Ana Sayfa Blog Sayfa 202

Gazeteci Akurt: Lavrio baskını NATO kapsamında olabilir

Lavrio Kampı’na yapılan baskında politik bir mesaj olduğunu belirten gazeteci İsmet Akurt, İsveç’in NATO üyeliğine işaret ederek bu karar NATO kapsamında alınan bir karar olabileceğini söyledi

Yunanistan’ın Lavrio kentinde ağırlıklı olarak Kürtlerin kaldığı kamp, 5 Temmuz’da Yunanistan Polis Teşkilatı (ELAS) tarafından basıldı. Kapı ve pencerelerin kırıldığı baskında, kadın ve çocukların da aralarında olduğu en az 53 kişi gözaltına alındı. Yunanistan İltica ve Göç Bakanlığı’nın baskın sonrası yaptığı açıklamada, kampın 1947’de inşa edildiği ve yapıların kötü durumda olması nedeniyle boşaltıldığını öne sürerken, baskının 11 ve 12 Temmuz’da Litvanya’da AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in bir araya geleceği NATO zirvesi öncesi yapılması dikkat çekti.

Yunanistan’da bulunan gazeteci İsmet Akurt, Lavrio’da bulunan kampın durumuna dair değerlendirmelerde bulundu.

Yunanistan’dan Türkiye’ye kırmızı gül

Kamp binasının eski bir bina olduğunu belirten Akurt, binanın içinde barınmanın riskli olduğunu ifade etti. Orada kalan mültecilerin de daha uygun bir kampa nakledilmeyi istediklerinin altını çizen Akurt, “Kamptakilerin İltica ve Göç Bakanlığı’yla bu kapsamda bazı temasları vardı. Ama bakanlık önce göçmenlere daha uygun koşullarda bir yer ‘ayarlayabiliriz’ sözü vermişti. Onlar da bu sözün karşılığını bekliyorlardı. Fakat seçimlerden sonra Yunanistan Hükümeti bu baskını yaparak Türkiye’ye kırmızı bir gül atmış oldu. ‘Orayı biz kendimiz bastık. Oradaki mültecileri tahliye ettik’ şeklinde servis ettiler. Ve 200, 300 polisle kampı bastılar” şeklinde konuştu.

Merkeze uzak bir kampa yerleştirildiler

Akurt, kampta 10 kadın, 20’ye yakın çocuk ve 20 civarında yetişkin erkeğin kaldığını belirtti. Baskın sonrası kampta kalanların Oinofyta bölgesinde bir kampa yerleştirildiğini belirten Akurt, bölgenin merkeze çok uzak olduğunu ve ulaşım açısından da zorluklar olacağını kaydetti. Oinofyta bölgesi yaklaşık olarak, Atina’ya 70 km uzaklıkta olduğunu belirten Akurt, bölgedeki eski bir hurda fabrikasını onarıp odalar tarzında dizayn ettiklerini, buradan göçmenlerin rahatsız olduğunu ifade etti.

Politik bir mesaj vermek istediler

“Türkiye’nin kampta ‘PKK’lilerin kaldığı yönünde iddiası var” diyen Akurt, Yunanistan hükümetinin ona bir cevaben bu baskını gerçekleştirdiğini, orada yaşayanların savaştan kaçmış ya Kuzey Kurdistanlı ya da Rojavalı Kürtler olduğunu, Yunan hükümetinin kendisiyle de çelişerek Türkiye hükümetinin iddiaları doğruymuş gibi bir hava yaratarak politik bir mesaj verdiğini söyledi.

NATO kapsamında alınan bir karar

Göçmen kampının basıldığının başka nedenleri de olabileceğini kaydeden Akurt, İsveç’in NATO üyeliğine işaret ederek “Bu kararın NATO kapsamında alınan bir karar olabilir. Çünkü sürekli NATO toplantılarında Lavrion kampını gündemleştiriyorlardı. Bu baskınla Türkiye Hükümetinin ‘yanındayız’ mesajını vermiş olabilirler. Ayrıca şu anda Türk Devleti, İsveç’in NATO’ya üyeliğini kabul etmek durumundadır. Bunu da sanki gerçekten bazı tavizler, karşılıklar alınmış gibi yansıtıyor. Bu durum Türk Devleti için bir Pirus zaferinden başka bir şey değildir” diye konuştu.

AKP sahte algı yaratıyor

Yunan basınının kamp binasının güvenli olmadığını ve bu yüzden bu nakletme işleminin gerçekleştiğini yazdığını ifade eden Akurt, “PKK ile ilgili herhangi bir şey Yunanistan basınında yer almadı. Türkiye basınında yer alan ‘PKK’nin kampı basıldı’ haberleri burada biraz alay konusu oldu. AKP orayı Türkiye’deki iç siyasetinde bir argüman olarak kullanıyor. AKP, ‘bir diplomatik başarı kazandık, Yunanistan Hükümetini bile PKK’ye karşı harekete geçirdik’ gibi sahte bir algı yaratıyor. Bu durum hem Yunan hem de Türk devletinin işine geldi. İki ülke aralarındaki ‘yumuşamayı’ sürdürmek için bunu yapmış olabilirler” dedi.

Kaynak: MA

 

 

 

Paylaş:

 

#Gazeteci #Akurt #Lavrio #baskını #NATO #kapsamında #olabilir

Wan’da her yılı açılışı yapılan ‘Çevreyolu’ 13 yıldır sürüyor!

Wan’da her yıl temel atma töreniyle açılışı yapılan ‘çevreyolu’ projesi, 13 yıldır bitirilemedi. Proje ile binlerce kişinin arazisine el konulurken, hak sahipleri ise başkalarının arazisine ortak edildi

İktidarın “cazibe merkezi” haline getireceğini iddia ettiği kentlerden olan Wan’da birçok proje gibi 2010 yılından bu yana birçok kez temel atma töreniyle açılışını gerçekleştirdiği “Van Çevre Yolu” projesi, 13 yıl geçmesine rağmen bitirilemedi.

13 yıldır tamamlanmadı

Wan’ın Artemêt (Edremit) ilçesinde başlayarak kentin doğusundan Erdîş (Erciş) yoluna bağlanan 61 kilometrelik yolun sadece 20 kilometresi bitirildi. 13 yıl geçmesine rağmen yolun 41 kilometresi hala tamamlanmadı.

Temeli ata ata bitirmediler

Son olarak 11 Haziran 2022’te AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın video konferansla yeniden temelini attığı yol projesiyle binlerce insan mağdur edildi. Yol yapımı kapsamında İmar Kanunu’nun 18’inci maddesi ile hak sahiplerinin muvafakatı aranmadan kamulaştırıldı. Bununla birlikte hak sahiplerinin rızası alınmadan birçok kişinin arazisinden yol geçirildi.

Birçok kişi mağdur edildi

Proje kapsamında 18’inci maddeyle en az 6 bin kişi mağdur edildi. Bunun sonucunda hak sahipleri ne arazilerini satabiliyor ne de proje kapsamında giren parsellerde ev yapabiliyor. Şimdiye kadar açılan karşı davalardan da sonuç alınamadı.

Kendi arsamı para ile almamı istiyorlar

Projenin mağdurlarından olan Bahattin Durur, 500 metre olan arsasında yol geçtiğini belirterek, bedelinin ödenmemesi nedeniyle birçok kişinin arsasına ortak edildiğini söyledi. Elinde kalan arsanın 200 metresine de 18. Madde nedeniyle başka insanların ortak edildiğini ifade eden Durur, ” Şuan arsamı bana ortak edilen kişilerden satın almamı istiyorlar. Ben parasını verip aldığım arsayı, nasıl tekrar alayım! Bedelini ödediğim arsayı neden bir daha satın alayım?” diye sordu.

Babamdan kalan arsaya komşumu ortak etmişler

İmar Kanunu’nun 18’inci maddesinin uygulanmasıyla hak sahiplerinin birbirine ortak edildiğini söyleyen Erol Umur, kendisine ait 400 metrekare arsaya da 4 kişinin ortak edildiğini aktardı. Umur, “Denemediğim yol kalmadı ama bir türlü şahsıma ait tapumu alamıyorum. Babamdan kalan arsayı ben nasıl komşuma hibe edeyim? Buna bir çare bulunması gerekiyor” diye seslendi.

Çevre yolu adı altında oyun oynanıyor

Edremit Xorkum Mahallesi’nde bütün arazilerin birbirine karıştığını dile getiren mağdurlardan Arif Koçyiğit de, kendisine ait olan 3 bin metrekare arsasının başkasına, başkasının 12 bin metrekare arazisinin de kendi adına geçirildiğini belirtti. Bir diğer proje mağduru Sinan Şahin ise, “Tapuya gidiyoruz, benim arsama başkası da ortak edilmiş. Çevre yolu üzerinde büyük oyunlar oynanıyor, milleti soydular, kendileri yapıp, kendileri çiziyorlar. Kimse bir şey diyemiyor. Çevre yolu arazisinde geçen herkes mağdur durumda” diye konuştu.

Kaynak: MA

 

#Wanda #yılı #açılışı #yapılan #Çevreyolu #yıldır #sürüyor

Temur: Tüm ‘ötekiler’ 11 Temmuz’da Kürt basınının yanında olmalı

Mesleki faaliyetleri nedeniyle 13 aydır tutuklu bulunan 15 gazetecinin avukatı Resul Temur, sesi kısılan, sesi kesilen herkesi 11 Temmuz’daki duruşmaya davet etti

Amed merkezli yürütülen bir soruşturma kapsamında 8 Haziran 2022’de gözaltına alınan, mesleki faaliyetleri nedeniyle 16 Haziran’da tutuklanan 15’i tutuklu 18 gazeteci hakkında açılan davanın ilk duruşması 11 Temmuz’da görülecek.

Tutuklu gazetecilerin avukatı Resul Temur, soruşturma aşamasından davanın açılması sürecine dair değerlendirmelerde bulunarak, 11 Temmuz’da görülecek duruşmaya katılım çağrısı yaptı.  Gazetecilere yönelik baskı ve soruşturmaların uzun süredir devam ettiğine dikkat çeken Temur, birçok gazetecinin bu süreçte cezalar aldığını belirtti.

Tutuklama gerekçesi: Gazetecilik

Dosyanın başlama gerekçesinin Medya TV ve Stêrk TV’de yayınlanan bir kısım program içeriklerinin Amed’deki gazeteciler tarafından sunulması olduğunu belirten Temur, “Buradaki gazetecilik faaliyeti yürüten ve yürüttüğü gazetecilik faaliyetini açık bir biçimde kendi ismi, kendi görseli ile tartışma programına çeviren gazeteciler, yasadışı bir iş yapıyormuş gibi gözaltına alınıp tutuklandılar. Yaptıkları programlar, programlarda tercih ettikleri konular, bu konuları tartışırken kullandıkları dil suçlamaya konu edildi” dedi.

Sonradan eklenen gizli tanık

Gazetecilerin tutukluluk hallerinin devam ettirilmesi için sonradan eklenen gizli tanık beyanlarıyla delil oluşturulduğunu anlatan Temur, bu durumun sebebinin de dosyada yeterli delil olmadığının göstergesi olduğunu söyledi. Gizli tanığın gazetecilerin tutuklanmasından 6 ay sonra 31 Aralık 2022’de ifadesinin alındığına dikkat çeken Temur, yapım şirketlerinin ürettiği iş karşılığında kestiği faturaların gizli tanık beyanıyla kriminalize edildiğini ifade etti.

Gizli tanık beyanının aynı zamanda dosya savcısının izinli olduğu tarihte alındığını da anımsatan Temur, “Büyük olasılıkla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan gelen talimatın önemine binaen savcı gelip hafta sonu gizli tanık beyanını alıyor ve gizli tanık beyanı hem gazetecilere hem de siyasetçilere yönelik ortak oluşturulmuş bir tutanağa dönüştürülüyor. Bununla AYM’ye (Anayasa Mahkemesi) başvuru yapılıyor. Bu başvuru sonrasında HDP’nin mali yardımının kesilmesine karar veriliyor” şeklinde konuştu.

Dosyayı sürüncemede bıraktı 

 AYM’nin delillerin zayıflığından kaynaklı HDP’nin Hazine yardımına ilişkin verilen kararından geri döndüğünü hatırlatan Temur, AYM’ye gazeteciler açısından ‘tutuklamanın hukuki olmadığına’ dair başvuruda bulunduklarını söyledi. Sadece gazetecilerin dosyasında yer alan delillerle yürütülen bir süreç olmadığına dikkat çeken Temur, “Bu işlem açığa çıkmasın diye gazeteciler bir bakıma rehin olarak tutuldular” diye konuştu.

Gazetecilik faaliyetleri yargılanıyor

Gazetecilerin en fazla tutuklandığı ve baskının yoğun olduğu Türkiye’de gazetecilerin, siyasetçilerin, insan hakları savunucuların ve birçok alanda muhalif olan kesimin “örgütsel faaliyet” gerekçesiyle kriminalize edildiğini ifade eden Temur, “Gazetecilerin çalıştığı alanlar, ajanslar, gazeteler, yapım şirketlerini illegalize eden ve örgütsel faaliyet alanı olarak gösteren bir gerçeklik var. Dolayısıyla burada çalışan gazetecilerinde doğrudan içerik ürettiği gerekçesiyle yargılanıyor” ifadelerini kullandı.

Tutuklama cezalandırmaya dönüştü

Temur, tutuklu kamera çekimleri yapan gazetecilerin de iddianamede, “Her ne kadar kendileri hakkında bir delile erişilememişse de bu çatı altında faaliyet yürütmeleri sebebiyle tüm programların yapımı ve ürettikleri, ortak oldukları” şeklinde suçlandığını kaydetti. Kürt gazetecilerine dönük AYM kararlarına da dikkat çeken Temur, AYM’nin daha önce verdiği kararları hatırlattı. Temur, AYM’nin “çalışılan ajansın suç gösterilmesinin hukuki dayanağı olmadığı” yönündeki içtihat oluşturduğunu ancak savcılıkta dile getirmelerine rağmen ne o aşamada ne de iddianame hazırlanma aşamasında bu içtihattın görülmediğini belirtti.

Kürt basınına yönelik baskının her dönem var olduğunu, sürekli, planlı ve istikrarlı bir yargı tacizi olarak yürütüldüğünü söyleyen Temur, gazetecilerin tutuklu bulunduğu 13 ayda hâkim karşısına çıkmaması ve savunma yapmasına izin verilmediğinin altını çizerek, bu sürecin tamamının bir cezalandırma olduğunu söyledi.

Herkes duruşmada olmalı

Diyarbakır 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde 11 Temmuz’da görülecek duruşmada gazetecilik pratiğinin yargılanacağını dile getiren Temur, “11 Temmuz’da görülecek dava Kürt gazetecileri olduğu kadar diğer muhalif gazetecileri de ilgilendiren bir dava. Sadece gazetecileri değil, gazeteci kuruluşlarını da ilgilendiren davalardandır. Kürt basını Türkiye’de temel basının mutfağını oluşturur. Basının mutfağını oluşturması sebebiyle ürettiği içerik ve bulunduğu alanlar sürekli gündem olan konulardır. Ana akımın uzaklaştığı gündeminin tamamını siz aslında ilk elden Kürt basınından çok rahat bir şekilde alabilirsiniz. Yargılamanın temel sebeplerinden biri de bu. Kürt basını aynı zamanda Kürt muhalefetinin temel resmini çizen alanlardan biridir. Basının kendisini bastırma, muhalefetin kendini bastırmasıyla eşdeğerdir. Bu sebepten dolayı sesi kısılan, sesi kesilen herkesin dayanışma adına 11 Temmuz’da Kürt basınının yanında olması gerekiyor” çağrısında bulundu.

Haber:  Müjdat Can / MA

 

 

#Temur #Tüm #ötekiler #Temmuzda #Kürt #basınının #yanında #olmalı

İmralı idaresi Abdullah Öcalan’a tehdit mektupları veriyor

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Sabri Ok, katıldığı bir televizyon programında İmralı idaresinin PKK Lideri Abdullah Öcalan’a isimsiz ve adressiz tehdit mektuplar verdiğini söyledi

Ağırlaştırılmış tecrit altında bulunan PKK Lideri Abdullah Öcalan’dan 28 aydır hiçbir haber alınmazken, KCK Yürütme Konseyi Üyesi Sabri Ok katıldığı Sterk TV’de yayınlanan bir programda Abdullah Öcalan’ın durumunun “iyi yorumlanması” gerektiğini söyledi. Abdullah Öcalan’a yaklaşımın Kürt halkına yönelik bir yaklaşım olduğunu belirten Ok, Abdullah Öcalan’a yönelik uygulanan politikaların “soykırım siyasetinin devamı” olduğunu dile getirdi.

Tecrit ile ilgili kimse konuşmasın istiyorlar

Fırat Haber Ajansı’nda (ANF) yer alan haberde, Ok TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’ın İmralı tecridine ilişkin söylediklerine dikkat çekerek, “Gazeteci Merdan Yanardağ bir şey söyledi. Ki bunları söylemek için ne devrimci olmak ne de Rêber Apo’yu sevmek gerekir. Sadece gerçeği dile getirmek yeter. ‘İmralı’da tecrit var’ dedi. Bu gerçek olan bir şey. Merdan Yanardağ bunu söylediği için zindana attılar. Demek ki Rêber Apo ve İmralı’ya ilişkin kimse konuşmasın istiyorlar. Zaten Bahçeli de, ‘Kim İmralı’da tecrit var diyorsa, o suç işliyor’ açıklamasını yaptı. Böyle bir zihniyetle karşı karşıyayız. Bu zihniyete karşı en üst düzeyde mücadele etmeliyiz. Her Kürt bulunduğu alanda tecridin olduğunu dile getirmeli, buna karşı sesini yükseltmeli, tepkilerini ortaya koymalıdır” dedi.

Herkes tepkisini ortaya koyabilmelidir

Ok, ne avukatlarıyla ne de ailesiyle görüştürülmeyen Abdullah Öcalan’ın durumu için herkesin endişe duyması gerektiğini belirterek, İmralı’yla ilgili şu önemli bilgiyi paylaştı: “Ama biliyoruz ki zamanında adressiz, isimsiz mektuplar işgalci devlet ve İmralı idaresi tarafından Rêber Apo’ya verilmiştir. O mektuplarda Rêber Apo’ya, ‘Sana öyle bir zehir vereceğiz ki, o zehirle hayatını kaybedeceksin. Cesedini yiyen böcekler bile zehirlenerek ölecek’ yazmışlar. Yine ‘Gün be gün öleceksin ama farkına varamayacaksın’ demişlerdi Rêber Apo’ya. Bakın Rêber Apo gibi tarihi bir sorumluluk taşıyan biri her gün bu işkencelere maruz kalıyor. Rêber Apo’nun hukuki hakkı olan mektuplar yasak ama böyle mektuplar serbest. Bunun anlamı nedir? Psikolojisiyle oyna, ruh sağlığıyla oyna, fiziki sağlığıyla oyna ki Rêber Apo gerçekliğinden kopsun ve rolünü yerine getirmesin. Böyle vahşi bir devlettir. Katliamlar bile bu yaklaşım karşısında hafif kalıyor. Hiçbir devlet böyle yapmaz, ancak haydut-çete devletler bunu yapar. Bu konunun Kurdistan ve Türkiye gündeminde yer alması lazım. ‘Tecrit yok’ denildiği zaman herkes tepkisini ortaya koyabilmelidir. Bu önemlidir.”

Bu böyle gitmez

İmralı tecridi için “Bu böyle gitmez, gitmemelidir” diyen Ok, önümüzdeki günlerde İmralı baskılarına karşı “sonuç alıcı önemli hamleler” geliştireceklerinin altını çizdi.

HABER MERKEZİ

 

#İmralı #idaresi #Abdullah #Öcalana #tehdit #mektupları #veriyor

Kayyumun binlerce lira harcadığı palmiyeler kurudu

Cizîr kayyumu tarafından parklara ekilen ve 637 bin TL harcanan palmiye ağaçları kurudu

Halk iradesinin gasp edilmesiyle HDP’den alınaak kayyum atanan Şirnex’in (Şırnak) Cizîr (Cizre) Belediyesi tarafından parklara ekilen palmiye ağaçları bakımsızlıktan kurudu. Cizîr Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü, 7 Aralık 2022 yılında yüklenici firma olan Cesur Dış Ticaret Tarım Ürünleri Gıda Pazarlama. Hay. Nak. Ltd. Şirketi’ne ağaç ve direk motifi alımı ile montajı karşılığında 637 bin TL ödedi.

3 ay önce ekildi

Alınan palmiye ağaçları ekildiği her parkta bakımsızlıktan kurumaya yüz tuttu. İlçeye bağlı Konak Mahallesi’nde yapılan Millet Bahçesi’ne 2023 Nisan ve Haziran ayında iki defa dikilen palmiye ağaçlarının kuruduğu görüldü. Yine Newala Îsaaxa mezrasında yapılan parkta da ekilen ağaçlar kurudu.

ŞIRNEX

#Kayyumun #binlerce #lira #harcadığı #palmiyeler #kurudu

Hollanda’da ‘iltica planı’ n uzlaşamayan hükümet düştü

Koalisyon ortaklarının ‘iltica planı’ konusunda anlaşamadığı Hollanda’da Başbakan Mark Rutte başkanlığındaki koalisyon hükümeti düştü

Hollanda’da Başbakan Mark Rutte başkanlığındaki koalisyon hükümeti düştü. BBC’de yer alan habere göre, koalisyonu oluşturan 4 parti, 5 Temmuz’dan bu yana tartıştıkları, çatışma bölgelerinden gelen mültecilerin savaş sona erince ülkelerine gönderilmesini öngören yeni iltica planı konusunda anlaşma sağlayamadı.

Bakanlar Kurulu toplantısının ardından Rutte, istifasını Kral Willem Alexander’a sunacak.

Rutte, partisine, bu hafta içinde katı önlemler içeren yeni bir iltica planı sunacağı sözünü vermişti. Bu nedenle hükümet ortakları gece yarılarına kadar müzakerelerde bulundu. Üçüncü kez toplanan hükümet ortağı partiler, yine anlaşamadı.

DIŞ HABERLER

 

#Hollandada #iltica #planı #uzlaşamayan #hükümet #düştü

Yargıtay Başsavcılığı’ndan Gezi tebliğnamesi: Yapıcı dışında tüm sanıkların cezası onsın

Yargıtay Başsavcılığı, Gezi davasıyla ilgili sunduğu tebliğnamede, Mücella Yapıcı dışındaki tüm sanıkların cezalarının onanmasını istedi

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Gezi davasıyla ilgili tebliğnamesini hazırladı. Başsavcılığın tebliğnamesinde tutuklu sanık Mücella Yapıcı’ya verilen cezanın bozulması, diğer tüm sanıklar hakkındaki cezaların onanması istendi.

Davanın tutuklu sanıklarından Türkiye İşçi Partisi Hatay Milletvekili Can Atalay verilen cezanın da onanmasının istendiği tebliğname, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’ne gönderildi.

Atalay’ın tahliye edilmesi konusunda da olumsuz görüş bildiren Başsavcılık, gerekçe olarak anayasanın 14. maddesini gösterdi.

Milletvekillerine verilen dokunulmazlık hakkını düzenleyen anayasanın 83. maddesinde tek istisna anayasanın 14. maddesine karşı bir suç işlenmesi olarak gösteriliyor. 14. maddede, “Hak ve hürriyetlerden hiçbiri, laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetlerde kullanılamaz” ifadesi yer alıyor.

Davanın sanıklarından Osman Kavala “Hükümeti yıkmaya teşebbüs” TİP Hatay Milletvekili Can Atalay ve diğer sanıklar ise “Hükümeti yıkmaya teşebbüse yardım” suçlamalarından İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından cezalandırılmış, bu ceza istinaf mahkemesi tarafından da onanmıştı.

Başsavcılığın, 7 sanıkla birlikte 18 yıl hapis cezasına çarptırılarak 25 Nisan 2022’de tutuklanan Mücella Yapıcı hakkındaki bozma kararı talebinin gerekçesi ise ‘organizasyon şemasında yeri belirlenememesi’ oldu.

HABER MERKEZİ

#Yargıtay #Başsavcılığından #Gezi #tebliğnamesi #Yapıcı #dışında #tüm #sanıkların #cezası #onsın

Zelensky İstanbul’a geldi

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelensky, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daveti üzerine İstanbul’a geldi

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, Bulgaristan ve Çekya ziyaretlerinin ardından bugün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın daveti üzerine İstanbul’a geldi.

Anadolu Ajansı, Zelenskiy’nin İstanbul’a inişinde askeri personeli selamladığı bir fotoğrafı servis etti.

HABER MERKEZİ

#Zelensky #İstanbula #geldi

Sömürgecinin fantezisi ve egzotik bir safari izni: Cilo Festivali

Bu festivaller, “makbul Kürtlerin” nostaljik ve melânkolik hazlarına seslenen, onlara iktidarın kendilerine bahşettiği kadarıyla var olacaklarını kabul ettiren organizasyonlardır

Navşar Şemzînî

Turizm ile sömürgeciliğin tarihi birbirine yakın bir paralellik izler. Kendilerine “turist” diyen Avrupalıların, doğunun mistik ve egzotik topraklarına yolculuk edip, yerlilerin yedikleri ve içtiklerine merakla yaklaşmaları pek de masumane değildi. Nitekim 19. yüzyılda, Etiyopya gibi kahve zengini ülkelerin zenginliklerine göz diken garplı, yani batılı beyaz adam, gittiği Afrika ülkelerinden sadece kahve değil, aynı zamanda dünyanın bu kara parçasında yaşayan kara insanlarını da gemilere bindirip, ucuz iş gücü muradıyla tarlalarda ve sanayide çalıştırmak üzere öz topraklarından koparmış ve “medeniyetin beşiği” olan batıya taşımıştır. Hem de gemilerde üst üste istifleyerek… Bu tarihsel atıfla beraber, asıl konumuza giriş yapacak olursak, Hakkâri’de bulunan Cilo buzulları ve Cilo dağları, coğrafik özellikleriyle taşıdığı mekânsal nitelik kadar, Kürt siyasal ve kültürel tarihi açısından da tartışmasız bir yere sahiptir. Bu mekânlar, sadece son 40 yıllık Kürt siyasal mücadelesinin değil, Mahabad Kürt Cumhuriyeti yıkıldıktan sonra 1947 yılında, Molla Mustafa Barzani’nin Barzan bölgesinden çıkıp, 52 gün boyunca uzun yürüyüşünün ardından vardığı Sovyetlerin de ilk geçiş alanıdır. Bu nedenle, Cilo dağlarının eteklerinde yaşayan Kürtler, sadece son 40 yıllık Kürt hareketinin değil, aynı zamanda peşmergelere ev sahip sahipliği yapmış politik hafızayı taşırlar. Buradaki insanlar, birçok Kürt hareketi ile hemhâl olarak bu mekânlara anlam atfetmişlerdir. Mesela bu bölgede yaşayanlardan herhangi birine Ali Asker’i sorarsanız, sizlere Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) 70’lerin sonunda bu bölgedeki varlığını ve faaliyetlerini anlatır. Yine DDKO’yu aynı şekilde… Buradaki siyasal bilincin oluşması için de bu bölgede yaşayan insanlar sayısız bedeller ödedi, göçler yaşadı. Ama Kürt olma bilinci, Cilo dağlarının zirvesi gibi onlarla yaşamaya hep devam etti.

2015 yılından itibaren AKP hükümetlerinin Kürt kentlerinde; doğadan mimariye, ekolojik dengeden kadın erkek ilişkilerine kadar, bir bütün olarak Kürt toplumunun en kılcal damarlarına kadar devlet tahayyülünü zerk etmek ve kontrol altında tutmak istediğini görmek hiç de zor değil. Burada, yani festival görüntüsü altında sergilenen resmî ideoloji seremonilerinde, devleti bütün varlığıyla Kürt toplumuna zerk etmek, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana farklı yol ve yöntemlerle uygulanagelen kültürel ve sosyolojik homojenleştirme siyasetlerinin yeni bir veçhesidir. Esasen bu faaliyetler, devlet politikasının, Yüksekova gibi Kürt siyasal hareketi açısından son derece önemli bir yere sahip bir mekân üzerinden Kürt gençlerinin “ehlileştirilmesi” ve devlet görüntüsünün kurtarılması çabasının bir imaj çalışmasıdır. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, resmî makamlarca bu mekânların mütemadiyen yasaklı olarak bırakılmasını da bir diğer dilemmadır. Burada denilebilir ki, “şayet bu bölge yasaksa, Cilo Festivali burada nasıl yapılır?” cevabı gayet basit, sadece bu festivale özgü bir izinle… Yani burada yaşayan sivil halkın kendi topraklarına girmeleri ve eğlenmeleri de “terörle mücadele konseptinin bir gereği” denilerek, uygulanan geçici izinlere işaret edilir. Yani, egemen olan iktidarın nazarında bu toprakların yerlileri, “güvenlik politikaları” kapsamında eğlenme hakkında sahiptir!

Cilo festivalinde çalınan müziklere ve kullanılan sembollere dikkatle bakmakta yarar var. “Kürt asıllı” Türk sanatçıların sahneye çıktığı, kırık bir Türkçe ile içinde “lo lo, le le le” ünlemleriyle dolu, tırpanlanmış ve ince bir işçilikle ne Türkçe olan ne de Kürtçe kalan, kerameti kendinden menkul, ama aslının Kürtçe olduğu aşikâr olan şarkılara izin verildiği görülüyor. Bu festivaller, “makbul Kürtlerin” nostaljik ve melânkolik hazlarına seslenen, onlara iktidarın kendilerine bahşettiği kadarıyla var olacaklarını kabul ettiren organizasyonlardır. Bunu yaparken de kamera kadrajına girenler ile kameranın arkasında kalanların bambaşka çehreler olduğu gözden kaçmıyor. Mesela polislerin ve askerlerin ağır silahlarıyla Yüksekova’nın her yerinde, her sokağında dolaşması, kent hayatının adeta olağan bir parçası haline getirilmiş olması o kadrajda yer almaz. Ama “Hakkâri’de hayat var” sloganı ile yapılan Cilo Festivallerinin hemen eteğindeki Yüksekova’da onlarca hayat, bir anda bütün hukukun ve insanlığın dışına itilebilecek kadar önemsiz görülebileceğini sokağa çıkma yasakları esnasında, askeri törenlerle gösterildi.

Dedik ya, Kürtlerin kendi öz topraklarında gezmesi ve yaşadıkları doğayla buluşmasını içeren sosyolojik süreç bile “terörle mücadele” kapsamında, içinde iktidarın kendini yeniden ürettiği, yörenin kültürel ve tarihsel birikimi ile uzaktan yakından ilgisi olmayan içeriklerden müteşekkil “festivaller” şeklinde izne tabii tutuluyor. Hâlbuki, Cilo dağlarının eteklerindeki kent olan Yüksekova’da, daha bir ay öncesine kadar 5 yaşındaki Erdem Aşkan’ın bir asker tarafından ezilip öldürülmesi ve bu askerin kısa bir sürede serbest bırakılması aynı döneme denk geliyor. Cilo Festivali de Erdem Aşkan’ın askerin kullandığı aracın çarpması sonucu ölmesi ve askerin serbest bırakılması da aynı siyasal aklın, aynı siyasal amacın ve yıllardır Kürt sosyolojisine uygulanan alt-kolonyalist politikaların birbirini tamamlayan yüzleridir. Tam da bu şekilde, iktidarın; mekânı ve hakikati bükme, kitlelerin o mekânlara yüklediği politik ve kültürel anlamları yıkıp, yerine daha makul, makbul ve Türkçe bir hafıza inşa etme girişimine tekabül etmeye başlıyor. Böylece son yıllarda, kayyumlar eliyle yürütülen festival siyaseti, Kürt dilinin ve kültürünün iğdiş edilmesi, törpülenmesi, karikatürize edilmesi ve tahrip edilip bozuk bir Türkçe gibi sunulmasının alt yapısına dönüşen bir iktidar organizasyonu ortaya çıkmış oluyor. Bunun da Kürtler arasında devşirilen aşiret, devlet, dernek ve şirket dörtgeninde inşa edildiği görülüyor. Yerel sermayedarların da politik ve ekonomik rant devşirmek için bu organizasyonlara gönüllü müttefik olarak dahil olduklarını es geçmemek gerek.

Cilo Festivali gibi organizasyonlar ile Kürt olmanın “Türklük şuur ve bilinci” içinde, ince dokunuşlarla, eğlenerek asimile olmak sonucunu doğuruyor. Kürtler ve Kürt kültürü, son yıllarda yapılan festivaller ve Türk olduğunu söyleyip, Türklük imtiyazlarıyla Kürtlerin misafirperverliğini test eden “sosyal deneycilerin” egzotik seyahatler yaptığı bir fantezi ve safari alanına dönüştürüldü. Buna en ciddi katkı da yerli halk arasından birilerinin çıkıp sunduğu meşrulaştırma katkısıdır. Ki bunlar da orta sınıflaşmış, çoğu memur kesim veya beyaz yakalı olarak adlandırılabilecek olan, ekonomik geliri bölgedeki çoğunluğu oluşturan yoksul insanlardan nispeten daha yüksek bir popülasyonu kapsıyor. Bu şekilde, festival adı altında Kürt coğrafyasında işlenen envaiçeşit suç meşrulaştırılıyor, görünmez geliniyor ve aynı zamanda devlet aygıtının büyük bir propaganda makinası olarak “eğlence endüstrisi ve turizm” adı altında kamusal alana sunuluyor.

Sonuç itibarı ile,

Tarihsel olarak, Kürt siyasal mücadelesinin başlamasında ve büyümesinde doğanın, ama en çok da dağların çok somut olarak algılanan bir tarihi, bir dinamizmi vardır. Bu mücadelede dağlar, bir direniş mekânı, mekanizması ve toplum içindeki kuvvetli değerlerin de sembolüdür. Bunu en iyi bilen devletin, Kürtlere dair arşivleri ve hafızasıdır. Tam da bu nedenle, Cilo Festivali türünde organizasyonlar görüntüde bir eğlence toplantısı iken esasında ise kimliksizleştirme, kişiliksizleştirme çabasıdır. Tıpkı yazının girişinde verilen Etiyopya ve garplı beyaz adam örneğinde olduğu gibi.

#Sömürgecinin #fantezisi #egzotik #bir #safari #izni #Cilo #Festivali

Halk öncülüğüyle inşaya

HDP ve Yeşil Sol Parti halk buluşmalarının startını 10 Temmuz’da Amed’te veriyor. Bu buluşmalarla açığa çıkan irade ile önce konferansa ardından yeninden inşa kongresine gidilecek

Selman Çiçek/Amed

14 Mayıs seçimlerinin sonuçlanmasının ardından partilerde süren tartışmalar devam ediyor. Halkların Demokratik Partisi(HDP) ve Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) de bu tartışmaların yoğun yaşandığı partilerden. Yaklaşık iki aydır süren PM ve MYK toplantılarının ardından kapsamlı bir özeleştiri süreci başlatıldı. Bu kapsamda HDP ve Yeşil Sol Parti, eylül ayında yapacağı kongreye kadar halka giderek halk ile yapacağı buluşmalar sonucu kongreye güçlü bir şekilde girmek istiyor. “Halkla birlikte özeleştiri” mottosuyla hareket eden iki parti de halk buluşması öncesi demokratik toplum örgütleri ile bir tartışma süreci yürütürken, bu tartışmalardan belli sonuçlar alan HDP ve Yeşil Sol Parti, bayramda yerellerde halk ile bir araya gelerek halk buluşmalarının da startını verdi.

Öncü halk olacak

Halk buluşmaların bir durağı da Kürt siyasal hareketinin kalesi olarak bilinen Amed’te olacak. Amed’te yapılacak halk buluşmaları, diğer illerde yapılacak toplantıların da öncülüğünü yapacak. Amed’te 14 Mayıs seçimlerinde bir önceki seçimde aldığı oyu koruyarak çıkan Yeşil Sol Parti, seçim sonuçlarını istenilen başarı olmadığı yönünde açıklama yaparak, değişim sürecini halk ile başlatacağını duyurmuştu. Bu kapsamda Amed’te yürütülen tartışmaların ardından halk toplantılarına start verildi.

İlk start Bismil’den

İlk start ise Bismil’den yapıldı. Amed’in Bismil ilçesine bağlı Şidada Mahallesi’nde 15 Haziran’da arazi anlaşmazlığı nedeniyle Alyamaç ve Taş aileleri arasında çıkan kavgada, 9 kişi yaşamını yitirdi. Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanları Saliha Aydeniz ve Keskin Bayındır ile Kürt siyasetçi Ahmet Türk’ün de yer aldığı Yeşil Sol Parti ve HDP heyeti, Taş ve Alyamaç ailelerine ziyaret gerçekleştirerek, barış girişiminin öncülüğünü yaptı. Halktan gelen en büyük eleştirilerden biri olan halkın sorunlardan uzaklaşması bu girişimle özeleştirel bir pratikle karşılandı.

Halk buluşmaları

Amed’te halk buluşmaları ise 10 Temmuz’da başlayacak. 17 ilçede yapılacak halk buluşmaları sadece mahallelerle sınırlı kalmayacak. HDP ve Yeşil Sol Parti’nin oluşturacağı komisyonlar mahalle buluşmalarının dışında evlerden iş yerlerine, fabrikalardan parklara kadar topluluğun olduğu her yerde halk ile buluşacak. Bu buluşmalarda yürütülecek tartışmalarla Amed’te yapılması planlanan konferansa güçlü bir irade ile girilecek. Yaklaşık 15 gün sürecek güçlü halk buluşmalarıyla açığa çıkan enerji ile önce konferansa ardından da yeniden inşa kongresine gidilecek.

Yeniden inşa süreci

Halk buluşmaları hakkında bilgi veren HDP Amed İl Eşbaşkanı Gülistan Atasoy, seçimlerin bitmesi ile eleştiri-özeleştiri sürecine başladıklarını, seçim sonuçlarının politik ve toplumsal nedenlerini oldukça derin irdelediklerini söyledi. Yeniden inşa adını verdiğimiz toplantılar silsilesi ile bir seviye ulaştıklarını söyleyen Atasoy, ancak işin özü halk ile yapılacak buluşmalarla açığa çıkacağını söyledi.

Yeniden inşa sürecinin en önemli kavşağının halk buluşmaları olduğuna dikkati çeken Atasoy, “10 Temmuz itibari ile iki hafta sürecek halk buluşmalarını gerçekleştireceğiz. Bu halk buluşmaları ile yeniden inşa sürecini de önemli bir noktaya taşıyacağız. Sadece seçim sonuçlarına değil meselenin odağına odaklanacağız. Türkiye’de halkların yaşadığı tüm krizleri esaslı olarak ele almak zorundayız. Amed’te üç siyasi partinin il ve ilçe yönetimi ile birlikte, tüm demokratik kurumları da içine alacak bir süreci yürüteceğiz. Bu tartışmaları en sahici biçimi ile yapabileceğimiz bir çalışma programını çıkardık” diye konuştu.

Özeleştiriden konferansa

Yeniden inşa sürecinde halkın tüm eleştirilerin almak, dinlemek ve doğru ele almak zorunda olduklarını belirten Atasoy, “Halktaki direngen yapıyı nasıl demokratik siyasete aktarabileceğimizi, bu direngen yapıyı nasıl geliştirebileceğimizi ele almak zorundayız. Bu nedenle bütün buluşma mekanları bizim toplantı mekanlarımızdır. Gerekirse işçilerle beraber tarlada ya da fabrikada, evlerde, kurumlarımızda ve ulaşabildiğimiz her yerde bu toplantılarımızı yapacağız. Bu buluşmalar sonucunda açığa çıkan sonuçları, önümüzdeki sürecin yol haritasını ödev olarak önümüze koyacağız. Eski ruhun yeni güncel durumlarla yeniden açığa çıkaracağız” şeklinde konuştu.
Amed’te yapılması planlanan konferansa da değinen Atasoy, konferansın tarihinin henüz belli olmadığı, halk buluşmaları sonucunda açığa çıkan irade ile bu konferansı gerçekleştireceklerini, konferanstaki tartışmalarla yeniden inşa kongresine hazırlanacaklarını söyledi.

Halk ne istiyor

Politik duruşu ile bilinen Amed halkı, seçim sonuçlarının ardından HDP ve Yeşil Sol Parti’ye dönük önemli eleştiriler getirirken HDP’nin güçlü bir özeleştiri sürecine girmesi çağrısında bulunmuştu. Sokağın nabzı olan kıraathaneler, ev önü sohbetlerde halkın en büyük eleştirisi, iki partinin de halkın toplumsal sorunlarından uzaklaştığı yönündeydi. Hangi kapıyı çaldığımız da HDP’yi her koşulda sahipleneceği ancak halktan kopuk tarzda yürütecek siyaseti de kabul etmeyeceklerini belirtenlerin sayısı oldukça fazlaydı. Bir çok kesimin gençlerin öncü rolünü yeniden üstlenmesi gerektiğine inanırken genç başlanan mücadelenin ancak genç dinamizmi ile yeniden inşaya götüreceğine inanıyor.

Gençler öncü olmalı

Konuştuğumuz yurttaşlardan biri olan Arzu Karaman, halkın her şeyden önce samimiyet istediğini, öncü belirlediği kişilerin fedakar ve samimi olmasını beklediklerini söyledi. Halkın ve gençliğin siyasete aktif rol alıp öncü misyona geçmeleri yönünde beklentisi olduğuna dikkat çeken Kahraman, “Bu halk gençliğe hele ki bilinçli kendi halk ve toplumsal gerçekliğinin farkına varmış genç öncüler istiyor” diye konuştu.

Kararlar yerelden alınmalı

HDP genel merkezinin karar alma rolünden çıkıp asıl kararları mahalle de halk buluşmalarından alması gerektiğine dikkat çeken Kahraman, “Kesinlikle ama kesinlikle her aday kendi seçim bölgesinde halkın içinde kalmalı. Halka söz hakkı, eleştiri ve özeleştiri hakkı tanınmalı. Parti kurumlarına halk tarafından sevilen sayılan kişiler seçilmeli. Emek veren fedakarlık yapan kişiler öncülük verilmeli çünkü bu halk emek veren fedakarlık yapan insanlara saygı duyar ve sever. Halkın dilinden anlayıp bilen kişilerin ön plana çıkartılmalı” şeklinde konuştu.

Halkla birlikte yapılmalı

Mustafa Eğilmez adlı yurttaş ise, siyasi partilerin öncelikle halkla olan temasının artırmasına dikkat çekerek, “Halka rağmen fikriyatı kesinlikle terk edilmeli. Ne yapılacaksa halk ile birlikte yapılmalıdır. Gerekirse ev ev, sokak sokak herkese gidilmeli. İnsanları dinlerken can kulağıyla dinlenilmesi kulak ardı yapıp geçiştirme yapılmaması gerekiyor. Gençlere dönük bir şeyler yapılmalı. Gençleri esas alınması gerekiyor” şeklinde konuştu.

#Halk #öncülüğüyle #inşaya