Ana Sayfa Blog Sayfa 45

Maraş: Devletin Planladığı Bir Alevi Katliamı Değil, Çatışma!

Britanya Alevi Federasyonu (BAF), 1978 Maraş Katliamı’nın bir çatışma ya da provokasyon değil, devlet eliyle planlanmış bir Alevi katliamı olduğunu vurguladı. Açıklamada, saldırıların doğrudan Alevi toplumunu hedef aldığı ve bu olayların önceden planlandığı belirtildi. Alevi evlerinin işaretlendiği, mahallelerin kuşatıldığı ve kadınlar, çocuklar ile yaşlıların katledildiği ifade edildi. Faşist grupların saldırıları organize ettiği, güvenlik güçlerinin ise ya seyirci kaldığı ya da katliamın bir parçası olduğu vurgulandı.

Açıklamada, Maraş’ta yaşananların tekil bir olay olmadığı, sürekli ve sistemli bir eylemler zinciri olarak kabul edilmesi gerektiği dile getirildi. Katliamın amacının yalnızca can almak değil, Alevi kimliğini sindirmek, toplumsal muhalefeti bastırmak ve Alevi toplumunu yurdundan koparmak olduğu belirtildi. Ayrıca, Maraş’taki ekonomik çıkarlar ve ticari dengelerin yeniden kurulmasının da bu saldırıların arka planında yattığı ifade edildi.

BAF, yaşanan zorunlu göçün sadece bir güvenlik sonucu olmadığını, aynı zamanda örgütlü bir ekonomik tasfiye ve gasp politikası olduğunu belirtti. Alevilerin yıllar süren emekleriyle oluşturdukları ekonomik varlıklarından koparıldığı, boşaltılan mahallelerin ve terk edilen iş alanlarının katliam sonrası el değiştirdiği kaydedildi.

Maraş Katliamı’nın, Alevi toplumunun kolektif hafızasında kapanmayan bir yara olduğu vurgulandı. Devletin bu katliamı inkâr ettiği ve failleri koruduğu ifade edilerek, Maraş’ın unutulmayacağı ve unutturulmayacağı belirtildi. BAF, katliamda hayatını kaybedenlere saygı gösterilerek, bu acıların yüzleşilmeden adaletin sağlanamayacağını belirtti.

Dersim Gazeteciler Platformu: Cihan Berk’in derhal özgürleşmesi şart!

Dersim Gazeteciler Platformu, PİRHA muhabiri Cihan Berk’in tutuklanmasına yönelik tepkisini Sanat Sokağı’nda düzenlediği basın açıklaması ile dile getirdi. Açıklamada, Cihan Berk’in derhal serbest bırakılması çağrısı yapıldı. Berk, 19 Aralık 2025 tarihinde evine yapılan polis baskınıyla gözaltına alınmış ve “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla tutuklanmıştı.

Açıklamayı okuyan Dersim Gazeteciler Platformu temsilcisi Hıdır Yıldız, Cihan Berk’in tutuklanmasının yalnızca bir gözaltı süreci olmadığını belirterek, gazetecilerin uzun süredir polis takibi ve baskı altında olduğunu vurguladı. Ayrıca, Dersim’deki eylem ve basın açıklamalarında gazetecilerin kolluk güçleri tarafından hedef gösterildiği ifade edildi.

Basın açıklamasında, gazetecilere yönelik sistematik baskıların artış gösterdiğine dikkat çekilerek, ülkede birçok gazeteci, siyasetçi ve hak savunucusunun gözaltı ve tutuklama tehdidiyle karşı karşıya kaldığı belirtildi. Ayrıca, yargı sürecine dair gizlilik kararlarının kamuoyunun bilgiye erişimini kısıtladığına vurgu yapıldı.

Dersim Gazeteciler Platformu, Cihan Berk’in derhal serbest bırakılmasını, yargı sürecinin tutuksuz olarak yürütülmesini ve gazetecilere yönelik baskıların sona ermesini talep etti. Açıklama, “Meslektaşımız Cihan Berk’in yanındayız” mesajıyla son buldu.

Kenanoğlu: Hubyar Sultan Tekkesi, inancımızın ortak merkezidir!

HDK Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün Hubyar Sultan Tekkesi’ne yönelik yeniden açtığı davaya dair önemli açıklamalarda bulundu. Kenanoğlu, daha önce benzer gerekçelerle açılan davaların kesinleşmiş yargı kararlarıyla sonuçlandığını hatırlatarak, sürecin sadece hukuki değil, siyasi bir boyutu da olduğunu vurguladı. Hubyar Sultan Tekkesi’nin, Alevi inancı açısından sıradan bir mekan olarak değerlendirilemeyeceğini belirten Kenanoğlu, tekkenin tarihsel ve toplumsal özellikleri ile Alevi inancındaki önemine dikkat çekti.

Hubyar Sultan Ocağı’nın, hem ocak hem de tekke işlevini birlikte yürüten nadir inanç merkezlerinden biri olduğunu dile getiren Kenanoğlu, bu tekkenin Dersim’deki Kürt ocaklarıyla olan ilişkisini ve Alevi inancı içindeki rolünü de vurguladı. II. Mahmut döneminden itibaren sistematik bir baskıya maruz kalan Hubyar Sultan Ocağı, tarih boyunca çeşitli müdahalelerle karşılaşmış ve bu süreç Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir.

Kenanoğlu, mülkiyet meselesinin Alevi inancı üzerinde derinleşen sorunlara yol açtığını ifade etti. Tekke ve zaviyelere ait taşınmazların, Vakıflar Genel Müdürlüğü aracılığıyla hazineye veya özel mülkiyete devredildiğini belirterek, bu durumun inançsal otorite oluşturarak sağ siyasetin işine yaradığını kaydetti. Gerekçeleri ve önceki yargı süreçlerini hatırlatarak, 2017 yılında muhtarlığa geçen tekke tapusuna rağmen Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün yeniden dava açtığını belirtti.

Kesinleşmiş yargı kararına rağmen aynı konuda yeni bir dava açılmasının hukuka aykırı olduğunu vurgulayan Kenanoğlu, bu durumun Alevi kamuoyu için kritik bir öneme sahip olduğunu ifade etti. 30 Aralık’ta Tokat’ta görülecek duruşmanın, Alevi toplumunun inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık mücadelesi açısından büyük önem taşıdığına dikkat çekti.

Dersim’de DAD 5. Olağan Kongresi: Barış ve Demokrasi Mücadelesi Devam Ediyor!

Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), 5. Olağan Genel Merkez Kongresi’ni Dersim’de gerçekleştirdi. Opa Restaurant’ta düzenlenen kongreye çok sayıda kurum temsilcisi, siyasi parti yöneticisi ve yurttaş katıldı. Kongrede barış, demokrasi ve Reya Hak inancı etrafında yürütülen mücadeleler ön plana çıktı.

Kongre, Beser Develi ve Berk Şenlik’in müzik dinletisiyle başladı. Ardından, özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenler için bir dakikalık saygı duruşu yapıldı. Saygı duruşunun ardından yapılan öneriler doğrultusunda divan başkanlığına Mehmet Ali Bul, Aysel Öztürk ve Melek Ruşen seçildi. Divan Başkanı Bul, açılış konuşmasında kongrenin tarihsel bir süreçte yapıldığını ve barış ile demokratik toplum sürecinde önemli bir rol oynayacağını vurguladı.

Mevcut DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, mücadelelerinin barış eksenli olduğunu belirterek, görevini devredeceğini açıkladı. Doğan, “Ülkemizin geleceği, umudumuz ve dileğimiz barışın gerçekleşmesidir” dedi. Ardından söz alan diğer Eş Genel Başkan Zeynel Kete, Dersim’in tarihi direniş ve insanlık mücadelesi olduğunu vurguladı ve Reya Hak inancının bu süreçteki önemine dikkat çekti.

Kongrede, faaliyet ve mali raporlar okunarak delegelerin onayına sunuldu ve her iki rapor oy birliğiyle kabul edildi. Gerçekleştirilen seçimde Zeynel Kete ve Mercan Gül, DAD’ın yeni eş genel başkanları olarak seçildi. Seçim sonrası, yeni eş başkanlar ve yönetim kurulu üyeleri katılımcılara selam durarak kongreyi sonlandırdı.

Maraş’ta Alevi örgütlerinden yürüyüş: Katliamı unutmayacağız!

Alevi örgütleri, Maraş Katliamı’nın 47. yılında Yörükselim Mahallesi’nde bir araya gelerek katliamı anma ve yüzleşme çağrısı yaptı. Alevi Bektaşi Federasyonu, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Alevi Dernekleri Federasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Kültür Dernekleri ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun öncülüğünde düzenlenen yürüyüşte, “Maraş’ı Unutma, Unutturma” mesajı öne çıktı. Katılımcılar, “Maraş’ın hesabı sorulacak” ve “Katil devlet hesap verecek” sloganları attı.

Yürüyüşün ardından Erenler Cemevi önünde bir araya gelen kalabalık, katliamda yaşamını yitirenler için saygı duruşunda bulundu. Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Mustafa Aslan, anma etkinliklerine yönelik yasakları eleştirerek, “Bu ülkeyi yönetenlerin ayıbıdır” dedi. Aslan, katliamların hesabı sorulmadıkça barışın gelmeyeceğini vurguladı.

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Eşit Başkanı Hüseyin Mat, Suriye’deki Alevi katliamlarına dikkat çekerek, “Aleviler, zulmün hedefi haline getirilmiştir” dedi. CHP Maraş Milletvekili Ali Öztunç, Maraş Katliamı’nın hâlâ aydınlatılmadığını, arşivlerin açılmadığını belirtti ve sorumluların ortaya çıkarılması gerektiğini vurguladı.

Halkların Demokratik Kongresi Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, Maraş Katliamı’nın devletin isteğiyle gerçekleştirildiğini ifade ederek, bu tür katliamların faillerinin toplumun demokrasi ve barış arzusuyla ortaya çıkabileceğini belirtti. Anma etkinliği, katliamda yaşamını yitirenler için lokma dağıtılması ve çerağların sırlanmasıyla sona erdi.

İnkarla Yönetilen Bir Katliam Maraş 1978 ELİF KELEŞO

0

Bir Devlet Pratiği Olarak Maraş

Maraş 1978, bir “olaylar zinciri” değildir. Maraş, Türkiye Cumhuriyeti’nin Alevilerle kurduğu ilişkinin açık, belgelenmiş ve tekrarlanmış biçimidir. Burada yaşananlar, kontrolsüz kalabalıkların taşkınlığı değil; önceden hazırlanmış, ideolojik olarak beslenmiş ve devlet aygıtı tarafından seyredilmiş bir imha pratiğidir.

Katliam, sinema salonunda patlayan bir bombayla değil; Alevilerin kamusal hayattan dışlanmasını meşrulaştıran zihniyetle başlamıştır. Yörük Selim Mahallesi’nde Alevilerin gittiği kahvenin hedef alınması, ardından iki öğretmenin öldürülmesi, bu zihniyetin sahaya sürülmüş halidir. Öğretmenlerden birinin Sünni, diğerinin Alevi olması gerçeği değiştirmemiştir. Devlet, ölüyü bile mezhebine göre ayırmış; “Alevilerin cenazesi camiden kalkmaz” denilerek cenazeler teslim edilmemiştir. Günlerden cumadır. Bu ayrıntı tesadüf değildir.

Cuma namazı sonrası yükselen tekbir sesleri, spontane bir öfkenin değil, önceden işaretlenmiş kapıların çağrısıdır. Kırmızı çarpılar, saldırının haritasıdır. Akşam ezanına kadar, yatsıdan sonra ve sabah ezanıyla birlikte devam eden saldırılar, bir süreklilik mantığıyla yürütülmüştür. Yörük Selim’den Sakarya’ya, Yeni Mahalle’den Karamaş’a kadar uzanan hat, Alevilerin silinmek istendiği coğrafyadır.

Devlet bu süreçte yok olmamış, aksine fazlasıyla orada olmuştur. Şehir giriş çıkışları kapatılmış, Alevilerin kaçışı engellenmiş, Sünni köylere haber salınmıştır. Bu, pasiflik değil; taraflılıktır. Bu, güvenlik zafiyeti değil; politik tercihtir.

Maraş, Dersim’den kopuk değildir. Çorum’la, Sivas’la, Gazi’yle, Suruç’la aynı siyasal hattın üzerindedir. Yöntemler değişmiştir. bombalama, yakma, linç, kurşun, patlayıcı. Ancak hedef değişmemiştir. Alevilik, bu devlet düzeni içinde ya inkar edilmesi gereken bir sapma ya da kontrol altında tutulması gereken bir tehdit olarak görülmüştür.

Cezasızlık, bu suçların tamamlayıcı unsurudur. Faillerin korunması, davaların sürüncemede bırakılması, zaman aşımı kararları; katliamların münferit olmadığını, kurumsal bir hafıza siyasetiyle yönetildiğini göstermektedir.

Bu nedenle Maraş, yalnızca bir yas günü değildir. Maraş, devletin aynaya bakmaktan kaçındığı yerdir. Yüzleşme olmadan barış, adalet olmadan helallik mümkün değildir.
Hakikat bastırılabilir; ancak ortadan kaldırılamaz.

Tope Ço HÜSEYİN ÖZDEMİR

Her yıl kışın eşiğine girildiği günlerde develer gelirdi köye. Yılda bir defa gelirdi. Tuz satılırdı develerle. Çocuklar ilk kez görüyorlardı böyle bir yarattığı. Bildikleri hayvanların hiçbirisine benzemiyorlardı. Develerin gelişiyle köy yeri adeta panayıra dönerdi. Alırdı çocukları bir neşe, bir telaş, bir heyecan… Fır dönerlerdi develerin etrafında. Öyle fır dönmeleri sadece develeri görme merakından değildi birde tüy yolmalıydılar develerden. Devecilere çaktırmadan avuç avuç tüy yoluyorlardı. Sonra yolunan tüyler tükürükle ıslatılıp, el ve ayakla sıkıştırılıp top yapılıyordu.

‘’Tope Ço’’ oyunu, deve tüyünden yapılan toplarla daha bir güzel oynanırdı. Tope Ço, zevkli, heyacanlı, çekişmeli bir oyun. Amerikalıların Beyzbol’una benzeyen bir oyun.

Birde ille deve sidiğiyle ellerini ovacaklardı. Her bahar ellerinin üzerinde ‘’Ballükler’’ çıkardı çocukların… Dolardı ellerinin üzeri ballüklerle… Ballük, nohut büyüklüğünde, çirkin iğrendiren bir tür siğil. Yaygın inanışa göre kurbağa öldürenlerin, ya da daha çok kurbağalarla oynuyanların ellerinde çıkardı ballükler… İnanışa göre deve sidiğiyle eller ovulursa bir daha ballük çıkmaz mış. İnanmışlardı çocuklar bu tür bir inanca. Bu yüzden develerin çiş yapmasını kolluyorlardı. Gözler ayrılmazdı develerin apış aralarından; pür dikkat. Başladı mı deve çiş yapmaya, hep birden ok gibi fırlıyorlardı devenin kıçının dibine. İtişe kalkışa ovuyorlardı devenin sidiğiyle ellerini…

Gelecek bahar artık ballüklar çıkmayacaktı…
**
Giysileri tek bir fistandı çocukların… Çok tez kirlanirdı fistan. En çok da sümükten kirlanirdi. Soğuk havalarda daha çok akardı çocukların burunları; su gibi… Başa çıkmak zor. Böyle havalarda sümükleri fistanın yeni ile silmek bir başka kolayına gelirdi çocukların… Kollar kurgulanmış gibi, durmadan burunlara gidip gelirdi. Fistanın yeni kurumuş sümükten kirli deriye dönerdi.

Kışın eşiğine gelindiği günlerden bir gün, anası Köro’nun Faistanını yıkamış, sıkarak suyunu çıkarmış, kurumaya bırakmıştı. Köroro yatakta, fistan’ın kurumasını bekliyor. Lakin aklı dışarıda, oyunda…

Bulutlar güneşi kucaklamış, köyün üzerinde yuvarlana yuvarlana akıp gidiyorlardı. Gökyüzü kurşun gibi, hava donmaya gebe. Köro yatakta fistanın kurumasını bekliyor. Fistan daha kurumaya bile bırakılmamış, karşısında yuvarlak tahtanın üzerinde kıvrılmış kalın bir bir yılan gibi duruyordu.

Derken Köro’nun arkadaşı Ali, ok gibi daldı içeriye. ‘‘Köro, Köro dava hatın, dava hatın!’’ (develer geldi, develer geldi) dedi ve kayboldu. Köro, develerin geldiğini duydu, artık duramazdı. Kurumaya bırakılan ıslak fistanı kaptığı gibi dalına geçirdi. Islak fistan Köro’nun sıcacık bedenine yapıştı. Köro, ürperdiğini bile his etmedi. Start alan bir koşucu gibi develerin geldiği yöne koştu. Koştukça ıslak fistan kamçı gibi çarpıyordu bacaklarına. Köro, yalınayaktı, koşarken yere değil, sanki peynire basıyordu.

Bir iki koşu tuturdu develer’in etrafında… Tüy yolacaktı, deve sidiğiyle ellerini ovacaktı. Durmadan fır dönüyordu develerin etrafında. Koştukça develerin etrafında, soğuk işliyordu fistan’ın dokularına. Çok geçmedi, soğuğun zülmüne daha fazla Dayanamayan fistan donarak yılan gibi sardı Köro’nun çelimsiz bedenini… O, daha top yapacak kadar tüy toplamamıştı. Ellerine de daha deve sidiği değmemişti. Kolluyordu devenin çiş yapmasını…
Mamo, köyün afili delikanlılarındandı. Sol kulağının üstüne eğdiği şapkasının altında Köro’yu izliyordu. Köro’nun titrediğini gördü. Hızla koştu yakaladı.
**
Anası Pupuş, okşar gibi arada bir elinin tersiyle Köro’nun alnına dokunarak ateşini yokluyordu. Her dokunuşta, ‘’oyy. oyy daşavtiye, daşavtiye’’ (yanıyor, yanıyor) diyordu. Köro kaç derece ateşle yatıyordu? Otuz, kırk, kırk bir… Bilmek ne mümkün… Köro’nun sayıklaması durdu. Dudağının kenarında minik bir kan lekesi vardı. Pupuş, Köro’nun ateşini düşürmek için kağıt inceliğinde kesilmiş çiğ patatesleri alnına dizerken gözlerinden inen yaşlar burnun ucundan Köro’nun çıplak göğsüne damla damla düşüyor, sonra dağılıp sönüyorlardı.

Pupuş çileliydi; beş çocukla dul kalmıştı. kocası Saydo Toros’larda kömür torluğunda ölürken Köro henüz üç aylıktı. Saydo, bedenini toprağa, çileyi ve çağaları Pupuş’a emanet etmişti.

Köyün eke Anası Pape Huri, Köro’nun ateşine yokluyordu. Yüzünü yapıştırdı Köro’nun yüzüne… Köro’nun nefesi alev gibi yaladı yüzünü. Huri, korku ifade eden bir çığlıkla , ‘‘Amannn, Lavık daşavtiye…!’’ (oğlan yanıyor,) dedi, ‘‘çalaca Kistik’ liyi çağırın.’’
Kistik’li Doktor Mamad, askerliğini sıhhiye eri olarak yapmıştı. Hekimlik pratiğini orda öğrenmişti. Hasta muayene ediyor, iğne yapıyor, ateş düşürücü ilaçlar veriyordu. Yörede hastaların kurtuluş umudu Doktor Mahmad idi. At sırtında bir o köye bir bu köye koşardı; Hızır gibi… Köyünün ismiyle anılırdı: Kistikli Doktor.

Kistik köyü, Köro’nun köyüne hızlı bir yürüşle yarım saatlık bir uzaklıktaydı. Köro’nun ikinci büyüğü Raşo, Pape Hüri’yi duydu. Bir koşu tuturdu Kistik’e… Doktor evdeydi, Reşo sevindi, Köro kurtulacaktı.

Doktor Mamad, telaşsız oturdu Köro’nun yatağının kenarına. Ağıta hazır, ağıtçılar hep birden burunlarını çekerek sessizliğe çekildiler. Hüzünlü bir sessizlik esti yüzlere… Doktor, şapkasını çıkarıp bir kenara bıraktı. Sonra siyah tombul çantasını açtı, içinde bir şey alacakmış gibi yokladı, lakin eli boş döndü. Sağ kulağını Köro’nun göğsüne dayadı, sonra çevirip sırtına dayadı, uzun uzun dinledi. Köro’ya öksür demiyordu. Köro’nun göğsüne ve sırtına fiskeler vuruyordu. Umuda tutulu Pupuş, ‘‘Mamad’’ diyordu ‘‘Mamad kurbanın olayım kurtar çağamı.’’ Doktor Mamad, Köro’nun karnına sırtına bir iki fiske daha vurdu, sonra gözlerinden akan çaresizliği gizlemeden ‘‘bu çocuğu derhal şehire, hastahaneye yetiştirin’’ dedi.

Pupuş’un umudu yıkıldı. Torosları ve Saydo’yu anıladı, inleyerek güç anlaşılır bir sesle ‘‘Saydo’’ dedi ‘‘Saydo, emanetin geliyor…‘’
**
Develer gideli çok olmuştu. Bahar, kışı ötelemiş çayırlar toprağı henüz örtmüştü. Çocuklar Tope Ço oynuyorlardı. Köro’nun oyundaki yerini arkadaşı Ali almıştı.

Mereş Katliamı: DEM Parti ‘yüzleşmeye’ çağırdı yetkilileri yüzleşmeye, sorumluluk almaya ve arşivleri açmaya çağırdı

DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu, 47’nci yıldönümünde Mereş Katliamı’nda hayatını kaybedenleri anarak, yetkilileri yüzleşmeye, sorumluluk almaya ve arşivleri açmaya çağırdı.

Yazılı bir açıklama yapan DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu, “19-26 Aralık 1978 tarihleri arasında Maraş’ta yaşanan katliam, Türkiye’nin yakın tarihinde derin bir toplumsal travma olarak yerini korumaktadır. Günlerce süren organize saldırılarda yüzlerce can yaşamını yitirmiş; Alevilere ait evler ve işyerleri yakılmış, binlerce insan yerinden edilmiştir” dedi.

Açıklamada devamla şunlar belirtildi: “Aradan geçen 47 yıla rağmen Maraş Katliamı gerçek anlamda aydınlatılmamış, hakikat ortaya çıkarılmamış ve adalet sağlanmamıştır. Yargı süreçleri etkin işletilmemiş, sorumlular ortaya konulmamış, kamu arşivleri açılmamış, toplu mezarlar ve kayıpların akıbeti açıklığa kavuşturulmamıştır.

Cezasızlık politikası, yalnızca geçmişte işlenen bir suçun üzerinin örtülmesi değildir; aynı zamanda bugün de toplumsal barışı zedeleyen, adalet duygusunu aşındıran bir sonuç üretir. Hakikatle yüzleşilmeden, adalet tesis edilmeden ve kamusal hafıza güçlendirilmeden ne kalıcı bir barış ne de eşit yurttaşlığa dayalı bir birlikte yaşam mümkündür.

Maraş Katliamı ile yüzleşmek, yalnızca mağdurların ve yakınlarının talebi değil; toplumun tamamı için tarihsel ve insani bir sorumluluktur. Katliamın tüm yönleriyle aydınlatılmasını, devlet arşivlerinin açılmasını, toplu mezarların tespit edilmesini ve kamusal bir yüzleşme sürecinin başlatılmasını gerekli görüyoruz.

Hatırlamak, benzer acıların bir daha yaşanmaması için ortak geleceğimizi korumanın temel gereğidir. Bu vesileyle, Maraş Katliamında yaşamını yitiren tüm canları saygıyla anıyoruz. 47 yıl önce yaşananların üzerinin örtülmesine karşı durmayı; yüzleşmeyi, sorumluluk almayı ve eşit, özgür bir ortak yaşamı savunmayı tarihsel bir görev olarak görüyoruz.”

 

 

Alevilere yönelik tehditler artıyor: Çözüm halkın öz örgütlenmesinde!

Mehmet Çelik, Suriye’deki Alevilere yönelik artan saldırıların, zorla yerinden etmeler ve kolektif cezalandırma pratiklerinin, Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) gibi Selefi-cihatçı grupların etkisiyle derinleştiğini belirtti. Suriye’deki on beş yıllık savaşın, halklar arasında en ağır bedelleri ödettiğini ifade eden Çelik, Alevilerin yaşadığı tehditlerin yalnızca bir rejim değişikliği değil, yaşam mücadelesi olduğunu vurguladı.

HTŞ’nin uygulamalarının Alevileri, Hristiyanları ve Dürzileri hedef alan bir yok etme perspektifi sunduğunu dile getiren Çelik, Alevilerin bugün maddi ve manevi bir kuşatma altında olduğunu belirtti. Bu kuşatmanın, silahlı saldırıların yanı sıra korku ve siyasal iradesizleştirme yoluyla da derinleştiğini söyledi.

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin toplumsal örgütlenmesi, diğer halklar için bir savunma hattı oluştururken, Aleviler için benzer bir iç örgütlenmenin mevcut olmadığını belirten Çelik, bu durumun dış güçlere bağımlılığı artırdığını ifade etti. Dış aktörlerin varlığının halklar için güvenlik yerine yeni bağımlılıklar ve kırılganlıklar ürettiğini vurguladı.

Şeyh Gazal Gazal’ın çağrısını hatırlatan Çelik, Alevi toplumunun kendi iradesini ortaya koyma girişiminin önemine dikkat çekti. Gazal’ın çağrılarının, Alevileri edilgen mağduriyet konumundan çıkarıp, kendi geleceklerini kurabilecek bir özne haline getirme potansiyeli taşıdığını ifade etti. Çelik, Aleviler, Dürziler, Kürtler ve Hristiyanlar arasında kurulacak ilişkilerin, ortak bir demokratik gelecek inşası açısından hayati önemde olduğunu belirtti.

Son olarak, Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’deki Arap Aleviler açısından da önemli bir tehdit oluşturduğunu ifade eden Çelik, Türkiye’deki Alevi kurumlarının Suriye’deki Alevi toplumunun öz örgütlenme çabalarıyla daha güçlü bağlar kurmasının gerekliliğini vurguladı. Bu bağlamda, barış, demokrasi ve eşitlik temelinde ortak mücadele zeminlerinin büyütülmesinin gerçek ve kalıcı bir çözüm olduğunu söyledi.

Maraş Katliamı’nın 47. Yılında Unutmadık, Unutturmayacağız!

Maraş Katliamı’nın 47. yılı, 19 Aralık 1978’de başlayan ve bir hafta süren faşist saldırılarda 111 Alevi’nin hayatını kaybettiği korkunç olayları anma fırsatı sunuyor. Olayların başlangıcı, gerici-faşist grupların Çiçek Sineması’na yerleştirdiği bir bombayla oldu. Bu saldırı, Alevilere yönelik hedefli bir kıyımın fitilini ateşledi.

Saldırılar, Türkoğlu ilçesinden gelen bir grup faşistin, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” sloganları eşliğinde Cumhuriyet Halk Partisi ve TÖB-DER binalarına yönelmesiyle hız kazandı. Alevilere yönelik saldırılar, 21 Aralık’ta iki öğretmenin öldürülmesiyle devam etti ve 22 Aralık’ta faşist gruplar, cenaze törenlerine müdahale ederek Alevilere karşı daha da cesaretlendi.

23 Aralık sabahında yapılan belediye anonsları, Alevilere yönelik bir katliam çağrısı niteliğindeydi. Dört gün süren olaylar sırasında, güvenlik güçlerinin yokluğu, yaşanan kıyımı daha da vahim hale getirdi. Katliam sırasında, yaşlı, genç, çocuk demeden Alevilere yönelik sistematik bir saldırı gerçekleştirildi. 24 Aralık’ta ilan edilen sokağa çıkma yasağı, durumu değiştirmedi; faşist gruplar, çevre köylerden gelen destekle kıyıma devam etti.

Katliamın ardından, resmi olarak 111 kişinin katledildiği belirlendi. Olayın ardından binlerce Alevi, Maraş’ı terk etmek zorunda kaldı. Yıllarca süren yargılamalarda, faillerin çoğu cezadan kurtuldu ve dava dosyaları kapatıldı. Olayların ardından dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in arşivinde yer alan raporlar, Maraş Katliamı’nda MİT’in rolünü ortaya koyuyor. Ancak, olayın gerçek sorumluları hala yargılanmadı ve dosyalar ‘devlet sırrı’ gerekçesiyle kapatıldı.