokratik hakkıdır. Fakat durum bu değil. Hem mücadele hem de seçim ittifakı yapan ve aynı toplumsal tabana hitap eden iki partinin bir birine rakip olması anlaşılır bir durum değildi. Mücadele ittifakı içerisinden bir partinin ayrı listeyle girme ısrarı olmasına rağmen, mücadele ittifakının seçim ittifakına çevrilmesi yanlış olmuştur. Bu durum Emek ve Özgürlük ittifakının mücadele iddiasını küçültmüş, halkın moral ve motivasyonunu olumsuz etkilemiş, ortak mücadele duygusunu zedelemiştir. Daha da yanlış olanı, ayrı liste kararı, Yeşil sol Parti’nin demokratik-sol çizgisinin görünmez olmasına hizmet etmiş olmasıdır. 7 Haziran 2015 örnek gösteriliyor. O dönem yaşanan siyasi atmosfere herkesin dönüp bir bakmasında fayda var. Yaşanan coşku, moral ve motivasyonun en önemli nedeni ortaklık ruhuydu. Yeni yaşamı hep beraber kurma iddiasıydı. Bütün bunlar düşünüldüğünde, ayrı liste kararının neleri kaybettirdiği daha iyi anlaşılacaktır.

  • Seçimden önce gazetemize yazdığınız bir yazıyı “Keşke dememek için…” başlığıyla manşetten vermiştik. Bu açıdan 14 Mayıs’ta seçim sonuçları netleşmeye başladığında ne hissettiniz?

İletişim imkanlarımız kısıtlı olsa da yaşanan eksiklikleri az çok biliyordum. İmkanlarım ölçüsünde gerek yazarak gerekse ziyarete gelenlere anlatarak katkı yapmaya da çalıştım. Bu nedenle sonuçlar sürpriz olmadı diyebilirim. Yine de sonuçları üzüntü ve kızgınlıkla karşıladım. O yazıda da ifade ettiğim gibi “keşke demek” zamanı tersine çevirmiyor. Artık geçmişi değiştiremeyiz ama dersler çıkararak geleceğin daha iyi olması için çalışabiliriz.

Özeleştiri, hakiki bir muhasebe sonucunda, önce bilincine varmak, sonra bunu muhataplarına açıklamak aynı şeylerin bir daha yaşanmaması için gerekli tedbirleri almak ve pratikte yanlışları düzeltmektir. Özeleştiri bir “gönül alma” işi değildir. Özeleştiri süreci, herkesin eteğindeki taşları dökme süreci de değildir. Özeleştiri süreci bir günah keçisi bulup, diğer yanlışları- eksikleri görmeme- göstermeme hali de değildir. Özeleştirinin, amaca hizmet etmesi için; yani yanlışları düzeltebilmek için yapılması gerekir. Ortaya çıkan sonucu, bizi bu sonuca götüren pratikleri, nedenlerini büyük bir sorumluluk duygusuyla ele almak gerekir. Kişilerden bağımsız demiyorum, ancak kişilerden kaynaklanan eksikleri de aşan, işleyiş ve anlayış sorunları da ele alınmalı, bütünlüklü bir değerlendirme, çözümleriyle birlikte ele alınmalı. Bu siyasi hareket güçlü bir özeleştiri yapabilecek birikime ve olgunluğa sahiptir.

  • Bu süreçten nasıl bir ders çıkarılması gerekiyor? İttifak politikası, 3. yol, aday belirleme süreci, örgütlenme….

Belirttiğiniz ittifak politikası, aday belirme süreci gibi konularda yapılan hatalar-eksikler, birer sonuçtur. Bunları düzeltmek de kolaydır. Asıl önemli olan bu hatalara yol açan nedenleri bulmaktır. Öyle görülüyor ki bu nedenlerin başında, partinin ideolojik-politik hattında yaşanan eksikler geliyor. Bu siyasi parti niye var, ne için mücadele ediyor, hedefi ne? Kürt sorununun barışçıl siyasi çözümü, demokratik toplumu, demokratik cumhuriyeti inşa etmek, tüm ezilenlerin, emeği sömürülenlerin, yoksulların, tüm ötekilerin temsilcisi olmak iddiaları çok büyük iddialardır. Bu iddialara denk bir duruş var mı? Parti temsilcileri, parti yönetimi ve bir bütün olarak parti örgütü, bu ortak hedefe bütün gücüyle kenetleniyor mu? Partinin misyonu, ideolojik hattı, politik programı örgütün işleyişine ne kadar yön veriyor?

3 yol, iki blok arasında pasif bir tarafsızlık politikası değildir; kendi politik kulvarını inşa etmek, yeni bir yol açmaktır. 3. yol iddiasının altını niye dolduramıyoruz. Partinin il-ilçe örgütlerinden yetişmiş kadroları yok mu? Bu parti aşağıdan yukarıya doğru örgütlenmeyi neden daha güçlü bir şekilde hayata geçiremiyor. Tek neden baskılar, tutuklamalar mı? Parti toplumla nasıl bir bağ kuruyor, mahalle, köy, iş yeri komisyonları- meclisleri var mı, toplumsal örgütlenme nasıl sağlanıyor? Örgütlenme sorunları, kadro sorunları baskılarla izah edilemez. Siyasi baskılar, doğal afet gibi değildir. Fırtına geçinceye kadar beklemenin bir faydası yoktur. Baskıları durdurmak için mücadele etmezsen, giderek köşeye sıkışırsın, daha fazla baskı altında kalırsın. Kaldı ki bu siyasi gelenek, yaşadığı sorunların sadece mevcut iktidardan ibaret olmadığını bilecek tarihsel bir belleğe sahiptir. Şu soruyu sormak gerekiyor; gelenekten, tarihsel ve toplumsal bellekten kopma sorunları mı var?

En temel sorulardan biri de “gençlik ve kadın örgütlenmesi yeterli mi?” değilse de “neden”? Gençlik, geçmişle gelecek arasındaki köprüdür. Bu köprü kurulamazsa, parti dinamizmini, yenilenme enerjisini koruyamaz, kendi kadrolarını yetiştiremez. Gelecek kaygısı en yüksek, ancak en örgütsüz toplumsal kesim gençliktir. Bu siyasi hareketin neden “genç işsizler meclisi” olmasın? Neden “işçi gençlik meclisi” olmasın? Özgün alanlarda örgütlenen gençlik meclislerinin neden federal ya da konfederal bir birliği olmasın? Üniversite gençliği, ilgi alanlarına göre bu siyasal çalışmalara dahil olarak, toplumla neden buluşmasın? Neden bütün bu çalışmalar, aşağıdan yukarıya doğru örgütlenmesin? Siyasetin görevi, ihtiyaç tespit etmek, sorunun gerçek sahiplerinin örgütlenmesi için bir yol açmak, çalışmaları kolaylaştırmaktır. Demokratik toplum ancak “yerelden ve yerinde” inşa edilebilir. Siyasi parti gençlik çalışması, geçici ara bir durak değildir. Demokratik bir gelecek kurmanın temel dinamiklerinden biridir gençlik.

Bütün bu yazdıklarım kadın çalışmaları açısından da geçerli. Hayatın her alanında kadın gücünü ve iradesini açığa çıkarmayı hedefleyen bir çalışma hayati öneme sahiptir. Kadına yönelik saldırıların bu kadar yoğunlaştığı bir dönemde, yaygın, özgün ve kitlesel kadın örgütleri yaratmak, tarihsel bir sorumluluk olduğu gibi siyasi başarının da olmazsa olmaz koşuludur. Cinsiyet eşitsizliği sorunun önemli bir ayağı temsiliyet sorunudur. Ancak kadın özgürlük sorunu temsiliyete indirgenemez. Temsiliyet ile örgütlü kadın gücü ve cinsiyet eşitliği bilincine dayalı toplumsal dönüşüm, karşılıklı olarak bir birini yeniden üreten bir döngü kazanmalı. Bilinç ve örgüt büyüdükçe Temsiliyet büyümeli, Temsiliyet büyüdükçe bilinç ve örgüt büyümeli.

Çok uzun yazdığımın farkındayım ancak çözümü de tartışmak zorundayız. Doğru sorular sorabilirsek doğru çözümler de bulabiliriz. Dünyayı, ülkeyi düzletmenin ve yaşanacak bir yer haline getirmek istiyorsak işe kendimizi değiştirmekten başlamalıyız. Dünyayı düzeltmenin yeri, ilk olarak kendi yüreğimiz, bilincimiz, emeğimiz ve ortaya çıkarttığımız iştir. Dünyanın en iyi politik programına da sahip olsak, emek vermeden, ter dökmeden, doğru yol ve yöntemle çalışmadan, kararlı ve ısrarcı olmadan sonuç alamayız. Bu genel bir kuraldır. Bir sonraki seçimi bekleyerek zaman kaybedemeyiz. Demokratik değerleri, hak bilincini, barışı, toplumsal tabanda yaygınlaştırmadan başarı elde edemeyiz. Seçim sonuçları 5 yıl boyunca yaptıklarımızın ve yapmadıklarımızın faturasıdır.

  • Son olarak “Keşke dememek için…” bundan sonra nasıl bir yol izlenmeli?

“Keşke dememek için” bugünün işini yarına bırakmamalıyız. Önümüzde bir yerel seçim var. Bir gün bile geçirmeden eksiklerimizi telafi etmek için çalışmaya başlamalıyız. Unutmamak gerekir ki iki büyük rakibimiz var. Biri “kayyum atama kaygısı” , diğeri de toplumsal tabanımızın beklentilerini zamanında ve doğru anlayıp, beklentili siyaset yapmaya son vermek.

 

#Keşke #dememek #için #bugünün #işini #yarına #bırakma