Vekillerin yemin töreni ile açılan Meclis’te, bu hafta başkanlık süreci başlayacak
Milletvekillerinin yemin töreniyle 28’inci Dönem 1’inci Yasama Yılı çalışmalarına başlayan Meclis, yeni haftada mesaisini sürdürecek. Genel Kurul, 7 Haziran Çarşamba günü saat 14.00’te toplanacak. Genel Kurul’da Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ve 17 bakan yemin edecek.
Ayrıca yeni haftada Meclis Başkanı seçim süreci de başlayacak. Meclis Başkanlığı için gösterilecek adaylar, 6 Haziran Salı günü saat 24.00’e kadar Geçici Başkanlık Divanı’na bildirilecek. Genel Kurulda, 7 Haziran Çarşamba günü Meclisin 30’uncu Başkanı için seçim yapılacak.
Başkan seçimi gizli oyla yapılacak. İlk iki oylamada 400 oy, üçüncü oylamada ise 301 oy aranacak. Üçüncü oylamada salt çoğunluk sağlanamazsa bu oylamada en çok oy alan iki aday için dördüncü oylama yapılacak. Dördüncü oylamada en fazla oy alan üye Başkan seçilecek.
Şu ana kadar yalnızca Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) adayını açıkladı. Yeşil Sol Parti, Meclis başkanı adayı olarak Adana Milletvekili Tülay Hatimoğulları Oruç’u gösterecek.
Haftalık yayın yapan Xwebûn gazetesi, İmralı tecridini manşetine taşıdı
Kürtçe yayın yapan haftalık Xwebûn gazetesinin 180’inci sayısı, “Tecrîd li dijî hebûna kurdan e (Tecrit Kürtlerin varlığına karşıdır)” manşetiyle çıktı. Gazetenin bu sayısında, PKK Lideri Abdullah Öcalan ile İmralı Cezaevi’nde tutulan Ömer Hayri Konar, Hamili Yıldırım ve Veysi Aktaş üzerindeki tecride dikkat çekildi. Veysi Aktaş’ın ailesiyle yapılan röportaj manşete taşınırken, HDP eski milletvekili Feleknas Uca ile seçim sonuçlarına dair söyleşi de manşette yer aldı.
Şirnex’ın Cizîr ilçesine bağlı Sur Mahallesi’nde, korucu olduğu tespit edilen bir kişi ölü bulundu
Şirnex’ın Cizîr ilçesine bağlı Sur Mahallesi’nde, akşam saatlerinde, arabasında bıçaklanmış bir erkeğin cansız bedenine ulaşıldı. Olay yerine çağrılan sağlık ekipleri ve polisler, cesedin Mustafa Erdem adında bir korucuya ait olduğunu tespit etti. Kesici aletle saldırıya uğrayan Erden’in cesedinin Cizîr Devlet Hastanesi morguna kaldırıldığı öğrenildi.
Öte yandan, polislerin olayla ilgili soruşturma başlattığı bildirildi.
Spor Toto Süper Lig’de şampiyonluğu daha önce garantileyen Galatasaray, 37. haftada Fenerbahçe’yi 3-0 mağlup ederek 23. şampiyonluğuna ulaştı. Maçın ardından Nef Stadı’nda kutlama yapıldı
Spor Toto Süper Lig’de şampiyonluğu daha önce garantileyen Galatasaray, 37. haftada konuk ettiği ezeli rakibi Fenerbahçe’yi 3-0 mağlup ederek 23. şampiyonluğuna ulaştı.
Nef Stadı’nda dolu tribünler önünde oynanan karşılaşmada rakibi karşısında üstün bir mücadele sergileyen sarı-kırmızılı takım, Nicolo Zaniolo (2) ve Mauro Icardi’nin kaydettiği gollerle derbiden 3 puanla ayrıldı.
Galatasaray’ın Nef Stadı’nda Fenerbahçe’yi 3-0 yendiği maçın ardından saha içinde platform kurulurken, Doğu Tribünü’ne asılan perdeye projeksiyon cihazıyla Galatasaray’ın simgesi aslan animasyonu yansıtıldı.
Kulüp yöneticileri, teknik heyet ve futbolcular tek tek anons edilerek platforma davet edildi.
Genç oyuncuların sahneye çıkmasıyla devam eden kutlamada ismi anons edilen futbolcular, seçtikleri şarkı eşliğinde taraftarın önüne çıktı. Yabancı oyuncuların ülkelerinin bayraklarıyla çıktığı organizasyonda birçok futbolcu da çocuklarıyla birlikte kutlamaya dahil oldu.
Efrîn ve Şehba Kantonu Toplumsal İşler Kurulu Dünya Çocuk Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, Suriye krizini sona erdirerek çocuklara barışçıl ve sağlıklı bir yaşam sağlamak için ilgili kuruluşlara çağrı yaptı
Kuzey ve Doğu Suriye’de Efrîn ve Şehba Kantonu Toplumsal İşler Kurulu, 1 Haziran Dünya Çocuk Günü dolayısıyla Şehba Kantonu’na bağlı Fafînê ilçesindeki şehitlikte sivil toplum örgütlerinin de katılımıyla basın açıklaması yaptı.
Açıklamaya katılan yurttaşlar, Türkiye’nin saldırıları sonucunda Til Rifet ve Aqîbê köyünde katledilen çocukların resimlerini taşıdı. Burada Efrîn ve Şehba Kantonu Toplumsal İşler Kurulu’ndan Rustem Yûsif, açıklama yaptı. Açıklamada, Türkiye’nin saldırılarıyla karşı karşıya kalan Efrînli çocukların ve Şehba’daki zorla yerinden edilen çocukların durumuna dikkat çekildi.
Efrîn’de 76 çocuk yaşamını yitirdi
UNICEF’in Efrîn’e yönelik saldırılarda yaşamını yitiren çocuklara ilişkin yayınladığı bilançoya işaret edilen açıklamada, “Bilançoya göre, 14’ü mayın ve savaş kalıntılarının patlaması sonucu olmak üzere toplam 76 çocuk yaşamını yitirirken 330 çocuk da yaralandı. Saldırılar sonucunda ağır yaralanan çocukların bazıları engelli kalırken bazıları da top atışları ve savaş uçaklarının şiddetli sesinden aşırı korkması sonucunda psikolojik sorunlar yaşadı” ifadeleri kullanıldı.
İlgili kuruluşlara çağrı
Açıklamada, “Çocuklara karşı işlenen suçlara ortak olan uluslararası toplumun çocukların kanında parmağı vardır” denilerek Suriye krizini sona erdirmek, çocuklara barışçıl ve sağlıklı bir yaşam sağlamak için çocuk haklarıyla ilgili yasal ve insani kuruluşlara çağrı yapıldı.
Hedef gösterilen şair Ataol Behramoğlu’nun, BETAV tarafından düzenlenen kitap fuarında söyleşi programı iptal edildi
Şair Ataol Behramoğlu, Bitlis Eğitim ve Tanıtma Derneği (BETAV) tarafından düzenlenen kitap fuarındaki söyleşinin iptal edildiğini duyurdu.
Sanal medya hesabından açıklama yapan Behramoğlu, etkinliği hedef gösteren Bedlis’in yerel yayını olan Kırmızı Bülten Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Yüzer’i etiketleyerek, “Kazandınız Mustafa Bey. Engellendik. Tebrikler” ifadelerini kullandı. Behramoğlu, “Sizin torunlarınızdan torunlarınızın en azından biri benim bir şiirimi sevgilisine okuyacak fakat ona dedenizin dedesinin adını biliyor musun diye sorulacak olsa cevabı ‘Dalga mı geçiyorsun’ olacaktır” diye belirtti.
Karara yepki
Behramoğlu’nun da yazarları arasında bulunduğu Tekin Yayınevi’nden de karara tepki geldi. Yayınevinin sanal medya hesabından şu açıklama paylaşıldı: “BETAV’ın Bitlis Belediyesi ve Bitlis Valiliği desteğiyle düzenlediği kitap fuarına yazarımız Ataol Behramoğlu davet edilip, etkinlik duyurulduğu halde programa katılımı engellenmiş ve ‘Türkiye Yüzyılının’ ilk yasağı uygulanmıştır. ‘Muhabbetin diliyle’ konuşmak bu mudur Cumurbaşkanlığı?”
Ne olmuştu?
Behramoğlu’nun katılacağı söyleşi, 31 Mayıs’ta Bedlis’teki yerel gazeteci Mustafa Yüzer tarafından hedef gösterilmişti.
Yüzer, Twitter hesabından “BETAV, Bitlis’te düzenleyeceği 2. Kitap Fuarı’na Cumhurbaşkanı Erdoğan’a çete reisi, darbeci diyen Ataol Behramoğlu ve halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme suçundan yargılanan Metin Uca’yı Bitlis’e getirecekmiş. BETAV İstanbul Şubesi bu hamleyle neyi amaçlıyor acaba? Kadim şehrime getirilmesini kabul edemem. Genelde bu tür cevaplarımı saygılarımla diye bitiririm ama size saygı duymadığımı da ifade ediyorum. Görüşmemek üzere” ifadelerini kullanmıştı.
Yaşanan seçim sürecini ve ülkenin sosyolojisini Birikim Dergisi Editörü Aybars Yanık ile konuştuk: Siz pahalılıktan şikâyet edersiniz ama adamın haberi olmaz. Çünkü o tür iktisadi parametreye tabiyeti yok, eş dost aracılığıyla veya başka şekillerde sorununu çözebiliyor. AKP’nin en büyük başarısı böyle bir sosyal alanı kurabilmek
Nezahat Doğan
Türkiye’de iki seçimi geride bıraktık. Eksiklikler neydi? Toplumun okumasını nasıl yapabildik? Demokrasiyi içselleştirme konusunda neden eksik kaldık? Demokrasinin içselleştirilmesi için bugün eksik kalınan yer, yerele, mahallelere, sokağa yeterince örgütlenerek inilip, bir siyaset dili ve temasının kurulmaması olarak belirginleşiyor. Diğer yandan yoksulluk, ekonomik kriz derken taşra, Anadolu ve metropollerin yoksul mahallelerinden AKP’ye çıkan oylar neyin mesajını veriyor? Siyasal İslam’ın ve muhafazakârlığın hala etkili olduğu ve bütün sorunların önüne geçerek varlığını derinleşerek koruduğu görülüyor. İktidarın toplumun birçok kesimini daha da muhafazakarlaştırma hedefi başarılı olmuş gibi gözüküyor. Bu durumda “Kral öldü, yaşasın kral” anlayışından bireyin varoluşuna ve demokrasiye geçişi sağlayacak yolun yeniden, başka bir perspektiften de değerlendirilmesini gerekli kılıyor. Bütün resme baktığımızda çıkarılacak dersler olmakla birlikte demokrasi mücadelesinden vazgeçmeden temelden sokağa inmek ve mahallede, köyde, sokakta örgütlenmeyi ve paylaşımı güçlü kılmak gerekiyor. Aybars Yanık’a göre, makro ölçekli analizlerle bakıyoruz. Böyle bakınca bazı sonuçları açıklamakta zorlanıyoruz. Oysa daha mikro ölçekli analizler ve sosyalojik yapıların birbiri üzerine etkisi resmin daha berraklaşmasını sağlayacak bir yöntem olarak önümüzde duruyor diyor.
Biz belki de uzaktan ormanı bütün olarak görüyoruz ya da gördüğümüzü sanıyoruz. Ama onun içindeki farklı ağaçları, kurdu, kuşu, velhasıl yaşamı göremiyoruz ve belki de bilmiyoruz. Bu durumda yapılacak şey elbette ormana bakmak değil, ormanın içine girmek, onu anlamak, onunla bütünleşmekten başka bir şey değil… Yaşanan seçim sürecini ve Türkiye’nin sosyolojisini İletişim Yayınları ve Birikim Dergisi Editörü Aybars Yanık ile konuştuk.
Toplum okuması yaparken değişim, dönüşüm ve demokratikleşme açısından bir umut var; şimdi de tam onun zamanı dedik, ama karşılığını göremediğimizi anladık bu seçimlerde. Herkeste şu soru doğdu, “biz toplumu yeterince okuyamıyor muyuz,” ya da “nereden bir okuma yapıyoruz?” diye… Yanılsamamız ve yanılgımız nerede?
Bu soruya cevap vermek zor… Özellikle bu tür seçim kayıplarından sonra veya demokratik mücadelenin bastırılması ve benzeri durumlarda özellikle sonuçlar baz alınarak tek bir açıklayıcı unsur aranıyor. Kamuoyu hep bir makro ve majör unsur arıyor. Bence temel problem burada yatıyor. İşçi sınıfıyla ilgili birtakım analizler var. Muhafazakâr seçmen gruplarıyla ilgili bir takım çıkarımlar yapılıyor. Bunun üzerine bir de iktisadi parametreler konuşuluyor. İşsizlik, enflasyon, kur politikası konuşuluyor. Ben bunlardan herhangi birinin tek başına belirleyici olduğunu düşünmüyorum.
Birikim Dergisi Editörü Aybars Yanık
Bu unsurların hepsinin yol açtığı birtakım dönüşümler var ve onlar çok kolay ve hemencecik tespit edilemez. Mesela işsizlikle muhafazakâr ideoloji ya da siyasal İslâm bir araya geldiği zaman ne tür sonuçlar doğuruyor? Bunun etkilerine yerel düzeyde bakılması gerekiyor. Oysa biz çok makro ölçekli ve genel geçer analizlerle bakıyoruz. Böyle bakınca bazı sonuçları açıklamakta zorlanıyoruz. Ama mesela hiç beklenmedik bir yerde AKP’nin kalelerinde Kılıçdaroğlu’nun oylarının anlamlı yükselişini görebiliyoruz ama bambaşka bir yerde de açıklanması zor bir şekilde AKP’nin sürpriz yaptığını görüyoruz. Bütün bunlar yerel ölçekte çok farklı sonuçlar üretiyor. Bunların hepsinin toplamı bizi şaşırtıyor, şaşırtmaya da devam edecek gibi. Bunların tek nedeni “toplumu tanımıyoruz” gibi bir açıklamayla da geçiştirilemez. Bu biraz kolaycılıktır.
O zaman yoksul ve apolitik kesime, hele de mahallelere indiğimizde siyasal İslamcılık ve muhafazakârlık hala çok etkili biçimde kendinin gösteriyor ve yerini değişime bırakmıyor diyebilir miyiz?
Kesinlikle öyle. Bakın bazı kesimlerde İslâmcı ideoloji çok belirleyici. O yüzden Kılıçdaroğlu’nun yerinde başka bir aktör olsaydı da, ona oy vermeyeceklerdi. Çünkü önyargılar var, İslâmcı bir dava var. Şimdi toplumu bu şekilde tanıdık ise ne yapacağız? Bu hiçbir şey yapmamaya da itebilir sizi. Ekonomik krizin çeşitli parametreleri var. Bir defa ekonomik kriz var mı? Ben ondan da çok da emin değilim. Kurun çok yüksek olması iktisadi göstergedir ama başlı başına ekonomik kriz göstergesi değildir. Diğer yandan enflasyon var fakat istihdam oranları son üç senede kademeli olarak artıyor. Dolayısıyla AKP’den çeşitli nedenlerle kopma gerçekleşebilecekken; yerel düzeylerde iş bulma, işe sokma imkânlarıyla; cemaatlerin, tarikatların etkisiyle ve AKP’nin elinde olan devletin çeşitli olanaklarıyla o işsizliği veya enflasyonu veya kurdan kaynaklı çeşitli etkileri baskılayabiliyorlar. Bu tür birleşimlerin nasıl sonuç yarattığına bakılması gerekiyor. Sosyologların, siyaset bilimcilerin makro düzeylerden ziyade biraz yerel analizlerle konuşması daha anlamlı görünüyor. Sevinç Doğan’ın “Mahalledeki AKP” diye bir kitabı var, yedi sene önce yayımlandı. Orada ilçe düzeyinde analizler yapıyor…
O kitap aslında bugünü de anlatıyor. Parti işleyişi, taban mobilizasyonu ve siyasal yabancılaşma… Bu üç başlık da tam bugünü tarif etmiyor mu? Oradaki dip notlar nelerdir?
Benim çıkardığım en önemli sonuç şu: Orada AKP’nin bir alternatif yaşam alanı kurduğunu görüyoruz.
AKP nasıl bir yaşam alanı kuruyor?
Kendilerini Türkiye’nin genel vaziyetinden soyutlayabildikleri ve bambaşka sosyal ilişkilerle var olabildikleri alternatif bir durum. Çeşitli gerekçelerle eş dost arasında da söyleriz ya; “paralel evrende mi yaşıyoruz, sen nerede yaşıyorsun” diye, işte bunun bir nedeni AKP’nin Türkiye’nin bize görünen gerçekliğinden bambaşka alternatif sosyallikler inşa edebilmesi… Bu kültürel alanda vuku buluyor, sosyal alanda vuku buluyor, siyasal alanda vuku buluyor. AKP’nin çok etkili olduğu taşrada veya büyükşehirlerin kenar mahallelerinde diyelim.
AKP’nin oyunun yüksek çıktığı yerler taşra ve İç Anadolu olmadı mı?
Evet. Mesela orada farklı durumlarla karşılaşabiliyorsunuz. Mesela siz pahalılıktan şikâyet edersiniz ama adamın haberi olmaz. Çünkü o tür iktisadi parametreye tabiyeti yok, eş dost aracılığıyla veya başka şekillerde sorununu çözebiliyor, dolayısıyla Türkiye’nin size sorun gibi görünen gündemlerine o kadar tabi olmayabiliyor. Taşranın bir anlamı da metropolden bir ölçüde kopukluktur. Böyle olduğunda aynı dünyada yaşamamış gibi oluyoruz. AKP’nin en büyük başarısı bu alanları kurabilmesi.
Biz bütün metropollere ve büyük şehirlere baktığımızda muhalefetin oyu yüksek çıkıyor. Ekonominin makro düzeyi en çok metropolleri vuruyor Anadolu’ya ve taşraya yansımıyor mu?
Yansıyorsa da başka türlü yansıyor. Benim vardığım sonuç; “aynı dünyada yaşamıyoruz” hissiyatının nedeni iki taraftan birinin bilinçsizliği veya toplumun birbirini tanımaması değil, hakikaten farklı toplumsal düzeyde yaşamaları… Kentte yaşayan orta sınıflar ya da alt orta sınıflar için sinemaya, tiyatroya gitmek, bir kafeye gidip bir şeyler içmek vb. ev ve iş dışı yaşam açısından bir etkinliktir. Bu etkinliklerin çok pahalı olması ve birçok şeye zam gelmesi büyük kentlerde yaşayanları çeşitli açılardan vurdu ama taşra ve Anadolu’da bu alanda pratikleri olmayanlar bu durumdan etkilenmezler. Asıl sorun bu alanların oralarda neredeyse hiç var olmaması. Ama maalesef biz bunları seçimden seçime hatırlıyoruz.
Mahalledeki AKP 22 yıldır o ağı genişleterek sürdürürken siyasal İslamcılığı ve muhafazakârlığı daha da derinleştirdi mi? Tabanda siyasetini bu argümanlar üzerinden kurarak ne söylerse söylesin kabul ettirebiliyor mu? Yolsuzluklar, 17-25 Aralık somut olarak önümüzde duruyor. Mafya-devlet ilişkilerinin bu kadar ayyuka çıktığı yerde yapılanlar kabul mü görüyor? Bu nasıl olabiliyor?
17- 25 Aralık iyi bir örnek. Ondan sonra daha birçok olay yaşandı. İktidar kanadından seçmenlerle yapılan bazı araştırmalar yayımlanmıştı bir-iki sene önce. Orada çeşitli yolsuzluk iddialarını soruyorlar. Yüzde 60’ı, yüzde 50’si bunları onaylamadıklarını söylüyor. Ama bu veri bize şunu da gösteriyor; onaylamıyorlar fakat orada kalmaya devam ediyorlar. Demek ki o yolsuzluktan daha önemli gündemleri var. Bunu Türkiye’nin temel problemi olarak görmüyorlar. Toplumun bir kesimi yolsuzluğu, hırsızlığı, haksızlığı, eşitsizliği Türkiye’nin temel meselesi olarak görmüyor, çünkü bunları zaten kadim sorunlar olarak kanıksamış durumdalar. 80’lerden beri çeşitli sorunlar dönemsel olarak baskınlaşıyor; biri öne çıkıyor, biri bir süre daha geride kalıyor. Mesela yolsuzluk daha geri planda kalıyor, bu sefer eşitsizlik daha fazla öne çıkıyor. Bir biçimde bununla yaşamaya alışmış toplum ve tabiri caizse bağışıklık oluşturmuş. Bunlar onların tercihlerinde bir değişime yol açmıyor. Bunlar kültürel sermayesi olanlar için bir problemdir. Bununla yaşamaya alışmış veya örneğin bu sorunlara dair açıklamayı siyasal İslâm içinden yapmış, sağcılık ve milliyetçilik içinden açıklamış biri için bunlar sorun olmaktan çıkabilir ve doğallaşır. Daha milliyetçi-muhafazakâr bir yerden bakan birisi için eşitsizlik zaten doğal ve normal bir şeydir. Toplumun belli kesimleri fark eder, belli kesimleri etmez. Yolsuzluk zaten bu devletin kadim geleneğidir. Zaten vardır, hatta zaman zaman birilerinin işine de yarayabilir.
Siyasal yabancılaşmanın ortasında, bangır bangır ülkenin demokratikleşmesi yönünde söz kurmaya çalışsak da o sözün karşılığını bulmadığı yerde mi duruyoruz, sorusu doğru mudur?
Demokratikleşme gündemi belirli bir hedef ve somut hedefler açısından çok da araçsallaştırılmalı mı, ben çok emin değilim. Bu gündem terk edilmemeli, ne olursa olsun bunun karşılığının olduğu kesimler de var. Taşra ya da büyük şehirlerin kenar mahallelerinde bir hayat var ama diğer tarafta da bir hayat var. Bütün toplum onlardan ya da bizden ibaret değil. Demokratikleşme gündemi, toplumun toplum olma vasfını yeniden ve yeniden hatırlatan bir durum. Toplum olma, yurttaş olma vasfımızı yeniden hatırlamanın aracı. Bu gündem terk edilmemeli fakat diğer yandan toplumun gerçekliklerine dair politikaların da daha yerel ölçeklerde ve somut hedefler doğrultusunda yeniden örgütlenmesi gerekiyor.
Siyasetin dili taban ve yerele tam temas etmedi mi? Siyaset tek bir gündem üzerinden daha sığ mı yürütüldü? Salon siyasetine mi kayıldı?
Salon siyaseti kavramından ne anlaşıldığı hepimizin malumu… Parti siyaseti tabandan çok bağımsız yürüyor. Maalesef bunu bütün partiler için söylüyorum. Mesela milletvekillerinin kararlaştırılma sürecinden tutun, partinin politikalarının yerelde nereden belirlendiği, yerele ne kadar inisiyatif verildiği meselesine kadar bu durum geçerli. Çankaya’nın sosyal gerçekliği ile Kadıköy’ün sosyal gerçekliği bile aynı değil. O salon siyaseti oradan karar alıp yerelde örgütlerin politikalarını ne ölçüde belirliyor, ne ölçüde belirlemeli meselesinde, yeniden bir örgütlenmeye ve organizasyona ihtiyaç var. Siyaset ile kurulan ilişki de dönüştürülmeli. Bir “büyük” hikâyemiz yok, örneğin siyasal İslâmcıların bir hikâyesi, davası var muhtemelen. Bizim biraz daha sorunlara yanıt verebilecek, içine dâhil olunacak bir hikâyeye ihtiyacımız var.
İslamcılık ve muhafazakârlık derken geldiğimiz yerde her kesimin ve kimliklerin daha da muhafazakarlaştırılmasıyla mı karşı karşıyayız? Yapılmak istenen nedir?
Mesela, bir dindar için belirli bir durumda eşitsizlik doğal bir şey gibi görünebilir. Eşitsizliğe dair verilen yanıtların bir hegemonik mücadelesi söz konusu. Kırılmayı yaratacak şey, sosyalistlerin yerelde, kendi yanıtını herkesin yanıtı gibi kurabilmesi
Siyasal İslâm’ın hegemonyasından bahsediyorsak orada şu var: Toplum kendi sorunlarını dile getirme kapasitesine siyasal İslâmcı ideolojinin verdiği yanıtlarla kavuşmuş gibi görünüyor. Toplumun sorunlarına yanıt üretirken siyasal İslâmcılık tabii ki 80’lerden itibaren gelişen yanıt üretme kapasitesine sahip. İşsizliğe, yoksulluğa, eşitsizliğe, demokrasiye dair onun yanıtlarının geçerli olduğu bir toplumsal formasyonda yaşıyoruz ve dolayısıyla o bir cazibe üretiyor. Mesela, bir dindar için belirli bir durumda eşitsizlik doğal bir şey gibi görünebilir. Eşitsizliğe dair verilen yanıtların bir hegemonik mücadelesi söz konusudur benim açımdan. Buradaki kırılmayı yaratacak şey, sosyalistlerin buna yanıt üretme kapasitesinde o alanlara dâhil olması; kültürel-sosyal alanda yerel alanlarda, çarşıda pazarda, hayatın her alanında kendi yanıtını herkesin yanıtı gibi kurabilmesidir. Ancak o zaman “Toplum muhafazakarlaşıyor mu?” sorusunun yerini “Toplum solculaşıyor mu?” sorusu alabilir!
Sosyalizmin daha güçlü argüman kurmasından mı bahsediyorsunuz?
Kesinlikle evet. Çeşitli dönemlerde ideolojiler belirli meseleler üzerine yoğunlaşırlar, bu da çok normal. Ama o meselelere yoğunlaştıkları zaman da başka bazı sorunlara ancak seçim döneminde veya kriz dönemlerinde bakarız ki onların biraz göz ardı edildiği, oraya dair çok söz söylenmediği olur. Mesela yıllardır “muhafazakâr kesimlerde çeşitleri sorunlara dair neden çözülme olmuyor, kırılma olmuyor” diye konuşuyoruz. Demek ki muhafazakarlığın veya İslamcılığın birtakım siyasi meselelere dair yanıt üretme kapasitesi daha güçlü ya da bir hegemonya söz konusu. İşte tam da bunu kırabilecek şeyler üretilmesi gerekiyor ama bu bir merkezden söylenen bir şeyle olmaz.
Yerelde halk meclisleri, sokak-mahalle meclisleri ve örgütlenmeleri kurulan ve teşkilatlandırılan bir yapı eksikliği mi var?
Siyasette örneğin çeşitli semt evlerinin, yerel meclislerin üzerine tekrar düşünülmesi gerekiyor ve bunların kendi içine kapalı yapılar olmaması gerekiyor. Çok gündelik sorunlardan yola çıkıp söz söylemek gerekir. İnsanları bilinçlendirme çalışması gibi aydınlatma çalışması gibi, “biz şunu yapacağız, siz şunu yapmalısınız, vallahi de geldiğimiz zaman böyle siyaset izleyeceğiz” laflarıyla olmaz. Sol-sosyalist örgütlenmeler daha gündelik sorunlardan politika üretmeli.
Aybars Yanık’ın derdi nedir?
Derdim; insanların kendi sorunlarını dile getirebilme araçlarına, o kapasitelerini arttırmalarına dair hepimizin bir şeyler yapması gerekliliği. Toplumu, “yoksunluk” meselesini iyi çözümleyip çıkış yolunu yakalamak için bir siyaset üretmek. “Niye böyle oldu”dan ziyade ne yapabiliriz üzerinden dil kurmalıyız. Mücadeledeki kararlılığımızı daha güçlü örgütlemeliyiz. Değişim o zaman daha güçlü doğacaktır.
HDP Eş Başkanları Pervin Buldan ve Mithat Sancar, kongrede eşbaşkanlık görevi almama kararı aldıklarını açıkladı
HDP Eş Genel Başkanları Pervin Buldan ve Mithat Sancar, Medya Haber TV’de katıldıkları programda, partinin önümüzdeki aylarda düzenlenecek kongresinde yeniden aday olmayacaklarını duyurdu.
Kongreye kadar devam edecek süreçte düzenlenecek toplantı ve konferanslarda seçim başarısızlığının hesabını vermek ve partiyi kongreye taşımak durumunda olduklarını ifade eden Buldan ve Sancar, görevi kongrede devredeceklerini söyledi.
Mexmûr Demokratik Halk Meclisi, varılan anlaşma sonucunda Irak ordusunun kampın etrafından çekildiğini ve halkın nöbet eylemini sona erdiğini bildirdi
Irak ordusunun 20 Mayıs’ta Mexmûr Mülteci Kampına yönelik başlatmış olduğu ablukaya karşı Mexmûr halkı 16 gündür direniyor. Mexmûr Demokratik Halk Meclisi ile Diplomasi Komitesi, Irak ordusunun ablukayı sonlandırılması için Iraklı yetkililerle birçok görüşme gerçekleştirildi.
Rojnews’te yer alan habere göre Mexmûr Kampı’nda düzenlenen basın açıklamasında varılan anlaşma sonucunda Irak ordusunun Mexmûr Kampı çevresinden geri çekildiği ve nöbet eyleminin de bu temelde sonlandırıldığı ifade edildi.
16 gündür direniş sürüyordu
Mexmûr Kampı adına açıklamalarda bulunan Demokratik Halk Meclisi Eşbaşkanı Yusuf Kara, şunları söyledi: “Halkımız 16 gündür Irak ordusunun kuşatmasına karşı direniyor. Kampın kuşatılması konusu, gündemimize yeni girmiş değildir. 2021 yılında da kampımız tel örgülerle kuşatılmak istendi. Söz konusu saldırılar Türk devletinin ve Barzani ailesinin baskısıyla geliştiriliyor. KDP ve Türk devleti Mexmûr Kampı’nı boşaltmak istiyor. Kampta yaşayan halk, Irak yasalarını şu ana kadar ihlal etmemiştir. Bizler, Irak’la yaptığımız görüşmelerde, kendilerine Türk devletinin ve KDP’nin istedikleri doğrultusunda hareket etmemeleri gerektiğini sürekli hatırlattık. 20 Mayıs’ta bir kez daha iş makinaları, zırhlı araçlar ve askeri güçlerle Mexmûr’u kuşatmak ve tel örgülerle esir almak istediler. Ancak bu kuşatmaya karşı halkımız direniş geliştirdi.”
Irak güçlerini geri çekti
Direniş devam ederken birçok görüşme gerçekleştirdiklerini dile getiren Kara, “Son görüşmemizi Bağdat’ta gerçekleştirdik. Yapılan görüşmeler neticesinde sorunların diyalogla çözülmesinde anlaşmaya vardık. Irak ordusu, Mexmûr Kampını kuşatmak amacıyla konuşlandırdığı güçlerini geri çekmiştir. Bizler de bu nedenle eylemlerimizi sonlandırmış bulunuyoruz. Ancak bilinmelidir ki ne zaman bir saldırı olursa ve Mexmûr halkının iradesi teslim alınmak istenirse bu halkın direnişiyle karşılaşılacaktır. Mexmûr halkı olarak, bizlere destek sunan ve ayağa halkan tüm kurumlar, partiler ve bireylere teşekkür ediyoruz” ifadelerini kullandı.
CİSST’in 2 gün süren ‘Pandemi ve Hapishaneler’ başlıklı konferansının 2’ncü gününde, cezaevlerinde özellikle pandemi döneminde sağlığa erişimin ciddi oranda engellendiğine ve çocuk tutukluları yaşadığı sıkıntılara dikkat çekildi
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST), Beyoğlu’nda bulunan bir otelde iki gün boyunca gerçekleştirdiği “Pandemi ve Hapishaneler” başlıklı uluslararası konferansı sona erdi. Konferansın ikinci gününde “Hapishanede sağlık ve pandemi” ile “Çocuk mahpuslar ve pandemi” başlığıyla 2 oturum gerçekleştirildi. Konferansa çok sayıda kent ve ülkeden insan hakları savunucuları, hukukçular, araştırmacılar ve cezaevi uzmanları katıldı.
‘Рücrede kapalı kalıyorlar’
CİSST’ten Jiyan Ay’ın moderatörlüğünde başlayan “Hapiste sağlık ve pandemi” başlıklı oturumda ilk olarak, Hollanda Leiden Üniversitesi’nden akademisyen Adriano Martufi çevrimiçi bağlanarak sunum yaptı. Avrupa Konseyi (AK) içerisinde bulunan politika birimlerinin pandemi sürecinde bir takım tavsiyeler ortaya koyduğunu fakat bunun yasal anlamda bir bağlayıcılığı olmadığını kaydeden Martufi, “Özellikle CPT çok önemli. Bu kurumların politika tavsiyelerine bakacak olursanız bir taraftan riskin azaltılması bir taraftan da kaldırılması için öneriler veriyor. Ziyaret hakkının engellenmemesi gerekiyor. Pandemi sebebiyle bunun mahpuslar üzerinde çok etkisi olabiliyor. Sonuçta bir hücrede kapalı kalıyorlar, farklı faaliyetlere gidemiyorlar. Dış dünyayla ilişkisini kesiyorsunuz ya da kendi aralarındaki faaliyetleri engelliyorsunuz. Bunları yaparken güçlü bir gerekçelendirilmeniz gerekiyor. Bunun belli bir süreyle sınırlandırılması lazım” ifadelerini kullandı.
CPT’nin ‘Ön ve arka kapı’ politikası
Bazı ülkelerde pandeminin ilk birkaç ayı boyunca cezaevleri hakkında bir bilgilendirme yapılmadığını belirten Martufi, neden kısıtlamalara gidildiğinin tutuklulara anlatılmadığına dikkat çekti. AİHM’in, “Fiziksel sağlığı korumak için cezaevlerinin bir sorumluluğu vardır ve gerekli önlemleri alabilirler. Bu kısıtlamalar orantısal olmalı” dediğini fakat kısıtlamaların incelenmesi gerektiğine dair ortaya bir görüşün konulmadığını dile getiren Martufi, “Bir hapishane önleyici bir adım attığı zaman hapishane sistemi içinde bu kısıtlamaların telafi edilmesi lazım” dedi. CPT’nin “Ön ve arka kapı” politikasının düşünülmesi gerektiği önerisinde bulunduğunu aktaran Martufi, “Ön kapıdan kasıt, yeni mahpus gelmemesi için küçük hapis cezalarının başka şeylere çevrilmesi. Arka kapı politikası da şöyle açıklanabilir: Mahpusların erken salınarak, bu şekilde hapishanedeki yükün azaltılması. AK üyesi 47 devletten 16’sı erken tahliye ya da af mekanizması benzeri yöntemleri tercih etmişler. Avrupa çapında çok az sayıda ülke bunu tercih etmiş” aktarımlarında bulundu.
Sağlığa erişim engelleniyor
Martufi sonrası söz alan Türk Tabipleri Birliği (TTB) Yürütme Kurulu Üyesi Dr. Ayşe Uğurlu, sağlığa erişimin cezaevindeki tutuklular üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanıldığına dikkati çekti. Hasta tutukluların, normal hastaların yararlandığı haklardan yararlanması gerektiğini ve devletin bunu engelleme hakkı olmadığını belirten Uğurlu, “Yasaklamalar yasalara aykırıdır” dedi. Hasta tutukluların yaşadığı sorunları sıralayan Uğurlu, “terörden” yargılanan tutukluların tedavi sırasında yalnız bırakılmamasına tepki göstererek, “Bu sistem hekimlerin iyi hekimliğini ve tutuklularında tedavi almasını engelleyen bir sistem. 2017’de güvenlik önlemlerinin iyi karşılandığı, jandarmanın olmadığı bir odada hekimin tutukluyu muayene etmesi gibi bir düzenleme yapıldı ama bu da temelinde sakat bir düzenleme. Normalde hastanın sesini duyamayacak kadar uzak bir mesafede olmasının gerektiğine dair bir düşünce hayata geçirilmek istendi. Ama ne yazık ki ülkemizde kendince iyileştirilmiş düzenlemeler yapılmış olmasına rağmen bu uygulanmıyor. Polis ya da jandarma eşliğinde hastaların muayeneleri yapılıyor” ifadelerini kullandı. Jinekolog muayenesini polis eşliğinde yaptırmak zorunda kalan kadın tutuklulara dikkat çeken Uğurlu, “Bu yüzden tedavi olmayarak bu hakkından mahrum kalanlarda var. Kelepçeli muayene ile ilgili mahpusların sıkıntıları var. Çıplak arama sonrası tam hastaneye gidecekken, tekrar çıplak aramaya maruz kalıyorlar. Bunun rencide olduğunu düşündüklerinden dolayı tedavi olmaktan vazgeçen mahpuslar var” diyerek, konuşmasını sonlandırdı.
Doktorlara seslendi
Sağlığı, “Kişinin fiziksel, ruhsal, siyasal iyilik hali” olarak tanımlayan Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV) Yönetim Kurulu Üyesi Ümit Biçer, “Sağlık yalnızca kişinin kendisiyle ilgili değil, çevresindeki koşullarıyla ilgilidir. Sağlıktan bahsederken hastalanmamak, iyilik halini korumaktan bahsediyoruz” dedi. Biçer, “Ben bir hekime gittiğim zaman sıkıntımı özgürce anlatmalıyım. Başka bir yerde söylenmeyeceğinden emin olmalıyım ki, derdimi rahatça anlatabileyim. Doktor özgürlüğü kısıtlayıcı araçla muayene yapamaz. Burada kolluk güvenlik adına kimse bulunamaz. Güvenlik adına endişe ediyorsanız bu konuda yapabileceğiniz çok kolay bir şey var. Hastanın derdini öğrenin daha sonra çok zorlanacaksanız başka bir meslektaşınızı çağırın. Siz hastanede normal hastanızda içeriye güvenlik çağırıyor musunuz?” diyerek, doktorlara seslendi.
‘Kurumlar işlevsiz hale getirildi’
Pandemi sonrası fiziksel mesafenin iktidar tarafından, “sosyal mesafe” olarak kafalara empoze edilmeye çalışıldığına dikkati çeken Biçer, pandeminin tıbbi, ekonomik, ekolojik, siyasi ve insani bir sorun olduğunu ve bu şekilde ele alınması gerektiğini vurguladı. Adalet Bakanlığı ve Ceza Tevkifevleri’nin bir duyuru, bilgilendirme yapmadığını belirten Biçer, yapılan “kabaca” bilgilendirmelerin ise eksik olduğunu kaydetti. Israrla bilgiye ulaşabilmeye çalıştıklarını ve tartışarak paylaşmak istediklerini belirten Biçler, “Hakikatin gizlendiğine, bir anlamda hakikatin haklarımız gibi ortadan kaldırıldığına tanık olduk. Orada kurumlar işlevsiz hale getirildi. Başlarda bakanlarda konuyu kavrayamadılar. Bir anda uzmanlar peyda oldu. Uzmanlar dikkate alınmaya başladı. Baktılar TTB gibi kurumlar ön plana çıkıyor, bunları işlevsiz hale getirmeye başladılar. Bir şeyler yapmış gibi yapılıyor. Dönemin belki de temel ifadesi o olabilir” şeklinde konuştu.
Tecridin ruhsal çöküntü dışında “öz kıyıma” da neden olduğunu sözlerine ekleyen Biçer, son olarak “Ring araçları adeta özel işkence araçları. Hapisteki insana sosyal destek olarak verilen şey… Sosyal mekana ya da havalandırmaya çıkan bir insana bu bir ödülmüş gibi veriliyor. Hava almanın bile ödül olduğu bir sistemden bahsediyoruz” ifadelerini kullandı.
Pandemide İsrail cezaevleri
ABD’de İnan Hakları İçin Doktorlar’dan Naji Abbas, örgütlerinin sağlık konusunda en çok şikayet alan örgütlerden biri olduğunu belirtti. İsrail’de Sağlık Baknalığı’nın cezaevlerini kendi sorumluluğunda görmediğini ve görev üstlenmediğini kaydeden Abbas, cezaevlerindeki sağlık sisteminin dışarıdakinden çok farklı olduğunu söyledi. Cezaevindeki doktorların hiçbirinin uzman olmadığını belirten Abbas, “Önemli bir başka sorun ise, hapishanede çalışan doktorlar yine tabipler birliğine üye olmak durumunda değiller. İsrail’deki güvenlik görevlilerinin herhangi bir meslek örgütüne üye olması da yasak. 29 tane hapishane var ve yaklaşık 15 bin kişi mahpus. Bu insanların 3’te biri Filistinli. İsrailliler Filistinlileri ‘güvenlik tedbiri gerektiren’ mahpuslar olarak tanımlıyorlar. Her bir hapishanede bir küçük sağlık kliniği var. Bir mahpusu bir uzmana göstermek gerektiğinde, bunu hapishane dışında gerçekleştirmek gerekiyor. Çünkü hapishanede böyle bir ortam yok. Özellikle Covid döneminde alınan tedbirler bunu çok engelledi” aktarımlarında bulundu.
‘Kovid cezaevlerine personellerle taşındı’
Pandeminin ilk 4 ayı cezaevlerinde her şeyin kapatıldığını dile getiren Abbas, “İlk 4 ayın sonundaki döneme baktığımızda aile ziyaretleri tamamen engellenmişti. Filistinli mahpuslar telefon kullanamıyorlar. Onların tek dışarı teması aile ve avukatla gerçekleşiyor. 4 ay boyunca kimsenin cezaevine girmesine izin verilmedi. Hapishane içindeki bütün etkinliler engelleniyordu. Günü gününe yaptıkları faaliyetlerden men edildiler. Hastanelerde gerekli tedavilerin tamamına ulaşabiliyordunuz ama hapishanelerde dışarıdaki sağlık hizmetine ulaşım 4-5 ay tamamen kapatıldı. Bu arada cezaevi içindeki personel çok rahat hareket edebiliyordu. Her ne kadar cezaevleri kapatılmış olsa da bu personeller üzerinden bu tür yerlere covid taşındı” ifadelerini kullandı.
‘261 bin 200 çocuk yoksun bırakıldı’
“Çocuk Mahpuslar ve Pandemi” başlıklı son oturum ise UNİCEF çalışanı Gökhan Yıldırım’ın sunumu ile başladı. Cezaevlerinin yetişkinlere göre uyarlandığını söyleyen Yıldırım, “261 bin 200 çocuğun ceza ya da adli işlemler nedeniyle yoksun bırakıldığını biliyoruz. Pandemi patladığında adalet sisteminin buna pek de hazır olmadığını gördük. Acil durumlarda adalet merkezlerinin olmadığını da gördük. Mesele çocuklar olduğunda sadece salıverme olamaz. Yaklaşık 600-700 çocuk salıverildi ama bunlar hükümlüydü. Çok daha fazla çocuk içeride kaldı. Doğru alternatiflerle sosyal destek sağlanmadan salıverildiler” aktarımlarında bulundu.
Cezaevlerinde çocuklar
Adalet Bakanlığı çalışanı psikolog Rezan Gedik, sunumuna 2010 yılında çocuk kavramının ceza infaz sisteminde çok fazla yer almadığına dikkat çekerek başladı. Çözümün çocuklara özel ceza infaz sisteminde görüldüğünü eleştiren Gedik, yetişkin cezaevlerinde kalan tutuklu çocukların çokça zorlandığını dile getirdi. Pandemi sürecinde çocukların 9 kişilik koğuşlarda kaldığının bilgisini veren Gedik, tüm ziyaretlerin pandemide kesildiğini aktardı. Gedik, “Bizim de içeri girişimiz kapandı. Çünkü 15 gün boyunca karantinada kalmamız gerekiyordu. Kimse bunu yapmak istemiyordu, kaygılıydık. Biz uzmanlar bir noktadan sonra içerideki kontrolü kaybetmiş olduk. İçeride neler yaşandığını bilmiyorduk” sözleriyle yaşananları anlattı. Psikiyatriye giden çocukların döndüğünde tekrar sorunlar yaşadığını ve yaşamına son vermeyi düşündüğünü aktaran Gedik, 14 gün boyunca karantinaya girmemek için yeniden gitmek istemediklerini ifade etti.
Çocuk tutukluların yaşadıkları
Öte yandan uzmanların da karantina nedeniyle cezaevine gitmek istemediği için pandemi sürecinde psikolojik destek kapsamında çocuklarla iletişim kurmakta zorlandığını kaydeden Gedik, bir çocuğun Kovid testi çıkmadan yaşamına son verdiğini aktardı. Yine çocukların karantina nedeniyle mahkemeye gitmemesi için Sesli ve Görüntülü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile bağlanmak istediklerini belirten Gedik, “Tahliye için de ya ailelerine ya da polise verilmeleri gerekiyor. Ama aileler dışarı çıkamıyordu, çocukların da sokakta yalnız olmaması gerekiyor. Polis de, ‘İşim var’ diyebiliyor. Bu nedenle çok zor bir dönemdi” diyerek sürecin zorluğuna dikkat çekti.
İleriki aylarda CİSST tarafından sonuç bildirisi kitaplaştırılacak olan konferans, soru-cevap kısmının ardından yapılan kapanış konuşmasıyla son buldu.