Ana Sayfa Blog Sayfa 22

Dört farklı inançtan oruç dayanışması aynı günde gerçekleşti

Bugün, her 33 yılda bir meydana gelen nadir bir olayla, dört farklı inanç grubunun mensupları aynı gün oruç tutuyor. Müslümanlar Ramazan ayının ilk gün orucuna başlarken, Êzidîler Xıdır İlyas Orucu’nun son gününü, Hıristiyanlar ise Büyük Oruç dönemini sürdürüyor. Aleviler de Xızır ayı oruçlarında yer alıyor.

Müslümanlar, sabah ezanıyla birlikte Ramazan orucuna başlamış bulunuyor. Ramazan ayı boyunca bir ay sürecek oruç, üç günlük Ramazan Bayramı’yla sona erecek. Özellikle bu dönemde toplumsal dayanışma ve yardımlaşma önem kazanıyor.

Êzidîler ise bugün Xıdır İlyas Orucu’nun son gününü kutluyor. Pazartesi günü başlayan oruçları, tan yerinin ağarmasından gün batımına kadar yeme ve içmeden uzak durarak geçiyor. Perşembe günü ise Xıdır İlyas Bayramı’nı kutlayacaklar.

Hıristiyanlar, 16 Şubat’ta başlayan Büyük Oruç döneminde bulunuyor. Bu dönemde, gece saat 00.00’dan öğle 12.00’ye kadar oruç tutuyorlar. Öğle 12.00’den gece 00.00’a kadar ise et ve hayvansal ürün tüketmeden yemek yiyebiliyorlar. Bu oruç, Diriliş Bayramı’na hazırlık amacıyla tutuluyor.

Alevilerin Xızır ayı oruçları ise Şubat ayında gerçekleştiriliyor. Bu oruçlar, bölgesel farklılıklar gösterse de genellikle üç gün sürüyor. Oruç süresince lokmalar dağıtılıyor ve cem erkanları düzenleniyor. Bu ay, aynı zamanda kış mevsiminin zorluklarının geride kalmasının simgesi olarak kabul ediliyor.

KKTC’de Alevi Kültürü’ne sahip çıkan Hızır Cemi gerçekleştirildi

KKTC Alevi Kültür Merkezi, Hızır ayı dolayısıyla düzenlediği Cem erkânında canları bir araya getirdi. 15 Şubat Pazar akşamı gerçekleştirilen Hızır Cemi’nde, İngiltere’den gelen Yadigâr Arslan Ana ve Ankara’dan zakirlik hizmeti sunan Birkan Sağlam yer aldı.

Cem erkânında, Hakk ve Hızır aşkı etrafında toplanan canlar, birlik ve muhabbet içinde lokmalarını paylaştı. Şubelerde üç gün boyunca devam eden Hızır muhabbetleri ardından yapılan bu cem buluşmasının anlamı vurgulandı.

Hızır kurbanı bağışlayan ve lokmalarını paylaşan canların emeklerinin Hakk katında kabul olması temennisinde bulunuldu. Tutulan oruçların ve yapılan hizmetlerin bereket getirmesi dile getirildi.

Açıklamada, “Hızır dilde dileklerinizi, gönülde muradlarınızı kabul eylesin. Hızır kimseyi darda, zorda bırakmasın” ifadelerine yer verildi.

Ali Kenanoğlu: Alevi sorunu, eşit yurttaşlık talebidir!

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, CHP Milletvekili Cemal Enginyurt’un “Bu ülkede esas sorun Alevilerde” sözlerine sert tepki gösterdi. Kenanoğlu, Alevi ve Kürt sorunlarının sadece makam dağıtımı ile çözülemeyeceğini belirterek, “Mesele birkaç vali atamak değil, anayasal ve yasal düzlemde eşit yurttaşlığı sağlamaktır” dedi. Enginyurt’un açıklamalarının Alevi ve Kürt meselelerini yanlış bir temelde ele aldığını ifade etti.

Kenanoğlu, Alevi sorununu birkaç vali, kaymakam ya da genel müdür atamasıyla çözmenin mümkün olmadığını vurguladı. “Üç beş tane Alevi vali, kaymakam, belediye başkanı olduğu zaman Türkiye’de Alevi sorunu bitmiş mi oluyor?” diyen Kenanoğlu, bu sorunun bir zihniyet meselesi olduğunu ve yasal çerçevede çözülmesi gerektiğini söyledi. Ayrıca, Aleviliğin mevcut anayasal düzen içinde yok sayıldığını belirtti.

Alevi meselesinin laiklik ve demokrasi bağlamında ele alınması gerektiğine dikkat çeken Kenanoğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan bütçelere işaret etti. “Diyanet varken laiklik olmaz” diyen Kenanoğlu, Alevi köylerine cami yapma politikasının yasallaşmasının sorunları derinleştirdiğini ifade etti.

Enginyurt’un “Kürt her yerde var” ifadesine de yanıt veren Kenanoğlu, Kürtlerin kimliklerini inkâr ettikleri ölçüde kamusal alanda yer alabildiğini savundu. “Kürtlüğünü inkâr eden Kürt var. Fakat ‘Ben Kürt’üm’ dediğiniz anda hiçbir yerde yoksunuz” diyerek, kimlik taleplerinin önemine vurgu yaptı.

Son olarak, Alevilere kontenjan ayrılması yaklaşımını eleştiren Kenanoğlu, kamu görevlerinde liyakat esasının belirleyici olması gerektiğini belirtti. “Alevilere 3-5 vali atamak mesele değildir. Mesele eşit yurttaşlıktır” diyerek, Alevi ve Kürt meselelerinin, anayasal güvence ve demokratikleşme temelinde ele alınması gerektiğini vurguladı.

Yüksel Mutlu: Cemevlerini ‘Kültürel Tesis’ Görmek Alevilere İhanettir!

DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Mutlu, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın cemevlerini “kültürel tesis” olarak tanımlamasını şiddetle eleştirdi. Mutlu, bu durumun Alevilere yönelik bir hakaret olduğunu vurguladı. Bakanlığın 22 Ocak’ta yayınladığı yönetmelikteki değişiklikle cemevlerinin bu şekilde tanımlanması, Alevi kamuoyunda büyük tepki topladı.

Mutlu, Alevi örgütlerinin bu konuya dair açıklamalarının yetersiz kaldığını belirterek, cemevlerinin ibadethane olarak tanınmaması durumunun, hükümetin Alevi toplumuna karşı beslediği derin bir öfke ve ayrımcılığın yansıması olduğunu ifade etti. Cemevlerinin kültürel alan olarak tanımlanmasının, Aleviliğin inanç olarak değil, bir kültürel değer olarak görülmesi anlamına geldiğini dile getirdi.

Alevilerin eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü taleplerinin daha güçlü bir şekilde dile getirilmesi gerektiğini vurgulayan Mutlu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin cemevleriyle ilgili aldığı kararların Türkiye’deki iç hukukun üzerinde olduğunu hatırlattı. Ancak, hükümetin bu kararları yok sayarak Alevileri hâlâ eşit yurttaşlar olarak görmediğini belirtti.

Yüksel Mutlu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi konusundaki açıklamalarını eleştirerek, Alevilerin gözünü boyamak için gösterişli yapılar oluşturulmaya çalışıldığını ancak Alevilerin bu tür oyunlara gelmeyeceğini söyledi. Aleviliğin, bir derneğe ya da kültürel bir tesise sığamayacak kadar derin ve özgün bir inanç olduğunu vurguladı.

Yeter Gültekin, Alevi inancıyla Hakk’a yürüdü

Alevi Bektaşi Kültür ve Dayanışma Derneği, 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Oteli’nde yaşamını yitiren ozan Hasret Gültekin’in eşi Yeter Gültekin’in vefatını derin bir üzüntüyle duyurdu. Gültekin’in yalnızca bir eşin yasını tutmadığı, aynı zamanda 33 yıl boyunca adalet mücadelesinin ön saflarında yer aldığı vurgulandı.

Açıklamada, Yeter Gültekin’in evladını kucağına alamadan yoldaşını kaybetmiş bir anne olarak, “Sivas için adalet, herkes için adalet” diyerek hakikat ve adalet arayışını sürdürdüğü ifade edildi. Madımak Katliamı’nın unutulmaması ve sorumluların hesap vermesi için onurlu ve kararlı bir duruş sergilediği belirtildi.

Alevi Bektaşi Kültür ve Dayanışma Derneği, Yeter Gültekin’in acının içinden direnişi, yasın içinden umudu büyüten bir anne, bir abla ve bir yoldaş olarak hafızalarda yaşamaya devam edeceğini kaydetti. Konfederasyon, Yeter Gültekin’in anısı önünde saygıyla eğildiğini ve başta oğlu Roni Hasret Gültekin olmak üzere tüm ailesine sabır dilediğini ifade etti.

Açıklama, “Devri âsan, yıldızlar yoldaşı olsun” sözleriyle son buldu.

Münih’te tarihi eşik: Kürtler küresel diplomasinin merkezinde!

PİRHA-Yaklaşık 65 ülkenin katıldığı Münih Güvenlik Konferansı’nda Rojava heyetinin yer alması, Kürt meselesinde yeni bir diplomatik eşik olarak değerlendiriliyor. Haklar, statü ve anayasal çözüm tartışmaları artık uluslararası masaların da gündeminde.

13-15 Şubat tarihleri arasında düzenlenen 62. Münih Güvenlik Konferansı, bu yıl yalnızca küresel güvenlik tartışmalarıyla değil, Kürt siyaseti açısından da tarihsel bir gelişmeyle öne çıktı. Yaklaşık 65 ülkeden devlet ve hükümet başkanları ile 100’e yakın dışişleri ve savunma bakanının katıldığı zirvenin en dikkat çeken konukları, Rojava yönetiminden Mazlum Abdi ve İlham Ehmed oldu. Türkiye’de Kürt sorununun çözümüne dair tartışmaların yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleşen bu katılım, Kürtlerin uluslararası diplomasi sahnesindeki konumunu köklü biçimde değiştiren bir eşik olarak değerlendiriliyor.

Mazlum Abdi ve İlham Ehmed ile görüşen gazeteciler arasında yer alan Şükrü Yıldız ile izlenimlerini konuştuk.

“BU KATILIM KÜRTLER AÇISINDAN YENİ BİR SÜRECİN BAŞLANGICIDIR”

Münih’teki atmosferi anlatır mısınız? Rojava heyetinin konferansa katılması nasıl bir anlam taşıyor?

Mazlum Abdi’nin altını çizdiği ilk şey çok netti ‘Bu katılım Kürtler açısından yeni bir sürecin başlangıcıdır.’ Bugüne kadar Kürtler daha çok silahlı mücadele üzerinden tanındı. Direndiler, bedel ödediler, alan tuttular. IŞİD’e karşı mücadelede kritik rol oynadılar. Ama uluslararası masalarda çoğu zaman ya yok sayıldılar ya da kenarda tutulmaya çalışıldılar. Özellikle geçmişde Avrupa’da yürütülen Suriye görüşmeleri ve anayasa hazırlama süreçlerinde Kürtler sistematik biçimde dışarıda tutulmaya çalışıldı.

Şimdi tablo değişiyor. Artık Kürtler yalnızca ‘sahadaki askeri aktör’ değil, siyasi çözümün, anayasal tartışmaların ve diplomatik denklemin parçası olarak görülüyor. Eskiden Batı’nın dili belliydi ‘IŞİD’e karşı ortak güç’, ‘sahadaki askeri partner’. Bugün konuşulan başka, haklar, statü, anayasa, yönetim modeli. Bu çok kritik bir kırılma. Güvenlik merkezli yaklaşımdan hak ve statü tartışmalarına geçiş anlamına geliyor.

‘MEŞRUİET AÇISINDAN CİDDİ BİR KIRILMA NOKTASI’

Uluslararası meşruiyet açısından ne gibi bir değişim yaşanıyor? Bu katılımın uluslararası kamuoyundaki yansımaları neler?

Mazlum Abdi’nin en çarpıcı tespitlerinden biri şuydu ‘Uluslararası kamuoyunun harekete geçmesiyle, Kürtlerin bir birlik ruhuyla harekete geçmesi dostlarımızı bile şaşırttı. Çoğu kişi geldi ve dedi ki, Rojava’nın bu kadar etkisi mi var, bu kadar güçlü müsünüz Kürtlerin içerisinde, Kürtlerin sahiplenmesi noktasında?’ Bu dayanışma, Kürtlerin diplomasi masasındaki konumunu önemli ölçüde güçlendirdi.

Mazlum Abdi özellikle diasporadaki Kürtlere, dünyanın dört bir yanındaki Kürtlerin hareketliliğine vurgu yaptı. ‘Bu süreçteki değişimde, dönüşümde, özellikle dost çevrelerin harekete geçmesinde, diasporadaki Kürtlerin büyük rol oynadığını gördük. Bu dayanışmanın devam etmesi gerekiyor çünkü bu süreç tamamlanmış değil, devam ediyor’ dedi. Bu aslında sürecin henüz tamamlanmadığına, uzlaşmaların ve tartışmaların devam ettiğine dair önemli bir işaret.

Uluslararası kamuoyunda önemli bir ayrım gözetiliyor, devletler ile halklar arasında. Devletlerin çekincelerine rağmen halklar, sivil toplum ve demokrat çevreler düzeyinde güçlü bir destek var. Bu da hükümetlerin politikalarını etkileyen bir faktör haline geliyor. Kürtlerin Ortadoğu denkleminde yok sayılmasının artık gerçekçi olmadığı kabul ediliyor. Bir hafta öncesine kadar ‘Kürtler denklem dışı kaldı, siyasi olarak denklem dışına itildiler’ yorumları yapılırken, Münih’te üst düzey bir diplomasi safhasında yer almaları farklı bir tabloyu beraberinde getirdi. Bu, meşruiyet açısından ciddi bir kırılma noktası.

‘ANLAŞMALARIN GARANTÖRÜ HALKIMIZDIR’

Mazlum Abdi görüşmede hangi mesajları verdi? Özellikle dikkat çeken başlıklar nelerdi?

Görüşmede konuşulan ve konuşulmayacak noktalar vardı. Her konuda açıklama yapılamayacağı belirtildi ama genel olarak yapılan değerlendirmede bu sürecin olumlu, Kürtlerin lehine gelişen bir süreç olduğu vurgulandı. Birkaç kritik başlık öne çıktı ve bunların her biri farklı bir diplomasi kanalını, farklı bir siyasi gerçekliği ifade ediyor.

Belki de görüşmenin en hassas başlıklarından biri İmralı meselesiydi. Mazlum Abdi şöyle dedi ‘İki mektup geldi. Son anlaşmada önemli rol oynadı. Bizim talebimiz var, İmralı ile görüşmek için.’ Bu cümle diplomasi açısından son derece önemli çünkü mesele artık sadece Suriye sahası değil, Kürt meselesinin genel siyasal çözüm zemini. İmralı ile temas talebi, Kürt hareketinin farklı coğrafyalardaki kolları arasında koordinasyon ve diyalog ihtiyacını gösteriyor. Aynı zamanda çözüm süreçlerinin birbirinden bağımsız yürütülemeyeceğinin de altını çiziyor.

Kürt-Arap ilişkileri üzerine de en net ve sert vurgu geldi. Mazlum Abdi açık konuştu ‘Araplarla ilişkilerimiz bazıları tarafından bilinçli olarak çarpıtılıyor. Bazıları Kürt-Arap savaşı çıkarmaya çalışıyor. Bu provokasyondur.’ ‘Bizim de hatalarımız oldu. Araplarla kalıcı ittifakı yeterince geliştiremedik. Şehitlerimizin yarısı Arap halkındandır.’dedi. Bu coğrafyada kaderler birbirine karışmış durumda. Mücadele ortaktır, bedel ortaktır. Provokasyonu kimin yaptığı sorusuna da net cevap verdi ‘Arapları tahrik etmek isteyenler var. Bunlar daha önce de IŞİD ve El Kaide eli ile bunu yapmak sitediler. Yenildiler. Başarmadılar. Şimdi de başarılı olmayacaklar.’

Diplomaside genelde garantör devletler konuşulur. Rusya, Amerika, Türkiye… Ama Mazlum Abdi farklı bir şey söyledi. ‘Anlaşmaların garantörü halkımızdır.’ Bu vurgu önemli çünkü sahada yaşayan, bedel ödeyen, sonucu taşıyacak olan halk. Diplomatik metinlerden çok toplumsal sahiplenmeye vurgu yapılması, Rojava projesinin temel felsefesini de yansıtıyor.

Kürt iç birliği konusunda da önemli bir açıklama geldi. Mazlum Abdi, Kürt siyasi aktörleri arasında daha güçlü bir koordinasyon hedefini açıkladı ‘Kürt meclisi birliği oluşturup onunla görüşmeye oturacağız.’ Bu, Kürtler arası diplomatik ve siyasi bütünleşme arayışının işareti ve Rojava da Kürt siyasetinde yeni bir koordinasyon döneminin başlayabileceğinin işareti.

Kadın Savunma Bilrlikleri görüşmenin en hassas başlıklarından biriydi. Mazlum Abdi şunları söyledi ‘Kadınlar Asayiş içinde yer alacak. Askerlik sistemindeki yasal sınırlamalar sorun yaratıyor ama bu geçici.’ Ve en net cümle ‘Kadın sorunu bizim kırmızı çizgimizdir.’ Yasal düzenleme tamamlanana kadar kadınların fiili olarak sistemde var olmaya devam edeceğini söyledi. Bu açıklama, Rojava modelinin temel dayanaklarından birinin kadın özgürlüğü olduğunu ve bunun pazarlık konusu yapılmayacağını gösteriyor.

Mazlum Abdi’nin yaklaşımı romantik değil, gerçekçi. ‘Her şey kötü değil. Avantajlar ve dezavantajlar var.’ Bu, sürecin karmaşıklığını kabul eden bir liderlik dili. Ne tam iyimserlik ne tam kötümserlik, dengeli bir okuma. Abdi, Kürt bölgelerinin korunması, ekonomik gelişimin yerel denetimde olması ve halkın kendisini yönetmesi konusunun kendileri için tartışmasız olduğunu dile getirdi. Rojava projesinin özeti. Toprak, ekonomi, özyönetim.

STATÜ, ANAYASA VE ÖZ YÖNETİM TARTIŞMASI

Rojava’nın bu görünürlüğü Suriye denkleminde neyi değiştirebilir? Suriye’nin geleceğinde Rojava’nın yeri nasıl tanımlanıyor?

Bugün ortada fiili olarak işleyen bir yönetim modeli var. Tartışma artık bu yapının Suriye’nin anayasal sistemine nasıl entegre edileceği üzerine. Yıllardır askeri bir başarı üzerinden tanımlanıyordu SDG çizgisi veya Rojava. Ama artık diplomasi masasında da görünür olmaya başladılar en üst düzeyde. Bu bir statü mücadelesi aynı zamanda. Artık askeri varlığın sürekli tartışıldığı, ‘IŞİD terörüne karşı alandaki ortaklarımız’ diye ifade edilen bir pozisyondan çıkılmış. Suriye’de yaşayan Kürtlerin kendi yaşamlarını, kendi bölgelerini kontrol etme ve orada yaşam standartlarını, yaşam biçimlerini belirleme noktasına gelinmiş durumda.

Güvenlikçi bir siyasetten ziyade hakların ön planda olduğu ve bunun da anayasaya oturtulması gerektiği noktasında bir tartışmanın yürütüldüğü bir döneme geçildi. Asıl şu anda masadaki tartışma, Kürtlerin bu durumlarını ya da elde etmiş olduğu pozisyonu nasıl Suriye’nin anayasasında temsil edileceği. Rojava yalnızca Kürtler için değil, seküler yaşamı savunan Araplar, Ermeniler, Asuriler, Hristiyanlar, Aleviler ve Dürziler için de bir güvenlik alanı olarak görülüyor.

Seküler yaşamın, demokratik yaşamın, halkların birlikte yaşamının devam edebilmesi için bir alan gerekiyor ve bu alanın Rojava olduğu artık kabul ediliyor. Bu modelin dışlanması Suriye’de yeni istikrarsızlıklar yaratabilir. O anlamıyla Rojava bir zorunluluk olarak Suriye’de duruyor. Vazgeçilecek bir durum söz konusu değil, özellikle halklar açısından. Bu halklar nezdinde, tarafsız entelektüeller nezdinde, demokrat siyasetçiler nezdinde, hatta bunun karşısında olan kesimler nezdinde bile kabul edilmiş durumda.

Bir de göz ardı edilmemesi gereken bir nokta var, IŞİD tutukluları meselesi. Suriye’de biliyorsunuz IŞİD tutukluları var. Bu tutuklular rahatlıkla Suriye geçici hükümetine teslim edilecek iken edilmediler. Bunların hepsi Irak’a, Kürt bölgelerine taşındı. Bu da şunu gösteriyor. Suriye hükümetiyle ne kadar ilişkiler beklentiler olsa da, jeopolitik konum itibariyle dönüşümler beklense de, aynı kapasitede bir güvensizlik de ortada duruyor. Amerika ile ilişkileri, Türkiye’nin beklentileri biliniyor. Ama buna rağmen IŞİD’liler Şam hükümetine teslim edilmedi. Bu güvensizliğin bir resmi olarak ortada duruyor.

‘ABDİ: BU SÜRECE KOMŞULARIMIZIN TÜMÜNÜN DESTEĞİ VAR’

Türkiye, ABD, Rusya ve Avrupa Birliği bu katılımı nasıl okumalı? Büyük güçlerin tutumu nedir?

Bu konuda çok ketum bir durum söz konusu, hiç kimse açıklama yapmıyor. Ama görünen bir gerçeklik var. Türkiye bu tür toplantıları izleyen bir ülke değil, her zaman buralarda kendisini göstermeye çalışan bir ülke. Ama bu sefer MİT Başkanı İbrahim Kalın konferansa katıldı ancak Dışişleri Bakanı, hatta Savunma Bakanı bile böyle bir toplantıda yer almadı. Bunun ana etkenlerinden biri Rojava’yı temsilen bir heyetin çağrılı olup katılacağı yönündeki bilgiler.

Ancak Mazlum Abdi çok önemli bir açıklama yaptı. ‘Komşularımızın tümünün desteği bu sürece var.’ Bu da Türkiye’nin aslında bu konuda olumlu bir adım attığını gösteriyor olabilir. Çevremizdeki ülkeler, komşu ülkelerin bu anlaşmadaki rolleri, özellikle de en son yapılan anlaşmadaki kararların hayata geçirilmesi yönünde olumlu olduğu vurgulandı. Bunun içerisinde çıkarılacak sonuçlardan biri, Türkiye’nin de bu anlaşmaya olumlu baktığı yönünde bir genel izlenim. Türkiye’nin bu toplantıda Mazlum Abdi’nin katılmasına ya veto etmeye güçü yetmedi ya da onayı verdiğini söyleyebiliriz. Önümüzdeki dönemde sonuçlarını daha rahat görebileceğiz.

ABD açısından bakıldığında, Senatör Lindsey Graham başkanlığındaki üst düzey Kongre heyetiyle yapılan görüşme son derece anlamlı. Graham, Kürtleri yakından tanıyan, Trump’a da yakın bir Cumhuriyetçi Senatör. Kongre’de HTŞ’ye karşı tutum alan senatörlerin başında geliyor ve Kürtleri Koruma Yasası tasarısını Temsilciler Meclisi’ne sundu. Bu henüz kabul edilmedi ama süreç devam ediyor. Kongre üyelerinden Rojava’yı korumaya, Kürtleri savunmaya devam edeceklerine dair net mesajlar geldi. Özgürlük ve adalet mücadelesini temel ortaklar olarak tanımlıyorlar. Mazlum Abdi özellikle Kürtleri Koruma Yasası’nın gündeme alınması için ABD Kongre üyelerine teşekkür etti.

Bir de göz ardı edilmemesi gereken önemli bir aktör var, Suudi Arabistan. Şu anda Türkiye’den çok daha etkin bir pozisyonda ve özellikle Suriye geçici hükümetinin siyaseti üzerinde çok belirgin bir etkisi var. Her ne kadar Türkiye’nin ismi sıkça dile getirilse de, Suudi Arabistan’ın çok etkin bir güç olduğunu göz önünde bulundurmak gerekiyor. Mazlum Abdi özellikle Suudi’nin oynadığı rol konusunda kendilerine teşekkür etti. Bu nezaketen kullanılan bir dil olabilir ama aynı zamanda Suudi’nin süreçte zorunlu bir taraf olarak rolü olduğunu da gösteriyor.

‘MEŞRUİET ZEMİNİ GÜÇLENDİ’

Bu katılım ileride resmi diplomatik temasların önünü açabilir mi? Bundan sonrası için ne bekleniyor?

Kesinlikle açabilir. Mazlum Abdi görüşmede şunu vurguladı ‘Bu süreç tamamlanmamış bir süreç, devam ediyoruz. Bu süreçteki değişimde, dönüşümde, özellikle dost çevrelerin harekete geçmesinde, diasporadaki, dünyanın dört bir yanındaki Kürtlerin hareketliliğinin büyük rol oynadığını gördük. Bu dayanışmanın devam etmesi gerekiyor.’ Bu aslında sürecin henüz tamamlanmadığına, uzlaşmaların ve tartışmaların devam ettiğine dair önemli bir işaret.

Geçici Suriye Hükümeti’nin Rojava’ya yaklaşımı nasıl? 

Geçici Suriye Dışişleri Bakanı Şehbani, SDG hakkında çok önemli bir açıklama yaptı. ‘SDG düşmanımız değil, ortağımızdır. Demokratik Suriye güçlerini düşman olarak görmüyoruz, SDG’yi ortaklarımız olarak kabul ediyoruz.’ Dedi. Abdi de ‘Biz birlikte yaşamak zorundayız bu coğrafyada.’ Demişti. Bu tanımlamalar gelecek için umut verici. Ancak aynı zamanda Kobani’deki kuşatma ve yaşanan insani kriz göz önüne alındığında, söylem ile eylem arasındaki tutarlılığın da sorgulanması gerekiyor. Şehbani ‘ortak’ diyor ama Kobani’de bambaşka bir tablo var.

Son olarak, Münih’te yaşanan bu gelişmeyi nasıl özetlersiniz? Kürtler için ne anlama geliyor?

Münih’te verilen mesaj açık, Kürtler artık masada. Diplomatik kazanımlar var, uluslararası görünürlük arttı, meşruiyet zemini güçlendi. Ama sahadaki gerçeklik de açık. Diplomasi tek başına yetmez, yaşam korunmalı. Masa ile halkın gündelik hayatı arasındaki mesafe hala çok büyük. Münih’te tarihi adımlar atılırken Kobani’de insanlar açlık ve hastalıkla boğuşuyor. Bu iki gerçeklik arasındaki köprüyü kurmak, sürecin en kritik sınavı olacak.

Elif SONZAMANCI PİRHA-KÖLN

Zeynel Kete: Barış, sözden öte eylem gerektirir!

Demokratik Alevi Dernekleri Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, barışın yalnızca sözle gerçekleşmeyeceğini belirterek, “Barışın toplumsallaşması gerekiyor. Meclis’te yayımlanacak rapor, toplumun hakikatini esas almalı ve somut adımlar atmalıdır” dedi. Kete, Xızır ayının önemine dikkat çekerek, bu dönemde Alevi inancının toplumsal hafızası ve özgürlük bilincine sahip çıkılması gerektiğini vurguladı.

Kete, Xızır’ın birey, toplum ve doğa arasındaki ilişkiyi güçlendiren bir barış kültürünü temsil ettiğini ifade etti. “Xızır, zorda kalana el uzatmak, umutsuzluğu kabul etmemek ve toplumsal varoluşu sağlamak için bir arayış içinde olmaktır” diyen Kete, Rojava’da yaşanan zulme karşı Alevi toplumunun dayanışma içinde olması gerektiğini belirtti.

Alevi inancının kültürel soykırıma maruz kaldığını söyleyen Kete, ana akım medyada Alevi ulularının nefeslerinin çarpıtılmasının bu soykırımın bir parçası olduğunu vurguladı. Kete, “Alevi nefesleri, yaşam bulma ve varoluşu ifade etme anlamındadır. Bu nefesler, özgürlük mücadelesinin en önemli aletleridir” dedi.

Cemevlerinin imar planlarında ‘ibadethane’ olarak tanınmamasını eleştiren Kete, Alevi toplumu olarak bu duruma karşı duruş sergilemenin önemine işaret etti. “Cemevleri, Alevi toplumsal hakikatin inşa edildiği mekanlardır. Devlet, Aleviliği tanımadığı sürece bu tür tasarruflar yapabilir” şeklinde konuştu.

Kete, ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin önemine de değinerek, bu sürecin Türkiye’deki tüm halkların ihtiyacı olduğunu ifade etti. “Barış, yalnızca bir kavram değil; toplumsal bir gerçeklik olmalıdır. Bu nedenle, barışın inşasında herkesin sorumluluğu büyük” dedi.

Fribourg Alevi Kültür Merkezi’nde Hızır Cemi Coşkuyla Gerçekleşti

Fribourg Alevi Kültür Merkezi tarafından düzenlenen Hızır Cemi, İsviçre’nin Fribourg kentinde yerel basında geniş bir yankı buldu. La Liberté gazetesinde yayımlanan haberde, Cem erkânı ve Alevi inancının temel değerleri ele alındı. Haberde, Alevi öğretisinin dayanışma, eşitlik ve paylaşım gibi toplumsal yönleri vurgulandı.

Fribourg Alevi Kültür Merkezi Başkanı Elif Çalışkan’ın değerlendirmelerine de yer verilen haberde, Cem’in yalnızca bir ibadet değil, aynı zamanda toplumsal dayanışmayı güçlendiren bir buluşma olduğu ifade edildi. Ayrıca, Cem erkânını yönetmek üzere katılan inanç önderi Dertli Divani’nin deyişleri ve saz eşliğinde icrası, etkinliğin önemli unsurları arasında yer aldı.

Haberde, Fribourg’daki Alevi toplumunun Hızır inancının manevi boyutu ve insan merkezli yaklaşımı da aktarıldı. Farklı kuşakları bir araya getiren Cem geleneğinin toplumsal dayanışmaya katkısı ön plana çıkarıldı. Bunun yanı sıra, İsviçre’de yaşayan Alevilerin inanç ve kültürlerinin doğru bir dille kamuoyuna aktarılmasının birlikte yaşam kültürünü güçlendirdiği vurgulandı.

Fribourg Alevi Kültür Merkezi, emeği geçen tüm canlara ve Alevi yolunu sevgi, barış ve hakikat anlayışıyla yaşatan herkese teşekkür etti.

İngiltere’de Tilkiler Toplumu Derneği yeni binasını hizmete açtı

İngiltere’nin başkenti Londra’da, İngiltere Tilkiler Toplumu dernek binasının açılışı gerçekleştirildi. Açılışa çeşitli derneklerin temsilcileri ve çok sayıda topluluk üyesi katıldı. Etkinlik, bir dakikalık saygı duruşu ile başladı.

Açılışta konuşan Tilkililer Toplum Merkezi eşit başkanı Fatma Avcıl, dernek binasının sadece bir mekân olmadığını vurgulayarak, “Burası dostlukların kurulacağı, kültürümüzün yaşatılacağı, gençlerimizin kendini geliştireceği bir buluşma noktası olacaktır. Her yaştan insanın kendine yer bulabileceği bir kurum olmasını diliyoruz” dedi.

Kurdele kesiminin ardından İAKM ve Cemevi Eş Başkanı Kazım Kılıç ile birlikte diğer konuşmacılar sırayla söz alarak düşüncelerini paylaştılar. Tilkililer Toplum Merkezi Eş Başkanı Ali Gültutan ve iş insanı İbrahim Avcıl gibi isimler, derneğin topluma katkı sağlayacağına inandıklarını ifade ettiler.

Açılışta ayrıca Enfield Belediye Meclis Üyesi Bektaş Özer ve eski Başkan Mustafa Kendir de birer konuşma yaparak, derneğin önemine dikkat çektiler. Bu etkinlik, Londra’daki Tilki topluluğu için bir dayanışma ve birliktelik platformu oluşturma amacı taşımaktadır.

Alevi Kurumlarından Milli Eğitim’e Ramazan Genelgesi Tepkisi!

Alevi kurumları, Milli Eğitim Bakanlığı’nın 11 Şubat’ta valiliklere gönderdiği ve okul öncesi ile ilkokul, ortaokul öğrencilerinin katılımını öngören “Ramazan Ayı Genelgesi”ne sert tepki gösterdi. Bu genelgenin, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda belirtilen laiklik ilkesine açıkça aykırı olduğunu belirten Alevi temsilcileri, laik ve eşit yurttaşlık temelli eğitim haklarının ihlal edildiğini vurguladı.

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE) ve diğer Alevi kuruluşları, genelgenin pedagojik bir düzenleme değil, siyasi iktidarın dini-ideolojik anlayışını dayatmayı amaçlayan bir müdahale olduğunu ifade etti. Açıklamada, “Bu uygulama, Alevi çocukları başta olmak üzere, farklı inanç gruplarını yok sayan tekçi bir anlayışın dayatılmasıdır” denildi.

Alevi kurumları, devletin topluma eşit mesafede durması gerektiğini belirterek, bu tür genelgelerin çocukların zihinlerini belirli bir inanç kalıbına göre şekillendirmeye yönelik olduğunu dile getirdi. “Bu, bir inanç meselesi değil; hak, hukuk ve özgürlük meselesidir” ifadeleriyle, Alevi toplumunun yıllardır maruz kaldığı dışlanma ve asimilasyon politikalarına dikkat çekildi.

Alevi kurumları, genelgenin derhal iptal edilmesini ve Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adlı müfredatın gözden geçirilmesini talep ederek, laik, bilimsel ve eşit eğitim hakkından vazgeçmeyeceklerini belirtti. Açıklamalarında, “Okullar, bilim ve sanat yuvası olmalıdır; cemaat ve tarikatların kontrolüne terk edilmemelidir” vurgusunda bulunuldu.