Ana Sayfa Blog Sayfa 298

10 Ekim davası: İçişleri Bakanı Yerlikaya biliyordu, engel olmadı

10 Ekim Davası’nda savunma yapan Avukat İlke Işık, 2015’de Gaziantep valisi olan Ali Yerlikaya’nın İçişleri Bakanı olduğu belirtilerek, ‘Biz İçişleri Bakanı’nın bu dönemi bildiğini, buna engel olmadığını biliyoruz’ dedi

DAİŞ’in 10 Ekim 2015’te Ankara Gar’da gerçekleştirdiği katliama ilişkin firari sanıklar yönünden birleşen dosyanın 20’nci duruşması Ankara 4’ncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Davaya, katliamında yaşamını yitirenlerin aileleri taraf olarak katılırken, birçok sivil toplum örgütü ve siyasi parti üyesi davayı izlemek üzere bulundu. Tutuklu sanıklar İbrahim Halİl Alçay, Hacı Ali Durmaz, Resul Demir, Erman Ekici, Metin Akaltın, Hakan Şahin duruşmaya Ses ve Bilişim Görüntü Sistemi (SEGBİS) ile bağlandı.

Sanık avukatından Bin Ladin istemi

Kimlik tespitinin ardından başlayan duruşmada konuşan sanık Ekici’nin avukatı, Usame Bin Ladin’in “kahraman” ve “şehit” olarak anılmasını istemesi salonda tepkilere neden oldu.

Olay yeri canlandırması talebi

Daha sonra söz alan avukat Senem Doğanoğlu, sanık Erman Ekinci’nin insanlığa karşı suç kapsamında yargılandığını anımsattı. Ekici’nin Temmuz 2013 ve “Taş üstünde taş bırakmayın” tapesini hatırlatan Doğanoğlu, şunları kaydetti: “Bu insanlığa karşı suç işlendiğinin kanıtıdır. Ağustos 2014’te Ezidi soykırımı oldu ve Erman Ekici Suriye’deydi. Şengal’ten kurtulanlar Kobanê’ye gitti. Bir ay sonra Kobanê işgali oldu. Kobanê İşgali olduğunda Erman Ekici oradaydı. Biz sanıkların söylediklerinden Şubat, Haziran 2015’te orada olduğunu biliyoruz. Bu kadar suçla, tecavüzle, yağmayla, gaspla yürüyen bir örgüte üye olmak, ‘ben Ebu Talha değilim’ diyerek geçiştirilemez. 10 Ekim Ankara Katliamı insanlığa karşı suçtur. Bütün yaralanma ve ölümlerin tarifi, B ve A bölgesi olarak ayrıldığı için yeniden canlandırma yapılması zorunlu. Olay yerinin canlandırılmasını ve bombalama mekanizmasının zararını tarif edecek düzeneğin kurulmasını talep ediyoruz.”

O tarihte Antep Valisi, şimdi İçişleri Bakanı

Daha sonra söz alan Avukat İlke Işık, şunları kaydetti: “Ankara’da bu katliam gerçekleşiyor ama Gaziantep 2015 döneminin IŞİD üstü, IŞİD merkeziydi. Bir buçuk yıl içinde 5 büyük katlimı örgütlemiş bir üst. 2015 döneminde Antep Valisi olan kişi şu anda İçişleri Bakanı. Biz İçişleri Bakanı’nın bu dönemi bildiğini, buna engel olmayan biri olduğunu biliyoruz. Mahkemenin İçişleri Bakanlığı’na sorduğu sorulara yıllarca cevap almadık. Ankara emniyetinin sorumluluğunu siz yok saysanız da Bakanlığın Müafettiş raporunun tek tek sorumluları yargılayan bir rapor. Bu raporların gönderilmesini sizden talep ettik. Bu raporları neden saknlandığına neden açıklanmadığına dair hiçbir açıklama da yok. Dönemin Antep Valisi’nin İçişleri Bakanı olduğu bir ülkede, sorumluların yargılanmasını talep ediyoruz. 2015 döneminde Gaziantep’te yer alan yetkililer yargılanmayacak mı? Ali Yerlikaya’nın İçişleri Bakanı olduğu ülkede, bütün süreçlerin şeffaf yürütülmesi gerekiyor. Olmaması soruşturmalara engel oluyor. 2015 Türkiyesi’nde, Ankara Gar Katliamında ne olduğuna dair açıklama yapılması engelleniyor.”

Soylu’nun tanıttığı yüz tanıma sitemine eklensin

Firari sanıkların MİT’e sorulması talebinin her seferinde reddedildiğine dikkat çeken Işık, “Bu dosyada eksik sanıklar var. Firari sanıklarla fotoğraflarla olan kişiler çok önemli çünkü katilamın bir parçası onlar. X,Y denilen çok sayıda kişiyi bulamıyoruz” dedi.

Eşki İçişleri Bakanı Soylu’nun telefonundaki yüz tanıma sistemini hatırlatan Işık, “X,Y’lerin yüzü belirli. Yüz tanıma sistemiyle çok rahat bulunabilir. Bir kez daha X,Y’lerin akıbetinin incelenmesini ve yüz tanıma sistemine eklenmesi gereken bir dosyadır. Firari sanıklarla ilgili, Savaş Yıldız’ın Adana ve Mersin dosyasının eklerinin mahkememize sunulmasını talep ediyoruz” diye konuştu.

Savunmalar ardından söz alan iddia makamı, sanıkların tutukluluk halinin devamı yönande talepte bulundu. Mahkeme heyeti, ara kararında, sanıkların tutukluluk hallerinin devamına, tutuklama yönündeki yakalama kararı olan sanıklar hakkında kararın devamına, kırmızı bülten kararı hakkında Adalet Bakanlığı’ndan müzekkereye cevap verilmesinin beklemesine, 2 tanığın dinlenmesine, Erman Ekici’nin dijitalleri için yazılan yazının cevabının beklenmesinine, diğer taleplerin ise reddine karar verildi.

Duruşma’nın 8 Eylül, saat 10.00’a ertelendi.

Adliye önünde basın açıklaması

Duruşmanın ardından Adliye önünde basın açıklaması yapıldı. Açıklamada konuşan 10 Ekim-Der Başkanı avukat Mehtap Sakinci Coşgun, “Değişmeyen bir adalet sistemiyle, adalet arayışıyla doldurduğunuz salonlardan yine tüm taleplerimizin reddi ve duruşmanın ertelenmesi kararı çıktı. Önümüzdeki ay Suruç katliamının 8’nci yılı dolacak. Geçtiğimiz ay Diyarbakır katliamının 8’nci yılı doldu. Yıllardır hiçbir sanığın bulunamadığı, boş sanık sandalyelerinin doldurulamadığını görmüyoruz. Bu süreçte 10 Ekim katliamını hesabını yargılanacağı gün gelene kadar bu mücadele devam edecek. Vazgeçmeyeceğiz. 8 Eylül tarihine ertelenen duruşmasına emek demokrasi güçleri olarak katılım çağrısında bulunuyoruz” diye konuştu.

Dönemin vali ve bakanlarına seslendi

Daha sonra söz alan avukat İlke Işık, şunları söyledi: “8’nci yılında yapacağımız bin duruşma var. 8 yıldır devam eden bir adalet mücadelesinden bahsediyoruz. Hala adalet gelmiş değil, taleplerimiz reddediliyor. Gerçek sorumluları yargılamamak için direnen, firari sanıkları bulmayan, kolluğu yargılamamak için her şeyi yapan bir mahkeme var karşımızda. Ezidi soykırımının ve insanlık karşıtı suçları yargılamak zorundayız. Bunu inatla görmeyen bir mahkeme var. 2015 yılı Gaziantep Valisi ve yeni İçişleri bakanı da bilsin: Asla vazgeçmeyeceğiz.”

Kaynak: MA

#Ekim #davası #İçişleri #Bakanı #Yerlikaya #biliyordu #engel #olmadı

Eğitim Sen’den yıl sonu raporu: Okullarda dinselleşme kaygı verici boyutta

Eğitim Sen’in yıl sonu raporunda, Eğitimde ticarileşme ve eğitimi dinselleştirme uygulamaları hız kesmeden devam ettiği belirtilirken, ‘Tekçi zihniyet farklı inanç, dil, kimlik ve mezhepleri yok saymayı sürdürmektedir’ denildi

Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen), “2022-2023 Eğitim Öğretim Yılı Sonunda Eğitimin Durumu” raporunu açıkladı. Sendika yöneticilerinin katılımıyla sendika genel merkezinde düzenlenen basın toplantısında raporu, Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul açıkladı.

Eğitimde sorunlar arttı

Raporda öne çıkan başlıklar şöyle: “Türkiye’de eğitim sistemi uzun süredir ciddi sorunlarla karşı karşıya bırakılırken, eğitimin temel sorunlarına yönelik çözümsüzlük politikaları 2022/’23 eğitim öğretim yılında devam etmiştir. Siyasi iktidarın eğitim alanında, uzun süredir kendi siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda attığı adımlar, erken çocukluk eğitiminden (okul öncesi) başlayarak çeşitli vakıf ve derneklerle işbirliği halinde hayata geçirilen ‘dini eğitim’ merkezli uygulamalar, başta öğrenciler olmak üzere, öğretmenler, eğitim emekçileri ve velileri doğrudan etkilemiştir.

Eğitimde ticarileşme ve eğitimi dinselleştirme uygulamaları hız kesmeden devam etmektedir.

Okulların fiziki altyapı ve donanım eksikliklerinin giderilmemesi, kalabalık sınıflar, ikili öğretim, taşımalı eğitim, çocuk ve gençlerin dini cemaat ve vakıfların kreşlerine ve yurtlarına yönlendirilmesi, çocuklara yönelik taciz ve istismar vakaları geçtiğimiz eğitim öğretim yılında da devam etmiştir.

Öğretmenlik Meslek Kanunu ile ‘eşit işe eşit ücret’ uygulamasına son verilmesi, ataması yapılmayan öğretmenler gibi çok sayıda sorun eğitim sisteminin çözüm bekleyen sorunları olarak geçtiğimiz öğretim yılında da varlığını sürdürmüştür.

Eğitimde yaşanan ve yapısal hale gelen sorunlar her ne kadar görmezden gelinmeye çalışılsa da eğitim sorunu, ülke ekonomisinde yaşanan sorunların ardından halkın en öncelikli gündemi olmayı sürdürmektedir.

Karma eğitim hedef alınıyor

Eğitim sistemimiz toplumsal cinsiyet eşitliğinden oldukça uzakta ve giderek dinsel içerik kazanan egemen ideolojinin yoğun baskısı ve denetimi altındadır. Toplumsal yaşamın her alanında görülen cinsiyetçilik ve cinsiyetçi uygulamaların en yoğun görüldüğü alanların başında okullar gelmektedir. Karma eğitimi hedef alan uygulamalar okul yönetimleri eliyle hayata geçirilirken, il ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinin sendikamızın ve kamuoyunun tepki göstermesiyle ülke gündemine girmiştir.

Eğitimde tekçi zihniyet

Ülkedeki etnik, dilsel, kültürel çeşitlilik ve inanç çeşitliliği, eğitim programlarında ve ders kitaplarında neredeyse hiç yansıtılmamaktadır. Eğitim sisteminde ve toplumsal yaşamda benimsenen tekçi zihniyet farklı inanç, dil, kimlik ve mezhepleri yok saymayı, onları ve taleplerini görmezden gelmeyi sürdürmektedir. Türkiye’nin kamusal, laik, bilimsel eğitim konusunda olduğu gibi, anadilinde eğitim konusundaki olumsuz sicilini sürdürmesi anlaşılır değildir.

Kız çocukları dezavantajlı

Türkiye’de çeşitli nedenlerle eğitime erişimde, kız çocukları, mülteci çocuklar, anadili farklı olan çocuklar, engelli çocuklar ve geçici koruma altındaki çocukların dezavantajları günden güne artarak devam etmektedir.

Eşitsizlik

Türkiye’de milyonlarca çocuk ve gencin eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanması için gerekli adımlar atılmazken, milyonlarca çocuk ve gencimizin ağırlıklı olarak ekonomik sorunlar nedeniyle eğitime erişim hakkını ihlal eden uygulamalar devam etmektedir. Eğitim, herkese eşit koşullarda sunulması gereken temel bir insan hakkı, aynı zamanda devredilemez ve vazgeçilemez kamusal bir haktır.

Piyasacı eğitim sistemi, yaşamın her düzeyinde rekabeti, hizmetin bedelini ödemeyi, öğrenci ve velilerin ‘müşteri’ haline getirilmesini hedeflemiş, toplumdaki sınıfsal eşitsizlikleri daha da belirgin hale getirmiştir.”

Eğitim sistemi enkaz altında

Eğitim Sen raporunda, depremin vurduğu kentlere yönelik ayrıntılı bilgiler de yer aldı. “Eğitim sistemi enkaz altında kaldı” denilen raporda, deprem bölgesine dair şu tespit ve öneriler yapıldı:

“14 milyon kişinin yaşadığı geniş bir bölgeyi etkileyen ve ağır bir yıkıma neden olan K. Maraş merkezli depremler nedeniyle, başta depremden doğrudan etkilenen kentlerde yaşayanlar olmak üzere, tüm yurttaşlar tanımlanması olanaksız acılarla karşı karşıya kalmıştır.

Deprem bölgesinde bulunan öğrencilerin ve öğretmenlerin büyük bir kısmının depremden zarar görmüş, can veya mal kayıpları meydana gelmiştir. Yaşanan depremler sonucunda eğitim sistemi de büyük ölçüde enkaz altında kalmıştır.

Deprem bölgesinde toplam 12 bin 550 okulda; 4 milyona yakın öğrenci eğitim görürken sadece devlet okullarında çalışan öğretmen sayısı 210 bindir. Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı 56 bin 259 eğitim kurumunun yüzde 21’i, ülkedeki tüm öğrencilerin yüzde 21,4’ü, öğretmenlerin yüzde 19,1’i depremin yaşandığı 11 ilde bulunmaktadır. Resmi verilere göre depremden etkilenen illerde örgün, yaygın eğitim ve barınma hizmetleri dahil 5 bin 24 özel öğretim kurumunda 555 bin 938 öğrenci/kursiyer faydalanmaktadır. Deprem bölgesindeki 16 üniversitede yaklaşık 380 bin öğrenci ile 45 bin akademik ve idari personel eğitim-öğretim faaliyetlerine devam etmektedir. Bu bölgelerde bulunan mülteci öğrenci sayısı ise 358 bin 376’dır.

Bin 500 okul depreme dayanıklı olmadığı için yıkıldı

2007’de yürürlüğe giren Deprem Yönetmeliği’nden önce yapılan okul sayısı 31 bin 307’dir. 2011-2022 yılları arasında sadece 5 bin okul (yüzde 16’sı) depreme dayanıklılık testinden geçirilmiş, bu sürede bin 500 okul depreme dayanıklı olmadığı için yıkılmıştır. Güçlendirme yapılan okul sayısı ise sadece 2 bindir. Jeoloji Mühendisleri Odası’nın hazırladığı deprem raporuna göre Türkiye genelinde 4 bin 159 okul fay hatları üzerinde yüksek tehlike alanları içinde bulunmaktadır. Yüksek deprem riski altındaki bölgelerde yer alan okulların acilen taşınması gerekmektedir.

Yıkılan okul arazileri ranta açılıyor

Depreme dayanıklı olmayan okulların yıkılarak yerlerini dayanıklı yapıların yapılması başta öğrenci, veli ve eğitim emekçileri olmak üzere, toplumun ortak istediğidir. Ancak özellikle büyükşehirlerde arazisi değerli olan kimi okulların depreme dayanıksız olduğu gerekçesiyle başka yere taşınması bahane edilerek, tamamen rant amaçlı kullanılmasının hedeflendiği görülmektedir. Deprem nedeniyle tahliye edilen tüm okulların mevcut yerinde yeniden inşa edilmeli, ülke çapındaki tüm okullar depreme dayanıklı hele getirilerek sağlıklı ve güvenli okullarda eğitim öğretime devam edilmesi sağlanmalıdır.

Deprem bölgesinden diğer kentlere doğru yurttaşların, öğrencilerin, eğitim emekçilerinin göçü başlarken, deprem bölgesinde eğitim öğretime kademeli olarak geçilmeye başlanmıştır. Ancak devam zorunluluğunun olmaması nedeniyle öğrencilerin üçte biri okula gitmektedir. Deprem bölgesinde kalan öğrencilerin hem psikososyal açıdan yoğun desteğe hem de uygun ders çalışma ortamlarına ihtiyaçları vardır. Ders çalışma ortamların sağlanmasının yanı sıra öğrencilere yönelik rehberlik faaliyetleri yürütülmesi önemlidir.

Somut planlama yok

Depremin yoğun bir yıkım ve hasar meydana getirdiği dikkate alındığında, evsiz kalan öğretmen ve öğrencilerin hayata nasıl devam edecekleri eğitime erişim sorununun nasıl çözüleceğine ilişkin somut bir planlamadan bahsetmek mümkün değildir.

Deprem bölgesinde eğitim öğretimin sağlıklı ve güvenli ortamlarda sürdürülmesi için adımlar atılırken, öğrencilere ders çalışma ve etüt ortamlarının oluşturulması, bu ortamların profesyonel kişilerce koordine edilmesi ve depremden etkilenen öğrencilerin yakından takip edilmesi gerekiyor.

Depremde yıkılan kentleri yeniden yapılabilir, yıkılan binalar yeniden inşa edilebilir ancak halkın umutlarını yeniden yeşertebilmek için sadece para yetmez. Para önemli bir araçtır ancak bunun da ötesinde insan varlığına anlam kazandıran insanlık duygusunu, bölgedeki insanlara daha fazla hissettirilmesi gerekir. Bunun temel yolu da başta eğitim olmak üzere, toplumsal hayatın bütün alanlarında yaşanan sorunlara halkın ve sendikaların karar süreçlerine doğrudan katılımını sağlayarak kalıcı çözümler üretmeyi hızlandıracak adımları atmaktan geçmektedir.”

Çocuk haklarına yönelik tehditler

Rapora göre eğitim sisteminde çocuk hakları ihlali de sürüyor. Konuya ilişkin raporda şu bilgiler yer aldı:

“Türkiye’nin de taraf olduğu Çocuk Haklarına Dair Sözleşme halen dünya genelinde en çok sayıda ülke tarafından kabul edilen insan hakları belgesi olma özelliği taşımaktadır. 197 devletin imzaladığı ve çocuk hakları konusunda yükümlülük altına girmeyi taahhüt ettiği belge, çocuklar için daha iyi bir dünya çabası açısından önemli bir dayanak olmayı sürdürmektedir.

Türkiye’de eğitim ve sağlık sisteminden kadın politikalarına kadar her alanda çocukların yararını değil, kendi çıkarlarını düşünen mevcut sistem; çocuklarımızın sahip olduğu heyecan, merak ve yaratıcılıktan açıkça korkmaktadır. Bu nedenle toplumsal yaşamdan dışlanarak aile içine hapsedilen kadınlar ve çocuklar devlet politikaları ile sosyal yaşamdan uzaklaştırılmaktadır. Son olarak otizmli çocuklara yönelik olduğu gibi, özel eğitim alanındaki çocuklar da sık sık ayrımcı ve dışlayıcı uygulamalarla karşı karşıya bırakılmaktadır.

1 milyon 200 bin Suriyeli mülteci çocuğun 850 binden fazlası okula kayıtlı olmasına rağmen 350 bin çocuk okula gitmemektedir. Türkiye’de eğitim gören Suriyeli çocukların okullaşmasının önündeki engellerin başında çocuk işçiliği ve çocuk yaşta evlilikler gelirken, Suriyeli çocukların eğitiminin yapıldığı Geçici Eğitim Merkezlerinde yaşanan sorunlara kalıcı çözümler üretilmemiş, göçmen çocukların sağlıklı eğitim almasını büyük ölçüde engellemiştir.

Okul öncesi kurumları ve kreşleri kapatan, kadınları ev içine hapseden ekonomik ve sosyal adımlar çocukları da doğrudan etkilemekte, çocuklara yönelik şiddet ve istismarın önü bu şekilde açılmaktadır. Türkiye 1995 yılında Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin bazı önemli maddelerine çekince koyarak çocuklar arasında etnik köken, din ya da kültüre dayalı ayrımcılık yapılmasını meşrulaştırmıştır.

Eğitimde 4+4+4 düzenlemesi başta olmak üzere, çıraklık ve stajyerlik uygulamaları gibi çok sayıda düzenleme, çocukların eğitimden uzaklaşmasına ve işçi olarak çalışma yaşamına sürüklenmesine neden olmuştur.

Türkiye’de çocuk haklarına yönelik olarak ortaya çıkan karanlık tablo, çocuk haklarının ülkemizde sadece kâğıt üzerinde kaldığını göstermektedir. Eğitim ve yaşam hakkı başta olmak üzere, Türkiye’de çocukların en temel haklarının tehdit altında olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir.

Beslenme sorunu

2022/’23 eğitim öğretim yılının en dikkat çekici sorunlardan birisi öğrencilerin beslenme sorununa ilişkin olmuştur. Türkiye’de çok sayıda öğrenci okula kahvaltı yapmadan gitmek zorunda kaldığı, yine birçok öğrencinin okulda yemek yemeden günü tamamladığı ve eve döndüğü görülmüştür.

Geçtiğimiz dönemde yaşanan yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı nedeniyle yaşanan yoksullaşma süreci ile derinleşen ekonomik kriz, hız kesmeden devam eden zamlar, gerçek enflasyonun üç haneli rakamlara ulaşması ve alım gücünün gün geçtikçe düşmesi mutfaktaki yangını büyütürken artık temel besin gıdalarına dahi ulaşmak zorlaşmıştır. Çocuklar için beslenmenin önemli olduğu koşullarda süt, yumurta, peynir, zeytin vb gibi temel gıda ürünlerinin fiyatı 3-4 kat artmıştır. Bu koşullarda çocuklarına her gün ayrı bir beslenme hazırlamak durumunda kalan aileler eti, sütü, meyveyi, kuruyemişi geçelim yumurtayı, peyniri ve zeytini bile alamaz hale gelmiştir.
Sağlıklı beslenme alışkanlığının çocukların sadece büyüme ve gelişiminde değil, okul başarısı üzerinde de son derece etkilidir. Yetersiz ve dengesiz beslenen öğrencilerin dikkat süreleri kısalmakta, algılamaları azalmakta, zaman zaman öğrenme güçlüğü ve davranış bozuklukları gelişebilmekte ve bu ve benzeri nedenlerden kaynaklı olarak okul başarıları belirgin düzeyde düşebilmektedir.

Eğitim bilimsellikten uzaklaştırılıyor

Türkiye’nin eğitim sistemi en temel bilimsel ilkelerden ve laik eğitim anlayışından hızla uzaklaşırken, okullarda dinselleşme hızla artarak kaygı verici boyuta ulaşmıştır. MEB’in geçmişte eğitimin dinselleştirilmesi hedefiyle Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere, çeşitli dini vakıf ve derneklerle ortak yürüttüğü projeler ve imzalanan ‘iş birliği’ protokolleri, okulları çeşitli cemaat, tarikat ve dini grupların etkinlik ve faaliyet alanı haline getirmiştir. Geçtiğimiz yıllar içinde okullarda hayata geçirilen ortak projeler üzerinden eğitimi dinselleşme süreci hızlandırılmış, doğrudan laik eğitimi ve laik yaşam tarzını hedef alan uygulamalar hayata geçirilmiştir.

Devletin bilinçli bir şekilde boşalttığı alanlar, dini vakıf ve cemaatler tarafından okullar, yurtlar, kurslarla doldurulmuş ve iktidar desteği ile büyüyen bu sistem tıpkı bir örümcek ağı gibi bütün bir ülkeyi kuşatmıştır. Çocuklarını okutmak isteyen yoksul aileler, kaçınılmaz olarak bu eğitim kurumlarına yönelmekte, “dindar nesiller” en çok emekçilerin, yoksulların çocuklarından devşirilmektedir.

Devlet, eğitimi ve toplumsal yaşamı örgütlerken bunu dini kurallara, söylemlere ya da referanslara göre yapmamalı, özellikle eğitim sistemini dini kurallara göre değil, bilimsel gerçekleri referans alarak ve çocukların üstün yararını gözeterek düzenlemelidir. Bu nedenle Millî Eğitim Bakanlığı ile Diyanet ve diğer kurumlarla imzalanan ve fiilen ‘sıbyan mektebi’ işlevi gören bütün protokoller derhal iptal edilmelidir.

Eğitimde ticarileşme

Eğitimde yaşanan ticarileştirme ve özelleştirme uygulamaları, kimi zaman açık, ama çoğunlukla gizli olarak yapılmıştır. Bir taraftan eğitimin büyük bir bölümü zamanla birer ‘ticari işletme’ haline getirilen devlet okullarında sürdürülürken, diğer yandan eğitimin kamusal finansmanının tasfiye edilmesi yoluyla yoksul halkın eğitim finansmanı içindeki payı artmıştır. Kamusal eğitim adım adım zayıflatılmış, kamu kaynakları özel okullara aktararak özel öğretimin büyük ölçüde devlet desteği ile güçlendirilmesi politikası izlenmiştir.

Devlet okulları kaderine terk edildi

MEB’in açıkladığı son örgün eğitim istatistikleri, devlete ait ilkokul ve ortaokul sayısının azaldığını, özel ilkokul, ortaokul ve lise sayısının ve bu okullara yönlendirilen öğrenci sayısının dikkat çekici bir şekilde artmaya başladığını göstermiştir.

Türkiye’de 2021-2022 eğitim öğretim yılı sonu itibariyle 14 bin 179 özel öğretim kurumu (okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve lise) bulunmaktadır. 2002-2003 eğitim öğretim yılında özel öğretimin oranı yüzde 1,9 iken, bu oran 2022/’23 eğitim öğretim yılı itibariyle dört kattan fazla artarak yüzde 9 olmuştur. Özel okulların devlet okullarına oranı ise 2022 sonu itibariyle yüzde 20’yi aşmış durumdadır.

Gerek okul sayısı gerekse öğrenci sayısı açısından baktığımızda 4+4+4 ile birlikte eğitimde özelleştirmenin ne kadar hızlı gerçekleştiği açıkça görülmektedir. Bu durum, kamusal eğitimin hükümet ve MEB iş birliği ile çökertilerek, özel öğretimin devlet desteğiyle ihya edildiğinin kanıtıdır.

Eğitim-öğretimin hukuken parasız olduğu temel eğitimde velilerin ceplerinden yapmak zorunda kaldığı eğitim harcamaları her geçen yıl artmış, veliler çocuklarını kimi zaman borçlanarak, kimi zaman bankalardan ‘eğitim kredisi’ çekerek, kimi zaman da gıda harcamalarından kısarak okutmak zorunda bırakılmıştır.

Yük velilerin sırtında

Eğitim sistemi, her geçen yıl daha fazla paralı hale getirilirken milyonlarca öğrenci velisi çocuklarını okutabilmek için bütçelerine göre çok yüksek rakamlarla harcama yapmak zorunda bırakılmaktadır. Halkın ödediği vergileri, halkın ihtiyaçları için harcamaktan kaçınanlar, herkesin eşit ve parasız olarak yararlanması gereken eğitim hakkını para ile satmaya çalışanlar bu durumun öncelikli sorumlusudur. Her yıl eğitimde ve diğer kamu hizmetleri alanında çeşitli adlar altında yapılan ‘büyük soygun’a artık son verilmeli, herkes için gerçek anlamda eşit ve parasız eğitim hakkı hayata geçirilmelidir.

Her geçen gün daha fazla piyasa ilişkileri içine çekilen, her adımın paralı hale geldiği bir eğitim düzeninde velinin de öğrenicinin de eğitimcinin de kendi haklarını elde etmesini tek yolu, hiç kimseyi dışlamayacak, herkes için gerçek anlamda eşit bir eğitim düzenin kurulmasıdır. Bunun için tüm eğitim masraflarının devlet tarafından üstlenildiği, zenginle fakirin aynı eğitimi aldığı koşulların oluşturulması gerekmektedir.

ÖMK, ayrımcılık ve eşitsizlik yaratıyor

Siyasi iktidar ve Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) öğretmenlerin, eğitim emekçilerinin çalışma ve yaşam koşullarına ilişkin sorunlarına kalıcı çözümler üretmek yerine Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) üzerinden eğitim emekçilerine yönelik ayrımcı ve adaletsiz uygulamaları hayata geçirmiştir.

ÖMK ile öğretmenler arasında halen var olan aday, sözleşmeli, kadrolu, ücretli öğretmen ayrımına yenileri eklenmiştir. Eğitim sisteminin rekabetçi ve eleyici yapısına öğretmenlik mesleği de ‘uzman öğretmenlik’, ‘başöğretmenlik’ gibi yeni statüler üzerinden dahil edilmiş, aynı derece ve kademedeki öğretmenlere yönelik farklı ücretlendirme politikası sonucunda iş yerlerimizde huzursuzluk belirgin şekilde artmıştır.

Türkiye’de aynı işi yaptıkları halde farklı statü ve maaş kaleminde çalışmak zorunda kalan, bu kadar farklı ve dengesiz ücretlendirme uygulaması yapılan ikinci bir meslek grubu bulunmamaktadır. Eğitim emekçilerinin ekonomik sorunlarına çözüm üretmeyen, öğretmenler arasındaki ayrımcılığı ve eşitsizliği derinleştiren ve eşit işe eşit ücret ilkesini ortadan kaldıran ÖMK sonrasında aynı işi yapan öğretmenler arasında ciddi ücret eşitsizlikleri ortaya çıkmıştır.

Sadece öğretmenlerin değil, tüm eğitim ve bilim emekçisi arkadaşlarımızın çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi hedeflenmelidir. Bunun için;

* ILO-UNESCO ortak metni olan Öğretmenlerin Statüsü Tavsiye Kararı’nı esas alan yeni bir meslek kanunu hazırlanmalıdır.

* Kamuda en düşük maaş yoksulluk sınırı üzerinde belirlenmelidir.

* Mevcut ücret farkları derece ve kademe gibi kriterler dikkate alınarak, ‘eşit işe eşit ücret’ ilkesi doğrultusunda düzenlenmelidir.

* Kamuda maaşlar başta olmak üzere, ekonomik, sosyal ve demokratik hak ve özgürlüklerimiz siyasi iktidarın ya da Cumhurbaşkanı’nın insafına bırakılmamalıdır.

* Sendikalarımızın ilk kurulduğu yıllardan bu yana temel talebimiz olan grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı yasal güvence altına alınmalıdır.”

Atamalar yetersiz

Raporda, hükümetin seçim propagandası olarak kullandığı öğretmen atamalarına dair de “yetersiz kaldı” eleştirisi yapıldı. Raporda, konuya dair şunlar yer aldı:

“8 Mayıs’ta yapılan atamalar ‘sözlü sınav/mülakat’ uygulaması sonucunda ve ‘sözleşmeli öğretmenlik’ şeklinde yapılmıştır. Geçtiğimiz yıllarda sözleşmeli öğretmenlik mülakat sınavında sorulan sorular üzerinden ortaya atılan iddialar, mülakat uygulamasının iktidar tarafından siyasi kadrolaşma amacıyla nasıl kullanıldığını göstermektedir. Geçtiğimiz yıllarda öğretmen alımında yapılan mülakat sonuçları açıklandığında, yazılı sınavdan yüksek puan almasına rağmen çok sayıda öğretmenin düşük puan verilerek elendiği bilinmektedir.

Türkiye’de resmi verilere göre, 150 bine yakın öğretmen açığı bulunmaktadır. Öğretmen açıkları özellikle son yıllarda en önemli sorunlar arasında bulunmasına rağmen, 2022 yılının tamamında ataması yapılan sözleşmeli öğretmen sayısı sadece 19 bin 969 olmuştur. Açıklanan sözleşmeli 45 bin öğretmen atamasının yapılması önemli olmakla birlikte, mevcut öğretmen açığını kapatmadığı gibi sayıları yarım milyonu aşan ataması yapılmayan öğretmenin ‘en az 100 bin atama’ talebinin yarısını bile bulmamıştır.

Sözleşmeli öğretmen istihdamında, AKP iktidarı döneminde ‘torpil’ kelimesi ile eş anlamlı hale gelen ve yüksek yargı tarafından ‘objektif olmama’, ‘taraflılık’ gibi gerekçelerle defalarca iptal edilen ‘sözlü sınav’ uygulamasında ısrar edilmesi, iktidarın önceliğinin nitelikli öğretmen istihdamı olmadığını göstermektedir.

15 Temmuz 2016 sonrasında tek bir kadrolu öğretmen ataması yapılmazken, Kasım 2022 itibariyle MEB bünyesinde görev yapan sözleşmeli öğretmen sayısı 115 bin 767’dir. Ülke çapında görev yapan ve tamamına yakını asgari ücretin altında ücret alan ücretli öğretmen sayısı ise yaklaşık 90 bindir. Resmi verilere göre geçtiğimiz 21 yıl içinde atanan öğretmen sayısının toplam öğretmen sayısına oranı son atamalarla birlikte yüzde 80’e ulaşmıştır. Aynı süre içinde KPSS’ye giren her 100 öğretmenden sadece 15’inin ataması yapılmış, geriye kalan 85 işsiz öğretmen ya tekrar sınava girmek ya da başka alanlarda çalışmak zorunda bırakılmıştır. Ataması yapılmayan öğretmenlerin zorunlu olarak meslekleri dışında işler yapmaya zorlanması ve meslekleri ile ilgisi olmayan alanlarda çalışmak zorunda bırakılması Türkiye için utanç vericidir.

Eğitim Sen’in talebi öğretmen açıklarının kapatılması için ilk aşamada en az 150 bin öğretmen atamasının yapılması, sonraki süreçte atamaların planlanarak ataması yapılmayan öğretmen sorununun kalıcı olarak çözülmesidir.”

KHK ihraçları

Raporda, KHK ile ihraç edilen eğitimcilere de yer ayrıldı. Konuya dair raporda, “Haklarında herhangi bir yargı kararı bulunmayan, hukuken suç olmayan gerekçelerle ihraç edilen tüm kamu görevlileri bütün haklarıyla birlikte derhal görevlerine iade edilmeli, hukuksuz ihraçlarda rol alan tüm kamu görevlileri ‘görevi kötüye kullanma’ suçundan yargılanmalıdır” ifadelerine yer verildi.

Mücadele sürecek

Eşitsiz, tekçi ve bilimsel olmayan eğitim sistemine karşı mücadele kararlılığında bulunulan raporun sonuç bölümünde ise şu ifadeler yer aldı: “2022/23 eğitim öğretim yılında eğitim alanında yaşanan gelişmeler, MEB’in eğitimin yapısal sorunlarına yönelik somut ve çözüme dayalı politikalar geliştirmek gibi bir derdinin olmadığını göstermiştir. Okullarda yaşanan yoğun dinselleşme ve eğitimi ticarileştirme uygulamaları, siyasal-ideolojik hedeflere uygun olarak alınan bilim karşıtı kararlar eşliğinde okullarda hayata geçirilmeye devam etmektedir.

Eğitim alanında yaşanan sorunların çözümü için gerekli adımların atılmadığı, eğitime erişimde yaşanan sorunlar başta olmak üzere eğitimde dayatmacı politikaların sürmesi nedeniyle öğrencilerin ve öğretmenlerin mutsuz olduğu, öğretmenlerin esnek, güvencesiz ve angarya çalışmaya zorlandığı, siyasal kadrolaşmanın devam ettiği, eğitim sürecinde farklı dil, kimlik ve inançların dışlandığı, eğitimin zaten sorunlu olan niteliğinin daha da kötüleştiği bir eğitim sisteminin başarılı olması mümkün değildir.

Eğitim sisteminde yaşanan sorunların ülkedeki ekonomik, toplumsal ve siyasal alanda yaşanan gelişmelerden ayrı ve bağımsız olmadığı açıktır. Eğitim Sen, her geçen gün daha fazla piyasa ilişkileri içine çekilen, okul öncesinden üniversiteye kadar bilimin ve laikliğin değil, milliyetçiliğin, ayrımcılığın ve inanç sömürüsünün referans alındığı bir eğitim sisteminde kamusal, bilimsel, demokratik, laik ve anadilinde eğitim hakkı için mücadelesini sürdürmeye kararlıdır.”

Kaynak: MA

#Eğitim #Senden #yıl #sonu #raporu #Okullarda #dinselleşme #kaygı #verici #boyutta

Cumartesi Annesi Asiye Aydemir yaşamını yitirdi

1995’te gözaltında kaybedilen oğlu Hüseyin Aydemir için mücadele eden ve aynı zamanda Cumartesi Annesi olan Asiye Aydemir yaşamını yitirdi

Cumartesi Annesi Asiye Aydemir hayatını kaybetti.  Asiye, 1995’te gözaltında kaybedilen oğlu Hüseyin Aydemir için yıllarca mücadele etti.

Cumartesi Anneleri Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Asiye Annemizi, 1995’te gözaltında kaybedilen Hüseyin Aydemir’in annesini kaybettik. Bir annemizin daha evladına ve adalete ulaşamadan aramızdan ayrılmasının derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Aydemir ailesine ve tüm sevenlerine başsağlığı diliyoruz”

HABER MERKEZİ

#Cumartesi #Annesi #Asiye #Aydemir #yaşamını #yitirdi

GÖÇİZDER’in ‘Göç Haftası’ etkinlikleri başlıyor

GÖÇİZDER’in ‘Göç Haftası’ etkinlikleri, belgesel film, panel ve basın toplantılarıyla başlıyor

Göç İzleme Derneği’nin (GÖÇİZDER), 14-21 Haziran tarihlerini kapsayan “Göç Haftası” etkinlikleri başlıyor. Bu kapsamda, Göç Araştırmaları Platformu tarafından hazırlanan  “Deprem – Göç Saha Gözlem Raporu”, derneğin binasında yapılacak basın toplantısı ile açıklanacak.

20 Haziran’da ise “ Mültecilere Sığınmacılara Göçmenlere ve Yabancılara Yönelik Artan Ayrımcılık ve Nefret Söylemi” adıyla Göç İdaresi önünde basın açıklaması gerçekleştirilecek.

Belgesel gösterimleri

16-24 Haziran tarihleri arasında ise belgesel gösterimi yapılacak. Ilısu Barajı’nın yapımıyla birlikte yerinden edilen insanların hikayesini anlatan Demans adlı belgesel, hafta boyunca derneğin kanalları üzerinden yayınlanacak.

Panel

23 Haziran’da ise Şişli Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde, “Mülteciler, Sığınmacılar ve Göçmenlere Yönelik Ayrımcılık, Nefret Söylemi, Göç ve Demokrafik Yapı” başlıklı bir panel düzenlenecek.Panele, GÖÇİZDER’in yanı sıra İnsan Hakları Derneği (İHD), Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) katılacak.

İSTANBUL

#GÖÇİZDERin #Göç #Haftası #etkinlikleri #başlıyor

8 yıl sonra ilk duruşma: Polis, Dilan Kortak’ı yaralı halde katlettiğini itiraf etti

2015’te evine yaptıkları baskında Dilan Kortak’ı katleden polislerin, ‘Bilinçli taksirle ölüme neden olma’ suçuyla yargılandığı davanın ilk duruşmasında failler, Kortak’ı yaralı haldeyken katlettiğini itiraf etti

İstanbul’un Sancaktepe ilçesine bağlı Atatürk Mahallesi’nde 2015 yılında 3 Aralık’ı 4 Aralık’a bağlayan gece düzenlenen operasyonda evine yapılan baskın ile 19 yaşındaki Dilan Kortak’ı katleden fail polislerin, “Bilinçli taksirle ölüme neden olma” suçuyla yargılandığı davanın ilk duruşması İstanbul Anadolu Adliyesi 68’inci Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşmada Kortak’ın aile avukatları Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) üyesi Bülent Aşa ve Ömer Çakırgöz hazır bulundu. Fail polisler den Y.Y.A. ve F.İ.B. de duruşmaya katılırken, bir diğer fail O.Y. duruşmaya gelmedi.

 Silahlı polisler duruşmaya katıldı

Duruşma salonuna silahlı polis alınması dikkat çekti. Mahkeme başkanı, duruma tepki gösteren ÖHD’li avukatlara, “Güvenlik amaçlı, mahkemeyi ben yönetiyorum. Siz karışmayın, ben karar veririm” sözleriyle yanıt verdi. Avukatların, “yasak” olduğunda ısrarcı olması üzerine polisin silahı duruşma salonu dışına çıkartıldı.

 Duruşmada kayıt alınması talebi ret edildi

Kimlik tespitiyle başlayan duruşmada, ilk olarak iddianame okundu. İddianamenin okunduğu sırada fail Y.Y.A., duruşmayı takip eden ÖHD’li avukat Aslı Gülseren’in elinde telefonla kayıt yaptığını iddia ederek mahkeme başkanının sözünü kesti. ÖHD’li avukatların, failin davranışlarının tutanağa geçirilmesi talebi ise jet hızıyla reddedildi. Ardından mahkeme başkanı duruşmayı izlemek isteyen Gülseren’nın salondan çıkarılmasını istedi. ÖHD’li avukatlar bu duruma, “Eğer meslektaşımız çıkacaksa buradaki polisler de çıkacak” sözleriyle tepki gösterdi. Gülseren ise, “Ben avukatım, kayıt yapmıyorum. Takip ettiğim bir dava, o yüzden mahkeme salonunda bulunuyorum. Bana tepki göstereceğinize, makama saygısızlık yapan bu şahsa tepki gösterin” dedi.

ÖHD’li avukatların tepkisi üzerine Gülseren duruşmayı takip etmeye devam etti. Avukatlar ayrıca faillerin manipülasyon yapmaya devam edebileceğini söyleyerek, Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile kayıt alınmasını talep etti. Mahkeme başkanı avukatların bu talebini yine sözlü olarak reddetti.

‘Mermiler korkutmak için’

Daha sonra fail polislerin ifadeleri alınmaya başlandı. İlk olarak savunma yapan fail F.İ.B., “Kırsaldan canlı bomba ihbarı aldık” iddiasında bulundu. Operasyona gittikleri adreste, 4 kişiden 3’ünün dışarıda olduğunu ve onları dışarıda “aldıklarını” söyleyen F.İ.B., Kortak’ın kaldığı eve gittiklerinde kimsenin kapıyı açmadığını, bu nedenle de kapıyı kırdıklarını ifade etti. O sırada içeriden silah sesi geldiğini iddia eden fail, “Uyarıda bulunduktan sonra korkutma amaçlı boş alanlara doğru silah sıktık” dedi. Kortak’a ateş etmediklerini dile getiren fail, evin içine girdikten sonra Kortak’ın solda bulunan odaya girdiğini ve kendisini orada eğilir durumda gördüklerini sözlerine ekledi. Fail, “Panik yapsın diye sağ tarafta kapısı açık bulunan küvete doğru ateş ettim. Teslim olmasını söyledik. ‘Asla teslim olmam. Burada hep beraber öleceğiz’ diye bağırdı” iddiasında bulundu. Olay yerinde çok fazla mermi bulunduğunu ifade eden fail F.İ.B, bu mermilerin birçoğunun “korkutma amaçlı” olduğunu öne sürdü.

Yaralı halde katlettiler

Öte yandan fail Kortak’ın kendilerine ikinci kez ateş ettiği iddiasında bulunarak, kendilerinin de Kortak’ın bulunduğu odada boş yatağa doğru ateş ettiklerini ifade etti. Kortak’ın yaralandığını görünce dizlerini kırarak yavaş yavaş ona doğru gittiğini söyleyen fail F.İ.B., “Ellerini göster teslim ol’ diye bağırdım. Elleri yatağın altındaydı. Sağ elinin altında silah vardı. Benim amacım ayağımla silahını ondan uzaklaştırmaktı. Tam hamle yapacakken kendi silahını alarak bir anda patlattı. O patlatınca ben de silah patlattım. Sonra şahsın öldüğünü gördük” sözleriyle katliamı inkar etti. Fail ayrıca Kortak’ı katletmediklerini iddia etti.

Bir diğer fail polis Y.Y.A. da F.İ.B. ile benzer bir savunma yaptı. “Kasti ve kusurlu bir eylem” olmadığı iddiasında bulunan fail Y.Y.A., katliamı inkar etti.

Mahkeme başkanından avukatların sorularına müdahale

İfadelerin ardından avukatlar, faillere soru sordu. “Kamera var mıydı?” sorusuna verilen, “Yok” cevabı ise dikkat çekti. Soruların ardından ekip amiri Efkan Özergül, tanık olarak ifade verdi. İfade esnasında ÖHD’li avukat Ömer Çakırgöz, beyanların olduğu gibi tutanağa geçmediğini dile getirerek, beyanların tutanağa olduğu gibi geçirilmesini istedi. Mahkeme başkanının bağırarak karşılık vermesi üzerine Çakırgöz, “Bana bağırma hakkınız yok” dedi. Ekip amiri Efkan Özergül ise ifadesinde, faillerin beyanlarını destekleyen cümleler kurdu. Avukatların hem faillere hem de “tanığa” sorduğu, “Bu operasyonun planlayıcısı kimdi?” sorusu ise yanıtsız kaldı. Avukatların sorduğu sorulara mahkeme başkanının müdahale etmesine tepki gösteren ÖHD’li avukatlar, mahkeme başkanına soru sorma haklarının olduğunu söyleyerek müdahale edilmemesi gerektiğini vurguladı.

‘Silahlardan biri faili meçhullerde kullanıldı’

Daha sonra avukatların savunmalarına geçildi. İlk olarak söz alan Kortak’ın aile avukatlarından ÖHD’li Ömer Çakırgöz, tanık olarak dinlenen Efkan Özergül’ün amir olduğunu ve beyanlarının birbiriyle çelişkili olduğunu dile getirdi. Efkan Özergül’ün de yargılanması gerektiğini söyleyen Çakırgöz, kriminal raporlarla farklı 2 adet ateşli silah olduğunun belirtildiğini ve bu silahların faillere gönderilen silahlar olmadığını dile getirdi. Çakırgöz, “Bu silahlardan birinin faili meçhullerde kullanıldığı kayda geçirildi. Buna rağmen Cumhuriyet Başsavcılığı hangi bir soruşturma yapmamıştır. Hem kriminal inceleme raporunda bahsi geçen diğer raporun celbi gerekir hem de Emniyet Müdürlüğü’ne tüm envanter kayıtlarının sorulması gerekir” şeklinde konuştu. Çakırgöz, Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) verdiği otopsi raporunda Kortak’ın kıyafetlerini getirmeleri durumunda silahın ne kadar uzaklıktan sıkıldığının açıklanabileceğini söylemesine rağmen bu hususun soruşturma esnasında dikkate alınmadığını da sözlerine ekledi.

Keşif talebi

Kıyafetlerin ATK’ye bildirilerek ateş mesafesinin tayininin belirlenmesini talep eden Çakırgöz, aynı zamanda faillerle beraber olay yerinde keşif yapılması talebinde bulundu. Emniyet Genel Müdürlüğü’nden de operasyona ilişkin tüm kayıtların toplanmasını isteyen Çakırgöz, emniyette ifade verdiği söylenen A.İ.‘nin varsa soruşturma dosyasının mahkemeye celbini istedi.

‘Silahta Kortak’ın parmak izi yok’

Kortak’ın cenazesinden 3 ayrı mermi bulunduğu bilgisini paylaşan Çakırgöz, Kortak’ın bu silahlarda parmak izinin çıkmadığını vurguladı. Bu silahların başka bir şeyde kullanılıp kullanılmadığının öğrenilmesini talep eden Kortak, “Silahın vücutta izlediği yol, bu kapsamda izlediği yoldan hareketle dosya bütünü değerlendirildiğinde, maktulün ayakta mı yoksa bahsedildiği şekilde çömelmiş bir şekilde mi vurulduğunun açıklanması yönünde rapor alınmasını talep ediyoruz. 25 atıştan 21’inin doğrudan öldürücü olmasından kaynaklı taksirle öldürme suçunun mümkün olmadığını ve mahkemenin görevsizlik kararı vermesi gerektiğini düşünüyoruz” dedi.

‘Kasten öldürme suçu işlendi’

Ardından bir diğer ÖHD’li avukat Bülent Aşa savunma yaptı. Olayda 25 kurşun yarasından 21’inin ölümcül yere isabet ettiğini, birinin ise yakın mesafeden atıldığını söyleyen Aşa, kasten insan öldürme suçunun işlendiğini belirtti. Asa ayrıca davanın Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesini talep etti.

3 Ekim’e ertelendi

Ardından mahkeme heyeti ara kararını açıkladı. Mahkeme, dosya içinde bulunan belge ve savunmaların değerlendirilerek görevsizlik konusunda karar verilmesi için dosyanın bir sonraki celsede incelenmeye alınmasına karar verdi. Duruşma, 3 Ekim gününe ertelendi.

Haber: JinNews

#yıl #sonra #ilk #duruşma #Polis #Dilan #Kortakı #yaralı #halde #katlettiğini #itiraf #etti

Mûş’ta tutuklanmaları protesto eden gruba saldırı: 4 gözaltı

Mûş’ta 11 kişinin tutuklanmasını protesto etmek için basın açıklaması yapan gruba polis saldırdı. Saldırıda aralarında HDP İl Eşbaşkanı Bermal Nergiz ve yöneticilerinin de olduğu 4 kişi gözaltına alındı

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti), Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) ve Halkların Demokratik Partisi( HDP) il ve ilçe yönetimleri, Paris’te 23 Aralık 2022 Ahmet Kaya Kürt Kültür Merkezi’ne yönelik gerçekleştirilen silahlı saldırıda hayatını kaybeden sanatçı Mîr Perwer’in (Mehmet Şirin Aydın) cenaze törenine katıldıkları gerekçesiyle 11 kişinin tutuklanmasını protesto etti.

11 kişi hukuksuzca tutuklandı

HDP Mûş İl Örgütü binası önünde yapılan açıklamada konuşan HDP Mûş İl Eşbaşkanı Savcı Arslan, 11 gencin hukuksuz bir şekilde tutuklandığını belirterek, “Nerede olduğunuzu ve kime karşı bu kirli politikaları yaptığınızı iyi bilin. Yıllardır özgürlük mücadelesinden bir adım geri atmayan bir halka boyun eğdireceklerini zannedenler bunu iyi bilsinler ki baskı politikasına karşı tavrımızı, direnişimizi ve örgütlülüğümüzü yükselteceğiz” dedi.

4 kişiye gözaltı

Yapılan basın açıklamasına saldıran polis aralarında HDP İl Eşbaşkanı Bermal Nergiz ve yöneticilerinin de olduğu 4 kişiyi gözaltına aldı. Gözaltına alınanlar il emniyet müdürlüğüne götürüldü.

MÛŞ

#Mûşta #tutuklanmaları #protesto #eden #gruba #saldırı #gözaltı

Tutuklu gazeteci Safiye Alagaş hakkında tahliye kararı

Tutuklu yargılanan JİNNEWS haber müdürü Safiye Alagaş, tahliye edildi

JİNNEWS haber müdürü Safiye Alagaş hakkında “örgüt üyesi olmak” suçlamasıyla açılan davanın ilk duruşması Diyarbakır 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Bir yıldır tutuklu bulunan Alagaş ile avukatı Resul Temur, duruşmada hazır bulundu. Duruşmayı, Mezopotamya Kadın Gazeteciler Platformu (MKGP), Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) üyelerinin yanı sıra çok sayıda gazeteci de duruşmayı izledi.

Mahkeme,  gazeteci Alagaş’ın tahliyesine karar verdi.

AMED

#Tutuklu #gazeteci #Safiye #Alagaş #hakkında #tahliye #kararı

Adaleti Nöbeti’nde 815’inci gün: Cesaretimizin kaynağı, haklı olmamızdan geliyor

Adalet nöbetleri 815’inci güne giren Şenyaşar ailesi sanal medya hesaplarından, ‘Emin adımlarla, her gün adalete bir adım daha yaklaşıyoruz. Cesaretimizin kaynağı, haklı olmamızdan geliyor’ mesajı paylaştı

Riha’nın (Urfa) Pirsûs (Suruç) ilçesinde 14 Haziran 2018 tarihinde AKP eski Milletvekili İbrahim Halil Yıldız’ın koruma ve yakınları tarafından eşi ve iki oğlu katledilen Emine Şenyaşar ile saldırılardan yaralı kurtulan oğlu Ferit Şenyaşar’ın 9 Mart 2021’de Urfa Adliyesi önünde başlattığı Adalet Nöbeti, 815’inci güne girdi.

Adliye önünde bulunan beton bariyerlere “Şenyaşar ailesi için adalet” yazılı pankart asan aile bugün de, yolu adliyeye düşen yurttaşlara yaşananlara dair bilgi verdi.

Adalete hergün biraz daha yaklaşıyoruz

Ailenin sanal medya hesaplarından ise “Adalet mücadelemiz 5’inci yılını geride bıraktı. Emin adımlarla, her gün adalete bir adım daha yaklaşıyoruz. Cesaretimizin kaynağı, haklı olmamızdan geliyor” mesajı paylaştı.

RIHA

#Adaleti #Nöbetinde #815inci #gün #Cesaretimizin #kaynağı #haklı #olmamızdan #geliyor

Hatimoğulları: Depremzedelerin faturalarını silin

Yeşil Sol Parti Milletvekili Tülay Hatimoğulları, depremzedelerin bütün faturalarının silinmesini talep etti

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) Adana Milletvekili Tülay Hatimoğulları, Meclis’te düzenlediği basın toplantısı ile depremzedelere gönderilen yüksek meblağlı faturalara tepki gösterdi.

Hatimoğulları, 6 Şubat’ta meydana gelen Mereş merkezli depremlerden etkilenen illerde ödemesi ertelenen doğalgaz ve su borçlarının depremzedelerden toplu şekilde talep edildiğini belirtti.

Depremzedelerin bütün faturalarının silinmesini talep ettiğini belirten Hatimoğulları, “Böylesi bir yerde iktidar 3 ay ertelenmiş faturaları tahsil etmeye kalkıyor. Depremzedelerin talebi bütün faturaların silinmesidir. Bu insanlar normal hayata dönene kadar hiçbir şekilde fatura düzenlenmemelidir” dedi.

HABER MERKEZİ

#Hatimoğulları #Depremzedelerin #faturalarını #silin

Barış Grubu’nda yer alan Mehmet Şirin Tunç beraat etti

Birinci “Barış Grubu”nda yer alan Mehmet Şirin Tunç, DTK çalışmalarına katılmaktan dolayı ‘örgüt üyesi olmak’ iddiasıyla 15 yıla kadar hapis istemiyle yargılandığı davadan beraat etti

PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın 1999’daki çağrısı üzerine Türkiye’ye gelen 1’inci “Barış Grubu” içinde yer alan Mehmet Şirin Tunç, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkan Yardımcısı olduğu dönemde partisinin düzenlediği etkinlikler, cenaze, taziye törenleri ve Demokratik Toplum Kongresi (DTK) çalışmalarına katılmaktan dolayı “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla yargılandığı davadan beraat etti. Diyarbakır 8’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen karar duruşmasına Tunç katılmazken avukatı Cemile Turhallı hazır bulundu.

Duruşmada, iddia makamı Kasım ayında Tunç’un 15 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılması istemiyle verdiği mütalaasını tekrarladı. Tunç’un avukatı Cemile Turhallı Balsak mahkemeye yazılı olarak sunduğu savunmada, müvekkilinin DTK üyesi olmadığını, DTK’nin toplantılarına katılmasının ise “örgüt üyeliği” suçunun unsurlarını oluşturmayacağını belirtti. Turhallı, savunmasında müvekkilinin katıldığı eylem ve etkinliklerin siyasi parti faaliyetleri, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında kalan eylemler olduğunu kaydederek, bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına işaret etti. Müvekkiline ilişkin soruşturma aşamasında beyanda bulunduğu iddia edilen Halit Şaşmaz ve Şinda Erol’un mahkeme huzurunda böyle bir ifade vermediklerini beyan ettiklerine işaret etti.

Müvekkilinin DTK üyesi olmaması, katıldığı eylem-etkinliklerin düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında kalması, tanık beyanlarındaki çelişki nedeniyle müvekkili hakkındaki “örgüt üyeliği” suçunun koşullarının oluşmadığını belirterek, müvekkilinin beraatini istedi.

Mahkeme verdiği kısa bir ardından Tunç’un beraatine karar verdi.

AMED

#Barış #Grubunda #yer #alan #Mehmet #Şirin #Tunç #beraat #etti