Ana Sayfa Blog Sayfa 405

Çocuğa tecavüz davasında tutuklama çıkmadı, aile can güvenliğinden endişeli

Berwarî’de 2 yıl boyunca çocuklarının iki erkeğin tecavüzüne uğramasına rağmen davada tutukluma çıkmamasına tepki gösteren aile, ‘Biz bu cezasızlığı kabul etmiyoruz’ diyerek davayı sahiplenme çağrısı yaptı

Sêrt’in (Siirt) Berwarî (Pervari) ilçesine bağlı bir köyde 2 yıl boyunca 65 yaşındaki Hüseyin Tapar ve 35 yaşındaki Abdulhamit Şermet adlı erkeklerin tecavüzüne uğrayan çocuğun 23 Mayıs’ta görülen davasında tutuklama çıkmazken, aile yaşanan duruma tepkili.

Sürekli ölümle tehdit etmişler

JINNEWS’ten Sema Çağlak‘a konuşan anne, çocuğunun yaşadığı süreci “Sürekli ölümle tehdit edilmiş ve artık kızımın psikolojisi kaldıramaz bir duruma gelmiş. Bir süre sonra oraya gitmek istemedi. Nedeni sorduğumuzda korktuğunu ve başına gelenleri anlattı.Hem Hüseyin hem de Abdulhamit planlar yapmış, tehditle kızımı istismar etmişler. İlk duyduğumuzda inanmak istemedik. Ancak çocuğum kendisi söyledi, geceleri ağlıyordu. Ardından karakola gidip şikayet ettik” sözleriyle anlattı.

İfadesi yeniden alınsın

Çocukların güvende olmadığını söyleyen anne, “İkisinin de tutuklanmasını istiyoruz. Ceza almalarını istiyoruz. 5-6 aydır kızımı göremiyoruz. Sadece kızım değil diğer çocuklar da rahat dolaşamıyor. Bu dava kızımın ilk ifadelerine göre yürütülüyor. Ancak kızım korku ve tehditten dolayı yaşadığı her şeyi anlatamadı. Bu yüzden de ifadesinin yeniden alınmasını istiyoruz” dedi.

Kendi aralarında pazarlık yapıyorlar

Davanın ikinci duruşmasını çok uzun zaman sonraya ertelendiğini dile getiren anne, “Dava ertelendi, bu süre içerisinde ne yapacakları belli değil. Biz bu cezasızlığı kabul etmiyoruz. Abdulhamit, Hüseyin’in yaptıklarını biliyorum, söylersem ceza alır diyor. İkisi de arasında pazarlık yapıyor” diye konuştu.

Dava için duyarlılık çağrısı yapan anne, “Kızımın yalnız bırakılmasını istemiyorum” dedi.

Ne olmuştu?

Sêrt’in Berwarî ilçesine bağlı köyde bir çocuk, Hüseyin Tapar ve Abdulhamit Şermet’in sistematik tecavüzüne uğradı. Olayın ortaya çıkmasının ardından çocuğun ailesi karakola giderek suç duyurunda bulundu. Suç duyurusunun ardından 8 Kasım 2022’de her iki fail hakkında dava açıldı. Ancak ses kayıtları ve ifadelere rağmen 11 Kasım 2022’de Pervari Savcılığı tarafından takipsizlik kararı verildi. Aile ve ailenin avukatları takipsizlik kararı üzerine savcılığa itirazda bulundu. İtiraz Siirt Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından kabul edildi ve Hüseyin Tapar hakkında iddianame hazırlandı.

23 Mayıs’ta görülen ilk duruşmada Hüseyin Tapar’ın tutuklanmasını reddeden mahkeme heyeti, Abdulhamit Şermet’in duruşmada hazır bulundurulması, yeni tanıkların ve ses kaydının dinlenmesi için duruşmayı 5 Ekim’e erteledi.

SÊRT

#Çocuğa #tecavüz #davasında #tutuklama #çıkmadı #aile #güvenliğinden #endişeli

Beş yaşında bir ulu çınar

Beş yıl önce, 25 Mayıs 2018 günü yola çıkmıştık. Yeni gazeteye başlamak bizde hep bir heyecandır. Alışkınız gerçi birini geride bırakıp diğerine başlamaya ama yine de hepimize iyi gelir ilk günün gazetesi ve başka hiçbir nesnede rastlanamayacak o kâğıt kokusu.

Beş yıl geçmiş aradan. “Zorlu bir beş yıldı” diyeceğiz ama kolay bir tek gün yaşamadığımız için gereksiz bir cümle olacak diye korkarız. Özgür Basın, tarihin sahnesine ilk çıktığı günden bu yana, otuz yıldan fazladır, Ece Ayhan’ın “Velhasıl onlar vurdu biz büyüdük kardeşim” dediği gibi, “Tüzüklerle çarpışarak” ve “Devlet dersinde öldürülen” çocuklarımızın anılarını sırtımızda taşıyarak geldi bugünlere. Biz hep o “küçük generaller” ya da Ferhat Tepe ya da Nazım Babaoğlu kaç yaşındaysa o yaşta kaldık, büyüyoruz ama hiç yaşlanmıyoruz; olgunlaşıyoruz ama hiç ehlileşmiyoruz, düşüp tökezliyoruz ama hiç uslanmıyoruz.

Gazetemizin tarihi de partilerin tarihine benziyor bu açıdan. Biri kapatılıyor, öteki açılıyor, sonra diğeri, bir diğeri… Halkı hiçbir zaman seçeneksiz bırakmamaya ant içmiş olanlar nasıl her darbeden sonra hemen işçi karıncalar gibi yeniden yola koyuluyorsa, Özgür Basın da halkı habersiz bırakmamak için otuz yılı aşkın süredir onlarca isimle her sabah halkla buluşuyor. Bunun nasıl bir ağır sorumluluk olduğunu biz biliyoruz, halk da biliyor.

Geçmişte yaşananların yanında bugün yaşadığımız eziyetlerden söz etmekten utanırız. Köşe başlarında katledilen dağıtımcı çocuklarımızdan, kemikleri bile hala bulunamamış olan muhabirlerimizden, 70 yaşındayken katline ferman verilen Apê Musa’dan utanırız. Halk için çırılçıplak yola çıktık, sözcüklerden başka cephanemiz yok. Bu halka layık olmak için gereken bedel neyse onu da ödemekten çekinmiyoruz.

Neşemizden de bir şey kaybetmiyoruz ama. Neşemiz, hüznümüz, öfkemiz, her neyimiz varsa halka benziyor; halktan ayrı bir şey değiliz çünkü, onunla varız, onunla yaşıyoruz.

Gerçeği, yalnızca gerçeği bulup ortaya çıkarmak, halka ulaştırmak bizim işimiz.

Hep birlikte, nice yeni yıllara!

YENİ YAŞAM

#Beş #yaşında #bir #ulu #çınar

Irak ordusu yine Mexmur Kampı’nı kuşatmaya çalışıyor

Halkın direnişi karşısında geri çekilmek zorunda kalan Irak ordusu, bugün bir kez daha Mexmur Kampı’nı kuşatmak için harekete geçti

Irak ordusu bugün sabah saatlerinde bir kez daha Mexmur Kampı’nı kuşatmak için harekete geçti.

Irak askerleri, Şehid Robar semtinde kampa suyun taşındığı kuyuları kuşatmaya çalışıyor.

Halk kuşatmaya karşı direniyor.

Irak ordusu geçtiğimiz günlerde kamppın etrafını tel örgütlerle kuşatma girişiminde bulunmuş günler süren halkın direnişi sayesinde geri çekilmek zorunda kalmıştı.

Tevgera Azadî, Irak hükümetinin Mexmur’daki kuşatma girişimine ilişkin olarak, Irak Parlamentosu’na bir mektup teslim etmiş, ‘Türkiye, Mexmur Kampının dağıtmaması durumunda Irak’a akan suları kesme tehdidinde bulunmuştur’ demişti.

DIŞ HABERLER

#Irak #ordusu #yine #Mexmur #Kampını #kuşatmaya #çalışıyor

Hatay’da 28 Mayıs’ta sandığa gitme çağrısı

Yaşanan deprem sonrası Hatay’ı terk etmek zorunda kalan seçmene ‘Tek adamdan kurtulmak için son şans’ diyen partililer ‘Sandığa gidin’ çağrısı yaptı

Cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimleri için dört bir yanda çalışmalarını sürdüren Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti), seçmene 28 Mayıs’ta sandığa gitme çağrısı yaptı. HDP İl Eşbaşkanı Kerem Nalbant, seçimlerin ilk turunda AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı durdurduklarını ifade etti. Deprem sonrası Hatay’ı terk etmek zorunda kalan seçmenlere çağrıda bulunan Nalbant, “Depremde binalar yerle yeksan oldu, binlerce insanımız öldü. Cenazesine ulaşılamayan azımsanmayacak sayı mevcudiyetini korurken, kalkıp bu kenti terk etmek yada sandığı boykot etmek, küsmek, olsa olsa bu iktidarın kendisine hizmet eder. Her şey bitmiş değil, lütfen bu fedakarlığı, bu kararlılığı 28 Mayıs’ta gösterin ve oyunuzu değişimden yana kullanalım. Yeni bir sayfa açtığımız zaman, bu statükocu anlayışı bertaraf etmenin zemini de doğacaktır. Türkiye’nin neresinde olursanız olun, memleketinize, Hatay’a dönün ve tercihlerinizi değişimden yana kullanın. Birlikte umudu büyütelim” diye konuştu.

‘Bu düzenin gitmesi lazım’

Yeşil Sol Parti Hatay İl Eşsözcüsü Hasan Nurlu, ikinci tur seçimlerde oy kullanmanın önemine değinerek, “Gençlerimiz, kendi geleceğinizi kendiniz belirleyin. Kadınlar üzerinde büyük baskılar var. Özellikle kadınların oy kullanmalarını istiyoruz. Bu düzenin gitmesi lazım. Demokrasiye açılımın sağlanması için mutlaka oyunuzu kullanın” diye seslendi.

‘Demokrasiye geçmemiz lazım’

HDP Defne İlçe Eşbaşkanı Vahil Çelik ise, seçimin iktidardan kurtulmak için son şans olduğunu söyledi. Demokrasi, özgürlük ve halkın birliği için 28 Mayıs’ta bir olunması gerektiğini vurgulayan Çelik, “Bütün oylarımızı Kemal Kılıçdaroğlu’na verelim. Artık demokrasi diye bir şey olmayacak. Bütün halklar ötekileştirilmiş, ayrıştırılmıştır. Tek kişilik yönetimden kurtulup, demokrasiye geçmemiz lazım” şeklinde konuştu.

Haber: Müjdat Can / MA

 

#Hatayda #Mayısta #sandığa #gitme #çağrısı

‘Dosso Dossi konserleri asimilasyon politikalarının bir parçası’

Dosso Dossi konserlerini, asimilasyon politikalarının bir devamı olarak değerlendiren MKM sanatçılarından Engin Cengiz ‘Konserler Dosso Dossi’ye serbest MKM‘ye yasak’ hatırlatması yaptı

Kürt dili ve kültürüne yönelik baskı ve asimilasyon politikalarının en yoğun yaşandığı AKP iktidarı döneminde, özellikle kültürel dejenerasyonla gençleri hedef alan politikalar festival adı altındaki konser ve programlarla devam ediyor. Son yıllarda Kürt kültürünü, tarihini ve hafızasını yok etmeyi amaçlayan politikalar ise, Dossi Dossi Holding’in organizasyonuyla Kurdistan kentlerinde hayata geçirilmeye çalışılıyor.

Daha önce Şirnex’in Cîzir (Cizre), Amed’in Sûr (Sur) ve Agirî’nin Bazîd (Doğubayazıt) ilçelerinde “festival” adı altında gerçekleştirilen organizasyonlar, yaz döneminin başlamasıyla bir kez daha gündemde. Ağrı Valiliği, Halkların Demokratik Partisi’nden (HDP) ihraç edilen Doğubayazıt Belediye Başkanı Yıldız Acar ve Dosso Dossi Holding’in sponsorluğunda 9 Temmuz’da gerçekleştirilecek Ağrı Dağı Müzik Festivali, bir kez daha söz konusu organizasyonlara çevirdi.

Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) sanatçılarından Engin Cengiz, Kürt toplumunu hedef alan asimilasyon politikaları ile Dosso Dossi Holding’in organizasyonlarını Mezopotamya Ajansı’na değerlendirdi.

‘Dosso Dossi iktidarın organizasyondur’

Kurdistan kentlerinde gerçekleştirilen bu organizasyonların iktidardan ve politikalarından bağımsız olmadığını belirten Cengiz, Dosso Dossi organizasyonunun da iktidarın yaratmış olduğu bir organizasyon olduğunu söyledi. Dosso Dossi ve benzer organizasyonların asimilasyon politikasının bir parçası olduğunu vurgulayan Cengiz, MKM’nin yapmış olduğu ya da yapmaya çalıştığı her türlü etkinliğin ise iktidarın engel ve yasaklamalarına takıldığını dile getirdi. Cengiz, “Oradaki sahneye çıkacak insanların tamamen popüler kültüre, asimilasyona hizmet ettiği çok açık ispatlanmış” dedi.

İktidarın amacının yozlaştırmak olduğunu belirten Cengiz, “İktidar Kürt halkına, sanatçılarına ‘Böyle olun, böyle olursanız size müsaade ederiz’ diyor. İktidar her şeyin kendi kontrolünde olmasını istiyor. İradeyi tanımayan bir iktidar var karşımızda, kendi dışında olan her şeye saldırmak, kontrol etmek istiyor” diye belirtti.

 ‘Tüm sanatçılar duyarlı olmalı’

Bu tarz organizasyonlara karşı sanatçıların duyarlı olması gerektiğinin altını çizen Cengiz, şöyle devam etti: “Şunu görmek gerekiyor, sistem bir politika izliyor. MKM Kürtlüğün hamisi falan değil. Neden sadece MKM açıklama yapıyor? İsterdim ki herkes buna karşı dursun ve açıklama yapsın. ‘Bu bizi asimilasyona uğratmaya çalışan insanların projesidir’ demelidir. Biz Kürt halkının bir bireyiyiz, bir parçasıyız. Fikir olarak ayrışma yaşayabiliriz, başka şekilde de düşünebiliriz ama biz Kürt halkının bir parçasıyız. Kürt halkına topyekun bir yönelim var. ‘Kürtçeyi asimile edeceğiz, yeryüzünde sileceğiz’ diyen bir iktidar var. Bunu bir tek MKM’ye söylemiyor, tüm Kürt toplumuna söylüyor.”

İSTANBUL

#Dosso #Dossi #konserleriasimilasyon #politikalarının #bir #parçası

Koçerler yayla yolculuğunu erteledi: Bir oy her şeyi değiştirir

Cumhurbaşkanlığı seçimleri için yayla yolculuklarını erteleyen Koçerler, 28 Mayıs’ta herkesi oy kullanmaya çağırırken aynı zamanda sandıkları koruma çağrısı yaptı

İkinci tura kalan Cumhurbaşkanlığı seçimine üç gün kalırken, partiler çalışmalarına hız verdi. Seçmenler ise bütün planlarını seçim sonrasına ertelemiş durumda.

Şirnex’in (Şırnak) Hezex (İdil) ilçesinde yaşayan ve her yıl Mayıs ayının başından itibaren Wan, Sêrt (Siirt) ve Colemêrg (Hakkari) kentlerinde bulunan yayların yolunu tutan koçerler, seçin dolayısıyla yolculuklarını erteledi. Mezopotamya Ajansı’ndan (MA) Zeynep Durgut’a konuşan Koçer kadınlar, mevcut sistemin değişiminden yana oy kullanacaklarını ifade etti.

El ele verirsek başarırız

Koçerlerden Rihan Denker, mevcut iktidarın gideceğine dair büyük bir umut taşıdıklarını ifade ederek, “El ele verirsek, başarırız. Çocuklarımızı tutukladılar, katlettiler ve evlerimizi yaktılar, talan ettiler. Kadınlar ve gençler, oyunu kullanmalı, sandıklara sahip çıkmalı” diye seslendi.

Sadece bir oy ile her şey değişir

Halime Ete de, değişimden yana oy kullanacaklarını ifade ederek, “Erdoğan dönemi bitti. Ona oy verenler de elini vicdanına koymalı ve oyu öyle kullanmalıdır. Bütün halkımız ayağa kalkmalı ve seçimi sahiplenmelidir. Bulunduğumuz köylerde, mahallelerde ve şehirlerde oylarımıza sahip çıkmamız gerekiyor. Biz çok acı çektik ama umudumuz dipdiridir. Bu kadar acı çekmiş biz kadınlar olarak umutluysak, gençlerin daha fazla umutlu olması gerekiyor ve iradelerini korumalıdırlar. Kimse ‘benim oyum ile ne değişir?’ demesin. Sadece bir oy ile her şey değişir” diye konuştu.

Sandıklara sahip çıkacağız

Yıllardır yaşatılan acıların hesabını sormak için 28 Mayıs’ta tekrar sandığa gideceğini söyleyen koçer kadınlardan Fatma Ekinci ise, “Bizler 21 yılda işkencenin ve zulmün her türlüsünü gördük ve yaşadık. Bu yüzden sandığa gideceğiz. Oyumuzu kullandıktan sonra sandıklara da sahip çıkacağız” dedi.

Ülkeye huzurun gelmesi için herkes sandığa gitmeli

Koçer kadınlardan Asya Elçiçek, “Gitmesi için ve çocuklarımızın geleceği için oyumuzu Kılıçdaroğlu’na vereceğiz. Kazanacağız, inanıyoruz. Cezaevlerindeki, sürgündeki çocuklarımızın evlerine dönmesi için oyumuzu kullanmalıyız. Bu kanın durması ve ülkeye huzurun gelmesi için herkes sandığa gitmelidir” diye konuştu.

ŞIRNEX

#Koçerler #yayla #yolculuğunu #erteledi #Bir #şeyi #değiştirir

Yurt dışında oy kullanma işlemleri bitti

Yurt dışında oy kullanan seçmen sayısı 1 milyon 839 bin 470’e çıkarken, gümrüklerde oy verme işlemleri sürüyor

28 Mayıs’a kalan Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turu için yurt dışındaki temsilciliklerde ve gümrüklerde oy kullanan seçmen sayısı açıklandı. Buna göre, sürenin 12 günden 5 güne inmesine rağmen katılım oranı tüm zamanların rekorunu kırdı. 20 Mayıs’ta başlayan oy verme işlemi dün itibariyle sona erdi. Yüksek Seçim Kurulu(YSK), saat 20.00 itibarıyla yurt dışında oy kullanan seçmen sayısının 1 milyon 856 milyon 968 olduğunu açıkladı.

İlk turda, yurt dışı ve gümrüklerde toplam 1 milyon 839 bin 470 kişi oy kullanırken, ikinci tur için ise gümrüklerde 28 Mayıs saat 17.00’ye kadar oy verme işlemi devam edecek.

HABER MERKEZİ

#Yurt #dışında #kullanma #işlemleri #bitti

Êlih’te 40 yerel tohum kısırlaştırılıp patentlenecek

Tarım Bakanlığı, Êlih’te patentlenmemiş tohumların ekiminin yasak olmasından dolayı köylünün kullanamayıp sakladığı 40 kadim tohumu köylünün elinden topladı. Toplanan tohumlar şirketlerin elinde genleriyle oynanıp kısırlaştırılarak ticarileştirilecek

Yusuf Gürsucu

Batman Tarım ve Orman İl Müdürlüğü tarafından yürütülen ‘ata’ tohumlarının tespit çalışmaları kapsamında 40 farklı yerli tohuma ulaşıldığı bildirildi. Yapılan açıklamada, ata tohumlarının tespitinin ardından hazırlanacak proje ile isimlendirme, tescil ve çoğaltma işlemlerinin yapılacağı belirtildi. Bakanlığa bağlı ekipler Êlih’in köylerini gezerek çiftçilerin elinde bulunan pirinçten sumağa, cevizden incire, kavundan bibere kadar 40 farklı tohuma ulaşan ekiplerin çalışmalarını sürdürdüğü ve bugüne ulaşan tohumların çoğaltılarak ekonomiye kazandırılacağı aktarıldı.

Topladıkları tohumların ekimi yasak

Bu tohumların kaybolmasını istemediklerini söyleyen Tarım ve Orman İl Müdürü Mehmet Aydın, “Sason’da yüzyıllardır bulunan 2 çeşit cevizimiz var. Yine Sason ve Kozluk’ta yetişen bir sumağımız var. İlimize has iki çeşit incirimiz var Hasankeyf bölgesinde. Gercüş bölgesinde pirincimiz var. Kozluk’ta domatesimiz var. Bölgeye has biber ve fasulyemiz var. 40 civarında tespit ettiğimiz ata tohumlarımız var. Bunlar yıllardır doğada kendiliğinden yetişen ürünler” diye konuştu. Aydın’ın bu tohumların kaybolmasının istemiyoruz vurgusu, tohum aşkından değil bu tohumların patentlenerek kısırlaştırılıp ticarileştirimesinden kaynaklıdır. Binlerce yıldır günümüze kadar taşınmış olan tohumları ekiminin yasak olması perdelenerek, halk yararına bir çalışma yapıldığı imajı yaratılmak isteniyor.

Yurttaşa değil şirketlere

Tarım ve Orman İl Müdürü Mehmet Aydın, ata tohumunun önemine ilişkin şunları kaydetti: “Bu tohumların çoğaltılması ve adaptasyonu sorunu olmaz. Yeni bir tohum geldiği zaman adaptasyon sorunu oluyor, uzun yıllar araştırma ve deneme yapmak gerekiyor. Bunlar doğallığı bozulmamış bitkiler. Ata tohumlarıyla elde edilen ürünlerin çoğalmasıyla vatandaşlar daha sağlıklı gıdalar tüketecek. Ata tohumları Batman adına tescillenecek ve tüm vatandaşların istifadesine sunulacak” dedi. Tohumların çiftçiye sunulacak iddiası içi boş bir iddia. Patentlenen ve genleriyle oynanıp kısırlaştırılacak olan tohumların şirketler tarafından köylüye satılacağı açık bir gerçek.

Tohumda tekelleşme

25-30 yıl önce dünyada 7 bin civarında tohum üreticisi vardı ve her birinin piyasadaki payı yüzde 1’den azdı. Bugün çok uluslu 10 büyük biyokimya şirketleri (Monsanto-Bayer, DuPont/Pioneer, Sygenta, Limagrean, BASF and Dow Agrosciences) tohumluk piyasasının yüzde 70’den fazlasını kontrol ederlerken hibrit ve GDO’lu (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) tohum üretimleri yapıyorlar. Küresel ölçekte GDO’lu tohum sektöründe ise Monsanto, Du Pont/Pioneer, Sygenta,Limagrean ve Dow/Mycogen olmak üzere başlıca 5 küresel şirket yer alıyor. Yeşil devrim olarak nitelendirilen hibrit yani kısır tohumlarla şirketlerin bu sektördeki etkisi artırılmış, GDO’lu tohumlarla ise tarımın kontrolü tamamen birkaç şirketin eline bırakılma sürecine geçilmiştir.

Şirket çıkarları güvenceye alındı

Tohum satan şirketler pazarlamalarında tohumla birlikte ilaç, gübreleme ve sulama tekniklerini de paket halinde sunmaktadırlar. Aynı zamanda patent sistemiyle tohum firmalarının ticari hedeflerinin güvence altına alınmasının, yerel gen kaynaklarının çok uluslu firmaların eline geçmesi ve dışa bağımlılığın artması genişlemiştir. Özellikle son yıllarda başta temel gıda ürünleri olmak üzere her türden ürünün ithalata bağlanmasıyla üretimlerde düşüşler yaşanmaktadır. Türkiye’de bütün illerde biyoçeşitlilik tespitleri yapılarak bu bitkilerin küresel gen şirketlerinin hizmetine sunuluyor olması, Türkiye’de AKP iktidarı için tarım politikalarının hangi amacı taşıdığını açıkça ortaya koyan olgulardır.

Tohumlar patent şirketlerine

Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Genel Müdürlüğü tarafından sürdürülen ‘biyolojik çeşitliliğin kayıt altına alınarak bu bilgilere erişimin düzenlenmesi’ amacıyla yürütülen çalışma tüm Türkiye coğrafyasında büyük ölçüde tamamlandı. Êlih’te yapılan tespit çalışması da bunun bir parçasıdır. Meclis gündemine gelmesi beklenen biyoçeşitlilik yasa tasarısının ana fikri olan ve birçok vurguda bulunulan tespit edilen tohumların ‘uluslararası patent şirketlerine’ açılma ibaresi, biyoçeşitliliğin gen ve tohum şirketlerinin emrine verileceğinin en bariz göstergesidir.

Tohum kimin atası, şirketlerin mi?

Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ile Dünya Fikir Mülkiyeti Örgütü (DFMÖ) arasında yapılan bir anlaşma ile Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Anlaşması (TRIPS) tesis edilmiştir. Bu durum ise her türden tohumun ve hayvanın patentlenmesi yolunu açmıştır. Bu süreçle birlikte tarımın tekelleşmesi tek seçenek olarak uygulamaya konmuştur. Küçük çiftçiler ya tekellerin ürettiği tohumlarla tarım yapabilecek ya da topraklarını tarım tekellerine terk edecek, başka bir seçenek yasal anlamda bırakılmamıştır. Bundan yaklaşık 10 bin yıl önce tarımın ortaya çıkışıyla birlikte bugün kullandığımız kültür bitkilerini çiftçiler ve özellikle kadınlar tarafından geliştirilerek insanlığa miras bırakmışlardır. Ancak son 50 yılda tohum şirketleri tohumları patentlemeye başladılar.

Dünya Bankası ve FAO

Günümüzde ise patentsiz tohumun kullanımını yasaklatmayı başardılar. Tohum ve gen şirketlerinin bütün dünya üzerinde genişleyerek hakimiyet kurmalarıyla birlikte biyoçeşitlilik büyük bir darbe aldı. FAO’nunda belirtiği gibi dünya üzerindeki biyoçeşitliliğin yaklaşık yüzde 75’i kapitalist yağmayla yok edildi. Diğer yandan tohumun patentlenmesiyle birlikte mono kültürel üretim biçimi dayatılmıştır. 1971 yılında Dünya Bankası ve FAO tarafından Rockefeller ve Ford Vakıflarının desteği ile kısa adı CGIAR olan Uluslar arası Tarım Araştırmaları Danışma Grubu adıyla bir kuruluş oluşturulmuştu. CGIAR’ın görevi ise bütün dünyadan canlı genleri toplamak ve ‘insanlık’ adına saklamak iddiasıyla tohumlar şirketlerin hizmetine sunuldu.

Mezopotamya’nın mirası

Geçmişte arpa, buğday gibi yabanıl olan bitkiler ile koyun, keçi, inek gibi yaban hayvanlarının dünya da ilk evcilleştirilmesi ve beslenme amaçlı üretilip yetiştirilmesi kadim Mezopotamya coğrafyasında gerçekleşmiştir. Böyle bir geçmişe sahip olan bölge halklarının geleneksel yolla üretim yapamaz hale getirilmesi trajik bir durum. 2003 yılında Irak’ı işgal eden ABD’nin genel valisi olan Paul Bremer, Irak’taki tarımsal üretimin hangi koşullarla yapılabileceğini düzenledikten Irak’tan çekilmişlerdi. Yukarıda sözünü ettiğimiz TRIPS kapsamında ABD valisinin hazırladığı 100 maddeden oluşan belgeyle Irak’ta çiftçilerin patentli tohum dışında tohum kullanması yasaklanmıştı. Petrolün dışında bugün Irak halkının gıda egemenliği ortadan kaldırılmış ve tekellerin emrine sunulmuştur. Türkiye’de ise bu durum sermaye iktidarı olan AKP eliyle yerleştirilmiştir.

Masallarla uyumamız isteniyor

Bugün köylünün elinde bulunan herhangi bir tohumla üretilen ürün ticari olarak pazara sunulması yasaklanmıştır. Patentli tohumların kullanımı zorunlu hale getirilmiş ve patentlenen yerel tohum yıllar içinde şirketlere verilmiştir. Tohumlar şirketlerin çıkarları uğruna kısırlaştırılmış ve köylünün ürettiği üründen tohumluk ayırması olanaksız hale getirilmiştir. Her üretim yılında tohumculara giderek tohum satın almak zorunda kalan çiftçiler, artık topraklarını terk etmeye başlamış ve terk edilen topraklar ise büyük tarım şirketlerinin elinde toplanma süreçleri hızlandırılmıştır. Êlih’te ele geçirdikleri tohum Kürdün atalarından kalan tohumdur. Kürt düşmanlığının azı gemiye aldığı günümüzde bu tohumlara ‘ata’ tohumu vurgusu yapılması sıradan bir yaklaşım değildir.

#Êlihte #yerel #tohum #kısırlaştırılıp #patentlenecek

Erdoğan’ın Pirus Zaferi!

Pirus liderliğinde beş yıl sürdüğü söylenen savaşın sonunda savaştan çok az sayıda insanın sağ kurtulduğu rivayet edilir. Bugün ise tarih M.S. 2023. Yer de Türkiye Cumhuriyeti toprakları. Yirmi bir yıllık iktidarının yol açtığı büyük yıkımın ardından on milyonlarca insanın dilinde, ‘Erdoğan Pirus, Türkiye ise Terantum mu’ olacak sorusu.

Nahide Ermiş

M.Ö. 200’lü yıllarda bir Grek kolonisi olan Tarentum’u Pirus adında şan-şeref düşkünü hırslı ve ihtiraslı bir kralın yönettiği söylenir. Dönem; Helen dünyasının önemli bir parçası olan İtalya yarım adasının Romalıların şiddetli saldırılarına uğradığı bir dönemdir. Helen coğrafyasında yaşayan sivil insanlar, dönemin Roma saldırılarına karşı kendilerini korumada başarısız kalınca, bir Yunan kolonisi olan Tarentum Kralı Pirus’tan yardım istediler. Söz konusu; İtalya yarım adasının hükümdarı olmayı çok arzulayan kral bu teklifi kabul eder. 25 bin kişiden oluşan ordusuna verdiği savaş kararını açıklarken, ‘ne pahasına olursa olsun Romalılara karşı başlattığımız bu savaşı kazanmamız gerekir’ der.

Rivayetlere göre, kral tüm gelecek kurgusunu bu savaşın kazanılması üzerine kurduğu için yönettiği koloni halkının sahip olduğu maddi-manevi (başta insan kaynağı olmak üzere) savaşta tüm değer ve imkanları fütursuzca kullanmakta hiçbir beis görmez. Ülkesinde ortaya çıkan cehennem görüntüsüne, psikolojik ve toplumsal yıkıma rağmen, aldığı savaş kararında sonuna kadar ısrar eder. Kral gözünü öyle bir karartmıştır ki, şehrin içinde ölü insan bedenlerine basarak yürür. Kafasında sadece ve sadece Roma’ya karşı başlattığı savaşı kazanmak olan Tarentum Kralı, ordusunun yaşadığı büyük hezimete ve toplumdan yükselen acı feryatlara aldırış etmez. Pirus, zor bela da olsa Romalılara karşı giriştiği savaşta bir zafer kazanır. Ancak; Pirus bu zaferi, çok ağır bedeller ödenerek elde edilen bir zafer olduğu için; esasta kazananı olmayan bir zaferdir. Kazanan tarafın, en az kaybeden taraf kadar büyük bir yıkım yaşadığı tüm savaşlarda olduğu gibi aslında kazananı olmayan savaşlardır.

Kral Pirus; büyük kayıplar pahasına da olsa Romalılara karşı yürüttüğü bu yıkıcı savaşı kazanır. Ancak bu hikaye bize, kazanılan bir zaferin verilen büyük kayıplardan dolayı nasıl gölgelendiğini ve daha sonra nasıl da anlamsız bir hale geldiğini tüm açıklığıyla gösteren bir hikayedir. Sonunda Pirus, savaşı kazanmış ve savaşın galibi olmuştur. Ancak, tarih boyunca tüm insanlık bu galibiyeti, yenilmeye mahkûm bir galibiyet olarak tanımlamıştır. Bu nedenle Pirus Zaferi; iki tarafın da büyük kayıplar verdiği ve aslında pata kaldığı durumları, toplumsal değer ve ahlak açısından iki taraflı büyük kayıpları anlatmak için kullanılır…

Pirus liderliğinde beş yıl sürdüğü söylenen savaşın sonunda savaştan çok az sayıda insanın sağ kurtulduğu rivayet edilir. Ancak, bu insanları yaşama bağlayan bir hikayeleri ve yaşama dair büyük umutları ve iradeleri artık kalmamıştır. Halk savaştan ve açlıktan kırılmış, yaşam umutlarını sevdikleriyle birlikte yitirmiştir. Hayatta kalanların görüntüsü, adeta savaşı kaybetmiş ve düşmanına esir düşmüş yılgın bir insan topluluğunu yansıtmaktadır.

Denilir ki, Tarentum halkı yaşadığı çağın koşullarına uygun, iyi ve güzel bir yaşamın hayalini kurduğu bir sırada kendisini, Pirus’un ‘krallığını ölümsüzleştirmek’ için kurduğu yıkıcı bir hayalin içerisinde bulmuştur. Çünkü Tarentum Kralı Pirus, krallığını ölümsüz kılmak gibi tedavisi mümkün olmayan bir hastalığın pençesine düşmüştür. Şöhret düşkünü kral, yarım adanın hükümdarı olmayı hayal ederken daha fazla dayanamayıp savaşla kazandığı toprakları ardında bırakarak geri çekilir. Savaş; Helen coğrafyasında yaşayan tüm halklar için cehennemin kapılarını sonuna kadar açmıştır. Kral, krallığının bekası ve yarım adanın liderliği için tercihini halkının geleceğini ateşe vermekten yana yapmıştır. Kral Pirus tarihe adını yarım adanın ölümsüz hükümdarı olarak yazdırmak için halkına büyük bir bedel ödetirmiş, halkın bekasını krallığının bakasına feda etmiştir.

Bir Grek kolonisi olan Tarentum’un yaşadığı bu ağır travmanın yüz yıllar boyunca söz konusu coğrafyanın yaşam enerjisini tükettiğini ve hatta doğa durumunu bile negatif yönde etkilediği çeşitli söylence, rivayet ve tarihi yazıtlarla günümüze kadar gelmiştir. Bu nedenle Pirus Zaferi, savaşan tarafların neredeyse eşit düzeyde büyük kayıplar verdiği tarihin en anlamsız zaferidir. Bu savaşın beş yıl sürdüğü söylenir. Ancak, savaştan sağ kurtulan acılı halkların maddi ve manevi olarak yeniden ayağa kalkma çabası yüz yıllar sürer. İnsanlar yeniden ayağa kalkmak için güçlü gerekçelere ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle kendilerini her gün yeniden üretirler. Çünkü insanlar toplumsallıklarını yeniden kurmak için büyük başarmak zorundadır.

Dolayısıyla, bin yıllardır böylesi büyük toplumsal felaketlerin ardından gelen her zafere ‘Pirus Zaferi’ denilir. Bu öyle bir zaferdir ki Pirus’un ‘Tanrım bir daha başka hiç kimseye böyle bir zafer nasip etme’ yakarışında bulunduğu dahi söylenir…

Bugün ise tarih M.S. 2023. Yer de Türkiye Cumhuriyeti toprakları. Yirmi bir yıllık iktidarının yol açtığı büyük yıkımın ardından on milyonlarca insanın dilinde, ‘Erdoğan Pirus, Türkiye ise Terantum mu’ olacak sorusu. Fakat bu sorunun cevabı aslında belli ve sonuçlarını görmek için bu kez yüzyıl beklemeye gerek yok. Ya büyük bir dayanışma ve beraberlik içerisinde yeniden ve daha kararlı bir şekilde ayağa kalkılacak ve Pirus sandığa gömülecek ya da tarih tekerrür edecek.

#Erdoğanın #Pirus #Zaferi

Dünyaca ünlü şarkıcı Tina Turner hayatını kaybetti

Amerikalı şarkıcı Tina Turner 83 yaşında hayatını kaybetti. Turner’ın uzun süredir mücadele ettiği bir hastalığın ardından bugün evinde öldüğü açıklandı

“Rock’n Roll’un Kraliçesi” lakaplı Amerikalı ünlü müzisyen Tina Turner hayatını kaybetti.

BBC Türkçe’nin haberine göre Turner’ın uzun süredir mücadele ettiği bir hastalığın ardından bugün evinde öldüğü açıklandı.

Turner hayatının son yıllarında kanser, inme ve böbrek yetmezliği gibi sağlık sorunları yaşamıştı.

Tina Turner ilk olarak 1960’larda eşi Ike Turner ile birlikte kurduğu Ike & Tina Turner grubuyla müzik piyasasına girmiş, 1976’dan sonra ise Tina Turner kariyerine solo devam ederek ününü daha da artırmıştı.

Turner 30 yıldan uzun bir süreye yayılan solo kariyeri boyunca 180 milyondan fazla albüm satmış ve 8 Grammy Ödülü kazanmıştı.
Tina Turner 2021’de Rock ‘n’ Roll Hall of Fame’e dahil edilmişti.

DIŞ HABERLER

#Dünyaca #ünlü #şarkıcı #Tina #Turner #hayatını #kaybetti