Ana Sayfa Blog Sayfa 46

Alevilere yönelik tehditler artıyor: Çözüm halkın öz örgütlenmesinde!

Mehmet Çelik, Suriye’deki Alevilere yönelik artan saldırıların, zorla yerinden etmeler ve kolektif cezalandırma pratiklerinin, Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) gibi Selefi-cihatçı grupların etkisiyle derinleştiğini belirtti. Suriye’deki on beş yıllık savaşın, halklar arasında en ağır bedelleri ödettiğini ifade eden Çelik, Alevilerin yaşadığı tehditlerin yalnızca bir rejim değişikliği değil, yaşam mücadelesi olduğunu vurguladı.

HTŞ’nin uygulamalarının Alevileri, Hristiyanları ve Dürzileri hedef alan bir yok etme perspektifi sunduğunu dile getiren Çelik, Alevilerin bugün maddi ve manevi bir kuşatma altında olduğunu belirtti. Bu kuşatmanın, silahlı saldırıların yanı sıra korku ve siyasal iradesizleştirme yoluyla da derinleştiğini söyledi.

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin toplumsal örgütlenmesi, diğer halklar için bir savunma hattı oluştururken, Aleviler için benzer bir iç örgütlenmenin mevcut olmadığını belirten Çelik, bu durumun dış güçlere bağımlılığı artırdığını ifade etti. Dış aktörlerin varlığının halklar için güvenlik yerine yeni bağımlılıklar ve kırılganlıklar ürettiğini vurguladı.

Şeyh Gazal Gazal’ın çağrısını hatırlatan Çelik, Alevi toplumunun kendi iradesini ortaya koyma girişiminin önemine dikkat çekti. Gazal’ın çağrılarının, Alevileri edilgen mağduriyet konumundan çıkarıp, kendi geleceklerini kurabilecek bir özne haline getirme potansiyeli taşıdığını ifade etti. Çelik, Aleviler, Dürziler, Kürtler ve Hristiyanlar arasında kurulacak ilişkilerin, ortak bir demokratik gelecek inşası açısından hayati önemde olduğunu belirtti.

Son olarak, Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’deki Arap Aleviler açısından da önemli bir tehdit oluşturduğunu ifade eden Çelik, Türkiye’deki Alevi kurumlarının Suriye’deki Alevi toplumunun öz örgütlenme çabalarıyla daha güçlü bağlar kurmasının gerekliliğini vurguladı. Bu bağlamda, barış, demokrasi ve eşitlik temelinde ortak mücadele zeminlerinin büyütülmesinin gerçek ve kalıcı bir çözüm olduğunu söyledi.

Maraş Katliamı’nın 47. Yılında Unutmadık, Unutturmayacağız!

Maraş Katliamı’nın 47. yılı, 19 Aralık 1978’de başlayan ve bir hafta süren faşist saldırılarda 111 Alevi’nin hayatını kaybettiği korkunç olayları anma fırsatı sunuyor. Olayların başlangıcı, gerici-faşist grupların Çiçek Sineması’na yerleştirdiği bir bombayla oldu. Bu saldırı, Alevilere yönelik hedefli bir kıyımın fitilini ateşledi.

Saldırılar, Türkoğlu ilçesinden gelen bir grup faşistin, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” sloganları eşliğinde Cumhuriyet Halk Partisi ve TÖB-DER binalarına yönelmesiyle hız kazandı. Alevilere yönelik saldırılar, 21 Aralık’ta iki öğretmenin öldürülmesiyle devam etti ve 22 Aralık’ta faşist gruplar, cenaze törenlerine müdahale ederek Alevilere karşı daha da cesaretlendi.

23 Aralık sabahında yapılan belediye anonsları, Alevilere yönelik bir katliam çağrısı niteliğindeydi. Dört gün süren olaylar sırasında, güvenlik güçlerinin yokluğu, yaşanan kıyımı daha da vahim hale getirdi. Katliam sırasında, yaşlı, genç, çocuk demeden Alevilere yönelik sistematik bir saldırı gerçekleştirildi. 24 Aralık’ta ilan edilen sokağa çıkma yasağı, durumu değiştirmedi; faşist gruplar, çevre köylerden gelen destekle kıyıma devam etti.

Katliamın ardından, resmi olarak 111 kişinin katledildiği belirlendi. Olayın ardından binlerce Alevi, Maraş’ı terk etmek zorunda kaldı. Yıllarca süren yargılamalarda, faillerin çoğu cezadan kurtuldu ve dava dosyaları kapatıldı. Olayların ardından dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in arşivinde yer alan raporlar, Maraş Katliamı’nda MİT’in rolünü ortaya koyuyor. Ancak, olayın gerçek sorumluları hala yargılanmadı ve dosyalar ‘devlet sırrı’ gerekçesiyle kapatıldı.

Aleviler için Suriye’de tehlike büyüyor: Çözüm öz örgütlenmede!

Mehmet Çelik, Suriye’deki Alevilere yönelik artan saldırıların, zorla yerinden etmelerin ve infazların Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) gibi Selefi-cihatçı yapılanmaların doğrudan sonuçları olduğunu belirtti. Çelik, Alevilerin yaşadığı tehditlerin yalnızca bir rejim değişikliği değil, aynı zamanda yaşamsal bir tehlike oluşturduğunu vurguladı. Aleviler, Hristiyanlar ve Dürziler için bu süreçte, HTŞ’nin ideolojik kodlarının ve uygulamalarının, hedef alınan bir katliamcılık anlayışına işaret ettiğini ifade etti.

HTŞ’nin Şam’ı ele geçirmesiyle birlikte Alevilerin güvencesizliğinin derinleştiğini söyleyen Çelik, bu durumu yalnızca silahlı saldırılarla değil, korku ve yalnızlaştırma mekanizmalarıyla da desteklenen bir kuşatma olarak tanımladı. Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin toplumsal ve askeri yapısının önemine dikkat çeken Çelik, Aleviler ve Dürziler için benzer bir örgütlenmenin eksikliğinin, dış güçlerin korumasına bel bağlama riskini doğurduğunu ifade etti.

Dış güçlerin Suriye’deki varlığının, halklar açısından güvenlik sağlamak yerine yeni bağımlılıklar yarattığını belirten Çelik, Alevilerin geleceğini bu güçlere yaslayarak güvence altına almanın mümkün olmadığını vurguladı. Tarihsel deneyimlerin, dış güçlere bel bağlamanın her zaman ağır bedeller getirdiğini gösterdiğini kaydetti.

Şeyh Gazal Gazal’ın Alevilere yönelik katliamlara dikkat çekmek amacıyla yaptığı boykot çağrısının, Alevi toplumunun kendi iradesini ortaya koyma girişimi olduğunu belirten Çelik, bu çağrının halklar arası dayanışmayı güçlendiren bir perspektif sunduğunu ifade etti. Aleviler, Dürziler, Kürtler ve Hristiyanlar arasında kurulacak ilişkilerin, ortak bir demokratik gelecek inşası açısından hayati önem taşıdığını vurguladı.

Mehmet Çelik, Türkiye’deki Arap Alevi kurumlarının, Suriye’deki Alevi toplumunun öz örgütlenme çabalarıyla daha güçlü bağlar kurmasının önemine dikkat çekerek, bu süreçlerin barış, demokrasi ve eşitlik temelinde güçlendirilmesi gerektiğini ifade etti. Şeyh Gazal’ın çağrılarının, bu yönde atılmış cesur adımlar olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

‘Demokratik toplum, soykırımlarla yüzleşerek inşa edilecektir!’

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB), Maraş Katliamı’nın 47. yılı dolayısıyla yaptıkları açıklamada, toplumsal yüzleşmeye vurgu yaptı. 19 Aralık 1978’de başlayan ve bir hafta süren faşist saldırılarda resmi verilere göre 111 kişi hayatını kaybetti, 200’den fazla ev ve işyeri tahrip edildi. Katliamın failleri hala yargılanmamış durumda.

Açıklamada, Maraş’ta yaşananların sıradan bir olay olarak geçiştirilemeyeceği, bunun devlet gözetiminde yürütülen planlı bir soykırım olduğu belirtildi. Türk ve Kürt Alevilere yönelik bu saldırının, hem etnik hem de dinsel temizliği hedef aldığı ifade edildi. Devletin organize ettiği bu saldırılara karşı güvenlik güçlerinin müdahale etmemesi, olayın devletin onayıyla gerçekleştirildiğinin kanıtı olarak sunuldu.

FEDA ve DAKB, Maraş’tan Roboski’ye kadar süregelen devlet kaynaklı şiddetin ve sistematik baskının örneklerini sıralayarak, geçmişte yaşananların unutulmaması gerektiğini vurguladı. Adalet olmadan toplumsal barışın sağlanamayacağına dikkat çekildi. Açıklamada, hakikatin üstünün örtülmesinin barış sürecini engelleyeceği ifade edildi.

Bu bağlamda, katledilen Kürt ve Türk Alevilerin anısına saygı duruşunda bulunarak, geçmişte yaşananların hesap vermeden unutulmaması gerektiği belirtildi. FEDA ve DAKB, soykırımların ve katliamların sorumlularının yargılanması, kayıpların ailelerine teslim edilmesi ve adaletin sağlanması için çağrıda bulundu. Barış ve demokratik toplum için hakikatin açığa çıkarılması gerektiği vurgulandı.

Cuma Erçe: Irkçılığa ve Cinsiyetçiliğe Karşı Sert Tepki!

PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, Bursaspor–Somaspor karşılaşmasında tribünlerden yükselen ve Kürt siyasetçi Leyla Zana’yı hedef alan ırkçı ve cinsiyetçi söylemleri kınadı. Bu tür nefret söylemlerinin toplumsal barışa yönelik açık bir saldırı olduğunu vurgulayan Erçe, kadın kimliğini ve Kürt halkının siyasal temsilini hedef alan saldırıların tesadüf olmadığını belirtti.

Erçe, yaptığı açıklamada, Leyla Zana’ya yönelik tribün tezahüratlarının açık bir nefret saldırısı olduğunu ifade ederek, bu tür söylemleri “ırkçı, çirkin ve cinsiyetçi” olarak nitelendirdi. Söz konusu dilin asla kabul edilemeyeceğini dile getiren Erçe, kadınlara ve Kürt halkına yönelik bu saldırılara karşı sert bir duruş sergilenmesi gerektiğini vurguladı.

Cuma Erçe, benzer saldırıların daha önce de yaşandığını hatırlatarak, nefret dilinin yalnızca hedef alınan kişileri değil, toplumun tamamını yaraladığını açıkladı. Spor alanları dahil olmak üzere kamusal yaşamın her alanında nefret söylemine karşı net ve kararlı bir duruş sergilenmesi gerektiğinin altını çizdi.

Açıklamasında umut vurgusu yapan Erçe, Türkiye halklarının barışa ve kardeşliğe daha güçlü biçimde sahip çıkacağına inandığını belirtti. Nefret söylemine karşı ortak mücadele ve dayanışmanın büyütülmesinin, demokratik ve eşit bir gelecek açısından hayati önem taşıdığını ifade etti.

Alevi birliğiyle Suriye’deki katliama karşı güçlü bir ses yükseltelim!

Alevilerin tarih boyunca katliamlara maruz kaldığını vurgulayan Menşure Doğan, Suriye’deki Alevi katliamlarına dikkat çekerek, “Yeni Suriye cumhurbaşkanı olarak kendini gösteren kişi bir dönem IŞİD’de değil miydi?” sorusunu yöneltti. Alevi toplumunun, ulusal ve uluslararası kuruluşlara soykırımın durdurulması için çağrıda bulunduğunu belirtti.

Doğan, Alevilerin inançları gereği diğer inançlara saygı gösterdiğini ifade ederek, “Kendilerini inançlı olarak tanımlayanlar, kimseyi katletmemelidir. Bugün Suriye’de Alevi oldukları için insanlar öldürülüyor. Farklılıkları kabul etmeyenler, herkesin aynı olmasını istiyor,” dedi.

ABD’nin Colani’yi durduracak güce sahip olduğunu ancak hiçbir şey yapmadığını belirten Doğan, dünya genelindeki seyirciliğin devam etmesi halinde Alevilerin zulme maruz kalmaya devam edeceğini ifade etti. “Katliamı durdurmak için dayanışma şart. Bütün Alevilerin birleşerek Suriye’ye güçlü bir ses göndermesi gerekiyor,” diyerek birlik çağrısında bulundu.

Doğan, Alevilerin sesini yükseltmesi halinde diğer devletlerin de bu duruma duyarsız kalmayacağını, “Sanki nabız yokluyorlar gibi. Biz Alevileri burada katledersek, öbürleri seyirci mi kalıyor? Bunun denemeleri yapılıyor,” şeklinde konuştu.

Zeynel Can: Alevi Diyaneti Kurma Çabası Tehlikeli Bir Girişimdir!

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün Tokat’ın Almus ilçesindeki Hubyar Sultan Tekkesi’ne yönelik el koyma girişimi, Alevi kurumlarından sert tepkiler almaya devam ediyor. Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Antalya Şube Sekreteri Zeynel Can, bu girişimin Osmanlı döneminden günümüze uzanan Aleviliği asimile etme ve yok etme politikalarının bir devamı olduğunu belirtti. Yargı kararlarının yok sayılarak yeniden el koyma sürecinin başlatılmasının kabul edilemez olduğunu ifade eden Can, Alevi kurumlarına yönelik hassasiyetin, koruma amaçlı değil, el koyma ve denetim altına alma çabası olduğunu vurguladı.

Hubyar Sultan Tekkesi’nin Alevi geleneğinde merkezi bir öneme sahip olduğunu ifade eden Can, bu mekanın İç Anadolu’daki en önemli Alevi dergâhlarından biri olduğunu belirtti. Tekkedeki görünürlüğün coğrafi nedenlerle sınırlı olduğunu dile getiren Can, Aleviliğin tarihsel ruhuyla örtüşen bu durumun, mevcut iktidarın ideolojik yönelimiyle bağlantılı olduğunu kaydetti. Ayrıca, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın, Hubyar Sultan Tekkesi’ni kontrol altına alma çabalarının bir parçası olduğunu ifade etti.

Can, hukuki sürecin net olduğunu ve mahkemenin Hubyar Sultan Tekkesi’ni köy muhtarlığına tescil ettiğini hatırlatarak, mahkeme kararlarının görmezden gelinerek yeni davalar açılmasının hukukun yok sayılması anlamına geldiğini belirtti. Bu durumun, Aleviliği istenilen rotada yönlendirme siyasetiyle bağlantılı olduğunu vurguladı. Ayrıca, bu girişimin “Alevi diyaneti oluşturma” çabasıyla uyumlu olduğunu ifade eden Can, Alevi dergâhlarının yanına Sünni unsurların yerleştirilmesiyle Aleviliğin izlerinin silinmeye çalışıldığını söyledi.

Cumhuriyet döneminin de bu politikaların devamı olduğunu kaydeden Can, Aleviliğe yönelik asimilasyon politikalarının tarihsel köklerine dikkat çekti. Tekkelerin kapatılması ve dergâhların yok edilmesiyle Aleviliğin fiilen kapatıldığını belirten Can, Hubyar Sultan Tekkesi üzerinden aynı siyasetin sürdüğünü ifade etti. Mücadelenin süreceğini vurgulayan Can, Alevilerin yüzyıllardır dergâhlarını kendi dinamikleriyle yaşattığını ve bu durumun bir insan hakkı mücadelesi olduğunu söyledi.

Zeynel Can, Hubyar Sultan Tekkesi’ne yönelik girişimlere karşı yalnızca basın açıklamalarıyla yetinilmemesi gerektiğini belirterek, etkinliklerin düzenlenmesi gerektiğini önerdi. Bu etkinliklerin, Alevilerde duyarlılık yaratacağı gibi dünya kamuoyuna da bu mekanın önemini anlatacağını ifade etti.

Maraş Katliamı: Alevi ve Kürt halklarına yönelik sistematik bir soykırım!

Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), Maraş Katliamı’nın 47. yıl dönümü dolayısıyla yazılı bir açıklama yaparak, katliamın Alevi ve Kürt halklarına yönelik planlı bir kıyım olduğuna dikkat çekti. Açıklamada, Maraş Katliamı’nın, Alevilere ve Kürtlere yönelik sistematik saldırıların önemli bir halkası olduğu vurgulandı. Katliamın, “Alevisizleştirme ve Kürtsüzleştirmeyi odağa koyan bir soykırım pratiği” olarak gerçekleştirildiği belirtildi.

Maraş Katliamı’nın, 19-26 Aralık 1978 tarihlerinde yaşandığı ve Alevi halkların tarihindeki soykırımlar ve katliamlar zincirinin bir parçası olduğu ifade edildi. Alevilerin tarih boyunca muktedirlerin hedefi haline geldiği ve bu süreçte sistematik olarak yok edilmek istendiği kaydedildi. DAD, bu saldırıların kapitalizm ve ulus-devletler çağında daha da merkezi ve sistematik hale geldiğini belirtti.

Açıklamada, İttihatçı zihniyetin, Kürt halkını hedef alarak Koçgiri ve Dersim gibi olayları tetiklediği vurgulandı. Alevi halkların, devrimci-demokratik ve yurtsever mücadeleleriyle bu kuşatma ve tecrit halini aşabildiği, ancak bu durumun egemen güçler tarafından rahatsızlıkla karşılandığı ifade edildi. 12 Eylül askeri darbesinin, bu dönemdeki planlı saldırıların bir sonucu olduğu belirtildi.

DAD, Maraş Katliamı’nın, tekçi zihniyetin bir ürünü olduğunu ve bu vahşetin sonuçlarının Alevi toplumunu zorunlu göçe maruz bıraktığını hatırlattı. Katliamda yüzlerce kişi yaşamını yitirirken, yargı süreçlerinin göstermelik olduğu ve zihniyetin değişmediği vurgulandı. DAD, Alevi halkların demokratik mücadelenin önemli bir bileşeni olması gerektiğini belirtti.

Açıklamanın sonunda, katledilenlerin huzurunda saygı duruşunda bulunarak, katilleri lanetlediklerini ifade ettiler. “Zaman sahipsiz, mekân rızasız, mazlum çaresiz değildir!” şeklinde bir çağrıda bulundular.

Dersim’de Gazetecilikte Yeni Bir Dönem: Platform Kuruldu

Dersim’de basın emekçileri, artan baskılar ve sansür uygulamalarına karşı ortak bir irade oluşturarak Dersim Gazeteciler Platformu’nu kurduklarını açıkladı. Yapılan açıklamada, yerel medyanın ekonomik ve siyasal baskılar altında zor koşullarda faaliyet gösterdiği vurgulanarak, gazeteciliğin sadece bir meslek değil, hakikatin izini sürme ve halkın haber alma hakkını savunma sorumluluğu olduğu belirtildi.

Platform, Dersim ve çevresindeki gazeteci, muhabir, editör, kameraman ve tüm medya çalışanlarını kapsayan bir dayanışma ağı olarak oluşturuldu. Farklı yayın çizgilerine sahip olan bu basın emekçileri, ortak mesleki etik değerlere inandıkları için bir araya geldi. Bu dayanışma ile gazetecilere yönelik baskı, tehdit ve sansüre karşı ortak bir tutum geliştirilmesi hedefleniyor.

Dersim Gazeteciler Platformu’nun kuruluş amaçları arasında basın ve ifade özgürlüğünü savunmak, yerel medyanın sorunlarına karşı dayanışma içinde çözüm üretmek ve gazetecilik onurunu korumak yer alıyor. Açıklamada, platformun özgür ve dayanışmacı gazetecilik anlayışının yerelden güçlenmesi için oluşturulmuş kolektif bir çaba olduğu ifade edildi.

Açıklamanın sonunda, “Gazetecilik suç değildir. Hakikatin sesi susturulamaz” ifadesiyle, dayanışma içerisinde bulunan basın emekçilerinin seslerini çoğaltacakları vurgulandı.

Celal Fırat: Leyla Zana’ya saldırılar, Kürt halkının onuruna saldırıdır!

DEM Parti Milletvekili Celal Fırat, Meclis’te yaptığı konuşmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevilere yönelik yaklaşımını eleştirerek, cemevlerine statü verilmemesinin inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık ilkesine zarar verdiğini vurguladı. Fırat, bu durumun açık bir dışlama anlamına geldiğini belirtti ve Alevi yurttaşların taleplerinin sadece bir ihtiyaç meselesi değil, eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü talebi olduğunu ifade etti.

Yeni Diyanet İşleri Başkanı’na seslenen Fırat, Anayasa’nın eşitlik ilkesi çerçevesinde inanç özgürlüğünü esas alan bir tutum sergilenip sergilenmeyeceğini sorguladı. Leyla Zana’ya yönelik ırkçı saldırılara da tepki gösteren Fırat, Zana’nın Kürt halkının onuru olduğunu belirterek, onun mücadelesinin herkes için dönüştürücü bir etki yaratacağını ifade etti.

Fırat, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Alevi toplumunun taleplerini sadece ihtiyaçlar çerçevesinde değil, haklar olarak ele alması gerektiğini yineledi. Alevilerin inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık taleplerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguladı.