Ana Sayfa Blog Sayfa 48

Maraş Maraş !

0

 

Üzerinden 47 koca yıl geçti. Acılar hala taze, hafızalar hala diri, canlar hala yanıyor.

19-26 Aralıkta Maraş’ta sistematik şekilde gelişen katliamda resmi kayıtlara göre 111 can katledildi, Kürt kızılbaş Alevilere ait 559 ev ve 290 yakın iş yeri tahrip edilerek kullanılmaz hale getirildi. 23 yıl süren davalar sonunda 22 kişi idam, 7 kişi ise müebbet hapis cezası aldı, 321 kişi de 1 ila 24 yıl arasında hapis cezasına çarptırıldı. Katliamda önemli rol oynayan 68 kişiye ise hala ulaşılamadı.

Her yıl düzenli bir şekilde dışarıdan taşıma kitle ile anmalar gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Bu anmalara katılmak isteyen yurt içi ve yurt dışından gelen Alevi kurumları ve yurttaşların çeşitli engellemelerle kente girmeleri engelleniyor. Yer yer basın ve medya kuruluşlarında çeşitli engellemeler olsa da bir biçimi ile katledilen canlar anılmaya devam ediyor. Fakat Maraş yerelinde yaşayan ve çevre ilçelerde yaşayan azımsanmayacak Kürt kızılbaş ve Türkmen Alevi nüfusun neredeyse yok denecek kadar az bir kesimi duyarlılık gösteriyor. Bunun aslında şöyle bir arka perdesi de var; burada yaşayan aleviler hala tedirgin çünkü Maraş hala faşizmin gölgesinde bir şehir. Dolayısıyla yaşamını Maraş ve çevresinde sürdüren Alevilerin ciddi anlamda kaygıları mevcut çünkü hafızaları hala taptaze. Eşini, dostunu, bir yakınını kaybettiler ve kalanlar Maraş’ta yaşamanın ne olduğunu biliyorlar.

Bu yıl da anmaların muhtemelen geçen yıllarda olduğu gibi belli bir kitleyle gerçekleşecek olması içten bile değil. Bu anmalara bir şekilde katılarak ciddi bir kamuoyu yaratmak gerekiyor. Bu da Türkiye’de bulunan Alevi kurumlarının ortak mücadelesiyle olacaktır. Sivas’ta Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin öncülüğünde olduğu gibi Maraş’ta da bir çatı örgütün öncülük etmesine ihtiyaç vardır. Bundan kaçmak temsili genel başkan ve yönetici düzeyinde katılım ile Maraş’ta bir hak elde edilemeyecektir. Sadece ‘gidip andık geldik’ şeklindeki yaklaşım Maraş’ta yaşayan Alevileri yalnızlaştırarak ‘kendi kendinize çözün bu meseleleri’ yaklaşımı doğru bir politika değildir.

Anmaya çok az bir süre kala buna ilişkin net bir çalışma henüz gözlemlediğimiz kadarıyla yok. Umuyoruz ki kurumlar bunun için yeterince çaba gösterecektir. Aşk ile..

Maraş, Süreklilik Taşıyan Bir İmha Politikası ŞÜKRÜ YILDIZ

Türkiye’de yaşanan katliamları tek tek ele almak, onları yalnızca tarihsel birer “acı olay” olarak değerlendirmek, gerçeğin üzerini örtmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü bu ülkede katliamlar bir istisna değil, bir sürekliliktir. Hedefleri değişmeyen, yöntemleri dönemsel olarak farklılaşan, ama özü itibariyle aynı hatta ilerleyen bir devlet ve egemen akıl pratiğidir bu.

Bu katliam silsilesinin hedef aldığı topluluklar rastgele seçilmemiştir. Türkiye’de yaşam hattı olan, bu ülkenin toplumsal ve siyasal damarlarını oluşturan kimlikler hedef alınmıştır. Aleviler, Kürtler, solcular, sosyalistler… İnançlarıyla, kimlikleriyle, politik tercihleriyle egemen sistemin dışında kalanlar sistematik biçimde hedef haline getirilmiştir.

Bu çerçeveden bakıldığında Maraş Katliamı, yaşananların yalnızca bir halkası değil, bu imha politikasının yoğunlaştırılmış bir özetidir.

Maraş’ta katledilenlerin ortak özellikleri açıktır. Ulusal kimlik olarak ağırlıklı biçimde Kürt olmaları, inançsal olarak Alevi olmaları, siyasal ve toplumsal tercihleri açısından solcu ve sosyalist olmaları. Yani Maraş’ta hedef alınanlar, devletin makbul vatandaş tanımının bütünüyle dışında kalan kesimlerdir.

Bu nedenle Maraş Katliamı’nı yalnızca “Alevilere yönelik bir saldırı” olarak daraltmak eksik olur. Evet, bu bir Alevi katliamıdır. Ama aynı zamanda bir Kürt katliamıdır, bir sol ve sosyalist katliamıdır. Bu kimliklerin birbirinden ayrılması mümkün değildir. Maraş’ta bu kimlikler iç içe geçmiştir ve birlikte hedef alınmıştır.

12 Eylül darbecilerinin açıkça söylediği şu cümle bu gerçeği özetler niteliktedir “Biz bu darbeyi Kürtlere, komünistlere ve Kızılbaşlara karşı yaptık.”

Bu cümle, Maraş’ta yaşananların arkasındaki zihniyeti bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.

Birleşmiş Milletler’in soykırım tanımına bakıldığında üç temel unsur öne çıkar, bir grubun doğrudan hedef alınması, bu grubun yaşamına kast edilmesi, ekonomik, sosyal ve mekânsal olarak yok edilmeye çalışılması.

Maraş’ta bu üç unsurun tamamı vardır. İnsanlar kimlikleri nedeniyle hedef alınmıştır. Yaşamları ellerinden alınmıştır. Mallarına el konulmuştur. Hayatta kalanlar göçe zorlanmıştır. Bir kentin demografik ve kültürel yapısı bilinçli biçimde değiştirilmiştir.

Bu nedenle Maraş’ta yaşananlara “katliam” demek yetersizdir. Bu, açık bir soykırım pratiğidir. Ancak Türkiye’de bu soykırım ne hukuki ne de siyasal olarak gerçek anlamda tartışılabilmiştir.

Maraş Katliamı’nın en ağır sonuçlarından biri, mağdurların yıllarca konuşamaması olmuştur. İnsanlar yaşadıklarını anlatmaktan korkmuş, sanki hiç yaşanmamış gibi hayatlarına devem etmişlerdir. Maraş, uzun yıllar boyunca konuşulması yasaklı bir tabu hâline getirilmiştir.

Bu sessizlik kendiliğinden oluşmamıştır. Mağdurlar suçlu gibi gösterilmiş, sanki yaşananlar hak edilmiş gibi bir algı yaratılmıştır. Bu psikolojik kuşatma, adalet talebini de geciktirmiştir.

Ancak 2000’li yılların başında itibaren tanıklar yavaş yavaş konuşmaya başlamıştır. Bu, hem bireysel bir cesaretin hem de toplumsal hafızanın kendini zorla hatırlatma çabasının sonucudur.

Alevi hareketi tartışılırken sıkça dile getirilen bir yanlış vardır “Aleviler Sivas Katliamı’ndan sonra örgütlenmeye başladı.” Bu ifade hem eksiktir hem de yanıltıcıdır. Evet, Sivas Katliamı sonrasında Alevi örgütlenmesi görünür biçimde büyümüştür. Lakin Aleviler bu süreç öncesinde özellikle Avrupa’da kendi isimleri ile kurumlaşmaya başlamışlardı. Türkiye’ye uzanan bir uyanış dalgasının geldiği bir dönemden geçiliyordu. Sivas Madımak katliamı işte bu uyanışın barajlanması projesinin, Alevilerin demokrasi güçleri ile buluşmasını engelemek için devlet merkezli organize edilmiştir. Katliamın ardından Türkiye’nin dört bir yanında yürüyüşler düzenlenmiş, “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganı öne çıkarılmıştır. Alevi hareketi bu eksene sıkıştırılarak katliamda sorumluluğu olan CHP üzerinden yeniden devlet denetimine alınmıştır. “Mollalar İran’a” sloganı ile katliamın yerel, devlet bağlantılı boyutu örtülmüş, dış düşman algısıyla gerçek sorumlular gizlenmiştir.

2008 yılında Alevi örgütleri merkezi bir Maraş anması yapma kararı aldı. Ancak bu anma Maraş’ta değil Adana’da gerçekleştirilmiştir. Çünkü Maraş’a girmek demek, o coğrafyanın Kürtlüğüne, Aleviliğine ve sol-sosyalist duruşuna açık biçimde sahip çıkmak demektir. Bu yüzleşmeden kaçınılmıştır.

2009 yılında ise bu tablo kırılmıştır. Türkiye’deki Alevi örgütleri değil, İngiltere Alevi Federasyonu Maraş’ta anma yapmak için başvuruda bulunmuştur. Valilik yurtdışından gelen bir kurumun başvurusunu kabul edemeyeceklerini belirterek başvuruyu rededince, Türkiye Alevi örgütlenmesi kamuoyu baskısıyla Maraş’ta anma yapma kararı almıştır. 31 Aralık 2009  tarihinde yapılan ilk anma programına faşist güçler saldırmış ve bunu bahane yapan valilik sonraki yıllarda izin verilmemiştir. Bu durum hâlâ devam etmektedir…

Kısacası, Sivas katliamından 15 yıl ve Maraş’da yaşanan katlimadan 31 yıl sonra Maraş kendisini gündeme sokmuştur.

12 Eylül sonrası dönemde Alevi hareketine üç ayrı etkin operasyon çekilmiştir. İkisi geride kalmış, üçüncü süreç içinden geçmekteyiz. Bunlardan ilki Sivas Katliamıdır. Bu katliam yalnızca bir linç değil, aynı zamanda Alevileri, gelişen Kürt siyaseti ve sol hareketi ile bütünleşmesini engeleme hamlesidir.

Bugün Maraş meselesi, yalnızca geçmişle ilgili değildir. Maraş, bugünün demokrasi mücadelesidir. Kürtlerin var olma mücadelesidir. Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesidir. Solun ve sosyalistlerin adalet mücadelesidir.

Bu mücadeleleri birbirinden ayırmak mümkün değildir. Çünkü sorunlar aynı merkezden beslenmektedir. Bugün Kürtler daha örgütlüdür, Aleviler daha örgütlüdür, sol ve sosyalist yapılar tabloyu daha net okumaktadır. Bu, Maraş’ın neden hâlâ bu kadar rahatsız edici bir gerçek olduğunu da açıklar.

Maraş’la yüzleşmek, bu ülkenin kuruluşundan bugüne taşıdığı inkâr ve imha siyasetleriyle yüzleşmek demektir. Bu nedenle Maraş yalnızca anılacak bir acı değil, sahip çıkılması gereken bir mücadele hattıdır.

Ve bu mücadele, er ya da geç, herkesin kapısını çalacaktır.

Maraş, Cezaevi ve Roboski Katliamları DAKME’de Anıldı

Dortmund ve Çevresi Alevi Kültür Merkezi (DAKME), Maraş Katliamı, 19 Aralık Cezaevleri Katliamı ve Roboski Katliamları için anma etkinliği düzenledi. Etkinlik, Zeynep Ovayolu’nun moderatörlüğünde gerçekleşti ve panelde Şükrü Yıldız ile Hüseyin Bulut konuşmacı olarak yer aldı. Anma, DAKME Müzik Topluluğu’nun yaktığı ağıtlarla sona erdi.

Aralık ayı, tarihimizde katliamlarla anılan bir dönem olarak kaydedilmiştir. 19-26 Aralık 1978 tarihleri arasında Maraş’ta yaşanan olaylar, Alevi ve sol düşüncelere sahip birçok insanın katledilmesine neden olmuştur. Bu süreçte Alevilerin evleri ve işyerleri yakılmış, birçok insan yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda bırakılmıştır.

19 Aralık 2000 tarihinde devletin ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ adı altında yirmi cezaevinde gerçekleştirdiği katliam da unutulmamalıdır. Bu olay, cezaevlerinde büyük bir trajediye yol açmış ve pek çok insanın hayatını kaybetmesine neden olmuştur.

Son olarak, 28 Aralık 2011 tarihinde Roboski’de yaşanan katliamda, çoğu çocuk olan 34 kişi hayatını kaybetmiştir. DAKME, bu acı olayları unutmamak ve hatırlatmak amacıyla anma etkinliği düzenleyerek toplumu bilgilendirmeyi ve yaşanan travmayı paylaşmayı hedeflemiştir.

Etkinlik, sinevizyon gösterimi ile başladı ve ardından katılımcıların konuşmalarıyla devam etti. Anma, lokmaların dağıtılmasıyla son buldu.

Chanuka Bayramı’nda Saldırıya Alevilerden Sert Tepki

Yahudi inancının önemli bayramlarından Chanuka’nın ilk günü, Avustralya’nın Sydney kentinde yaşanan saldırıyla gölgelenmiştir. Bondi Plajı’nda meydana gelen bu olay, inançlara ve kimliklere yönelik şiddetin kabul edilemez olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Saldırı, dünya genelinde derin bir üzüntü yaratırken, toplumsal barış ve birlikte yaşam değerlerinin önemini hatırlatmaktadır.

Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu (AFA), yaşanan saldırıya ilişkin yaptığı yazılı açıklamada, hayatını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı dilerken, yaralananların da bir an önce sağlıklarına kavuşmalarını temenni etmiştir. Alevi inancının tarihsel olarak mazlumdan, barıştan ve yaşamdan yana duruşunu vurgulayan federasyon, bu tür olayların sona ermesi gerektiğinin altını çizmektedir.

Federasyonun açıklaması, tüm inanç gruplarının eşit yurttaşlık haklarına sahip olduğunu ve inanç özgürlüğünün korunması gerektiğini bir kez daha hatırlatmaktadır. Saldırı, sadece Yahudi toplumu için değil, tüm insanlık için derin bir yaradır ve bu tür olaylara karşı ortak bir duruş sergilemek gereklidir.

Alevi-Bektaşi hafızasında kırılma noktaları tartışılıyor

Garip Dede Vakfı (GADEV) Alevi Akademisi tarafından düzenlenen “100. Yılında Tekke ve Zaviyeler Kanunu ve Aleviler” konferansı, Alevi-Bektaşi hafızasının önemli kırılma noktalarını ele aldı. Konferansın moderatörlüğünü üstlenen Hatice Uzun, ilk sunumu gerçekleştiren Dr. Gözde Orhan’ın Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte Alevi-Bektaşi inancının devlet politikalarıyla ilişkisini tarihsel bir çerçevede değerlendirdiğini aktardı.

Dr. Orhan, 1826 yılında kaldırılan Yeniçeri Ocağı ile Bektaşi Tarikatı arasındaki ilişkiye vurgu yaparak, bu durumun devletin Bektaşi inancına yönelik tutumunu nasıl şekillendirdiğini açıkladı. 16. yüzyılda Kızılbaşlara yönelik şiddet sarmalının, 19. yüzyılda devlet şiddetine dönüşmesiyle Alevi-Bektaşi topluluklarının maruz kaldığı baskıları anlattı. Bu süreç, Alevi-Bektaşi topluluklarının devlet tarafından sistematik bir dışlama ve şiddet politikası ile karşılaştığını gözler önüne serdi.

Cumhuriyet’in kuruluş döneminde Mustafa Kemal Atatürk’ün Alevi ve Bektaşi ileri gelenleriyle kurduğu temasları da aktaran Orhan, Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun kabulü sürecinde mecliste ciddi bir muhalefet yaşanmadığını belirtti. Bu kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte Hacıbektaş Dergâhı’nın son postnişini Salih Niyazi Dedebaba’nın yaşadığı zorluklar, inanç özgürlüğü açısından önemli bir örnek teşkil etmektedir.

12 Eylül askeri darbesi sonrası devletin din politikalarının Türk-İslam sentezi ekseninde yeniden şekillendiğini ifade eden Orhan, bu süreçte Alevi-Bektaşi topluluklarının maruz kaldığı ayrımcılığın daha da derinleştiğini vurguladı. 28 Şubat sürecinde Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun yeniden devreye sokulması, Alevi açılım süreçlerinde ve eşit yurttaşlık taleplerinde büyük bir engel teşkil etti.

Yazar Mahsuni Gül ise “Tekke ve Zaviyeler Kanununun Hacı Bektaş Dergahına yansımaları” başlığında dergahın yağmalanan demirbaşları hakkında önemli bilgiler paylaştı. 1925’te tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte unvanların yasaklanması ve dergahların eşyalarının satılması, Alevi inancına yönelik sistematik bir saldırının parçası olarak değerlendirilmektedir. Gül’ün aktardıkları, bu durumun planlı bir biçimde gerçekleştirildiğini ortaya koyuyor.

Tekke ve Zaviyeler Kanunu: Alevi Hafızasına Yönelik Saldırı!

Garip Dede Vakfı (GADEV) Alevi Akademisi, “100. Yılında Tekke ve Zaviyeler Kanunu ve Aleviler” başlıklı bir konferans düzenledi. GADEV Başkanı Celal Fırat, Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun Alevi toplumu üzerindeki tarihsel etkilerini değerlendirirken, bu yasaların yalnızca dini mekânların kapatılmasını değil, Alevi toplumu içerisindeki kuşaklar arası bağların koparılmasını hedef aldığını vurguladı.

Fırat, “Bugün burada yüz yılı aşkın bir süredir bastırılan ve yok sayılan bir hafızayı konuşmak için bir araya geldik” dedi. Konferansta, Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile Takrir-i Sükûn sürecinin Alevi inancı üzerindeki etkileri masaya yatırıldı. Fırat, bu süreçlerin Alevi-Bektaşi toplumunun tarihsel kurumlarını hedef alan uzun vadeli bir devlet politikası olduğuna dikkat çekti.

Fırat, 1925 sonrası uygulamaların açık bir amacının olduğunu belirterek, Alevi inancının kamusal alandan dışlandığını ifade etti. Dergâhların yalnızca fiziksel mekânlar olmadığını, aynı zamanda inancın aktarıldığı ve toplumsal hafızanın kuşaktan kuşağa taşındığı yaşam alanları olduğunu vurguladı. “Bir dergâhı kapatmak, aslında bir toplumu kendi köklerinden koparmaktır” dedi.

Günümüzde devletin din politikalarında çifte standartların uygulandığını dile getiren Fırat, Alevi inancının hâlâ tanınmadığını ve Alevi dergâhlarının kurumsal olarak korunmasız bırakıldığını ifade etti. Konferans, Alevi toplumunun inanç özgürlüğü mücadelesini bilimsel ve toplumsal boyutlarıyla ele almayı amaçlıyor.

Sılo Qız: 1938 Katliamı’nın tanığı, 6. yılında anılıyor

1938 Dersim Katliamı’nda tüm yakınlarını kaybeden Sılo Qız, Hakk’a yürüyüşünün altıncı yıl dönümünde anılıyor. Dersim’deki Alevi inancının ritüellerini yaşatan ve katliamın acılarını müziğe döken Sılo Qız, 104 yaşında hayata veda etmişti. Keman çaldığı için “Bizi eğlendirir, bunu öldürmeyelim” diyerek hayatta kalan Sılo Qız, zorlu yıllarını sanatla taçlandırdı.

Sılo Qız, halkın yaşadığı acıları ve sevinçleri, doğaçlama müziğiyle bölgeye taşıyan önemli bir figürdü. Küçük yaşlarda başladığı müzik yolculuğu, özellikle köy düğünleri ve taziyelerde halkla buluşarak geniş bir kitleye ulaştı. 1938 Dersim isyanının tanığı olarak, o dönemde yaşananları destansı ağıtlarla dile getirdi.

Dersim Milli Köyü’nde son yıllarını yalnız geçiren Sılo Qız’ın evi şu anda yıkılmış durumda. Ancak onun müziği ve anlattıkları, Dersim’in belleğinde yaşamaya devam ediyor. Sılo Qız, 2019 yılında Milli Köyü’nde toprağa verilmişti ve onun anısı, halkın hafızasında silinmeyecek bir yer edinmiştir.

Chanuka Bayramı’nda Saldırıya Alevilerden Sert Yanıt

Yahudi inancının önemli bayramlarından Chanuka’nın ilk gününde, Avustralya’nın Sydney kentindeki Bondi Plajı’nda meydana gelen saldırı, dünya genelinde derin bir üzüntü yarattı. Bu tür saldırılar, inançlara, kimliklere ve sivillere yönelik şiddetin kabul edilemez olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Toplumsal barış ve birlikte yaşama değerlerinin önemini vurgulayan bu olay, insanlık adına ortak bir sorumluluğun altını çizmektedir.

Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu (AFA), yaşanan saldırıya dair bir açıklama yaparak, hayatını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı diledi ve yaralananlara acil şifalar temennisinde bulundu. AFA, Alevi inancının tarihsel olarak mazlumdan yana duruşunu hatırlatarak, bu tür olayların karşısında durmanın önemini vurguladı.

AFA’nın açıklamasında, “Yahudi inancının kutladığı Chanuka bayramının ilk gününde yaşanan bu saldırı hepimizi derinden üzmüştür. Sevdiklerini kaybeden ailelere en içten başsağlığı dileklerimizi iletiyor, yaralıların bir an önce sağlığına kavuşmasını diliyoruz,” ifadeleri yer aldı.

Bu olay, farklı inanç ve kimliklere sahip toplumların bir arada yaşama iradesini zayıflatmamalıdır. Herkesin inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık hakları, toplumsal barışın teminatıdır.

Grup Yorumdan yeni albüm “yozlaşmaya ve uyuşturucu çetelerine karşı dikkat çektiler”

0

Grup yorum “zafer halayi” adlı yeni albümü yayınlandı

Grup yorum 1985’ten beri ezilenlerin sesi Grup Ekin gibi evveli de var tabii ki; “Vurulup düşmüşsün” den bugüne miras aktarılmaya devam ediyor..Dünya devrim resitallerinden enternasyonal marşlara, 1 Mayıs marşından 500 bin emekçi vardı! sabahın bir sahibi var`a Şişli meydanına, Derviş oldumdan Madenciye, Ayşegülene ağıttan, Mısri kızına, Boran fırtınasından Dağlara Doğru`ya, Yıldızları kuşandık´dan Haziranda ölmek zor´a, çiya Ez Im, Her ne peş ,Avlaskani Cuneli, Birayé me, Neşid El Tahrir´è, Ya Arise’l Cenubi,

Gün tutuşur canım türkü tutuşur,Sivas ellerinde sazım tutuşurdan,yalanlara artık sabrım yok dost ´a...

Biz hiç teslim olmadıktan, Sevda kadınına, yılanlara çiyanlara rağmen yürüdük..

Tam Bağımsız Türkiye konserlerinden, Grup Yorum 25. yıl konseri Halkın senfonisine.. ve

Grev alayından Zafer Halayına..

Albümümde yer alan eserler “zafer halayı”,”Diren yoldaş ” “Seninle Her şeye varım”, ” Burası İstanbul Maltepe” “Her Hücre Kızıldere” “Roboski” ” Kürdistan’ım” “Köroğlu” “Hatır Be to” “Yürü Yiğidim” “Haziran” “Her Yer Direniş” “veda” ayrıca daha önce single çalışması olarak yayınlanan “Sıla” adlı Grup Yorum eseri uyuşturucu madde kullanımı ve çeteleşmeye karşı dikkat çeken bir kliple yeniden yayınlandı!

Grup Yorum şu açıklamalara yer verdi;

“Sekiz yıl sonra grup yorum olarak yeni albümünüzle zafer halı ile karşınızdayız sekiz yıl iki şehit onlarca baskın gözaltı dava işkence tutuklama sekiz yıl Üç kıta da konser onlarca direniş zafer beste üretim sekiz yıl bir yanımız baskı bir yanımız diriliş eğer sahnede değilse ya tutukluyuz dur ya da mahkeme salonlarında bu yaşananların hiçbirisi bizi Susturamadı ne sazlarımız ne ezgilerimiz ne de biz asla teslim olmadık içeride dışarıda hepimiz katıldık albüm çalışmalarına kolektifizmdeki ısrarlarımızı sürdürdük” 

“Yeni albümümüz zafer Halayı 14 Aralık’ta yayında helin ve İbrahim’e albüm sözümüz vardı Zafer Halayı tutulan sözümüz halkımız sözümüzü tuttuk baskılara yasaklamalara tutuklamalara teslim olmadık küllerimizden Doğduk tüm zorluklar karşısında biz bir kez daha güçlendik birbirimize değerlerimize tarihimizi daha da kenetlendik çünkü biz Ayça İdillerin biz helin ve İbrahim’in biz direnenlerindirerek üretenlerin öğrencileriyiz”

Hiç yüze gelmemiş birbirlerini hiç fiziken görmemiş emekçilerimiz var ama bizi birleştiren ortak ideallerimiz bu inanç sanki hep birlikteymişiz gibi tek yumruk olma yeteneğini kazandırdı bize bu anlamıyla bir elimizle ölümü bir elimizle de hapishane duvarlarını baskılar ve yasaklamaları ite ite geliyoruz yedi notanın komutanları helin böcek ve İbrahim Gökçek’in Gökçek’ten devraldığımız bayrağı zafere taşıyacağız konser sözümüzü de tutacağız hiçbir engel halkın sanatının önüne geçemeyecek

Neşet Ertaş’ın da dediği gibi Halkın türkülerini yapanlar, yasalarını yapanlardan daha güçlüdür!

Grup yorumunun şarkılarının dijital platformlardan kaldırılmasına dair daha önceki yapılan açıklamalar i̇sa şöyle;

Uyuşturucu madde satmak, çete kurmak, madde kullanımını yaymak emperyalizmin beyni uyutma oyunudur! Tek adam rejimlerinin oyalatma sirkidir!

Her gün yeni bir baskı ve yasakla uyandığımız memleketimizde şimdi de Grup Yorum’un, YouTube ve Spotify’daki albümleri ve şarkıları milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması gerekçesiyle erişime engellendi,Türkiye’de görünmez kılındı. Ancak çocuklara taciz ve istismar mecliste bile kadınlara taciz, kadın cinayetleri, katledilen çocuk işçiler, Türkiye’nin her yerinde çeteleleşen, madde kullanan, fuhuş bataklığına düşürülmek istenen gençlik ve geleceksizleştirme çöken etik ve ahlak kamu düzenini bozmuyor! hukuksuzluk, adaletsizlik, adamın varsa cezasızlık politikası kamu düzenini bozmuyor! Geçinememek, ekonomik kriz kamu düzenini bozmuyor! Neyin gösterildiğinden ziyade neyin gösterilmeye değer bulunmadığı bize kültürel hegemonya adına önemli ipuçları veriyor. Düşünsenize, dilediğiniz şeyi izleyebilmek ve dinleyebilmek için cebinizden para ödediğiniz bir platform size “bunu dinleyemezsin” diyor. Neoliberal rejimin gölgesiyle el ele işleyen piyasa, talimatla içerik siliyor.

sabahtan akşama kadar kadınlara hakaret eden ve bununla övünenlerin “Toronto’da bi’ kadına tutuldum 30’unda taş gibi bi’ duldu / L.A.’de en büyük tutkumdu. Ve soyundu, nutkum tutuldu” sözlerini herkes dinleyebilirken, “Belli ki yakındır doğayı ve hayatı sarsacak saat” sözleri milli güvenliği ve kamu düzenini bozabiliyor. O zaman şu çok açık; problem olarak gördükleri şey halkın sesinde, isyanın ritminde, direnen hafızada gizli. Çünkü Grup Yorum yalnızca müzik yapmıyor; bir mitingde, üniversite direnişinde, direnen emekçilerin grevinde yeşeriyor. Bu yüzden susturulma girişimi olarak bu kez devletin copu değil algoritmanın filtresi konuşuyor. Demek ki dağıtım ağlarının tekelleşmesi bizim kültür ürünlerine erişimimizden ziyade içeriğin denetimini kolaylaştırıyor. YouTube da, Spotify da, internet de bilgiye erişimi demokratikleştirmiyor.

“Bu çürümüş düzenin en sinsi yanlarından biri sansürün artık birçok insana sansür gibi görünmemesi.” …

Burada mesele yalnızca iktidarın sansürü değil aynı zamanda piyasanın rızayı örgütleyiş biçimi. Biri yasaklıyor, diğeri bu yasakla uyumlu içerik politikalarını üretip bunu normalleştiriyor, hatta görünmez kılıyor. Zorla susturmanın yerini yavaş yavaş, sessizce unutturmak alıyor. YouTube ve Spotify gibi platformlar, bireyi merkeze alıyormuş gibi görünse de aslında merkezlerinde reklam verenler, egemenler ve algoritmik güvenlik yer alıyor. Yani “bağımsız” taklidi yapan bu platformların nasıl neoliberal otoriterliğin birer uzantısına dönüştüğünü görüyoruz. Sansür artık sadece bildirilerle, yasaklarla değil tıklanmayan, gösterilmeyen, tavsiye edilmeyen içerikler üzerinden de işliyor. Grup Yorum’un şarkılarını arayanlar bulamayacak, bulamayanlar merak etmeyecek, merak etmeyenler unutacak. Böylece bu düzen kendine yönelik rızayı görünmesine engel oldukları ve görünmesine alan açtıkları üzerinden yeniden üretmiş olacak.

Bu çürümüş düzenin en sinsi yanlarından biri sansürün artık birçok insana sansür gibi görünmemesi. Şimdilerde içerikler algoritmik havuzdan çıkarılıyor ve görünmez oluyor. Piyasa çarkını böyle çeviriyor: Yasaklama değil sıralamaya almama, susturma değil duyulmuyormuş gibi yapma. Rıza da bu “duyulmayanı duymamaya devam etme” halinde örgütleniyor. Yani piyasa sadece sattığı ürünü değil satılabilir olanın sınırlarını da belirliyor. Bu daha sessiz, daha görünmez ama bir o kadar da sistematik bir baskı türü.

“Bu sansür sadece “politik müzik yaptıkları” için değil aynı zamanda yaptıkları müziği politik bir örgütlenme biçimi haline getirdikleri için yapılıyor.”

Grup Yorum, Türkiye yakın tarihinin en uzun soluklu ve en çok baskıya uğrayan müzik kolektiflerinden biri. Bu sansür sadece “politik müzik yaptıkları” için değil aynı zamanda yaptıkları müziği politik bir örgütlenme biçimi haline getirdikleri için yapılıyor. Onlar için bir albüm sadece şarkılar dizisi değil dönemin ruhuna, halkın taleplerine, sokaktaki mücadeleye dair birer belge, müşterek bir toplumsal hafızanın temsili. 90’larda faili meçhuller, 2000’lerde OHAL, 2010’larda Gezi ve sonrasında yükselen baskı rejimi… Her dönemin politik atmosferi, onların ezgilerinde yerini buldu. Bu yüzden yalnızca fikirleriyle değil bedenleriyle de hedef alındılar. 1980’lerin sonundan itibaren üyeleri hakkında açılan yüzlerce dava, konser yasakları, toplatma kararları, gözaltılar eksik olmadı. 2000’lerin ortasından itibaren bu baskılar daha da sistematikleşti, 2016 sonrası bir “devlet politikası” haline geldi.

Mesela İdil Kültür Merkezi’ne yapılan polis baskınları sıradanlaştı. Grup Yorum’un prova yaptığı, enstrümanlarını sakladığı, albüm kayıtlarını gerçekleştirdiği bu mekan onlarca kez basıldı. Müzik aletlerine el kondu, notalar parçalandı, kayıt cihazları kırıldı. Aynı yıl, grubun solisti Helin Bölek ve İbrahim Gökçek dahil olmak üzere birçok üye “terör propagandası” suçlamasıyla tutuklandı. Grup üyeleri, konser yasaklarının kaldırılması, gözaltına alınan arkadaşlarının serbest bırakılması ve İdil Kültür Merkezi’ne yönelik baskıların durdurulması için ölüm orucuna başladı. Helin Bölek ve İbrahim Gökçek hayatını kaybetti.

“Onlar tekil sanatçı kimliğiyle değil bir halkın sesi olarak var oldular.”1985’ten bu yana yasaklarla büyüyen, her albümle biraz daha kalabalıklaşan bir kolektiflikten söz ediyoruz. Onlar tekil sanatçı kimliğiyle değil bir halkın sesi olarak var oldular. Bugün bu sesi Spotify gibi platformlarda bulamıyorsak, bu halkın sesine, belleğine, öfkesine filtre koyma ihtiyacından doğuyor. Ama nafile ve acınası bir çaba olarak tarihte yerini alıyor. Sahne bulamayınca sokaklardan, evlerin balkonlarından, grevlerde işçilerin dillerinden, Cumartesi Anneleri’nin yüreklerinden yükselen bir ses Grup Yorum. Susmadılar, susmayacaklar, susmazlar çünkü onlar bu coğrafyanın direnme biçimlerinden biri. Dijital mecralardan kaldırıldığında arşiv bağlantılarından, kasetlerden, onlar toplatıldığında sokaklardan yükselecek ezgileri, doğacak güneş gibi karanlığın ortasına sesleri.

 

Meclis’te Taciz, Ülkede Çürüme ÖZGÜR DEMİR

0

TBMM’de ortaya çıkan taciz skandalı, Türkiye’nin uzun süredir inkâr edilen bir gerçeğini yeniden ve sert biçimde hatırlattı: Bu ülkede sorun artık tekil vakalar değil, sistemin kendisidir. Olayın adresi sıradan bir kurum değil; halkın iradesini temsil ettiği söylenen Meclis’tir. Bu nedenle yaşananlar sadece adli değil, doğrudan siyasal bir meseledir.

Taciz iddialarının uzun süre fark edilmemesi ya da görmezden gelinmesi, denetim mekanizmalarının ne kadar işlevsiz hale geldiğini açıkça göstermektedir. Üstelik mağdurların genç stajyerler olması, meseleye ayrı bir ağırlık kazandırmaktadır. Devletin koruması altında olması gereken çocukların, devletin kalbinde böyle bir riskle karşı karşıya kalması, üzerinde durulması gereken asıl utançtır.

Burada durup şu soruyu sormak gerekiyor:
Bu olay neden daha önce engellenmedi?
Kimler biliyordu, kimler sessiz kaldı?

Bu sorular cevapsız kaldıkça, yapılan her açıklama eksik kalacaktır.

İktidar cephesinin her kriz anında başvurduğu “münferit olay” söylemi bu vakada da devreye sokulmuştur. Ancak Meclis gibi yüksek güvenlikli ve hiyerarşik bir yapıda yaşananların münferit olarak nitelendirilmesi, kamuoyunu ikna etmekten uzaktır. Sorun birkaç kişinin suçu değil; hesap vermeyen bir siyasal kültürdür.

Ahlak, aile ve değerler üzerinden toplumun her alanına müdahale eden bir siyasal anlayışın, kendi yönettiği kurumlarda yaşanan bu tablo karşısındaki sessizliği dikkat çekicidir. Bu sessizlik, aslında bir iletişim tercihi değil; aynı zamanda bir sorumluluk reddidir.

Bu noktada şunu söylemek gerekir: Benzer olayların geçmişte de gündeme gelmiş olması, gerekli önlemlerin zamanında alınmadığını göstermektedir. Eğer bu ülkede gerçek bir denetim ve şeffaflık mekanizması işletilseydi, bugün bu yazı yazılmak zorunda kalmayabilirdi.

Benim için asıl mesele, bu olayın nasıl ele alınacağıdır. Soruşturmanın birkaç kişiyle sınırlı tutulması, idari ve siyasi sorumluluğun tartışma dışı bırakılması, toplumda zaten zayıflamış olan adalet duygusunu daha da aşındıracaktır.

TBMM’de yaşanan taciz skandalı, Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyal ve siyasal çürümenin simgesidir. Bu tabloyla yüzleşilmediği sürece, “değerler” üzerine kurulan her söylem havada kalacaktır. Çünkü güven, sözle değil; hesap verebilirlikle inşa edilirken toplumun her alanında sosyal çürüme rekor hızıyla yükseliş göstermektedir.