Ana Sayfa Blog Sayfa 53

Cemevi, gri pasaportlu dede arayışında!

Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Hızır ve Muharrem Oruçları için yurtdışına gönderilmek üzere ‘gri pasaportlu dedeler’ arayışına girdi. Bu konuda sanal medya hesaplarından bir ilan paylaşan başkanlık, inanç önderi olarak görev alacak kişilerin Avrupa’daki Alevi topluluklarına hizmet etmesini amaçlıyor.

Geçmişte Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Alevi pirleri ve dedeleri için gri pasaport verilerek benzer görevler üstlenilmişti. Şimdi ise bu sorumluluk, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kurduğu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından yürütülüyor.

İlanda, 2026 yılı Hızır ve Muharrem oruçları için yurtdışına gönderilecek dedelere gri pasaport, ödeme kolaylıkları ve Avrupa’da görev alma imkanları vaat ediliyor. Duyuruda, bu talebin Avrupa’daki Alevi topluluklarından geldiği ifade ediliyor.

Bu gelişme, Alevi toplumu içinde inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık konularında önemli tartışmalara yol açabilir. Alevi dedelerinin yurtdışında görev alması, topluluğun yurtdışındaki varlığını güçlendirebilirken, aynı zamanda siyasi ve toplumsal boyutları da beraberinde getirecektir.

Suriye’de Alevilere yönelik soykırıma karşı İzmir’de güçlü protesto yürüyüşü

Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu, Suriye’de Alevilere yönelik soykırım saldırılarını yoğun yağmur altında düzenlediği yürüyüşle protesto etti. Yürüyüş, uluslararası kurumlara sorumluların tespit edilmesi ve sivillerin korunması için acil harekete geçme çağrısıyla yapıldı. Karşıyaka İZBAN durağı önünden başlayan eylem, katılımcıların “Suriye’deki Alevi Katliamını Durdurun” pankartı açarak, “Katil HTŞ, işbirlikçi AKP” sloganları eşliğinde Karşıyaka İskelesi’ne kadar devam etti.

Yürüyüşteki açıklamayı Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İzmir Şube Eş Başkanı Fırat Dikmen yaptı. Dikmen, Suriye’de Alevilere yönelik saldırıların geçen yıl Aralık ayında başladığını ve bu durumun soykırım boyutuna ulaştığını ifade etti. HTŞ’nin iktidara gelmesiyle birlikte Alevilere yönelik toplu katliamlar, suikastlar ve kadınların kaçırılması gibi insanlık dışı eylemlerin arttığını belirtti. Bu süreçte binlerce Alevinin yaşamını yitirdiğini vurguladı.

Dikmen, Alevi toplumunun hedef alınmasının, faşizan bir siyasetin ürünü olduğunu söyleyerek, HTŞ’nin bu cinayetleri “kontrol dışı güçler” şeklinde belirsiz ifadelerle açıklamaya çalıştığını ifade etti. Ancak, bu yapıların bir yıldır devam eden katliamların birinci derecede sorumlusu olduğunu vurguladı.

Protesto sırasında, Suriye’deki savaşın dinci, milliyetçi ve cinsiyetçi politikalar yerine demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü politikalarla sonlandırılması gerektiği belirtildi. Uluslararası örgütler ve insan hakları kurumlarından, katliamların araştırılması ve sivillerin korunması için acil adım atmaları istendi. Ayrıca, dünya halklarına Alevi toplumu ile dayanışma ve katliam karşısında ses çıkarma çağrısı yapıldı.

Yoğun yağmur altında gerçekleşen eylem, katılımcıların alkışları ve sloganlarıyla son buldu.

Dortmund’da Maraş, Cezaevleri ve Roboski İçin Anma Düzenlenecek

Almanya’nın Dortmund kentinde, toplumsal hafızada derin iz bırakan 1978 Maraş Katliamı, 2000 Cezaevi operasyonları ve 2011 Roboski’de yaşamını yitirenler için anma etkinliği düzenlenecek. Etkinlik, 14 Aralık 2025 Pazar günü saat 13.30’da gerçekleştirilecek.

DAKME Alevi Kültür Merkezi tarafından organize edilen programda, insan hakları ihlalleri ve toplumsal travmaların hatırlatılarak adalet talebinin büyütülmesi amaçlanıyor.

Etkinlikte, panelistler Şükrü Yıldız ve Hüseyin Bulut konuşacak. Programın moderatörlüğünü Zeynep Ovayolu üstlenecek. Anma kapsamında, DAKME Müzik Topluluğu’nun ağıtlar seslendireceği ifade edildi.

Organizatörler, anmanın; “demokrasi, insan hakları, eşit yurttaşlık ve hafıza mücadelesinin” bir parçası olduğunu belirterek tüm duyarlı kesimleri katılıma çağırdı.

Etkinlik Bilgileri:
Tarih: 14 Aralık 2025
Saat: 13.30
Adres: Körnebachstr. 18, 44143 Dortmund
Düzenleyen: DAKME Alevitisches Kulturzentrum e.V.

Suriye’de Alevilere Yönelik İnsanlık Suçu ve Türkiye CELAL FIRAT

0

Suriye’de tüm dünyanın gözünün önünde, insanlığın vicdanını derinden yaralayan ağır bir katliam yaşanmaktadır. Bu yaşananlar spontan bir şiddet değil; planlı, örgütlü, sistematik bir yok etme politikasıdır. İnsanlar topluca katledilmekte, diri diri yakılmakta, teslim olanlar infaz edilmektedir. Kadınlar kaçırılmakta, kaybedilmekte; işkenceye, tacize, tecavüze uğramaktadır. İnsanlar yurtlarından sürülmekte; evlerine, topraklarına ve hafızalarına el konulmaktadır.

Bu vahşet yalnızca Alevilerin yoğun olduğu sahil bölgeleriyle sınırlı değildir. Suriye’nin birçok şehrinde ve kırsalında aynı acımasızlıkla sürdürülmektedir. Arap Alevilerin kutsal mekânları, türbeleri, ziyaretgâhları bombalanmaktadır. Bu mekânlarda hizmet eden insanlar infaz edilmektedir. Düşmanlaştırıcı, aşağılayıcı, nefret yüklü söylemler Alevilere yaşam hakkı tanımamaktadır.

Bu yaşananların adı açıktır: Boğucu bir kuşatma biçiminde ilerleyen, insanlık suçudur. Suriye’deki Alevi katliamı, tarih boyunca biriktirilmiş nefretin, ötekileştirmenin ve inanç temelli düşmanlığın en çıplak tezahürüdür.

Bu saldırılar yalnızca Suriye’de yaşayan Alevilere değil; Türkiye’de ve dünyanın dört bir yanında yaşayan Alevi topluluklarına da büyük bir acı ve endişe yaşatmaktadır. Çünkü biz bu coğrafyanın hafızasına kazınmış acıların tanığıyız.

Bu katliamı meşrulaştırmak amacıyla kullanılan “BAAS artığı” gibi ifadeler, hakikatin çarpıtılmasından başka bir anlam taşımamaktadır. Geçmişin siyasal hatalarının faturası Alevilere çıkarılamaz, çıkarılmamalıdır. Alevileri suçlayan her söylem, bu katliama zemin hazırlamakta; fay hatlarını aktifleştirmekte ve vahşeti meşrulaştırmaktadır.

Daha vahimi ise şudur: Suriye’de Alevilere yönelik yürütülen bu yok etme politikasının, ülkemizde de belirli çevrelerce karşılık bulduğunu acı bir şekilde görmekteyiz. Sosyal medyada Alevilere yönelik nefret söylemi, hedef gösterme girişimleri, katliam çağrıları büyük bir hızla artmaktadır.

Bu nedenle soruyoruz: Şam yönetimiyle yoğun diplomatik temaslarda bulunan Türkiye, Suriye’deki bu katliam karşısında neden sessizdir? Bu sessizlik bir onay anlamına mı gelmektedir? Alevilerin katledilmesini çağrıştıran paylaşımlarla ilgili neden etkin soruşturmalar başlatılmamaktadır? Neden nefret söylemi ve şiddete teşvik edenler korunmakta ya da görmezden gelinmektedir?

Biz Aleviler; Koçgiri’den Dersim’e, Maraş’tan Çorum’a ve Sivas’a uzanan acı bir tarihin evlatlarıyız. Zorunlu göçlerin, sürgünlerin, sistematik asimilasyon politikalarının muhataplarıyız. Bu nedenle biliyoruz ki bugün kullanılan söylemler, yapılan hedef göstermeler tesadüf değildir. Bu söylemler bir uyarı, bir mesaj niteliğindedir.

Suriye’deki Alevi katliamının Türkiye’de meşrulaştırılması, alkışlanması veya cezasız bırakılması; ülkemizdeki tarihsel nefretin köklerini bir kez daha görünür kılmaktadır. Bu nefret yalnızca Alevileri değil; bu ülkenin barışını, demokrasisini, birlikte yaşama iradesini tehdit etmektedir.

Bu nedenle bir kez daha altını çizmek istiyorum: Alevilere yönelik nefret, ayrımcılık ve katliam; bu toprakların en derin, en çok görmezden gelinen adaletsizliklerinden biridir. Bu adaletsizlik giderilmeden Türkiye’de kalıcı barışın sağlanması mümkün değildir.

Acil olarak atılması gereken adımlar şunlardır:

  1. Hükümetin, Suriye’de Alevilere yönelik katliamın durdurulması için derhal diplomatik girişim başlatması,

  2. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden oluşturulacak bir heyetin bölgeye giderek yerinde inceleme yapması,

  3. Arap Alevilerin görünürlüğünün artırılması ve haklarının korunması için etkin diplomatik mekanizmaların işletilmesi,

  4. Alevilere yönelik nefret söylemi, hedef gösterme ve şiddete teşvik içeriğine karşı etkin soruşturmaların açılması,

  5. Alevileri tanımlamaya, dönüştürmeye, kontrol altına almaya yönelik tüm asimilasyon politikalarından vazgeçilmesi,

  6. Tüm inanç grupları arasında eşitlik, adalet ve karşılıklı güvene dayalı bir ilişkinin inşa edilmesi gerekmektedir.

Bugün Suriye’de Alevilere yönelik yürütülen bu yok etme politikası bizlere bir kez daha göstermiştir ki; hakikatle yüzleşmeden, adaleti sağlamadan, eşitliği toplumsal bir güvence altına almadan bu ülkeye barış gelmeyecektir.

Alevi toplumu, yüzyıllardır yaşadığı acılara rağmen hâlâ barıştan, adaletten, insanlık onurundan yana olmaktan vazgeçmeyecektir. Nerede bir insan katlediliyorsa, nerede insanlık onuru ayaklar altına alınıyorsa; Aleviler orada olmaya devam edecektir.

Ve herkes bilmelidir ki, biz kendi hakikatimizden vazgeçmeyeceğiz. Nefretin ve ayrımcılığın karşısında eğilmeyeceğiz. Yetmiş iki milletin kardeşliği temelinde barışı, adaleti ve birlikte yaşamı inşa etmeye kararlıyız.

Aşk ile.

Menemen’de Alevi soykırımına karşı kitlesel yürüyüş düzenlendi

Menemen Emek ve Demokrasi Platformu, Suriye’de devam eden Alevi soykırımını protesto etmek amacıyla kitlesel bir yürüyüş düzenledi. Yürüyüş, Menemen İZBAN durağı önünden başlayarak “Suriye’de Alevi Katliamı Var Sessiz Kalma” pankartı eşliğinde gerçekleştirildi. Katılımcılar, “Katil HTŞ, işbirlikçi AKP” ve “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” gibi sloganlarla seslerini duyurdu.

Platform adına açıklama yapan Gamze Yentür, 10 Aralık 2024 tarihinden itibaren Alevilere ve diğer azınlıklara yönelik sistematik saldırıların arttığını belirtti. Yentür, “Bu ülkenin vicdanlı insanları olarak, katliamın gölgesinde yaşam savaşı veren Alevilerin yanında olacağımızı bir kez daha haykırıyoruz. Suriye’de kan dökülmesine seyirci kalmak, tüm Alevileri tehdit etmektedir” diye konuştu.

Yentür, Suriye’de başta Aleviler olmak üzere farklı inanç ve kimliklere yönelik işlenen suçlar için acil soruşturma başlatılmasını, sivillerin korunması ve güvenli bölgelerin oluşturulması gerektiğini vurguladı. Ayrıca, saldırılardan sorumlu gruplara yönelik ekonomik ve diplomatik yaptırımlar uygulanması çağrısında bulundu.

Açıklamada, Maraş, Sivas ve Suruç katliamlarının benzer zihniyetin ürünü olduğunu hatırlatan Yentür, bu olayların cezasız kalmasının toplumda derin yaralar açtığını ifade etti. Geçmişte yaşanan acıların unutulmaması ve adaletin sağlanması gerektiğini belirten Yentür, “Susmayacağız! Alışmayacağız! Unutmayacağız! Affetmeyeceğiz!” diyerek sözlerini tamamladı.

Özer: Alevilere zarar verecek söz ve davranışlar asla kabul edilemez!

Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, sosyal medyada yayılan ve tartışmalara yol açan “Türkler ve Kürtler olarak 1514 Çaldıran’da birlikte mücadele ettik” ifadesinin yanlış anlaşıldığını belirtti. Özer, Alevilerin hak mücadelesine her zaman destek olmuş biri olarak, bu sözlerin Alevileri üzmeyecek şekilde ifade edilmesi gerektiğini vurguladı.

Özer, açıklamasında, “Benim ‘Çaldıran’da Şah İsmail’e karşı birlikte savaştık’ şeklinde bir cümlem yoktur. Böyle bir yaklaşımım da söz konusu değildir” dedi. Bu ifadelerin, kendisi üzerinden gündem yaratma amacı taşıyanlar tarafından çarpıtıldığını ifade eden Özer, sosyal medyada dolaşan cümlelerin kasıtlı olarak yayıldığını aktardı.

Kürt-Türk kardeşliğini pekiştirmek ve barış sürecine katkı sağlamak amacıyla tarihsel olaylara atıfta bulunmanın önemli olduğunu belirten Özer, Alevi toplumunun haklı taleplerini her platformda dile getirdiğini vurguladı. “Alevi Canlarımızı üzecek bir davranışım ve sözüm asla söz konusu olamaz” diyen Özer, onurlu ve kalıcı bir barış için mücadele etmeye devam edeceğini ifade etti.

Alevi kurumları: Özer’den özür talebi yükseliyor!

Alevi kurumları, kayyım atanan Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in “Türkler ve Kürtler olarak 1514 Çaldıran’da birlikte mücadele ettik” sözlerine sert tepki gösterdi. Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) ve diğer Alevi kuruluşları, bu ifadelerin Alevi toplumunda derin yaralar açtığını belirtti.

Alevi kurumları, Çaldıran’ın Alevilerin topluca katledildiği bir felaket olduğunu hatırlatarak, bu tarihi acının “kardeşlik” örneği olarak sunulmasının kabul edilemeyeceğini vurguladı. Açıklamada, Yavuz Sultan Selim dönemindeki Alevi katliamlarının başarı hikâyesine dönüştürülmesinin barışa hizmet etmediği, aksine toplumsal yaraları daha da derinleştirdiği ifade edildi.

Alevi kurumları, Ahmet Özer’in bu sözlerinin, barış sürecine zarar verdiğini ve Alevilerin acısını tazeleyeceğini dile getirerek, Özer’den Alevilerden derhal özür dilemesini talep etti. Gerçek barışın inkârla değil, yüzleşmeyle ve adaletle mümkün olduğunu belirten Alevi kurumları, tüm mazlum halkların acısını paylaşarak, eşit yurttaşlık ve adalet mücadelesinin süreceğini duyurdu.

Maraş Katliamı’nda Hayatını Kaybedenler Hamburg’da Anma Töreniyle Yaşatılacak

Hamburg Alevi Kültür Merkezi, Alevi toplumunun tarihsel ve güncel karşılaştığı katliamları gündeme getiren bir etkinliğe ev sahipliği yapacak. “Maraş Anması ve Suriye’de Alevi Soykırımı” başlığıyla gerçekleştirilecek program, 18 Aralık 2025 Perşembe günü saat 19.00’da düzenlenecek.

Etkinlikte, Maraş Katliamı’nın tarihsel etkileri ve Suriye’de Alevilere yönelik devam eden soykırım politikaları ele alınacak. Amaç, Alevi toplumunun yaşadığı acıların hatırlanması ve güncel tehditlerin uluslararası platformda tartışılması yoluyla toplumsal farkındalığın artırılmasıdır.

Söyleşi ve panelde, Bayreuth Üniversitesi’nden akademisyen Dr. Hakan Mertcan ve araştırmacı-yazar Aziz Tunç yer alacak. Alanlarında tanınmış olan bu konuşmacılar, tarihsel bağlamı ve güncel gelişmeleri birlikte değerlendirecekler.

Hamburg Alevi Kültür Merkezi Yönetimi, etkinliğin sadece bir anma değil, aynı zamanda Alevi kimliğine yönelik tehditlere karşı ortak bir duruş sergileme fırsatı olduğunu vurguladı. Yapılan açıklamada, “Alevi toplumuna yönelik yaşanan acıları anacak, tarihsel hafızamızı canlı tutacak ve uluslararası alanda Alevi kimliğine yönelik tehditleri ele alarak farkındalık oluşturacağız” denildi.

Tüm Alevi bireyleri ve dostlar, bu birlik ve dayanışma ruhuyla gerçekleştirilecek panele davet edildi. Etkinlik, “Unutmadık, unutturmayacağız” mesajıyla son buldu.

Hünkâr Bektaş Veli Ahmed Yesevi’nin “Halifesi” mi? İMAM CANPOLAT

Alevi toplumu ve kurumları içerisinde Ahmed Yesevi ve Hünkâr Bektaş Veli üzerine çok konuşuluyor, bu çarpıtılmış özel konu, sistematik bir şekilde Alevi toplumu ve kurumların gündeminde tutulmaktadır.

Neden bu tartışma sürekli gündemde tutuluyor?

Türk İslam teorisyenleri, Aleviliği Orta Asya’ya götürerek, Şamanizm’le bağ kurmak ve Aleviliğin, Şamanizmin Anadolu’daki versiyonu, dolayısıyla bir Türk inancı olduğu teorisini geliştirmektedirler. Hakikat dışı bu teorilerine hem Ahmed Yesevi hem de Hünkâr Bektaş Veli ismini araç yapmaktadırlar.

Bu teorilerin hakikatlerden ne kadar uzak olduğunu birlikte inceleyelim.

Önce Ahmed Yesevi’nin hangi dönemde, nerede yaşadığına ve hangi dine inandığına bakalım.

Ahmed Yesevi Kazakistan’ın Seyram kasabasında doğmuş, (1093-1166) ömrünün büyük bir kısmını Türkistan’ın Yesi şehrinde geçirmiş bir Müslüman ve İslamiyetin Orta Asya’da yayılmasında etkili olan bir tasavvufcudur. Türkistan’da adına bir üniversite vardır.

Değerli araştırmacı yazar ve bu konuların uzmanı olan Mehmet Bayrak’ın aktarımlarından da öğreniyoruz ki, Abdülbaki Gölpınarlı, Hoca Ahmet Yesevi’nin Anadolu’da Sünniliğin çalışmasını yaptığını çok açık bir biçimde yazmıştır.

Tarihe bakalım, Hünkar Bektaş Veli ne zaman doğmuş, ne zaman hakka yürümüş?

Hünkar Bektaş Veli, farklı görüşler olsa da Horasan’da doğduğu rivayet edilir. (1209-1271) Bu tarihlerden de anlaşılmaktadır ki, Hünkar Bektaş Veli, Ahmed Yesevi’nin ölümünden 43 sene sonra doğmuş.

Türk-İslam teorisyenleri, Hünkar Bektaş Veli‘nin, Hoca Ahmed Yesevi’nin öğrencisi ve bizzat kendisi tarafından Anadolu’ya „halife“ olarak gönderildiğini yazmakta ve propaganda etmektedirler.

Bu Türkçü teorisyenler; Hünkar Bektaş Veli’nin; „Peygamber soyundan gelen bir İslam alimi, Sünni bir mutasavvufcu“ olduğunu da yazmaktadırlar.

Devlet, akademisyenlerden, „Aleviliğin bir Türk inancı, Şamanizmin Anadolu vesiyonu olduğunun teorisini geliştirmelerini“ istedi. Bugüne kadar devletin istemi doğrultusunda, farklı üniversitelerden birçok akademisyen, yüzlerce kitap ve binlerce makale yazdı. Sipariş edilen makale ve kitapların ana teması; Bektaşiliğin bir „İslam tarikatı, sünni bir mezhep“ ve Bektaşi tarikatına girmenin şartları oluşturuyordu. Bu şartlardan birinin de iki rekat namaz kılmak olduğunu yazdılar.

Gerçekleri o kadar tersyüz ettiler ki, Hünkar Bektaş Veli’nin de „namaz kıldığını“ yazacak kadar ileri gittiler.

„Hoca Ahmed Yesevi, koyu Sünni, katı şeriatçı bir kimsedir. Yazılı kaynaklar onun çevresinde ‚doksan bin derviş‘ bulunduğunu söyler. Biraz düşünelim bu doksan bin dervişi kim saydı, hangi ölçüye dayandı, nerelerde gördü, nerelerde tanıdı? Yine kimi kaynaklara göre, Hoca Ahmed Yesevi, Anadolu’ya elliyedin (ya da elli bin) dervişi görevlendirip yolladı. Onun öldüğü 1166’da Anadolu, bütün olarak, Türklerin egemenliği altında değildir. Öte yandan elli bin dervişin, o dönemin ulaşım olanaklarına göre; Anadolu’ya gelip yerleşmesi, ayrı ayrı etki alanı bulması, yandaş toplaması, geçinmesi kolay değildir. Bu nedenle, Hoca Ahmad Yesevi-Hacı Bektaş Veli bağlantısı, birincinin ikinciyi etkilemesi tartışma götürür. Konuya soğukkanlılıkla yaklaşırsak şunu belirtebiliriz: Eflaki Dede, ‚Ariflerin Menkıbeleri‘ adlı yapıtında, Hacı Bektaş Veli’yi ‚oruç tutmaz, namaz kılmaz‘ bir kimse olarak gösterir.“ (c. 1, s. 539-540.)

„Öte yandan Hacı Bektaş Veli adına kurulan, Bektaşilik’i incelediğimizde, bu kuruluşun Yesevilik’le özdeş bir yanını bulamıyoruz, üstelik kendisinden en az yüz yıl önce doğmuş bir kimseden nesnel buyruk alması sözkonusu değildir.“ (İsmet Zeki Eyuboğlu, Bütün Yönleriyle Hacı Bektaş Veli, s, 76-77)

Ahmed Yesevi’nin „Divan-i Hikmet“ adlı eserini inceleyin. Bu eser, İslami ideoloji doğrultusunda yazılmış, „İslam dinine özenle, özveriyle bağlılığını vurgular, Kur’ana, peygamber sözlerine (hadislerine) dayandığını ileri sürer.“ (age, s. 78)

Hünkar Bektaş Veli’nin iki temel eseri olduğu söyleniyor. Aslında bunların kendisinin yazıp-yazmadığı konusunda da farklı görüşler var. Biz işin bu kısmına takılmadan geçelim. Biri „Vilayetname,“ diğeri „Makalat“tır. Makalat’ın içeriği bir bütün olarak, İslamın Sünniliğine göre yazıldığı, inceleyen her insan, bu kitapta yazılanların Bektaşilikle bağdaşmadığını görecektir.

Türk resmi tarihçileri, Hoca Ahmed Yesevi’nin; “Aleviliğin derin tasavvufi ve felsefi köklerinin en önemli temsilcilerinden biri” olarak yaydılar, yaymaya da devam etmektedirler.

Ra Haq İnancının Serçeşmesi olan Dersim’e giderken, Geyiksuyu üzerindeki köprüye, “Hoca Ahmed Yesevi Viyadüğü” tabelasını yerleştirmişler. 

Hiç alakası olmayan “Hoca Ahmed Yesevi” adını kadim Dersim’e taşıma ihtiyacı neden duydu bu devlet? Hem kimliksel hem de inançsal boyutuyla değerlendirmeye değer bir konudur.

Dersim coğrafyası, Ra Haq inancının merkezidir. Koçgiri’den Varto’ya, (Gımgım) Varto’dan Maraş’a kadar her yerde Ra haq Kızılbaş Alevi Ocakları, ziyaretleri vardır. Başta Anadolu olmak üzere, Balkanlarda ya da başka bölgelerde bulunan Alevi Ocakları Dersim Ocaklarından el alan ikinci, üçüncü derecedeki ocaklardır. Uzun tarihi süreç içerisinde “bağımsız” ocaklara dönüşmüşlerdir.

Bu bağlamda bizzat devlet eliyle farklılaştırılmaya çalışılan ve adına “Bektaşilik” dedikleri Alevilik de temel Ra Haq Ocaklarına bağlıdır. Tarihsel süreç içerisinde, bizzat devlet eliyle Ra Haq Ocaklarından koparıldı.

Bu nasıl oldu, nasıl geliştirildi? 

Bu sorunun yanıtına geçmeden önce Ra Haq Kızılbaş Alevi entelektüelleri ve kurumlarına bir hatırlatma yapmak sanırım yerinde olacaktır.

Alevi araştırmacıları, yazarları, akademisyenleri, Türk İslamcı teorisyenlerin, Hünkar’ı bu kadar tersyüz etmelerine seyirci kalmamaları gerekir. Alevi entelektüellerin, pirlerin, anaların ve kurumların bu yeteneği güçlüdür.

Bugün yapılması gereken Hünkâr Bektaş Veli’yi bu ceberut devletin ve aslını inkâr eden haramzadelerin ellerinden kurtarmaktır. 

Sorunun yanıtına gelirsek, önce Osmanlı, sonra İttihat Terakkinin yüzyılı aşan özel müdahalesiyle kadim Ra Haq inancından farklılaştırıldı ve “Bektaşilik” adında bir tarikat geliştirdiler. Bu farklılaşma Hünkâr Bektaş Veli’nin hakka yürümesinden 230 yıl sonra geliştirilmeye başlandı. 

İlk müdahale 1501 yılında İkinci Beyazıt tarafından Enderun devşirme okullarında yetiştirilen bir Sırp halk çocuğu olan Balım Sultan, Hünkâr Bektaş Veli’nin Tekkesi’ne atandı. 

Hünkâr Bektaş Veli, Anadolu’daki geniş Türkmen toplumun piri olarak etkili bir şahsiyettir. O’nun adı üzerinden, devlete karşı sürekli direniş içerisinde olan ve “Etrakı bi idrak” dedikleri Türkmen topluluklarını sisteme bağlamayı ve çocuklarını da Yeniçeri Ocaklarına savaşçı olarak almayı hedeflenmiştir. Bu amaç için “Bektaşilik” adıyla bir tarikat geliştirilmiştir. 

Hünkâr Bektaş Veli, Babai İsyan önderlerinden ve Sivas’taki direnişte katledilen Menteş’in kardeşidir. Direnişin diğer iki önderi Baba İlyas ve Baba İshak ise Amasya’da idam edilirler. Hünkâr Bektaş Veli bu dönemde 31 yaşındadır, isyanın bastırılması ve önderlerinin idam edilmesinden sonra Anadolu’da saklandığını birçok kaynak yazmaktadır. 

Ra Haq Kızılbaş Alevilik üzerine her zaman başvurduğumuz Mehmet Bayrak’tan da öğrendiğimize göre; Hünkâr Bektaş Veli, Baba İlyas ve Baba İshak’la birlikte Tacü’l- Arifin Ebu’l- Wefa-yı Kürdi’nin halifeleridir. Üçü de Ra Haq Kızılbaş önderleridir. Bu konu başka bir çalışmayı gerekli kıldığı için sadece hatırlatmış olalım.

Hünkâr Bektaş Veli üzerinden çokça kirli bilgi üretilmektedir. Öyle çarpıtmalar yapılıyor ki Osmanlı ordusunun omurgasını oluşturan Yeniçeri Ocaklarını sanki Hünkâr Bektaş Veli kurmuş ve geliştirmiştir. Hünkâr Bektaş Veli 1271 yılında hakka yürümüş, Osmanlı Beyliği 1299 yılında kurulmuş, Yeniçeri Ocakları, Birinci Murat döneminde 1362 yılında kurulmuş. Yeniçerilerin tamamı Alevi değildir. Devletin resmi mezhebi olan Hanefilik ocağın da resmi mezhebidir. Ancak Yeniçerilerde zamanla Alevilik daha etkin konuma gelmiştir.

Hünkâr Bektaş Veli’yi devletçi, devletin hizmetine girmiş bir pir olarak değerlendirmek son derece yanlıştır, yanıltıcıdır, haksızlıktır. 

Dersim, sadece ocaklarıyla, ziyaretleriyle Ra Haq Kızılbaş Aleviliğin merkezi/serçeşmesi değil, aynı zamanda Ana Tanrıçaların da merkezidir. Buyere, Xaskare, Jele, Bağıre, Ana Fatma, Dersim’deki Ana Tanrıçalardan bazılarıdır. 

Bu Tanrıçaların efsanelerine bu kısa makalede değinme olanağı zaten olmaz. Sadece Tanrıça Xaskare ilişkin bir cümle yazmakla yetinelim.

Bava Duzgın (Kemere Duzgın/Düzgün Baba) mekanına, ziyarete gidenler fark etmişlerdir. Düzgün Baba Dağı’nın en tepesinde, yani zirvesinde Ana Tanrıça Xaskare’nin mekânı vardır. Karşısında da Ana Tanrıça Jele mekân tutmuştur.

Unutulmamalıdır ki, Dersim bu ve benzeri nedenlerle devletli sistemlerin tasfiye edilmesi gereken hedefleri arasındadır.

Rıza toplumu: Alevi düşüncesinin demokratik barışa katkısı ZEYNEL KETE

0

Cumhuriyetin tekçi modernleşme mirasıyla şekillenen toplumsal düzen Aleviliğin “cümle can” ve “farklılıkların ikrarlı birliği” ilkeleriyle doku sorunu yaşadığından dolayı yapısal bir gerilim içindedir.

Alevi geleneğinde “cümle can” tüm varlıkların kutsallığı ve birbirine bağlılığını salt bir metafizik iddia değildir; aynı zamanda siyaseten bir gerçekliktir. Rıza (razı olmak), ikrar (kabul ve tanıma) ve Heq/Hak aşkı ile Xızır gayreti gibi kavramlar, birey-toplum-doğa üçlemesini birbirinden ayrı tutmayan bir etik-politiği öne çıkarır. Bu dil, modern siyaset teorisinin klasik terimleriyle konuştuğumuzda bize iki önemli katkı verir: (1) meşruiyetin kaynağı zorlayıcı güç değil ortak rızadır; (2) adalet, sadece hukuki hak eşitliği değil varoluşu tanıma üzerinden anlaşılmalıdır.

Bu noktada “rıza toplumu” kavramı, salt bir ideal değildir;  tarihsel ve pratik açıdan Alevi yaşamının biçimlediği demokratik siyaset pratiğinin adıdır. Rıza, bireyin zorla değil gönüllü olarak kurulan ilişkileri ve ortak yaşamı (komunü) tercih etmesinin ifadesidir. Böyle bir politika, tekçi ulus-devletin homojenleştirici mantığıyla taban tabana zıttır.

Alevi tarihsel hafızasında Baba Tahir’den Pir Sultan Abdal’a, Kalender Çelebi’den Şey Rıza’ya, Güruhu Naciye’den Kadıncık Anaya kadar figürler yalnızca itiraz simgeleri değildir; alternatif toplumsal örgütlenmelerin taşıyıcılarıdır. Bunların ortak yanı, egemen ideolojiyi doğrudan yıkmaya çalışmaktan çok, rıza üzerine kurulmuş bir toplumsallık inşa etme çabasıdır. Bu çaba, hakikat-arayışıyla iç içe geçmiş bir pratiğe dönüşmüştür: Hak/Heq aşkı ile özgürlük arayışı birbirini beslemiştir.

Felsefi olarak bu miras, iki temel sonucu doğurur: birincisi, yurttaşlık tanımı sadece hukuki statü değil, ontolojik tanınma sorunudur; ikincisi, barış salt çatışmanın yokluğu değil farklılıkların ikrarı üzerine kurulmuş bir ilişkiler ağıdır.

Demokratik barış teorileri genellikle devletlerin demokratikleşmesi, güç dengeleri ve uluslararası normlar çerçevesinde tartışılır. Alevi perspektifi ise demokratik barışı normatif ve varoluşsal bir zemine taşır: Barış, çoğullukta varoluş hakkının tanınması olmadan sürdürülemez. Varoluşsal hakkının tanınması demek toplumun demokratik zeminde örgütlenmesine yasal olanak tanımaktır. Buradan hareketle iki felsefi iddia üretilebilir:

1.Meşruiyetin yeniden temellendirilmesi: Modern devlet meşruiyetini tek merkezli egemenlik, ulus-millet söylemi ve zor aygıtı üzerinden kurar. Rıza toplumu, meşruiyeti paylaşılan rızaya dayandırır yani hukuksal prosedürlerin ötesinde bir toplumsal rızalığı zorunlu kılar.

2.Çokluğun birliği; Alevi öğretilerinde farklı varoluş biçimleri varlık olarak eşdeğerlidir; farklılık, bastırılacak bir kusur değil, toplumsal zenginliktir. Demokratik barış, bu ontolojiyi anayasada ve kamu pratiklerinde kurumsallaştırmakla mümkündür: dilsel, dinsel, kültürel, yerel siyasetlerin özgürce ifadesi ve yerel demokrasinin güçlendirilmesi bunun araçlarıdır. Kısacası barış yalnızca siyasal bir hedef değil, ahlaki-politik bir erdemdir.

Rızalık esasında ve ikrarın yaşam bulduğu bir toplumsal modeldir.

Alevi öğretilerinin sunduğu ilkeler soyut ilkeler değildir. Binlerce yıldır uygulanan Ahlaki-politik ve komünal yaşam ilkeleridir. Bu ilkelerin uygulanma yöntemleri:

Anayasal tanıma: Farklı inanç ve kültürlerin, devletin tekçi tanımına kurban edilmeden kapsayıcı hukuku esas alan anayasal güvenceye kavuşturulması.

Pozitif entegrasyon: Alevi topluluklarının karşılaştığı pratik ayrımcılığa yönelik pozitif önlemler; yerel demokratik yapılar aracılığıyla kültürel üretimin desteklenmesi.

Rıza odaklı yerel demokrasi: Merkeziyetçi karar alma yerine yerel, katılımcı mekanizmaların güçlendirilmesi, rıza burada hem sürecin hem de sonuçların meşruiyetini besler.

Barışın etik eğitimi: Okullarda ve kamusal alanlarda, farklılıkların ikrarlı birlikteliğini öğreten etik, sosyoloji, felsefe… tarih derslerinin yaygınlaştırılması; Hak/Heq, ikrar, rızalık, Xızır gayreti… gibi kavramların toplumsal belleğe aktarılması.

Bugünün siyasal sahnesinde Alevi toplumunun rolü

Bugün, parlamentoda açılan yeni tartışmalar, komisyonlar ve İmralı süreçleri gibi siyasal imkanlar, Alevi toplumunun tarihsel birikimini demokratik barışın kurucusu kılma olanağı sunmalıdır. Bu, yalnızca bir stratejik konum değil, aynı zamanda tarihsel sorumluluğun bir ifadesidir: Geçmişteki mağduriyetlerin hatırlanması beraberinde bir epistemik yetki de getirir: Alevi deneyimi ve kavram seti çoğulluk temelli toplumsal düzenin nasıl inşa edileceğine dair pratik-kavramsal bir rehberdir.

Rıza toplumu paradigması, demokratik barışın tarihi olanaklarını somutlaştıran bir çerçevedir. Bu çerçeve, farklılıkların ikrarlı birliği ilkesini hem moral hem politik düzeyde işler ve cumhuriyetin ikinci yüzyılı için yeni bir toplumsal sözleşmenin çekirdeğini oluşturur. Eğer cumhuriyet gerçekten demokratikleşecekse, bu ancak ikrar verilmiş rıza temelli bir ortak yaşamla mümkün olacaktır. Alevi toplumunun tarihsel deneyimi ve etik dili, bu dönüşümün hem ilhamı hem de pratik yolu olabilir.

ilk yeni yaşam gazetesinde yayınlanmıştır.