Ana Sayfa Blog Sayfa 204

Sömürgecinin fantezisi ve egzotik bir safari izni: Cilo Festivali

Bu festivaller, “makbul Kürtlerin” nostaljik ve melânkolik hazlarına seslenen, onlara iktidarın kendilerine bahşettiği kadarıyla var olacaklarını kabul ettiren organizasyonlardır

Navşar Şemzînî

Turizm ile sömürgeciliğin tarihi birbirine yakın bir paralellik izler. Kendilerine “turist” diyen Avrupalıların, doğunun mistik ve egzotik topraklarına yolculuk edip, yerlilerin yedikleri ve içtiklerine merakla yaklaşmaları pek de masumane değildi. Nitekim 19. yüzyılda, Etiyopya gibi kahve zengini ülkelerin zenginliklerine göz diken garplı, yani batılı beyaz adam, gittiği Afrika ülkelerinden sadece kahve değil, aynı zamanda dünyanın bu kara parçasında yaşayan kara insanlarını da gemilere bindirip, ucuz iş gücü muradıyla tarlalarda ve sanayide çalıştırmak üzere öz topraklarından koparmış ve “medeniyetin beşiği” olan batıya taşımıştır. Hem de gemilerde üst üste istifleyerek… Bu tarihsel atıfla beraber, asıl konumuza giriş yapacak olursak, Hakkâri’de bulunan Cilo buzulları ve Cilo dağları, coğrafik özellikleriyle taşıdığı mekânsal nitelik kadar, Kürt siyasal ve kültürel tarihi açısından da tartışmasız bir yere sahiptir. Bu mekânlar, sadece son 40 yıllık Kürt siyasal mücadelesinin değil, Mahabad Kürt Cumhuriyeti yıkıldıktan sonra 1947 yılında, Molla Mustafa Barzani’nin Barzan bölgesinden çıkıp, 52 gün boyunca uzun yürüyüşünün ardından vardığı Sovyetlerin de ilk geçiş alanıdır. Bu nedenle, Cilo dağlarının eteklerinde yaşayan Kürtler, sadece son 40 yıllık Kürt hareketinin değil, aynı zamanda peşmergelere ev sahip sahipliği yapmış politik hafızayı taşırlar. Buradaki insanlar, birçok Kürt hareketi ile hemhâl olarak bu mekânlara anlam atfetmişlerdir. Mesela bu bölgede yaşayanlardan herhangi birine Ali Asker’i sorarsanız, sizlere Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) 70’lerin sonunda bu bölgedeki varlığını ve faaliyetlerini anlatır. Yine DDKO’yu aynı şekilde… Buradaki siyasal bilincin oluşması için de bu bölgede yaşayan insanlar sayısız bedeller ödedi, göçler yaşadı. Ama Kürt olma bilinci, Cilo dağlarının zirvesi gibi onlarla yaşamaya hep devam etti.

2015 yılından itibaren AKP hükümetlerinin Kürt kentlerinde; doğadan mimariye, ekolojik dengeden kadın erkek ilişkilerine kadar, bir bütün olarak Kürt toplumunun en kılcal damarlarına kadar devlet tahayyülünü zerk etmek ve kontrol altında tutmak istediğini görmek hiç de zor değil. Burada, yani festival görüntüsü altında sergilenen resmî ideoloji seremonilerinde, devleti bütün varlığıyla Kürt toplumuna zerk etmek, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana farklı yol ve yöntemlerle uygulanagelen kültürel ve sosyolojik homojenleştirme siyasetlerinin yeni bir veçhesidir. Esasen bu faaliyetler, devlet politikasının, Yüksekova gibi Kürt siyasal hareketi açısından son derece önemli bir yere sahip bir mekân üzerinden Kürt gençlerinin “ehlileştirilmesi” ve devlet görüntüsünün kurtarılması çabasının bir imaj çalışmasıdır. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, resmî makamlarca bu mekânların mütemadiyen yasaklı olarak bırakılmasını da bir diğer dilemmadır. Burada denilebilir ki, “şayet bu bölge yasaksa, Cilo Festivali burada nasıl yapılır?” cevabı gayet basit, sadece bu festivale özgü bir izinle… Yani burada yaşayan sivil halkın kendi topraklarına girmeleri ve eğlenmeleri de “terörle mücadele konseptinin bir gereği” denilerek, uygulanan geçici izinlere işaret edilir. Yani, egemen olan iktidarın nazarında bu toprakların yerlileri, “güvenlik politikaları” kapsamında eğlenme hakkında sahiptir!

Cilo festivalinde çalınan müziklere ve kullanılan sembollere dikkatle bakmakta yarar var. “Kürt asıllı” Türk sanatçıların sahneye çıktığı, kırık bir Türkçe ile içinde “lo lo, le le le” ünlemleriyle dolu, tırpanlanmış ve ince bir işçilikle ne Türkçe olan ne de Kürtçe kalan, kerameti kendinden menkul, ama aslının Kürtçe olduğu aşikâr olan şarkılara izin verildiği görülüyor. Bu festivaller, “makbul Kürtlerin” nostaljik ve melânkolik hazlarına seslenen, onlara iktidarın kendilerine bahşettiği kadarıyla var olacaklarını kabul ettiren organizasyonlardır. Bunu yaparken de kamera kadrajına girenler ile kameranın arkasında kalanların bambaşka çehreler olduğu gözden kaçmıyor. Mesela polislerin ve askerlerin ağır silahlarıyla Yüksekova’nın her yerinde, her sokağında dolaşması, kent hayatının adeta olağan bir parçası haline getirilmiş olması o kadrajda yer almaz. Ama “Hakkâri’de hayat var” sloganı ile yapılan Cilo Festivallerinin hemen eteğindeki Yüksekova’da onlarca hayat, bir anda bütün hukukun ve insanlığın dışına itilebilecek kadar önemsiz görülebileceğini sokağa çıkma yasakları esnasında, askeri törenlerle gösterildi.

Dedik ya, Kürtlerin kendi öz topraklarında gezmesi ve yaşadıkları doğayla buluşmasını içeren sosyolojik süreç bile “terörle mücadele” kapsamında, içinde iktidarın kendini yeniden ürettiği, yörenin kültürel ve tarihsel birikimi ile uzaktan yakından ilgisi olmayan içeriklerden müteşekkil “festivaller” şeklinde izne tabii tutuluyor. Hâlbuki, Cilo dağlarının eteklerindeki kent olan Yüksekova’da, daha bir ay öncesine kadar 5 yaşındaki Erdem Aşkan’ın bir asker tarafından ezilip öldürülmesi ve bu askerin kısa bir sürede serbest bırakılması aynı döneme denk geliyor. Cilo Festivali de Erdem Aşkan’ın askerin kullandığı aracın çarpması sonucu ölmesi ve askerin serbest bırakılması da aynı siyasal aklın, aynı siyasal amacın ve yıllardır Kürt sosyolojisine uygulanan alt-kolonyalist politikaların birbirini tamamlayan yüzleridir. Tam da bu şekilde, iktidarın; mekânı ve hakikati bükme, kitlelerin o mekânlara yüklediği politik ve kültürel anlamları yıkıp, yerine daha makul, makbul ve Türkçe bir hafıza inşa etme girişimine tekabül etmeye başlıyor. Böylece son yıllarda, kayyumlar eliyle yürütülen festival siyaseti, Kürt dilinin ve kültürünün iğdiş edilmesi, törpülenmesi, karikatürize edilmesi ve tahrip edilip bozuk bir Türkçe gibi sunulmasının alt yapısına dönüşen bir iktidar organizasyonu ortaya çıkmış oluyor. Bunun da Kürtler arasında devşirilen aşiret, devlet, dernek ve şirket dörtgeninde inşa edildiği görülüyor. Yerel sermayedarların da politik ve ekonomik rant devşirmek için bu organizasyonlara gönüllü müttefik olarak dahil olduklarını es geçmemek gerek.

Cilo Festivali gibi organizasyonlar ile Kürt olmanın “Türklük şuur ve bilinci” içinde, ince dokunuşlarla, eğlenerek asimile olmak sonucunu doğuruyor. Kürtler ve Kürt kültürü, son yıllarda yapılan festivaller ve Türk olduğunu söyleyip, Türklük imtiyazlarıyla Kürtlerin misafirperverliğini test eden “sosyal deneycilerin” egzotik seyahatler yaptığı bir fantezi ve safari alanına dönüştürüldü. Buna en ciddi katkı da yerli halk arasından birilerinin çıkıp sunduğu meşrulaştırma katkısıdır. Ki bunlar da orta sınıflaşmış, çoğu memur kesim veya beyaz yakalı olarak adlandırılabilecek olan, ekonomik geliri bölgedeki çoğunluğu oluşturan yoksul insanlardan nispeten daha yüksek bir popülasyonu kapsıyor. Bu şekilde, festival adı altında Kürt coğrafyasında işlenen envaiçeşit suç meşrulaştırılıyor, görünmez geliniyor ve aynı zamanda devlet aygıtının büyük bir propaganda makinası olarak “eğlence endüstrisi ve turizm” adı altında kamusal alana sunuluyor.

Sonuç itibarı ile,

Tarihsel olarak, Kürt siyasal mücadelesinin başlamasında ve büyümesinde doğanın, ama en çok da dağların çok somut olarak algılanan bir tarihi, bir dinamizmi vardır. Bu mücadelede dağlar, bir direniş mekânı, mekanizması ve toplum içindeki kuvvetli değerlerin de sembolüdür. Bunu en iyi bilen devletin, Kürtlere dair arşivleri ve hafızasıdır. Tam da bu nedenle, Cilo Festivali türünde organizasyonlar görüntüde bir eğlence toplantısı iken esasında ise kimliksizleştirme, kişiliksizleştirme çabasıdır. Tıpkı yazının girişinde verilen Etiyopya ve garplı beyaz adam örneğinde olduğu gibi.

#Sömürgecinin #fantezisi #egzotik #bir #safari #izni #Cilo #Festivali

Halk öncülüğüyle inşaya

HDP ve Yeşil Sol Parti halk buluşmalarının startını 10 Temmuz’da Amed’te veriyor. Bu buluşmalarla açığa çıkan irade ile önce konferansa ardından yeninden inşa kongresine gidilecek

Selman Çiçek/Amed

14 Mayıs seçimlerinin sonuçlanmasının ardından partilerde süren tartışmalar devam ediyor. Halkların Demokratik Partisi(HDP) ve Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) de bu tartışmaların yoğun yaşandığı partilerden. Yaklaşık iki aydır süren PM ve MYK toplantılarının ardından kapsamlı bir özeleştiri süreci başlatıldı. Bu kapsamda HDP ve Yeşil Sol Parti, eylül ayında yapacağı kongreye kadar halka giderek halk ile yapacağı buluşmalar sonucu kongreye güçlü bir şekilde girmek istiyor. “Halkla birlikte özeleştiri” mottosuyla hareket eden iki parti de halk buluşması öncesi demokratik toplum örgütleri ile bir tartışma süreci yürütürken, bu tartışmalardan belli sonuçlar alan HDP ve Yeşil Sol Parti, bayramda yerellerde halk ile bir araya gelerek halk buluşmalarının da startını verdi.

Öncü halk olacak

Halk buluşmaların bir durağı da Kürt siyasal hareketinin kalesi olarak bilinen Amed’te olacak. Amed’te yapılacak halk buluşmaları, diğer illerde yapılacak toplantıların da öncülüğünü yapacak. Amed’te 14 Mayıs seçimlerinde bir önceki seçimde aldığı oyu koruyarak çıkan Yeşil Sol Parti, seçim sonuçlarını istenilen başarı olmadığı yönünde açıklama yaparak, değişim sürecini halk ile başlatacağını duyurmuştu. Bu kapsamda Amed’te yürütülen tartışmaların ardından halk toplantılarına start verildi.

İlk start Bismil’den

İlk start ise Bismil’den yapıldı. Amed’in Bismil ilçesine bağlı Şidada Mahallesi’nde 15 Haziran’da arazi anlaşmazlığı nedeniyle Alyamaç ve Taş aileleri arasında çıkan kavgada, 9 kişi yaşamını yitirdi. Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanları Saliha Aydeniz ve Keskin Bayındır ile Kürt siyasetçi Ahmet Türk’ün de yer aldığı Yeşil Sol Parti ve HDP heyeti, Taş ve Alyamaç ailelerine ziyaret gerçekleştirerek, barış girişiminin öncülüğünü yaptı. Halktan gelen en büyük eleştirilerden biri olan halkın sorunlardan uzaklaşması bu girişimle özeleştirel bir pratikle karşılandı.

Halk buluşmaları

Amed’te halk buluşmaları ise 10 Temmuz’da başlayacak. 17 ilçede yapılacak halk buluşmaları sadece mahallelerle sınırlı kalmayacak. HDP ve Yeşil Sol Parti’nin oluşturacağı komisyonlar mahalle buluşmalarının dışında evlerden iş yerlerine, fabrikalardan parklara kadar topluluğun olduğu her yerde halk ile buluşacak. Bu buluşmalarda yürütülecek tartışmalarla Amed’te yapılması planlanan konferansa güçlü bir irade ile girilecek. Yaklaşık 15 gün sürecek güçlü halk buluşmalarıyla açığa çıkan enerji ile önce konferansa ardından da yeniden inşa kongresine gidilecek.

Yeniden inşa süreci

Halk buluşmaları hakkında bilgi veren HDP Amed İl Eşbaşkanı Gülistan Atasoy, seçimlerin bitmesi ile eleştiri-özeleştiri sürecine başladıklarını, seçim sonuçlarının politik ve toplumsal nedenlerini oldukça derin irdelediklerini söyledi. Yeniden inşa adını verdiğimiz toplantılar silsilesi ile bir seviye ulaştıklarını söyleyen Atasoy, ancak işin özü halk ile yapılacak buluşmalarla açığa çıkacağını söyledi.

Yeniden inşa sürecinin en önemli kavşağının halk buluşmaları olduğuna dikkati çeken Atasoy, “10 Temmuz itibari ile iki hafta sürecek halk buluşmalarını gerçekleştireceğiz. Bu halk buluşmaları ile yeniden inşa sürecini de önemli bir noktaya taşıyacağız. Sadece seçim sonuçlarına değil meselenin odağına odaklanacağız. Türkiye’de halkların yaşadığı tüm krizleri esaslı olarak ele almak zorundayız. Amed’te üç siyasi partinin il ve ilçe yönetimi ile birlikte, tüm demokratik kurumları da içine alacak bir süreci yürüteceğiz. Bu tartışmaları en sahici biçimi ile yapabileceğimiz bir çalışma programını çıkardık” diye konuştu.

Özeleştiriden konferansa

Yeniden inşa sürecinde halkın tüm eleştirilerin almak, dinlemek ve doğru ele almak zorunda olduklarını belirten Atasoy, “Halktaki direngen yapıyı nasıl demokratik siyasete aktarabileceğimizi, bu direngen yapıyı nasıl geliştirebileceğimizi ele almak zorundayız. Bu nedenle bütün buluşma mekanları bizim toplantı mekanlarımızdır. Gerekirse işçilerle beraber tarlada ya da fabrikada, evlerde, kurumlarımızda ve ulaşabildiğimiz her yerde bu toplantılarımızı yapacağız. Bu buluşmalar sonucunda açığa çıkan sonuçları, önümüzdeki sürecin yol haritasını ödev olarak önümüze koyacağız. Eski ruhun yeni güncel durumlarla yeniden açığa çıkaracağız” şeklinde konuştu.
Amed’te yapılması planlanan konferansa da değinen Atasoy, konferansın tarihinin henüz belli olmadığı, halk buluşmaları sonucunda açığa çıkan irade ile bu konferansı gerçekleştireceklerini, konferanstaki tartışmalarla yeniden inşa kongresine hazırlanacaklarını söyledi.

Halk ne istiyor

Politik duruşu ile bilinen Amed halkı, seçim sonuçlarının ardından HDP ve Yeşil Sol Parti’ye dönük önemli eleştiriler getirirken HDP’nin güçlü bir özeleştiri sürecine girmesi çağrısında bulunmuştu. Sokağın nabzı olan kıraathaneler, ev önü sohbetlerde halkın en büyük eleştirisi, iki partinin de halkın toplumsal sorunlarından uzaklaştığı yönündeydi. Hangi kapıyı çaldığımız da HDP’yi her koşulda sahipleneceği ancak halktan kopuk tarzda yürütecek siyaseti de kabul etmeyeceklerini belirtenlerin sayısı oldukça fazlaydı. Bir çok kesimin gençlerin öncü rolünü yeniden üstlenmesi gerektiğine inanırken genç başlanan mücadelenin ancak genç dinamizmi ile yeniden inşaya götüreceğine inanıyor.

Gençler öncü olmalı

Konuştuğumuz yurttaşlardan biri olan Arzu Karaman, halkın her şeyden önce samimiyet istediğini, öncü belirlediği kişilerin fedakar ve samimi olmasını beklediklerini söyledi. Halkın ve gençliğin siyasete aktif rol alıp öncü misyona geçmeleri yönünde beklentisi olduğuna dikkat çeken Kahraman, “Bu halk gençliğe hele ki bilinçli kendi halk ve toplumsal gerçekliğinin farkına varmış genç öncüler istiyor” diye konuştu.

Kararlar yerelden alınmalı

HDP genel merkezinin karar alma rolünden çıkıp asıl kararları mahalle de halk buluşmalarından alması gerektiğine dikkat çeken Kahraman, “Kesinlikle ama kesinlikle her aday kendi seçim bölgesinde halkın içinde kalmalı. Halka söz hakkı, eleştiri ve özeleştiri hakkı tanınmalı. Parti kurumlarına halk tarafından sevilen sayılan kişiler seçilmeli. Emek veren fedakarlık yapan kişiler öncülük verilmeli çünkü bu halk emek veren fedakarlık yapan insanlara saygı duyar ve sever. Halkın dilinden anlayıp bilen kişilerin ön plana çıkartılmalı” şeklinde konuştu.

Halkla birlikte yapılmalı

Mustafa Eğilmez adlı yurttaş ise, siyasi partilerin öncelikle halkla olan temasının artırmasına dikkat çekerek, “Halka rağmen fikriyatı kesinlikle terk edilmeli. Ne yapılacaksa halk ile birlikte yapılmalıdır. Gerekirse ev ev, sokak sokak herkese gidilmeli. İnsanları dinlerken can kulağıyla dinlenilmesi kulak ardı yapıp geçiştirme yapılmaması gerekiyor. Gençlere dönük bir şeyler yapılmalı. Gençleri esas alınması gerekiyor” şeklinde konuştu.

#Halk #öncülüğüyle #inşaya

Hit The Road: Yol kendini anlatır RENGIN TAPANCI

Gizlice getirdiği telefonun hikayesinden köpeği Jessy ile iletişimine, babası ile hayal gücü üzerinden geliştirdikleri diyaloglardan henüz incinmemiş ruhunun ferahlığına kadar her görüntüde hem hikâyeye hem de bizlere tebessüm ettirir

 Rengin Tapancı

Yolculuklar ve yollar üzerine çeşitli metaforlar yapılır ve temelde değişimi anımsatırlar. Yola çıkan; tıpkı yolun değişmesi gibi, yolun başındaki ile aynı kişi değildir. Bir anne, bacağı kırık bir baba, genç oğulları, inanılmaz enerjik çocukları ve hasta bir köpek ile bir arabaya sıkıştırılan bir yol filmi olan bu film de bizi aynı hisle meraklandırır. Film alçılı bacak üzerindeki piyano tuşlarını minik parmaklarıyla tuşlayan çocuğun görüntüsüne eşlik eden müzik ile başlar ve filmde yönetmenin müziği ve hayal gücünü önemli bir noktada tuttuğunu anlarız. Müzik ve yolculuk; ikisinin de duygu geçişlerini ne kadar iyi yansıttıklarını belki de o nedenle birbirlerine ne kadar yakıştıklarını bu filmde bir kez daha anlıyoruz.

Film İran rejiminin baskılarıyla ilgili olarak bir nedenle sınır dışına çıkması gereken genç oğullarına yardım eden ve bunun için birçok maddi ve manevi zorluğa girişen sıcacık ve buruk bir ailenin hikayesidir. Filmin asıl dinamiği; yolda gördüğü kuru ve kasvetli kum tepelerini çeşitli şekillere benzeten, yerinde duramayarak ve sürekli şarkı söyleyerek hüznü dağıtan, sisli görüntülerden hikayeler anımsatıp adeta yoldaki ve arabadaki sisi dağıtan ve bu dramatik hikâyeyi ajite etmeden bize yansıtan küçük çocuk üzerinden şekillenir. Gizlice getirdiği telefonun hikayesinden köpeği Jessy ile iletişimine, babası ile hayal gücü üzerinden geliştirdikleri diyaloglardan henüz incinmemiş ruhunun ferahlığına kadar her görüntüde hem hikâyeye hem de bizlere tebessüm ettirir.

Anne üç erkek içerisinde neredeyse tüm sorumluluğu üzerine almış, endişeli ve hüzünlü ama hemen hemen her İran filminde tanık olduğumuz gibi bir o kadar da güçlü bir kadını temsil eder. Adeta aileyi bir arada tutan, kopuklukları yumuşatan bir tutkal gibidir. Son sahnelerde oğlunu geride bırakmanın acısını müzikle bastırırken arada haykırışlara dönüşen sesi ve direksiyonun başında ilerlemesiyle yönetmen bize aldığı sorumluluğu, hissettiği acıyı ve hüznü çok iyi yansıtmıştır.

Babanın, akışta gamsız bir profil çizse de bazı diyaloglardan ve özellikle hamamböceği benzetmesinden aslında kendini ne kadar yetersiz hissettiğini anlayabiliyoruz. Bacağındaki alçı ve sürekli acısıyla kendini hatırlatan dişindeki çürüme, yetersizliğinin sadece bedenindeki somut halidir. Küçük oğluyla yapmış olduğu keyifli diyaloglar da olmasa epey ruhsuz biri olarak düşünebilirdik. Ancak gamsızlığının daha çok gerçekliği kabul etmenin getirdiği bir dinginlik olduğunu köpeğin sandalyeyi sürüklediği, klima suyunun aktığı birçok olaya tepkisinden ve bisikletçi ile yapmış olduğu konuşmadan anlarken, uzun uzun dalan ve o esnada yakaladığımız endişeli bakışlarından, ailesiyle birebir yaptığı diyaloglardan aslında onlara ne kadar değer verdiğini ve belki de kırık dökük vücudunda resmedilen ruhunun bütünlüğünü sağlayan tek şeyin ailesi olduğunu görmek mümkün. Oğluyla derenin ortasında yaptığı hoş diyalog ise aslında üzerinde sırıtan birçok şeyden biri olan babalığın da sırıtması ve bunun farkında olduğunu hissettirmesidir.

Genç oğul ise filmdeki en sessiz ve içe dönük karakterdir. Zaman zaman sitemli çıkışlarından bu sessizliğin dinginlikten değil, içindeki kaosun boğuculuğundan olduğunu anlıyoruz. Onu nelerin beklediği, geride bırakacaklarının ağırlığı ile film boyunca yönetmenin en savrulan kişiyi direksiyonun başına geçirmesi tesadüf değildir.

Yönetmen bisiklet yarış ekibi, koyun postu gibi garip ve absürt olaylarla filme farklı dinamikler katmıştır. Çölün ortasında termal uyku tulumu ile uzanmış baba ile üzerine uzanmış küçük oğlunun Batman üzerinden kurguladıkları hikâyeyi dinlerken, kamera açısının ikisini merkeze alıp çölde giderek genişlemesi ve adeta yıldızların arasında astronot gibi görünmesi de filmde inanılmaz güzel bir sekans yaratmıştır. Çölün o kuru ve boğukluğu içerisine yerleştirdiği suretlerin çıplak duygusunu; filmde özenle seçilen -ki bazılarının İran devrimi öncesi popüler olan fakat devrimden sonra ise yasaklanan şarkılar olduğunu öğreniyoruz- , adeta kahramanların duygularını yansıtan şarkılarla ve yer yer karakterlerin eşlik etmesiyle çok iyi bir ahenge dönüştürmüştür. Nereye gittiği belli olmayan çöl yolunda ve araba gibi daracık bir mekânda baskı rejiminin soğukluğunu ve her şeye rağmen umut veren sıcaklığı aynı anda hissediyoruz. Özellikle filmin sonlarına doğru minik çocuğun arabanın tepesinde yaptığı dans ve kameranın anneye dönerek aynı anda acı ve coşkuyu yansıtması sonrası Jessy’nin ölümünün fark edilerek kamera açısının çölün boşluğuna dönüp müziğin kesilmesi bizi duygudan duyguya sürükleyen çok etkileyici bir sahne olmuştur.

Film, küçük çocuğun gizlice getirdiği telefonun gömülmesi ile başlayıp, minik köpeğin gömülmesi ile biter; korku ile başlayan eylem hüzün ile bitmiştir ancak yol devam etmektedir. Panah Panahi İran filmlerinin ve sanatının yorumunun ne kadar güçlü olduğunu bize yeniden anımsattığı bu filmi ile, bizi çıplak bir gerçekliğe ajite etmeden taşırmayı başarmıştır. Aksine minik çocuk üzerinden gerçekliği yırtıp geçen hayal gücü ile bizi başka bir gerçekliği hayal etmeye davet etmiştir. İran devletinin baskıcı rejiminden kaçmaya çalışan bir kişi üzerinden toplumsal meselelerin keskin taraflarının sadece soğuk yanlarıyla değil, yaşamda bir arada olmamıza imkan sağlayan sıcacık yanlarıyla, basit bir hikaye üzerinden böyle güçlü bir şekilde yansıtılması, bize ihmal edilen her hikayenin ne kadar özel ve yoğun olduğunu bir kez daha anımsatmıştır.

#Hit #Road #Yol #kendini #anlatır

Lozan çalıştayı sonuç bildirgesi: Kürt güçleri ulusal anlaşma imzalamalıdır

Hesekê’de düzenlenen Lozan çalıştayı sonuç bildirgesinde Lozan Anlaşması’nın bölgede soykırımları meşrulaştırdığı belirtilirken ‘Kürt güçleri, görüş farklılıklarına bakılmaksızın ulusal bir anlaşma imzalamalıdır’ denildi

Rojava Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin (NRLS) düzenlediği “Lozan: Bölgesel istikrar ve güvenlik sorunlarının düzeltilmesi ve çözülmesi” çalıştayı ikinci gününde sona erdi. Kuzey ve Doğu Suriye’nin Hesekê kentinde düzenlenen çalıştaya Kürdistan kentlerinden, Kuzey ve Doğu Suriye, Rusya, Arap ülkeleri ve uluslararası şahsiyetler, siyasi partiler, akademisyenler, kadın hareketleri, toplumsal kurumlar ve aydınlardan oluşan 200 kişi katıldı. İki gün süren çalıştayın sonuç bildirgesi Kürtçe olarak gazeteci Amara Bawer tarafından, Arapça olarak NRLS üyesi Rakan Şêxê tarafından okundu.

‘Lozan soykırımları meşrulaştırdı’

Çalıştayın sonuç bildirgesinde, “Katılımcılar, barış anlaşması olarak adlandırılan Lozan Anlaşması’nın Kürt halkına ve bölge halkına barış ve huzur getirmediğini, ancak milliyetçi devletler kurarak savaş ilan eden halkların ve kültürlerin soykırımını meşrulaştırdığını teyit etti. Çalıştayda Lozan Antlaşması’nın yüzüncü yılına değinildi. Çalıştaya Bu anlaşma, bölge devletleri arasında ulusal kalkınma, demografik değişim, siyasi terör ve tarihsel gerçeklerin değiştirilmesi, Kürt halkının varlığı gibi adımlarla birçok güvenlik anlaşmasının yapılmasının yolunu açmıştır. Bölgede meydana gelen siyasi, ekonomik ve güvenlik sorunları, bu anlaşmayı kabul eden bu politikacıların, yani baskıcı gücün pekiştirilmesi ve devam ettirilmesi, zenginliğin pekiştirilmesi ve soykırımla ilgili hedeflere ulaşılmasının sonucudur” ifadelerine yer verildi.

Talep ve öneriler

Sonuç bildirgesinde şu öneri ve talepler sıralandı: “

“* Lozan Antlaşması’nın imzalanmasının üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen bölgesel barış ve istikrarı sağlayamadığını teyit ediyoruz. Bu anlaşmadan sorumlu devletler, bu anlaşma nedeniyle ortaya çıkan sorunları düzeltmeli ve çözmelidir. Bu anlaşmayı çıkarları doğrultusunda kullanan devletleri desteklemekten vazgeçip Kürt halkına yönelik zulmü bitirmelidirler.

* İnsan hakları anlaşmaları ve Birleşmiş Milletler anlaşmasına göre, uluslararası siyasette etkili olan devletler Kürt davasını kabul etmeli ve Kürt halkının siyasi, kültürel, ekonomik, sosyal ve güvenlikle ilgili kendi kaderini tayin hakkını tanımalıdır. Bu hak ulusal bir anlaşma çerçevesinde tanınmalı ve bu anlaşma Kürdistan topraklarını bölen devletlerle birlikte uygulanmalıdır.

* Kürt halkını soykırımdan korumak için Kürt güçleri siyasi, ekonomik ve askeri yeteneklerini güçlendirmeli ve koordine etmelidir. Bu temelde Kürt güçleri, görüş farklılıklarına bakılmaksızın ulusal bir anlaşma imzalamalıdır. Tüm taraflar bu anlaşmaya uymak zorundadır.

* Kürt halkı bu bölgede çok samimidir, komşu halklara yönelik bir tehditleri yoktur, bu nedenle Kürdistan topraklarını bölen devletler Kürtlere ve Kürtlerin yaşam haklarına yönelik politikalarını yeniden gözden geçirmeli ve Kürtlerin haklarını kabul etmelidir.

* Fikir ve felsefe olarak demokratik ulus, bölge barışı, bölgedeki kadim kültürlerin aşırılıktan korunması ve halkın kayıtsızlıktan kurtulması sorunlarına olası bir çözüm olarak kendini göstermektedir. Bu proje Özerk Yönetim çatısı altında Kuzey ve Doğu Suriye’de yaşanıyor.

* Hukuki ve cezai meşruiyetini hizmet, siyasi ve askeri kurumlarından alan Özerk Yönetim’e koruma, destek ve uluslararası tanınma sağlanmalıdır.

* Kürdistan’ın dört parçasında Kürt halkına yönelik saldırıların devam etmesi, Kürt halkının milliyetçi devletler eliyle öldürülmesini ve yerinden edilmesini meşrulaştıran Lozan Anlaşması’nın devamıdır.

* Katılımcılar, halk düşmanlarının hiçbir uluslararası kural ve anlaşmaya uymadığını belirtmişlerdir. Bu nedenle çalışma grubu katılımcıları, uluslararası güçlerden bir mekanizma seçmelerini ve buna göre suç işleyen devletleri kanunlara ve anlaşmalara uymaya zorlamalarını istemektedir.

* Lozan Anlaşması’nın sonuçlarını aşmanın ve bölgede yeni baskıcı anlaşmaların önüne geçmenin tek yolunun halkın gücüne güvenmek olduğunu teyit ediyoruz. Bu nedenle çalışma grubu katılımcıları, halka yönelik uygulanan ihmal, inkar ve soykırım politikalarına karşı uluslararası toplumu ilgili tüm organlarıyla birlikte sorumluluklarını yerine getirmeye çağırmaktadır. Ayrıca, Kuzey ve Doğu Suriye’deki yasal komitelere ve ilgili taraflara, çalışma grubunun ilgili uluslararası taraflara tavsiyelerine uyma çağrısında bulunuyoruz.”

HABER MERKEZİ

#Lozan #çalıştayı #sonuç #bildirgesi #Kürt #güçleri #ulusal #anlaşma #imzalamalıdır

Pakistan’da muson yağmurları nedeniyel 50 kişi öldü

Pakistan’da muson yağmurları sebebiyle 25 Haziran’dan bu yana 50 kişinin yaşamını yitirdiğini açıklandı

Ulusal Afet Yönetim Ajansı (NDMA), Pakistan’da etkili olan muson yağmurları nedeniyle 25 Haziran’dan bu yana 14’ü çocuk 50 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı.

Açıklamada, devan eden yağışlar nedeniyle 87 kişinin yaralandığı ve 60’tan fazla evin zarar gördüğü belirtildi.

DIŞ HABERLER

 

 

#Pakistanda #muson #yağmurları #nedeniyel #kişi #öldü

Mersinli kadınlar artan erkek şiddetine karşı sokağa çıktı

Son dönemde kentte artan kadın katliamlarına karşı sokağa çıkan Mersinli kadınlar, birlikte mücadele çağrısı yaparak, ‘Birbirimizi savunmaktan başka bir yolumuz daha yok’ dedi

Mersin Kadın Platformu, son dönemde Mersin’de artan kadın cinayetlerine dikkat çekmek amacıyla basın açıklaması düzenledi. Pozcu Koton önünde yapılan açıklamada kadınlar, “Katledilen kadınlar isyanımızdır” pankartı ve “Erkek şiddetiyle aramızdan alınan kız kardeşlerimiz için isyandayız” dövizleri taşıdı.

Kadınlar adına açıklamayı okuyan Mersin Kadın Platformu’ndan Zübeyde Sadırlı Akpınar, Mersin’de Esra Asena Temir isimli kadının erkek şiddetiyle katledildiğini belirtti. Yine 2 gün önce kentte 18 yaşındaki D.Y isimli bir kadının ateşli silahla katledildiğini hatırlatan Akpınar, “Mersin de bir kadın arkadaşımıza şüpheli bir şekilde tren çarptı ve Tarsus’ta otoyolda 62 yaşındaki D.K.’nin parçalanmış cesedi bulundu. Aynı günlerde 15 yaşında bir çocuk olan Ayşegül’ün teyzesinin oğlu ile zorla evlenmek istemediği için yaptığı sosyal medya paylaşımı ile sesini duyurmasına ve koruma altına alınmasına şahit olduk” dedi.

‘Kadınlar göz göre göre öldürülüyor’

Ülkede ve kentte kadınların katledilmeye devam ettiğine değinen Akpınar, “Kadınlar göz göre göre öldürülüyor ve bu ölümler kazaymış gibi gösterilip üzeri kapatılmaya çalışılıyor. Uygulanmayan yasalar ve sözleşmeler arasında her gün kadınlar ve LGBTİ+’lar aramızdan alınırken mücadelemizi diri tutmaktan ve birbirimizi savunmaktan başka bir seçeneğimizin olmadığını görüyoruz” diye konuştu.

‘Birbirimizi savunmaktan başka yol yok’

AKP-MHP faşist iktidarının kadınların hayatları üzerinden tahakküm kurmaya çalıştığını ifade eden Akpınar devamla, “Tarikat ve cemaatler aracılığı ile çocuklar istismar ediliyor ve kız çocukları zorla evlendirip istismara açık hale getirilmeye çalışılıyor. Tüm bunların sorumlusu AKP-MHP faşist iktidarının ta kendisidir. Biz kadınlar ve LGBT’lar tüm bunlarla mücadele etmeye ve her ne olursa olsun dayanışmamızı büyütmeye devam edeceğiz. Çünkü biliyoruz ki birbirimizi savunmaktan başka bir yolumuz daha yok” ifadelerini kullandı.

HABER MERKEZİ

#Mersinli #kadınlar #artan #erkek #şiddetine #karşı #sokağa #çıktı

18 ay sonra DAİŞ’ten kurtarılan Êzidî kadın yaşadıklarını anlattı

DAİŞ tarafından çocuklarıyla birlikte kaçırılan Êzidî kadın Bahar, 18 ay içerisinde 5 kez satıldığını ve defalarca tecavüze uğradığını anlattı. Bahar, kaçırılan Êzidîleri kurtarmak için kurulan Kinyat adlı grup tarafından kurtarıldı

Bahzad Fahran, isimli bir iş insanının Êzidî kadınları ve çocukları kurtarmak ve DAİŞ’lilerin suçlarını kaydetmek için kurduğu “Kinyat” adlı grubun DAİŞ’in elinden aldığı Bahar isimli Êzidî kadın yaşadıklarını anlattı. BBC’ye konuşan Êzidî kadın, DAİŞ’in elinde 18 ay boyunca esir olarak kaldığını ve bu süre zarfında 3 küçük çocuğuyla birlikte 5 kez satıldığını anlattı.

Eşi ve oğlunun da DAİŞ tarafından kaçırıldığını belirten Bahar, yaşadığı süreci ise şöyle anlattı: “DAİŞ evimizi bastığı zaman kocamı ve en büyük oğlumu götürdü. Onların öldürülüp toplu bir mezara gömüldüğünü düşünüyorum. Beni ve 3 küçük çocuğumu ise başka bir odaya aldılar. Bizi öldüreceklerini düşündük fakat onun yerine bizi sattılar. Bu korku hikayesi de o zaman başladı. Artık DAİŞ’in bir ‘malıydım’ ve onlara hizmet etmek zorundaydım. Kızlarımdan birinin yüzünü dipçik ile vurdular. Dördüncü ‘sahibim’, Ebu Hattab adında bir Tunusluydu. Evinde kaldık ama o da beni diğer iki DAİŞ üssünde temizlikçi olarak çalıştırmam için ödünç verdi. Bütün bu yerlerde işe giderdim, temizlik yapardım ve tecavüze uğrardım. Ve sürekli hava saldırıları oluyordu. Kaos gibiydi, kabustan beterdi.”

Kurtarılış hikayesi

DAİŞ’in elinden nasıl kurtarıldığını ise Bahar, şöyle anlattı: “Bir gün Ebu Hattab’ın evindeyken camları karartılmış beyaz bir araba durdu. Sürücü siyah giyinmiş ve uzun sakallıydı ve diğer birçok IŞİD’liden farklı görünmüyordu. Çocuklarımla birlikte bir kez daha satıldığımı fark ettim. Ona beni öldürmesi için bağırdım, yalvardım. Arabayla uzaklaşırken şoför ‘Seni başka bir yere götürüyorum’ dedi. Ne olduğunu anlayamıyordum ve adama güvenmiyordum. Şoför, arabayı durdurdu ve telefonundan birini aradı. Daha sonra telefonu bana verdi. Konuşan kişin birçok kadın ve çocuğun kurtarılmasını ayarlayan olarak bilinen Abu Shuja’ydı. O zaman, şoförün bizi kurtarmak için satın aldığını anladım. Suriye’de Rakka yakınlarında bir yerde bir şantiyeye götürüldüm. Bana bir adamın gelip, ‘Sayeed’ kod kelimesini söyleyeceği ve onunla gitmem gerektiği söylendi. Daha sonra bir adam geldi ve kod kelimeyi söyledi. Çocuklarla birlikte motosiklete bindik. Adam, bana konuşmamamı çünkü DAİŞ’lilerin Êzidî aksanını anlayacağını söyledi. Adam bizi bir eve götürdü. Orada bize çok iyi davrandılar, duş aldık, yiyecek ve ağrı kesici verdiler ve ‘Artık emin ellerdesiniz’ dediler.”

HABER MERKEZİ

#sonra #DAİŞten #kurtarılan #Êzidî #kadın #yaşadıklarını #anlattı

Cumartesi Anneleri davası ertelendi

Cumartesi Anneleri eyleminde gözaltına alınan 46 kişi hakkında açılan davanın duruşması hakimin izinli olması nedeniyle görülemedi

Cumartesi Anneleri’nin her hafta Galatasaray Meydanı’nda sürdürdüğü oturma eyleminin 700’üncü haftasında gerçekleşen polis saldırısı sonucu gözaltına alınan 46 kişi hakkında açılan davanın 10’uncu duruşması yapılamadı. İstanbul 21’inci Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülmesi gereken 10’uncu duruşma, hakimin izinli olması nedeniyle gerçekleştirilmedi.

Yargılananların avukatları, duruşmaya katılmayacaklarına dair mazeret gönderirken, duruşma ileri bir tarihe ertelendi.

HABER MERKEZİ

#Cumartesi #Anneleri #davası #ertelendi

Alevi kurumlarına saldırı davasında tahliye kararı

Ankara’daki Alevi kurumlarına saldırı düzenleyen Ahmet Ozan Karaca hakkında tahliye kararı verilirken, diğer iki sanık hakkında beraat kararı verildi

Ankara’da bulunan Şah-ı Merdan Kültür Evleri Yaptırma ve Yaşatma Derneği, Sivas Divriği Gökçebel Derneği ile Ana Fatma Cemevi ve Türkmen Alevi Bektaşi Vakfı Genel Merkezi’ne yönelik saldırıya ilişkin yürütülen davanın karar duruşması Ankara 63’üncü Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

Saldırıyı düzenleyen Ahmet Ozan Karaca ve beraberindeki 2 sanık hakkında yürütülen davanın karar duruşmasına çok sayıda Alevi örgüt temsilcisi katıldı. Sanık Ahmet Ozan Karaca ilk kez duruşmaya salonda katılırken, diğer iki tutuksuz sanık Baver Gül ile Çağdaş Can Bardakçı ise duruşmaya avukatları aracılığıyla dahil oldu.

Kimlik tespiti sonrası dosyaya eklenen evrakların okunmasıyla başlayan duruşmada dava avukatları beyanlarda bulundu. Söz alan avukat Deniz Can Aydın dosyanın sanıkları açısından silahlı örgüt üyeliği suçlamasının tartışılması gerektiğine değindi. Aydın, “Bir kişinin mehdi olduğu ve saldırı gerçekleştirdiği, iki kişinin de bunu izlediği iddiası örgütlü suçun içini boşaltmak için söylenen bir iddiadır. Alevilere yönelen bu örgütlü saldırılara ilişkin bu ülkede hiçbir zaman adalet sağlanmamıştır” dedi.

Hizbut Tahrir bağlantısı

Aydın, “Buradaki örgütlü saldırının Hizbut Tahrir isimli örgüt ile bağlantısının konuşulması gerektiği kanaatindeyiz. Yargıtay defalarca Hizbut Tahrir’in terör örgütü olduğu yönünde karar vermiş. Yakın zamanda hilafet çağrılı etkinlikler yapmış bu örgüt. Hizbut Tahrir’in alevi düşmanı olduğu yayınladığı birçok metinden de anlaşılıyor” sözlerine yer verdi.

Üç katliam dosyası benzer nitelikte

Sonrasında beyanda bulunan avukat Ebru Akkal ise Dedeoğulları katliam dosyası, Deniz Poyraz dosyası ve bu dosya incelendiğinde her üç dosyanın sanıklarının davranış biçimleri, telefon görüşmeleri ve birbirleriyle olan bağlarının birbirine çok benzer nitelikte olduğunu ifade etti.
Avukat Ümran Hakverdi ise tutuksuz yargılanan iki sanığın sorgularının yeniden yapılmasını ve dosyadaki tevsii tahkikat taleplerinin kabulüyle dosyanın görevsizlikle Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesini talep etti.

Söz alan sanıklar ve avukatları ise tahliye ve beraat taleplerinde bulundu.

Tahliye kararı

Kararını açıklayan mahkeme heyeti, kovuşturulmanın genişletilmesi konusundaki taleplerin reddine, sanık Ahmet Ozan Karaca’nın, ibadethanelere saldırması nedeniyle 3 kez 2’şer yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılmasına, yaralama suçlaması nedeniyle 9 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vererek adli kontrol şartı ile tahliyesine karar verdi.
Mahkeme ayrıca sanık Ahmet Ozan Karaca hakkında yurtdışına çıkış yasağı getirilmesine de karar verdi. Mahkeme heyeti, Sanık Baver Gül ve Çağdaş Can Bardakçı’nın da beraati yönünde karar açıkladı.

Kaynak: MA

#Alevi #kurumlarına #saldırı #davasında #tahliye #kararı

Diyarbakır kampüs cezaevlerine dair rapor: Birçok başlıkta hak ihlali tespit edildi

ÖHD, Amed Barosu, İHD ve TUAY-DER’in Diyarbakır kampüs cezaevlerine dair hazırladığı raporda, sürgün, işkence, izolasyon, tecrit, çıplak arama, sağlık hakkına erişimin engellenmesi gibi bir çok hak ihlalinin tespit edildiği belirtildi

Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD), Amed Barosu, İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Tutuklu Aileleriyle Yardımlaşma Derneği (TUAY-DER), Diyarbakır Kampüs Cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerine dair hazırladıkları rapora ilişkin baro binasında basın toplantısı düzenledi.

ÖHD Amed Şubesi Eşbaşkanı Gizem Miran, Türkiye cezaevlerinin en ağır hak ihlallerinin yaşandığı mekânlar olduğuna işaret etti. Miran, “Türkiye hapishaneleri başta yaşam hakkı ihlali olmak üzere insanlık dışı ve onur kırıcı muamelelerin yaşandığı ve ağırlaştığı mekânlar haline gelmiştir. Hapishanelerde yoğunlukla karşılaştığımız, tespitte bulunduğumuz, sürgünler, işkenceler, izolasyon, tecrit, sağlık hakkına erişimin engellenmesi bir çok başlıkta hak ihlali bugüne kadar tespit ettik” dedi.

Hazırlanan raporda, kampüs içerisinde yer alan cezaevlerinde tespit edilen hak ihlalleri şöyle sıralandı:

Diyarbakır Kapalı Kadın Cezaevi

“* İstihbarattan gelen kişilerle görüşmeyi kabul etmediklerini idareye bildiren mahpuslara ‘avukatınız geldi’ şeklinde yanıltıcı bilgi verilerek, zorla görüşme dayatılmıştır.

* Koğuşlarda yapılan genel aramalarda insan onuruyla bağdaşmayacak muamelelere maruz kalındığı, eşyaların özensizce aranıp dağıtıldığı ve bu sebeple birçok eşyanın zarar gördüğü, kantinde satın alınan eşyaların bile gerekçe gösterilmeksizin keyfi olarak toplatıldığı belirtilmiştir.

* Cezaevi İdaresinin iki yıl önce verilen bir disiplin soruşturmasını gerekçe göstermesi sebebiyle koğuşlar arası sosyal faaliyetlerin engellendiği, kursların açılmadığı, spor ve sohbet imkânlarının hiçbir biçimde mahpuslara kullandırılmadığı aktarıldı.

* Koğuşların üst katları (yatak kısmı) ve tuvalet-banyoları görür şekilde gün boyu açık olacak şekilde kameralar yerleştirildiği, özel hayatın gizliliğinin ihlal edildiği, tutuklandıktan sonra cezaevi kabul birimine getirilen çok sayıda mahpusa çıplak arama dayatıldığı, itiraz edenler darp edilerek, disiplin cezasına maruz bırakıldıklarını,

* Cezaevinde yeterli doktor ve sağlık personeli bulundurulmadığı, kurum revirindeki doktorların sık sık değişmesi sebebiyle mahpusların tedavi sürecinde aksamalara sebebiyet verildiği, hastane sevklerinin geç yapıldığı, jandarma birimleri tarafından tedavi için hastaneye götürülen mahpuslara çift kelepçe uygulandığı, mahpusların sığamayacağı darlıkta olan tekli ring aracı ile sevklerinin yapıldığı, hastanelerde ve revirde kelepçeli muayenenin yapıldığı, sevk esnasında tacize varan aramalara maruz kaldıklarını, itiraz etmeleri sebebiyle de mahpuslara disiplin cezalar verildiği belirtilmiştir.

Diyarbakır 1 Nolu Yüksek Güvenlikli Cezaevi

* Yeni Yaşam ve Evrensel gibi gazetelere izin verilmiyor. Yemeklerin besin değeri yeterince iyi değil, yemek çeşitleri ve porsiyonlarının az olmasıyla birlikte yemeklerin yapılışında kullanılan ürünlerin hijyenik olmadığı aktarılmıştır.

* Tutuklular fahiş kantin fiyatları nedeniyle ve istenilen ürünler olmadığı için ihtiyaçlarını karşılayamadıklarını belirttiler.

* Odalarda yapılan aramalarda defterlere el konulduğunu, 21 Mart (Newroz Bayramı) dolayısıyla yapılan aramalarda da yine defterde sadece Kürtçe şarkılar yer aldığı için mahpuslara hücre cezası verilmiştir.

* Cezaevine görüşe gelen ailelere aramalar esnasında zorluk çıkarıldığı, buna karşın ailelerin tepkisine karşılık ailelere görüş yasağı verildiği ifade edilmiştir.

Diyarbakır 2 Nolu Yüksek Güvenlikli Cezaevi

* 2 hafta öncesine kadar açık ve kapalı görüşlere, suç tiplerine göre tarih ve zamanların belirlenmesi gerekirken, PKK ve DAİŞ üyesi olma suçundan kesinleşmiş hapis cezası bulunan mahpusların birlikte çıkarıldığı, 2 ay boyunca mahpusların ve ailelerinin provokasyona açık bir şekilde bir araya getirildikleri aktarılmıştır.

* Yemeklerin besin kalitesinin düşük olduğu, yemek çeşitleri ve porsiyonlarının az olmasıyla birlikte yemeklerin yapılışında kullanılan ürünlerin hijyenik olmadığı belirtilmiştir. Her geçen gün yemeklerin daha da kötüleştiği ve özelikle hasta veya vejetaryen mahpusların yetersiz ve sağlıksız beslendikleri belirtilmiştir.

Diyarbakır 1 Nolu T Tipi Cezaevi

* Mahpuslar, Kürtçe kitap ve dergilerin kendisine verilmediğini, yasaklı olmamasına rağmen keyfi bir şekilde (örneğin Ararat’ın Sesi) kitap isimlerinin sakıncalı bulunup kendilerine verilmediğini, bu durumun kitaplara erişimi zorlaştırdığını belirtilmişlerdir.

* Cezaevinde yeterli doktor ve sağlık personeli bulundurulmadığı, kurum revirindeki doktorların sık sık değişmesi sebebiyle mahpusların tedavi sürecinde aksamalara sebebiyet verildiği, hastanelerde ve revirde kelepçeli muayenenin yapıldığı, sevk esnasında tacize varan aramalara maruz kaldıklarını, itiraz etmeleri sebebiyle de mahpusların disiplin cezası aldıklarını aktarmışlardır.

Diyarbakır 2 Nolu T Tipi Cezaevi

* Tutuklandıktan sonra cezaevinin kabul birimine getirilen çok sayıda mahpusa çıplak aramaya dayatıldığı aktarılmıştır.

* Koğuşlarda 16 ranza yer almasına rağmen 30’a yakın kişinin tutulduğunu, bu sebeple bir kısım mahpusun yerde yattığı bir kısım mahpusun da ranzada yatan mahpuslarla dönüşümlü olarak uyuduğu söylenmiştir.

Diyarbakır 3 Nolu T Tipi Cezaevi

* Kantin fiyatlarının fahiş olduğu, çoğunluklu istedikleri malzemeleri bulamadıklarını ya da fahiş fiyata satıldığı için alamadıklarını belirtmişlerdir.

* Cezaevinde yaşanan ihlaller başta olmak üzere problemlerin çözümü için yazılan dilekçelere 6 aya yakın bir zaman diliminde cevap verilmediği belirtilmiştir.

* Rutin aramalar esnasında ayakkabıların çıkartılması gibi insan onuruyla bağdaşmayacak dayatmaların yapıldığı belirtilmiştir.”

‘Yasaklı arama usullerine son verilmeli’

Ardından konuşan Amed Barosu İnsan Hakları Merkezi Cezaevi İzleme Komisyonu Başkanı Adile Salman, hasta tutukluların durumuna dikkat çekerek, “Ağır hasta mahpusların yaşamlarını tek başına idame edememelerinden kaynaklı olarak serbest bırakılarak infazlarının ertelenmeli, tutuklu olanlar serbest bırakılmalıdır. Hasta mahpusların değerlendirilmeleri her koşulda sadece klinik yaklaşım ile değerlendirilmeli, alıkonulmasının uygun olmadığına dair tıbbi raporları olan mahpuslar ivedilikle salıverilmelidir. İnsanlık onuru ile bağdaşmayan ağız içi arama uygulamasına ve diğer yasaklı arama usullerine derhal son verilmeli, hasta mahpusların hastaneye sevkleri sağlanmalıdır” dedi.

‘Etkin soruşturma başlatılmalı’

Tutukluların yeterli ve sağlıklı beslenmesi gerektiğini ve bunun temel haklar arasında bulunduğunu hatırlatan Salman, “Cezaevlerinde düzenli ve yeterli sayıda sağlık personelinin bulunması (sayının arttırılması) sağlanmalıdır. Mahpusların sağlık kurumlarına ve hastanelere ring araçlarıyla değil; daha hijyenik ve sağlığa uygun araçlarla taşınması sağlanmalıdır. Mahpusların kişisel temizliği için acilen hijyen malzemelerine ücretsiz olarak erişimi sağlanmalı öncelikli olarak su sorununun çözülmesi gerekmektedir. Cezaevlerinde mahpuslara yönelik işkence ve kötü muamele uygulamalarından derhal vazgeçilmeli; hukuka aykırı fiiller gerçekleştiren kamu görevlileri hakkında etkin soruşturma mekanizmaları işletilmelidir” ifadelerini kullandı.

HABER MERKEZİ

#Diyarbakır #kampüs #cezaevlerine #dair #rapor #Birçok #başlıkta #hak #ihlali #tespit #edildi