Ana Sayfa Blog Sayfa 416

‘Bu Kalabalığı Hatırla’ belgesel filmi ‘6284’ yayında

Feminist hareketin dünden bugüne mücadelesini anlatan, Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Derneği tarafından hazırlanan ‘Bu Kalabalığı Hatırla’ belgesel serisinin ikinci bölümü ‘6284’ yayında

Yönetmenliğini Vuslat Karan ve Burcu Melekoğlu’nun üstlendiği “Bu Kalabalığı Hatırla” isimli belgesel serisi, feminist hareketin geçmişini ve dünden bugüne gerçekleştirdiği kampanyaları hatırlatan bir sözlü tarih çalışmasından oluşuyor. 2022’nin Nisan ayında yayımlanan serinin ilk filmi, hala gündemden düşmeyen İstanbul Sözleşmesi’ni konu almıştı. Dün ise serinin ikinci bölümü yayımlandı. Bu bölüm, kadınların şiddetten korunmasını güvence altına alan ve seçim sürecinde pazarlık konusu haline getirilen 6284 Sayılı Kanun’a odaklanıyor.

‘6284 sayılı kanun’

Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Derneği tarafından hazırlanan filmin tanıtımında, şu ifadelere yer verildi: “Bu filmde, feminist hareketin, Dayağa Karşı Yürüyüş kampanyasından başlayarak 1980’li yıllardan bu yana kadınlara yönelik şiddetle mücadelesini, İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanmasıyla paralel yürütülen 6284 sayılı Kanun’un oluşturulması ve yürürlüğe girmesindeki emeklerini bir kez daha görüyor, kazanımlarımızın saldırı altında olduğu bu kritik süreçte verdiğimiz mücadeleyi yeniden hatırlıyoruz. Pınar İlkkaracan, Hülya Gülbahar, Zelal Ayman ve Deniz Bayram’dan kanunun oluşturulmasının ardındaki tarihi, tüm engellemelere rağmen verilen mücadeleyi dinliyoruz.”

 İlk filmde İstanbul sözleşmesine yer verildi

Serinin ilk filminde Amed’te 1995 yılında evli olduğu Hüseyin Opuz’un sistematik şiddet ve katledilme girişimine maruz kalan Nahide Opuz Davası ele alındı. Yine filmde, İstanbul Sözleşmesi’nin ortaya çıkışı ve imzalanmasında Türkiyeli feministlerin rolü, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çıktığı süreçte verilen mücadeleye yer verildi.

İSTANBUL

#Kalabalığı #Hatırla #belgesel #filmi #yayında

Ahmet Türk: Kılıçdaroğlu’na oy verilmemesi için halka baskı uygulanıyor

Kürt siyasetçi Ahmet Türk, Mêrdîn’de halka Kılıdçaroğlu’na oy vermemeleri için baskı uygulandığını söyleyerek CHP’yi de bu konuda bilgilendirdiklerini ifade etti

Kürt siyasetçi Ahmet Türk, ikinci tur cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili olarak, değerlendirmelerde bulundu.

Artıgerçek’ten Ezgi Yıldız’a konuşan Türk, ‘seçimlerin bir referandum’ olduğunu vurgulayarak yurttaşları sandığa çağırdı.

Ahmet Türk; seçim öncesinde Mêrdîn Şamrex (Mazıdağı)’ta AKP’lilerin beraberindeki vali, kaymakam, karakol komutanlarının, ilçede kanaat önderleri ile muhtarlara Kemal Kılıçdaroğlu’na oy vermemeleri için baskı yaptığını söyledi.

Halk Kılıdçaroğlu’na oy verecektir

Türk “Kürt illerinde büyük bir baskı var biz CHP’yi de bu konuda bilgilendirdik. AKP’li milletvekillerinin beraberindeki vali, kaymakam, karakol komutanlarının, ilçede kanaat önderleri ile muhtarlara Kemal Kılıçdaroğlu’na oy vermemeleri için baskı yapıyor. Akıl alır gibi değil. Bunun önüne geçilmesi gerekiyor” diyerek uyarılarını yinelerken “Ben buradaki halkın tercihini Kılıçdaroğlu’ndan yana kullanacağına inanıyorum ama baskıların ve hilelerin olduğu yerde başarılı olmanın mümkün olmadığını da belirtmek isterim. Demokratik seçimi sağlayabilirlerse kazanabilirler aksi halde mümkün değil” ifadelerini kullandı

HABER MERKEZİ

#Ahmet #Türk #Kılıçdaroğluna #verilmemesi #için #halka #baskı #uygulanıyor

Gabonlu Dina’nın ailesi İstanbul’da: Kızımın ölümünün peşini bırakmayacağım

Türkiye’ye okumak için gelen ve öldürülen Gabonlu Dina’nın ailesi, cenazeyi almak için Yenibosna’daki Adli Tıp Kurumu’na geldi. Anne Panga, ‘Kızımın ölümünün peşini bırakmayacağım’ dedi

Karabük’te Filyos Çayı’nda ölü bulunan Gabon uyruklu üniversite öğrencisi Jeannah Danys Dinabongho Ibouanga’nın ailesi, kızlarının cenazesini almak için Yenibosna’daki Adli Tıp Kurumu’na geldi.

Anne Jessica Sandra Makemba Panga, “Şu an cenazesi Gabon’a geri gidecek. Kızımın ölümünün peşini bırakmayacağım, adalet yerini bulacak. Cuma günü sabah saatinde Dina, Afrika’ya geri dönecek” dedi.

İstanbul Gabon Derneği Başkanı ise, “Hep beraber cenazemizi alacağız. Ondan sonra işlem yapacağız. İşlem yapıldıktan sonra Gabon’a geri götüreceğiz. Annesinin psikolojisi çok kötü. Annesi her gün ağlıyor, babası da ağlıyor. Babası dün gece uyuyamadı” diye konuştu.

Filyos Çayı’nın Yeşilköy mevkiinde 26 Mart’ta, sefer yapan tren makinistinin ihbarıyla bölgeye gelen ekipler, çayda Jeannah Danys Dinabongho Ibouanga’nın cansız bedenini bulmuştu.

Gabon uyruklu üniversite öğrencisinin Karabük’teki ölümü, yaklaşık 2 aydır ölümü aydınlatılamadı. Aile, ikinci kez otopsi yapılmasını istemişti. Ancak Gabon Büyükelçiliği, 6 bin dolarlık otopsi masrafını ödemedi.

Anne Panga, “Otopsi ücreti için başka bir yol bulduk. Bir avukat bize geldi, ücretsiz şekilde halledeceğini söyledi. Güçsüz bir şekilde hissediyorum. Kızım Türkiye’ye okumaya geldi ama öldü” dedi.

Dina’nın cesedi soğutma yetersizliği sebebiyle Karabük’ten İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderildi. Cenaze 1 ayı aşkın süredir İstanbul Adli Tıp Kurumu’nda bekletildi. Ailesi, bugün cenazeyi almak için Adli Tıp Kurumu’na geldi.

Cenazeyi almak için aileye İstanbul’da yaşayan İstanbul Gabon Derneği Başkanı da eşlik etti. Dina, uluslararası cenaze nakil aracı ile alınarak memleketine götürülecek.

Kaynak: DHA

#Gabonlu #Dinanın #ailesi #İstanbulda #Kızımın #ölümünün #peşini #bırakmayacağım

Sudan’da ateşkese rağmen çatışmalar sürüyor

Sudan ordusu ve paramiliter Hızlı Destek Kuvvetleri arasında pazartesi yapılan ateşkese rağmen çatışmalar başkent Hartum’da devam etti

15 Nisan’dan bu yana general Abdul Fettah El Burhan’a bağlı ordu ile eski ortağı general Muhammed Hamdan Daglo’nun paramiliter Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında iktidar savaşı yaşanıyor.

Ateşkes ilanı sonrası çatışmalar yaşandı

Normal zamanlarda gece saatlerinde azalan çatışmalar  pazartesi akşamı yerel saatle 21.45’te ateşkesin yürürlüğe girmesinden sonra başkentte çatışmalar yaşandı, hava saldırıları düzenlendi.

Sudan ordusu havayı kontrol etse de başkentin merkezinde çok az adamı var. HDK ise Hartum’da karaya hakim durumda.

Çatışmaların 37’nci gününde 5 milyon kişinin yaşadığı başkentte aşırı sıcaklar altında çatışmaların arasında kalırken, çoğu elektik, su ve iletişim olanaklarından yoksun durumda. Çatışmalardan dolayı bin dolayında kişi hayatını kaybederken, bir milyonu aşkın kişi iç göçe maruz kaldı ya da mülteci durumuna düştü.

Dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Sudan’da taraflar arasında daha önce de bir dizi ateşkes ilan edildi ancak her seferinde ihlal edildi.

DIŞ HABERLER

 

#Sudanda #ateşkese #rağmen #çatışmalar #sürüyor

MARSU halkı sussuzlukla cezalandırıyor

Artuklu’da DEDAŞ’ın altyapı çalışması sırasında kırdığı su borusunun MARSU tarafından onarılmamasına tepki gösteren yurttaşlar ‘susuzlukla cazalandırıldıklarını’ söylediler

Mêrdîn’in  Artuklu ilçesine bağlı Köprübaşı Mahallesi’nde geçtiğimiz hafta Dicle Elektrik Dağıtım A.Ş. (DEDAŞ) tarafından yapılan alt yapı çalışması sırasında su borusu patladı. Şikayetlere rağmen Mardin Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdaresi (MARSU) sorunu çözmedi. Mahallede depo suyunun da tükenmesi üzerine yurttaşlar susuz kaldı.

Mahalle sakinleri, MARSU’nun kendilerini “Bugün çözeceğiz” şeklinde oyaladığını belirterek, “Her gün söylüyorlar ama yapmıyorlar. Adeta bizleri cezalandırıyorlar” tepkisinde bulundu.

MARDÎN

#MARSU #halkı #sussuzlukla #cezalandırıyor

Hamiyet Yalçınkaya’nın cenazesi defnedildi

Besta’ta çıkan çatışmada yaşamını yitiren Hamiyet Yalçınkaya’nın cenazesi defnedildi

Şirnex’in Besta bölgesinde 11 Mart’ta operasyona çıkan askerler ile girdiği çatışmada yaşamını yitiren 6 YJA STAR üyesinden biri olan Hamiyet Yalçınkaya’nın (Leyla Amed) cenazesi, kent merkezinde bulunan kimsesizler mezarlığına defnedilmişti. DNA eşleşmesinin ardından Yalçınkaya’nın cenazesi ailesine teslim edildi.

Kazılan mezar yeri kapatıldı

Aile, Yalçınkaya’nın cenazesini kimsesizler mezarlığından alarak, defnetmek üzere dün akşam Amed’in Bismil ilçesine bağlı Seyrantepe Mahallesi’ndeki mezarlığa getirdi. Yalçınkaya’nın defnedilmesi için daha önce kazılan mezar, polisler tarafından kapatıldı. Polisler, Yalçınkaya’nın Bismil ilçe merkezine bağlı Tepecik Mahallesi’ne kayıtlı olduğu gerekçesiyle defnedilmesine izin vermedi.

GBT kontrolü

Bunun üzerine Yalçınkaya ailesi, çocuklarının cenazesini doğduğu köye götürdü. Yalçınkaya’nın defnedileceği Tepecik Mahallesi ve mezarlık askerler tarafından ablukaya alındı. Mezarlık girişinde askerler kimlik kontrolü yaparak, cenazeye katılanların girişine izin verdi.

Yalçınkaya’nın cenazesi dini vecibelerin ardından asker ablukası altında toprağa verildi.

Cenaze törenine Yalçınkaya’nın yakınlarının yanı sıra, Mezopotamya Beşiğinde Yakınlarını Kaybeden Ailelerle Yardımlaşma ve Dayanışma Birlik ve Kültür Derneği (MEBYA-DER), Tutuklu ve Hükümlü Ailelerle Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (TUHAY-DER), Yeşiller ve Sol ve Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti), Halkların Demokratik Partisi (HDP), Demokratik Bölgeler Partisi (BDP) üyeleri katıldı.

AMED

#Hamiyet #Yalçınkayanın #cenazesi #defnedildi

Engelli ağır hasta tutuklu Ayık’a ilaçları verilmiyor

Hülya Ayık, cezaevinde ilaçları verilmediği için tedavi göremeyen ve yüzde 76 engelli ağır hasta tutuklu olan oğlu Devrim Ayık’ın serbest bırakılmasını istedi 

İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) verilerine göre; cezaevlerinde 651’i ağır bin 517 hasta tutuklu bulunuyor. Hasta tutuklu 32 yaşındaki gazeteci Devrim Ayık, 2015 yılında İzmir’de Özgür Halk Dergisi’ni dağıttığı sırada 13 arkadaşıyla birlikte gözaltına alındı, çıkarıldığı Sulh Ceza Hakimliği’nce tutuklandı.

Antalya L Tipi Cezaevi’nde tutulduğu dönemde sağlık koşullarının ağırlaşması nedeniyle 2018’de tahliye edilen Ayık, Ocak 2021’de tekrar tutuklandı. Edirne F Tipi Cezaevi’ne konuldu.

Crohn hastalığı nedeniyle iki kez ameliyat geçiren ve bağırsaklarının bir bölümü kesilen Ayık, aynı zamanda 2006 yılında geçirdiği bir kaza nedeniyle sağ gözünü tamamen kaybetmiş ve sol gözünde de 30 derece miyop olup, yüzde 76 engeli durumuyla cezaevinde koşullarında hayatını idame etmeye çalışıyor.

Mezopotamya Ajansı’ndan Dilan Akyol’a konuşan anne Hülya Ayık, oğlunun cezaevi koşullarında kalamayacağını belirterek, söz konusu durumun işkence olduğunu söyledi.

‘Heyet raporu verilmedi’

2007 yılında ekonomik sebeplerden dolayı Amed’ten Antalya’ya göç ettiklerini anlatan Ayık, oğlunun 2015’te Özgür Halk Dergisi’nde çalıştığı için İzmir’de gözaltına alınıp tutuklandığını anımsattı. Cezaevlerinde tüm siyasi tutukluların kaldığı gibi oğlunun da birçok hak ihlaliyle karşı karşıya kaldığını söyleyen anne Ayık, Eskişehir Cezaevi yönetiminin keyfi uygulamaları nedeniyle oğlunun ağır hastalıklarına rağmen bir yıldır hastaneye gidemediğini söyledi. Oğlunun hastaneye götürüldüğü sırada “ağız içi arama” dayatmasıyla karşı karşıya kaldığını belirten Ayık, “Heyet raporları alması gerekiyor ve hastaneye götürüldüğünde ağız içi araması yapıldığı için Devrim bunu kabul etmiyor ve hücre cezaları veriliyor. Geçen hafta konuştuğumuzda son iğnesini vurduğunu, başka iğnesinin kalmamasına rağmen heyet raporu verilmediğini söyledi” diye aktardı.

 ‘Hastalığının tedavisi yok’

Cezaevlerinde tutukluların yaşamlarının son evresinde tahliye edildiklerini, cezaevlerinde ölüme terk edildiklerini dile getiren Ayık, “Bu devlet bize bir vedayı bile çok görüyor. Devrim’le konuştuğumuzda, her an ameliyata alınması durumu olduğunu söyledi. Hastalığının tedavisi yok ve bunun yanında ilerlemesini engelleyen ilaçları da vermiyorlar. Böyle bir hastanın cezaevinde kalmasının hiçbir gerekçesi olamaz. Bir gün ansızın Devrim’in haberinin de gelmesinden korkuyorum” dedi.

‘Mağdur ediliyoruz’

Tutukluların sistemli bir şekilde ailelerinden uzak cezaevlerine götürüldüklerini söyleyen Ayık, “Ailelerden kilometrelerce uzağa götürüyorlar, buda büyük bir mağduriyettir. Biz bir yıldan fazladır dilekçe yazmadığımız yer kalmadı ama hiçbir dönüş alamadık. En azından Antalya Cezaevi’ne getirilse, haftada bir yanına gideriz. Ekonomik, psikolojik, bütün boyutlarıyla mağdur ediliyoruz. Haksız ve hukuksuz biçimde cezaevinde bulunan hasta tutuklular için çağrıda bulunuyorum; ellerini vicdanlarına koysunlar ve onlar için bir şeyler yapsınlar artık. Devlet her zaman ‘ya bendensin yada yoksun’ anlayışıyla yaklaştı. Özellikle son dönemde basın çalışanları üzerinde bu kadar baskının olması, Özgür Basının toplumu aydınlatmasını istemedikleri için. Gerçeklerin su yüzüne çıkmasından korkuyorlar. Yapılan bu zulümden bir an önce vazgeçsinler” çağrısında bulundu.

ANTALYA

 

 

#Engelli #ağır #hasta #tutuklu #Ayıka #ilaçları #verilmiyor

Bayındır: Faşizmin kurumsallaşmasına izin vermeyeceğiz, 28 Mayıs çok önemli

DBP Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, Cumhur İttifakı’nın ‘ülkeyi karanlığa sürükleyeceğini’ belirterek, 28 Mayıs’ta oy kullanma ve sandıklarda görev alma çağrısı yaptı 

Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinin ikinci tura kalmasıyla seçmen 28 Mayıs Pazar günü bir kez daha sandığa gidecek. “Faşizmi geriletme” stratejisini ikinci turda sürdüren Yeşil Sol Parti Êlih Milletvekili seçilen Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, Mezopotamya Ajansı’na değerlendirmede bulundu.

Faşizmin kurumsallaşmasına izin vermeyeceğiz

Erdoğan’ın her seçimde dincilik ve milliyetçilik üzerinden seçim çalışmalarını yürüttüğünü ifade eden Bayındır, Türk siyasi tarihinde geleceği tehlikeye giren iktidarların, din istismarına başvurduğunu söyledi.

Irkçılık ve faşizmi artıran bu zihniyetin, dini de istismar ettiğine dikkat çeken Bayındır, “AKP bunu insanlık dışı bir uygulamayla, kutuplaştırmayla yapıyor. Buna karşın toplumsal özgürlük, barış, demokrasi, eşitlik talebi olanların, bir arada yaşanmanın yollarını sunan bir mücadele anlayışı var. Bu faşizmin kurumsallaşmasına izin vermeyeceğiz. 28 Mayıs seçimleri çok önemli. Kürt halkı 14 Mayıs seçimlerinde demokrasiden yana olan tutumunu ortaya koydu. Bu tutum 28 Mayıs’ta kendini güçlü bir şekilde gösterecek” ifadelerini kullandı.

AKP Kürtler için bir tehdit

 AKP’nin iktidarları döneminde yaşanan katliamları hatırlatan Bayındır, Erdoğan’ın Kürt halkının hafızasında yaratığı yıkım, diri bir şekilde durduğunu, ikinci turda Erdoğan faşizminin, Kürtlerin diline, tarihine, coğrafyasına, kültürüne ve varlığına karşı nasıl bir tehdit oluşturduğunu daha iyi anlatacaklarını söyledi. Bayındır, Kürt halkı kendisine yapılan baskı ve zulüm politikasına karşın 14 Mayıs günü cevap verdiğini, 28 Mayıs’ta Erdoğan rejimini göndererek net olan tavrını ortaya koyacağını söyledi.

‘Sandıklara sahip çıkmalı’

14 Mayıs seçimlerinde sandıklarda yaşanan usulsüzlükleri anımsatan Bayındır, “Bizler siyasi partiler, gönüllüler ve avukatlar, 14 Mayıs’ta yaşanan sıkıntıları aşan bir seçim sürecine hazırlanıyoruz. Herkesi seçim güvenliğine dair görev almaya çağırıyoruz. Sorumluluk almak isteyenler partimize başvurabilir. Hırsızlıkta tecrübeli bir iktidarla karşı karşıyayız. Boşluk bulduğu anda oyları çalabilecek yada kendisi bir boşluk yaratma uğraşında olabilecek bir iktidar var” uyarısında bulundu.

Ya beyaz ya da karanlık bir dönem

Cumhur İttifakı’nda yer alan partilerin ülkeyi karanlığa sürükleyeceğini belirten Bayındır, “Bu ittifakın birleşenlerini bir araya getirdiğimizde, ırkçı, milliyetçi, gerici, faşist ve kadın, doğa, toplum, Kürt düşmanı olduğunu görebiliyoruz. Bu seçimin sonuçları halkın geleceği açısından tarihi bir seçim. Halkların özgürlük, demokrasi ve birlikte yaşama talebi ile karanlık ve faşist bir sistem karşı karşıya. Ya beyaz ya da karanlık bir dönemin yaşanacağı seçim olacak. Korkmadan, çekinmeden, bu seçimin başarısına odaklanalım ve özgürlüğü getirelim” diye seslendi.

Haber: MA / Fethi Balaman 

 

 

#Bayındır #Faşizmin #kurumsallaşmasına #izin #vermeyeceğiz #Mayıs #çok #önemli

Tahliye olacağı gün tekrar tutuklanan 30 yıllık tutuklu Manap: DGM’lerin bile dayandığı kendi hukuku vardı

Tahliye edileceği gün tekrar tutuklanan 30 yıllık tutsak Şadiye Manap, yaşadıklarını anlattı: 30 yıl zarfında binlerce hatta on binlerce kez anti-demokratik durumlara şahitlik ettim. Ama bu süreçteki keyiflilik düzeyi karşısında şaşkınım

Riha’da (Urfa) 1 Aralık 1992’de gözaltına alınan ve Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde (DGM) yargılanan Şadiye Manap’a, “örgüt üyesi olduğu” iddiasıyla müebbet hapis cezası verildi.

Tutuklandığında henüz 24 yaşında olan Manap, sırasıyla Riha, Midyad (Midyat) ve son olarak da Gebze Kadın Kapalı Cezaevi’nde kaldı.

Cezaevinde kaldığı süreçte sayısız işkenceye uğrayan manap, 30 yıllık tutukluluğun ardından 1 Aralık 2022’de sabah saatlerinde tahliye işlemlerinin ardından henüz cezaevinden çıkmadan, daha önce hakkında yürütülen 2020 tarihli bir soruşturma gerekçesiyle Kocaeli Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alındı.

Açılan soruşturma kapsamında daha önce ifadesi alınan Manap, emniyette üç gün tutuldu.

Daha sonra Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, “Örgüt kurmak ve yönetmek” iddiasıyla Manap hakkında hazırladığı iddianame, Kocaeli 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.

10 Mayıs’ta Kocaeli 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmada savcı, Manap’ın “Örgüt üyeliği” ile cezalandırılmasını talep etti.

10 yıldır görmediği valiz, yazmadığı mektuplar, şiir ve şarkılar ile ördüğü çantalardan dahi “suç” üretilen Manap’ın tutukluluk haline devam kararı verildi. 1 Haziran’da ise karar duruşması görülecek.

Kocaeli 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’nda tutulan Manap, JINNEWS’ten Marta Sömek’in sorularını yanıtladı.

Manap ile yapılan şöyleşinin tamamı şöyle:

  • Öncelikle nerede doğdunuz ve kaç yaşındasınız? Ne zaman gözaltına alındığınız ve nerede tutuklandığınızı anlatabilir misiniz?

1968 Urfa Hilvan Barğaç (Xuşxuşik) köyü doğumluyum. Zemheri soğuğunun oldukça şiddetli olduğu bir gecede doğmuşum. Bizim oralarda bu yıla “Çok karlı yıl” derlerdi. Dolayısıyla yıl da, o yılın zemheri soğuğu da unutulmazdı. Devrimciler bu yıla “zamanın fazla mesai yaptığı yıl” derler. Dolayısıyla bu yılda doğduğum için kendimi şanslı görmüşümdür hep. Devrimci bir yıl! Tabii devletin verdiği kimliklerimizde çoğunlukla farklı tarihler yazılıdır. Benimkinde de 01.01.1966 yazar. Aslında bu durum komik ve ilginç bir rastlantıyı da ortaya çıkarıyor. 01.01 olan kimliklerimize göre ana rahmine düştüğümüz tarih, ortalama olarak Newroz’a denk düşüyor. Halk içinde “Allah söyletti” derler. Herhalde bu rastlantıyı da böyle tanımlayabiliriz.

Ruhumuzun derinlerinde bir yerin dile gelemediğini duyumsarız…

01 Aralık 1992 yılında Hilvan’da gözaltına alındım. Urfa’da gözaltında kaldım. Gözaltı süresi üç hafta kadar sürdü. Kendi kuşağıma, o yılların gözaltı sürelerine göre kısa kaldığım bile söylenebilir. Çünkü birçok insan bir ay, iki ay gözaltında kaldı. Hatta üç ay kalanlar vardı. Göreceli olarak kısa kaldığım gözaltı süresinde, göreceli de olsa işkence uygulamalarından muaf kaldığımı söyleyemem. Bu yılların hiçbir gözaltı süreci, hiçbir işkencesi gerçek anlamda anlatılabilir değildir. Sadece bir soruya yanıt verme kapsamıyla değil, anlaşıldığından emin olunamadığı için. Ne kadar ifade etmeye çalışırsak çalışalım, ruhumuzun derinlerinde bir yerin, içimizdeki onmaz sancının gerçekten anlaşılabilecek kadar dile gelemediğini duyumsarız. Tutuklanınca Urfa E Tipi Cezaevi’ne götürüldüm. Diyarbakır 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandım. İdam ve müebbet Ağır Cezayı kapsayan 125’inci maddeden ceza aldım. Bu yıllarda ülkemiz ne durumdaysa, bizler de o halleri yaşıyorduk. Mahkeme, hastane gidiş gelişlerimizin hiçbiri vukuatsız, darpsız, deyim yerindeyse “kansız” olmazdı. İnsan biraz da yaşadığı zamanın anlamları, ruh hali ve havasıyla şekilleniyor. Her canlı gibi insanın varlığına da yönelen tehlike ne kadar çıplaksa kendini savunma refleksi ve ihtiyacı da o düzeyde güçleniyor. O yıllardaki ruh halimiz kendimize, yaşama yaklaşımımız da biraz öyleydi.

Tutuklu olduğunuz süre boyunca sürgün edildiniz mi, bu süre zarfında neler yaşadınız?

1996-97’de Urfa Cezaevi’nde sayımız oldukça azaldı. Buna paralel olarak belki de asıl neden sürecin siyasal durumuydu. Çünkü Diyarbakır Cezaevi’nde on tutsak kanlı bir katliamda yaşamdan koparıldı, bizim çevremizdeki yaşam zemini daraltıldı. Baskılar yoğunlaştı. Nefes alamaz duruma geldik. Cezaevi tarihimizde ilk kez parayla sevk istedik. 1 Ekim 1997 yılında beş kişi topluca Midyat / Mardin Cezaevi’ne götürüldük. Bizden önce parayla sevke giden var mıydı, bilmiyorum. Biz on milyon liraya sevke gittik. Ama sevk için para vermek zorunda kalışımıza da çok şaşkındık. Midyat Cezaevi’nde uzun yıllar kaldım. Dışarıdan cezaevi duvarlarına bakan biri; kafes gibi, kutu gibi, labirent gibi hatta kapan gibi duran bu duvarlar arasında bunca anlamın, bunca acının, bunca anının nasıl biriktiğini anlamakta zorlanacaktır. Gerçekten de bir başka dünya. Anlamak için yaşama başka yerlerden ve anlamlardan bakmak gerekiyor.

Memleketimizi duyumsatan topraklardan çok uzaklara sürgün…

2012’nin Aralık ayında, Maya takvimine göre kıyamet gününde, on kişilik grup olarak Gebze Kadın Kapalı Cezaevi’ne sürgün olduk. Ama kıyamet kopmadı! Ya da bizim kıyametimiz oydu. Annem, “Evladım, her insan kendi acılarıyla kendi kıyametini yaşar” derdi. Tutsaklar için de sürgün olmak, çoğu zaman kıyameti andırır. Ayrılığın en zor olduğu yerlerden biridir tutsaklık. Çünkü her şey sizin dışınızda gelişir. Bu nedenle tahliyeye bile tahliye olan da, tahliyeciyi uğurlayan da acı acı ağlayabilirsiniz. Zira bilemezsiniz bir daha görüşebilecek misiniz, bir daha görmek mümkün olabilecek mi? Bilemezsiniz ve bunu belirlemek sizin elinizde değildir. Arkamızda yoldaşlarımızı gözyaşı içinde bırakarak, gözyaşlarımızla ayrıldık Midyat Cezaevi’nden. Büyüdüğümüz topraklardan, bize memleketimizi duyumsatan topraklardan çok uzaklara, hiç tanıyıp bilmediğimiz yerlere yollanmak, sürgünü daha da acı ve zorlu kılıyor. “Ne fark eder hepsi zindan, zaten dışarıyı görmüyorsun, dört duvar arasındasın” dememek gerekir. Yakın bir mahalleden veya köyden size doğru savrulan yufka ekmek kokusunu, kaynayan pekmezin kokusunu almak, çocukların kendi anadillerinde kavga ettiğini duymak; ellerimizde kelepçe de olsa, hastane, mahkeme koridorunda bir annenin gözlerindeki tanıdık şevkate muhatap olmak, size toprak kokusu kadar ülkeyi duyumsatır. Çatılardan uçan taklacı güvercinlerin sesi başka, martıların sesi başkadır. Güzellik bile başkadır. Ve tabii geride bıraktıklarınıza, yoldaşlara özlemimiz her şeye baskın gelir. Sürgün oluşumuzun ardından mektup yazan bir arkadaş: “Keşke Maya takviminin kehaneti gerçekleşip kıyamet kopsaydı da siz sürgün olmasaydınız” demişti. Özlem kıyamet kadar büyükse, sevgi de o kadardır diye düşünüyorum.

  • 30 yıllık tutsaklığınız ardından tam tahliye edileceğiniz gün gözaltına alındınız. Bu süreçte yaşadıklarınızı anlatabilir misiniz?

Gebze Cezaevi’nde on yıl kaldım. Soğuk bir Aralık şafağında gelmiştim Gebze Cezaevi’ne. Tahminen soğuk ama yarattığı umutlu anlamlarla sıcacık bir Aralık gününde hem Gebze Cezaevi’ni, hem de 30 yıllık tutsaklığı geride bırakarak çıkacaktım. Olmadı. Şimdilik! Hiçbir anlam sadece bulunduğumuz anla sınırlı değildir. Hiçbir olgu, uzun etkileşimler içindeki oluşumu gözetilmeden anlaşılamaz. “Tahliye olmak”, bir yeri boşaltmak veya cezaevinden salıverilmek anlamında kullanılır. Fakat 30 yıldan sonra tahliyenin nasıl bir şey olduğunu anlamak için o 30 yılın nasıl geçtiğini değil, nasıl yaşandığını bilmek gerekir. Dışarıdan bakan biri için 30 yıllık tutsaklık nasıl anlaşılıyor bilemiyorum? Bu 30 yılı tutsak olarak yaşayan biri olarak, dışarıdan bakan birinin ne düşünüp hissedebileceğini tahmin etmekte zorlanıyorum. Empati yapmakta zorlanıyorum. Empati yapmakta zorlanılacağını duyumsuyorum. 30 yıl zindanda kalan birine dair empati yapmak nasıl bir şeydir? Empati yapma yerine kaçılacağını, kaçılıyor olunabildiğini düşünüyorum. Zira empati kendini onun yerine koyabilmektir. Kendimi, 30 yılını duvarlar arasında geçiren birinin yerine koymak nasıl bir şeydir?

İnsan ömrünü aşan bir hakikat algısına sahip olmak gerekir

İnsan ömrü 60,70, bilemedik 80, 90 yıldır. İnsan doğuştan değil, ömrünün belli bir döneminden sonra cezaevine girdiğine göre; bu 30 yılı tamamlamak aynı zamanda bir ömrü de tamamlamak veya tamamlamaya yaklaşmak anlamına gelir. Demek ki 30 yıllık tutsaklığı omuzlayabilmek için insan ömrünü aşan bir hakikat algısına ve anlam gücüne sahip olmak gerekir. Ve demek ki 30 yıllık tutsaklıkla empati yapabilmek imkansıza yakın bir şeydir. Yine de anlamaya çalışmak insanı daha insani ve vicdani kılabilir. 30 yıl önce cezaevine girdiğimizde, cezaevinde 30 yıl kalabileceğimizi düşünmek çok zordu. Annemin deyimiyle, deve yetiştirenler olarak kapımızı yüksek yapmalıydık. Yani zorlu bir yaşam mücadelesine giriştiğimizin az çok farkındaydık. Ancak 30 yıl cezaevinde kalmak başka bir şeydi. Yaşamınız, bedel vermek daha kolay, tasavvur edilir bir şeydi. Ölebilirdik, idam edilebilirdik, özgürlüğe yeltenirken vurulabilirdik. Ancak 30 yıl zindanda kalmak; söylemde realistçe, tasavvurda ihtimalden uzaktı. Tahminen bizi dört duvar arasına alıp bu cezayı verenler de, bu 30 yılı tamamlayıp tahliye kapısına gelip dayanabileceğimize inanmadılar. Birçok arkadaş gibi ben de yılları hiç saymadım. “Zamanım az kaldı” demedim. Zira bir süreyi, bir zamanı sonuca vardırmak için beklediğimi hiç düşünmedim. Anlamın an’da oluşla ilgili olduğuna, hakikatin, mekanın ötesinde her oluştaki, en çok da insandaki sevgi ve özgürlük gücünde olduğuna inanarak yaşamayı belledim. Bu anlam gücüyle yaşamayı istedim. Benim ve benim gibilerinin tahliye zamanının az kalmasıyla hem kendi cephemizden, hem de bizi 30 yıldır zindanda tutan akıl açısından birçok şeyin değiştiğini düşünüyorum. Son yıllardaki çalkantının, diğer süreç politikalarının yanında bununla da alakası var diye düşünüyorum.

Zindan ve tahliye duygusu…

Son iki üç yılda, özellikle de son yıl, tahliye olgusu tüm yaşamıma, tüm yaşamımıza sirayet etmeye başladı. Yaşamımıza diyorum çünkü bir kuşak olarak tutsağız. 90’ların başında yoğunca yaşanan tutuklamalar ve verilen ağır cezalar, tahliye kapısında da bir tutsak kuşak topluluğu olarak gelip dayanmamıza yol açtı. Bu son yılın duygularını “benim duygularım” olarak ifade etmek gerçekten çok zor. Ortada ne kadar bireysel durum kalmış, emin değilim. Bunca uzun zamandan sonra tutsaklığın toplumsal bir anlama büründüğünü, tahliye konusundaki duygularda yoğunca ortak anlam ve renkler olduğunu görüyor insan. Herhalde 30 yıl zindanda kalan hangi arkadaşa sorulsa benzer şeyler dile gelecektir. Tahliye zamanı yaklaşınca her açıdan rutinimiz bozuldu. Güncel yaşamdan, alışkanlıklardan bahsetmiyorum. Düşünce biçiminden, duygulardan, koşullanmışlıklardan bahsediyorum. İnsan kendi hakikatiyle özgün bir varlıktır. Hiçbir canlı insan gibi kendi koşullama, irade olarak kendi var oluş diyalektiğine yön verme kabiliyetinde değildir. Zindan sadece insanlık dışı değil, doğa dışı bir gerçekliktir. Çok boyutlu yapısı, sistemi ve uygulamalarıyla zindan sadece insandaki toplumsal var oluşu sakatlamaz, öldürmez, insanın doğa ile evrenle her türlü akışını keserek duruma uğratır. Bir anlamda insanı sadece siyasal, sosyolojik olarak değil ruhsal, biyolojik, kimyasal olarak da yapı bozumuna uğratmayı hedefler. Dostoyevski’nin hapishaneyi “ölü bir ev” olarak tanımlamasının nedeni bu olsa gerek. Ahmet Arif bu nedenle görüşmecinin gönderdiği yeşil soğanı şiirine konu eder.

Bir ömrü aşan hakikat anlamları olmalı ki 30 yıl yaşayabilsin…

Böyle bir zindan gerçekliğinde insanın, 30 yıl yaşamaya devam etmesi için ne yapması, var oluşunu nereye dayandırması gerekir? Zaman veya bir ömrü aşan hakikat anlamları olmalı ki insan dört duvar arasında 30 yıl yaşayabilsin. Ve en az bunun kadar önemlisi, insanın büyük özlemlerine, acılarına, ihtiyaçlarına hükmedebilmesi gerekiyormuş. Ben bunu tahliye gündemiyle yüz yüze kalınca fark ettim. Birçok arkadaş için de aynı şeyin geçerli olduğuna inanıyorum. Çok da planlamadan, seni büyük özleme, acıya boğacak, delirmeye götürecek duygulardan uzak tutuyorsun kendini. Çıldırmamak, zayıf düşmemek, sabredebilmek için. Yağmur sonrası toprak kokusunu içine çekmek nasıl bir şeydir? Bir dağ başında uçurum sesini dinlemek, kızgın güneş altında toprağı ekip biçmek, bir su kıyısında oturup doğayı dinlemek, uçsuz bir ormanda yıldızlarla örtünmek, dakikalar ve saatlerle sınırlanmayan dost sohbetine bırakmak kendini, nasıl bir şeydir?

30 yılı birlikte, bu mekanlarda yaşamıştık…

Birçok şeyi kendimde dondurduğumu, birçok şeye ilişmemeye çalıştığımı fark ettim. Yakınlaşan tahliye olgusu tüm bunlarda bir alt üst oluşa, hareketlenmeye ve akışa yol açtı. Ben artık 30 yıl önceki ben de değildim. Tahliye de artık 30 yıl önceki tahliye değildi. Şüphesiz ailem, akrabalarım, arkadaşlarım, dostlarım heyecanla çıkışımı bekliyorlardı. Benim için de aynı şey geçerliydi. Düşüncesi, hayali bile heyecan vericiydi. Ama diğer yandan biliyordum ki en az bu heyecan kadar acı ve hüzün bekliyor beni. Başta annem ve babam olmak üzere bir daha görme imkanımın olmayacağı o kadar çok insan vardı ki!… Hangi yana baksam mezarlıklar, hatta mezarsız ölüler görecektim. Yüreğimi ağırlaştıran tek şey bu da değildi. Bir de arkamda bırakacaklarım vardı. İnsan annesi, babasıyla, evlendiği kişiyle bile 30 yılın 24 saatini birlikte yaşamaz. Ama biz 30 yılı birlikte, bu mekanlarda yaşamıştık. Bazılarıyla 30 yıl hep aynı alanda kaldık. Bazılarıyla defalarca ayrılıp buluştuk. Ama hiç aynı cezaevinde kalmadıklarımızla bile aynı mekanları, zorlukları paylaşıyor olduğumuzun bilinciyle birliktelik duygusunu yaşadık.

30 yılda sayamadığım kadar çok tutsak yaşamını yitirdi

Son yıllarda zindanların durumu neredeyse her gün biraz daha ağırlaştı. Ağırlaştırılmış ceza alanların sayısı çok çok arttı. Yüzlerce, hatta binlerce yıl ceza alan çok arkadaş var. Yeni açılan S Tipi cezaevleri, tek kişilik hücreler karşısında, 2000’lerde ölüm orucu gerekçesi olan F Tipleri “çok insani, demokratik” kalıyor. Bu 30 yılda sayamadığım kadar çok tutsağın yaşamını yitirdiğini biliyorum. Bazılarını yakından tanıyordum, bazılarına bizzat şahit oldum. Son yıllarda çok sayıda arkadaşın infazı yakıldı veya ek cezalar verildi. Ben böyle bir ortamda tahliye olacaktım. 30 yıl önce benimle aynı dönemde zindana girenlerin bazıları tabutla çıkmışlardı. Hiçbir zaman ailelerine, sevdiklerine dönmeyeceklerdi. Bazılarının ne zaman çıkacağı belli değildi. Tüm bunların sorumlusu ben değildim ama tahliyemin heyecanını düşünürken tüm bunların ağırlığını, gölgesini yüreğimde duyumsuyordum. Dışarı çıkan her arkadaşına az çok bunları duyumsadığını tahmin edebiliyorum.

30 yıldan sonra dışarı çıkmamızı bile tehlikeli görebildiler!

30 yıldan sonra tahliye olacak tutsakların cephesinden bunları değerlendirirken, zindanı egemenliklerinin temel bir sahası olarak görenlerin cephesinden de önemli gelişmelerin olduğu açıktır. Bizim için 30 yıl cezaevinde kalmak, 30 yıldan sonra dışarıya çıkmayı tasavvur etmek bunca çetrefilli, çok boyutlu bir konuyken, 30 yıl cezaevinde kaldıktan sonra hala yaşamaya devam edip tahliye olabileceğimizi öngörmeyenler, 30 yıldan sonra bile dışarı çıkmamızı bizim için fazla lüks, kendileri için tehlikeli görebildiler. Ve telaşla bu tahliyeleri engellemenin arayışına girdiler. Son yıllarda yoğunca devreye sokulan hücre cezalarının, infaz yakmaların, ek dava ve dosyaların, gözlem kurulu uygulamasının bir de bununla ilgili olduğuna inanıyorum. Takip ettiğim ve gözlemleyebildiğim kadarıyla her bireyin durumu tek tek ele alındı, incelendi. 30 yılını dolduran her bireyin, her arkadaşın tahliyesinin engellenmesi için azami çaba sergilendi. Bazılarına mevcut anti-demokratik yasa ve genelgeler zemin ve gerekçe yapılırken, bazılarında ise benim örneğimde olduğu gibi tümüyle hukuksuz, keyfi, hatta planlanarak tahliyeler engellendi.

  • 30 yıllık tutsaklığınız ile birlikte yeniden tutuklanmanızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Tutuklanma gerekçeniz ne oldu? Özellikle son yıllarda birçok tutsağın infazı yakılıyor ve 30 yıllık tutsakların tahliyeleri engelleniyor. Bununla ne amaçlanıyor sizce?

30 yıldır cezaevindeyim ve bu 30 yıl zarfında binlerce hatta on binlerce kez anti-demokratik, hukuksuz durumlara, uygulamalara şahitlik ettim. Ama bu süreçteki keyiflilik düzeyi, kendi anti-demokratik hukukunu bile takmayan durumlar karşısında şaşkınlık yaşadım. 1990’larda işkence altında alınmıştı ifadelerimiz. Darbe mahkemeleri olan DGM’de yargılandık, en ağır cezalar verildi. DGM’ler anti-demokratik görülüp kaldırıldığında da cezalarımıza dokunulmadı. Yeniden yargılanma hakkı bile tanınmadı. DGM’lerin verdiği cezaların son günü ve anına kadar yattık. Ancak bunca anti-demokratik ve özgürlüksüz olmasına rağmen tüm o süreçlerdeki yargılanmaların dayandığı kendi hukuku vardı. İnsanlık dışında anti-demokratikti, darbe tarafından yapılmıştı. Ama yine de kendini bir hukuka dayandırıyordu. Bu süreçteki uygulamalar ve tahliyeleri engellemeler şaşırtıcı ve sonsuz düzeyde keyfi ve hukuksuzdur. Sadece bana değil, her bireye özel yaklaşım ve uygulama olduğu inancındayım. Bu düzeyde kriminalize eden bir yaklaşım söz konusudur. DGM’lerin verdiği cezalar az görülmekte. DGM’lerin sınırlandırıcı uygulamaları, yaşam hak ve imkanlarını ortadan kaldırması yetersiz bulunmaktadır. Bu nedenle DGM’lerin tanıdığı, karar altına aldığı “30 yıl sonra tahliye hakkı” ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.

Onursuzlaştırmayı hedefleyen uygulama: Gözlem kurulu!

Kamuoyunun “Gözlem kurulu” uygulamasını yeterince anlamadığı inancındayım. Zira böylesine hukuksuz, insanı onursuzlaştırmayı, kimliksizleştirmeyi hedefleyen bir uygulamanın hiçbir hukukta yerinin olmadığı inancındayım. Mesleği, işi yargı olmayan bir grubun 30 yıl önce DGM’nin verdiği cezayı eksik bularak tahliyeyi engelleme hakkına sahip olması hiçbir hukukta yerinin olmaması gereken bir durumdur. Şu an bulunduğum cezaevi de içinde olmak üzere birçok cezaevinde bu nedenle tahliye edilmeyen tutsaklar var. Kendi durumum da en az bunun kadar hukuksuzluk içermektedir. 2020 yılında yüzlerce kişiye açılmış, hiç kimse hakkında tutuklama kararının olmadığı bir soruşturma söz konusuydu. 2021 6 Temmuz’unda savcılık tarafından ifadem alındı. Daha sonra yazı örneği istendiğinde avukatımın hazır el yazısını talep ettim. Tahliye olduğum güne kadar hiçbir şekilde istenmemesine rağmen yazı örneği alınması konusu gözaltı nedeni olarak yedekte tutulmuş. Dosya savcısı değiştirilerek savcılığa verdiğim ifade yok sayılmış ve tahliye olmadan bir hafta önce cezaevi gözlem kuruluna çıkarıldım. Savcı, tahliyemin önünde bir engel olmadığını belirtti.

Ailemin hala umutla çıkışımı beklediğini gördüm…

Kurul “iyi hal” belgesiyle tahliyeme karar verdi. Tahliye olduğum gün üç aramadan geçerek cezaevi bahçesine çıktım. Ailem dışarıda cezaevi kapısında bekliyordu. Cezaevi ile ilişiğim sona erdiği, çıkmak için cezaevi kapısına yöneldiğim an sivil polisler etrafımı sararak gözaltı kararı olduğunu belirttiler. 30 yıl sonra ellerim arkadan kelepçeli olarak polis arabasında cezaevi kapısından çıktım. Araba camları siyah olduğundan dışarıdan görülmüyordu ama ben dışarıyı görebiliyordum. Cezaevi kapısından çıktığımızda ailemin hala umutla cezaevi kapısına baktığını, çıkışımı beklediğini gördüm. Bu uygulamanın bir de bana ve aileye bunları yaşatma amaçlı olduğunu sezmek, bu ülke adına acı vericiydi. Zira ben cezaevindeydim, binlerce kez yazı örneği alınabilir, yüzlerce kez isteniyorsa hakkımda tutuklama kararı çıkarılabilirdi. Emniyette kaldığım beş gün içerisinde suç delilleri türetilmeye çalışıldı. Cezaevinden beraberimde çıkardığım eşyalarım yanımda aranmadığı, sonradan eşyalarımın arasında örgütsel doküman olduğu iddia edildi. Ben 30 yıldır tutsak biriydim ama emniyetten çıkarıldığımda ve adliye girişinde defalarca prova yapılarak kıskıvrak yakalanmışım gibi bir gösteri sergilendi ve kayıt altında alındı. Hakkımdaki iddianame alelacele tamamlandı.

Arkadaşlarımın ‘oxirbe’ yazdığı mektuplar bile suç unsuru!

Mahkeme tarihimin seçimden dört gün önce 10 Mayıs olarak belirlenmesinin rastlantı olmadığı inancındayım. Defterlerimdeki her şiir, her şarkı sözü, her öykü, hatta arkadaşlarımın “oxirbe” diyerek vedalaşmak için yazdığı mektuplar bile suç unsuru olarak gösterilmeye çalışılmış. Bu durumun hukukla uzaktan yakından alakası yok. Ortada eylem veya eylemek yok. Propaganda, düşünce suçu bile yok. Çünkü edebi, sanatsal, teorik yazılarım bir yere gönderilmiş, paylaşılmış, yayınlanmış bile değil. Ve hepsi cezaevi aramasından, denetiminden geçmiş. Ve ben bunlarla cezalandırılmak isteniyorum. Bunun varlığımın her halini reddetmek anlamına geldiğinin farkında olmak, demokrasi ve insan hakları açısından daha çok dehşet vericidir. Ve bunun birey olarak şahsımla alakası yoktur.

  • Mevcut sağlık ve psikolojik durumunuz nasıl? Cezaevinde sürdürdüğünüz yaşamdan kısaca bahsedebilir misiniz bize?

2000’ler ve F Tipi uygulamasıyla beraber hasta tutsakların tahliye edilmesi-edilmemesi gündeme girdi. 2012-23’ten itibaren bizim de sürekli bir gündemimiz oldu. Bu yıllar içinde binlerce insan yaşamını yitirdi ve binlerce tutsak hastalandı. Belki konuya başka yerden bakmak ve başka boyutları gündemleştirmek gerekiyor. Sanki aynı hastalar sabit olarak varmış da onların tahliye edilmesi talep ediliyormuş, bekleniyormuş gibi bir yaklaşım oldukça yetersiz, dar, yetmez, ezber bir yaklaşım olur. Görüldüğü üzere cezaevi koşulları insanı zihnen, ruhen, bedenen, sosyolojik olarak çürümesi, birey olmaktan çıkması temelinde her gün daha da kötüleştirilmektedir. Bu durum sadece siyasi tutsaklara uygulanmıyor. Siyasi tutsaklara daha sistemli, amaçlı, tahripkar uygulanmakla beraber aynı şeyler adli tutuklulara da uygulanıyor. Hatta kendini koruyacak, düşünce gücüne, bilince, maneviyata sahip olmayan adlilerden intihar eden, deliren, saldırganlaşan, güdülerden ibaret hale dönüşen, dönüştürülen örnekleri her gün çevremizde bulunduğumuz zindanlarda görmekteyiz. Bu konunun, devletin insan politikasıyla, insanın temel demokratik haklarına duyarlı ve saygılı hale gelmesiyle bağı vardır. Mevcut haliyle devlet, bireylerin yasadışı eylemlerini hatta düşüncelerini değil, insanların kendilerini mahkum ederek cezalandırmakta, reddetmektedir. Dolayısıyla felç, yatalak, nefes almaktan öte aktivitesi olmayan insanları bile son nefesine kadar zindanda tutmakta behis görmemektedir. Hasta tutsakların tahliyesi isteniyorsa tüm bunlar görülmek durumundadır.

  • Cezaevinde binlerce ağır ve hasta tutsak var. Birçok hak ihlalinin yaşandığı cezaevlerinde tutsaklar mücadeleden de vazgeçmiyor. Siz de bu mücadelede yer alan bir kadın tutsak olarak hem yaşadığınız bu hukuksuzluk karşısında hem de topluma neler söylersiniz? Bir mesajınız var mı?

Topluma mesajımız ne olabilir ki? Hepimiz bu toplumsal gerçekliğin bir parçasıyız. Ülkemiz demokrasisizliğin, özgürlüksüzlüğün, yoksulluğun, yalnızlığın sancılarını taşıyorsa hepimiz bunda pay sahibiyiz. Toplumsal gerçeklikte ve hakikatte hiçbir şey birbirinden kopuk değildir. Hak gasplarının, baskıların yoğunca yaşandığı bir yerde birileri özgür olamaz, demokratik olamaz. Zindanların böyle olduğu bir ülkede toplum da öyledir! Krallara, diktatörlere çok kızan bir halk dönüp kendine bakmak durumundadır. Çünkü boyun eğenler olmazsa ezenler yaşayamaz. Tebaa olmazsa krallar yaşayamaz. Suskunlar olmazsa diktatörlerin ömrü uzamaz. Hiç kimse gelip bizim yerimize demokrasiyi ve özgürlüğü savunmayacak, yeni, güzel bir yaşamı inşa etmeyecektir. Toplumun kendi ortak, demokratik yaşamını sahiplendiği, onurlu barışını, birliğini inşa ettiği bir ülkede inanıyorum ki her şehir bir zindan ismiyle anılmayacaktır. Suç da suçlu da, zindan da zindancı da azalacaktır. Böyle bir ülkenin mümkün olduğuna, halklarımızın bunu yaratabileceğine inanıyorum. Tam da buna adım atmak için bir fırsat doğmuşken: Haydi vira Bismillah! diyorum.”

HABER MERKEZİ

#Tahliye #olacağı #gün #tekrar #tutuklanan #yıllık #tutuklu #Manap #DGMlerin #bile #dayandığı #kendi #hukuku #vardı

Kadıköy’deki işkencenin detayları: Tanrı Türk polisini korusun diye bağırttılar

Kadıköy sahilinde işkenceyle gözaltına alınan ve adli kontrol şartıyla serbest bırakılan Kürt işçiler yaşadıklarını anlattı; Darp edildik, mehter marşı dinlettiler, Tanrı Türk polisini korusun diye bağırttılar

Kadıköy Moda Sahili’nde eğlenirken polis tarafından işkenceyle gözaltına alınan Kürt işçiler, çıkarıldıkları Anadolu Adliyesi 2. Sulh Ceza Hakimliği tarafından “polise görevini yaptırmamak için direnme” iddiasıyla adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Gençler o gün yaşadıklarını ANF’den Zeynep Kuray’a anlattı. Gençlerin anlatımına göre ortada halay çekme bile yok. Polisin keyfi GBT’si ve saldırısı var.

Müzik bile dinlemiyorduk

Twitter’da halay çektikleri için gözaltına alındıkları iddia edilen olaya ilişkin işçiler, polisler geldiğinde halay çekmediklerini, müziğin de sesinin kısık olduğunu vurguladılar.

İnşaat işçisi Kadir Gülşen, polisler geldiğinde ne halay ne de müzik dinlendiğine işaret etti. Kadıköy sahilinde otururken başka bir kavgadan dolayı olay yerine iki polis otosunun geldiğini anlatan Gülşen, “Biz oturuyorduk, polisler yanımıza gelip kimlik kontrolü yaptılar. Polislerden biri müzik dinlemek için getirdiğimiz ses topunu işaret ederek, ‘Bu ses topu kimin?’ diye sorduktan sonra ses topumuza el koyup aracın içine koydu. Buna tepki gösterdiğimizde, halamın oğluna, ‘İstersem seni de alırım’ diyerek araca götürdü. Tepkiler yükselince üzerimize biber gazı sıktılar. Polisin kardeşime yönelip, yüzüne biber gazı sıkıp darp ettiğini görünce araya girdim. Benim yüzüme de biber gazı sıkınca can havliyle kendimi savundum. Birden belindeki silahı çıkarıp havaya ateş açmaya başladı” dedi.

‘Ev hapsi aldım, evim yok Diyarbakır’a döneceğim’

Aynı gün kendisinin Kadıköy karakoluna gittiğini belirten Gülşen, çıkarıldığı mahkeme tarafından ev hapsi şartıyla serbest bırakılmasına tepki gösterdi. İstanbul’a çalışmaya geldiğini anlatan Gülşen, “Biz ekmek davasına İstanbul’a geldik. Finans Merkezi inşaatında çalışıyoruz. Sırf Kadıköy’de sahilde müzik topuyla oturduğumuz için polisin saldırısına uğradık. Şimdi ev hapsi aldım, burada evim yok, şantiyede kalıyorum, mecburen Diyarbakır’a döneceğim ve çalışamayacağım. Burada sadece beni değil, tüm ailemi mağdur ettiler” diye konuştu.

Kimlik kontrolü ile taciz edildiler

İşkenceyle gözaltına alınan inşaat işçilerinden Seyithan Gülşen, başka bir olay için sahile gelen polislerin yanlarında getirdikleri ses topuna el koyduklarını vurguladı. Kadir Gülşen’in kuzeni olan Seyithan, “Polisler geldiğinde müziği kesmiştik. Gelip kimlik kontrolü yapıp ses topunun kime ait olduğunu sordular ve el koydular. Tepki göstermemiz üzerine ise darp edilerek gözaltına alındık” dedi.

Gözalıntda işkence gören gençler

Darp raporu almayalım diye tehdit edildik

Gülşen, polisler tarafından hem araç içinde darp edildiklerine hem de hastaneye muayeneye gittiklerinde darp raporu almamaları için tehdit edildiklerine dikkat çekti. Sürekli cinsiyetçi küfürlere maruz bırakıldıklarını anlatan Gülşen, şunları kaydetti: “Hatta bir polis vardı, ‘Ben de Diyarbakırlıyım ama Allah’ı tanımıyorum’ dedi ve bizi darp etti. Hastaneye geldiğimizde ise darp edildiğimizi söylediğimiz takdirde ‘size daha farklı muamele yapacağız’ denilerek tehdit edildik. O yüzden muayene edildiğimizde darp edildiğimizi söyleyemedik.”

‘Geberin teröristler dediler, polis işkence uygularken parmağını kırdı’

Kadıköy karakolunda işkencenin boyutlanarak devam ettiğini belirten Gülşen, “Karakola geldiğimizde bize Kadıköy sahilinde biber gazı sıkıp, silahını ateşleyen polis tarafından ters kelepçeli bir şekilde öyle bir darp edildik ki; yumruk sallarken hem parmağını kırdı hem bizi suçladı. Sanki biz parmağını kırmışız gibi hakkımızda suç duyurusunda bulundu. Daha sonra yüzüstü yatırdılar, araçtan açtıkları mehter marşını dinlettiler ve zorla, ‘Tanrı Türk polisini korusun’ diye bağırttılar. Yüzüstü yatmış durumdayken bir komiser gelip ayakkabılarıyla belimde ve kolumda bulunan zafer işareti dövmesi üzerine defalarca bastı. Karın boşluğuma tekme vurdu, nefes alamadım. Hastaneye tekrar götürürlerken ‘Geberin teröristler’ diyerek cinsiyetçi küfürler ettiler.”

Kurye video çektiği için gözaltına alındı

İşkenceyle gözaltına alınan işçilerden İdris Akpınar ise evine giderken sadece olayın tanığı olarak telefonuyla çekim yaptığı için polis saldırısına uğradığını belirtti.

Motokurye olan Akpınar, yaşananları şöyle anlattı: “Kadıköy sahilinden evime giderken polislerin bir grup gencin müzik ses topunu aldıklarını gördüm. Kimlik kontrolü yaparken ses toplarına el koydular. Gençler buna tepki gösterince ikisini alıp darp etmeye başladılar. Ben de koşarak polislere, ‘Ne yapıyorsunuz? Vurmayın’ dedim. Ortam birden kalabalıklaştı ve gerildi. Ben de video çekmeye başladım. O esnada bir yunus polisi, ‘Video mu çekiyorsun? Gel buraya’ dedi. Telefonumu vermemek için uzaklaştım. Yine aynı polis, ‘Niye bizi çekiyorsun?’ diye sorduğunda ben de suç işlediklerini, insanları darp ettikleri cevabını verdim. Bunun üzerine, ‘Suç mu işliyoruz? Darp mı ediyoruz? O zaman sen de gel bakalım’ diyerek beni de darp ederek gözaltına aldılar.”

Suç duyurusunda bulunuldu

Araç içinde sürekli darp edildiklerini belirten Akpınar, hastaneye geldiklerinde ise darp raporu almamaları yönünde polisler tarafından tehdit edildiklerine dikkat çekti. “Polisler, ‘Eğer sizi dövdüğümüzü söylerseniz bir de bunun dönüşü var’ diye tehdit ettiler” diyen Akpınar, o nedenle hastanede darp edildiklerini söylemediklerine işaret etti. Kadıköy karakolunda ise ters kelepçeli bir şekilde yüzüstü yatırarak mehter marşı dinlettiklerini anlatan Akpınar, polisler hakkında suç duyurusunda bulunduklarını söyledi.

İSTANBUL

#Kadıköydeki #işkencenin #detayları #Tanrı #Türk #polisini #korusun #diye #bağırttılar