Ana Sayfa Blog Sayfa 6153

Topbaş da eş, dost, akrabaya parsel parsel arsa dağıtmış

Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi Vakfı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne,  Florya’daki arsa için başvuru yaptı. Belediye yönetiminde Kadir Topbaş’ın yeğeninin eşi Burcu Topbaş’ın olduğu vakfa arsayı bedelsiz verdi.

Sözcü’den Özlem Güvemli’nin haberine göre, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Kadir Topbaş’ın FETÖ soruşturması kapsamında tutuklanan damadı Ömer Faruk Kavurmacı’ya ait Florya Koru Evleri’nin yanı başındaki 15 bin metrekarelik arazi Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi Vakfı’na verildi.

Vakfın yönetiminde AKP’nin kurucu üyelerinden eski milletvekili Mustafa Ünal, Kadir Topbaş’ın yeğeni Turhan Topbaş’ın eşi Burcu Topbaş, yine Kadir Topbaş’ın özel danışmanı Kortan Çelikbilek, Zeytinburnu Belediye Başkanı Murat Aydın, İBB İmar Komisyonu Başkanı Hadi Diler, Bağcılar Belediye Başkanı Lokman Çağırıcı, İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mevlüt Bulut, AKP Erzurum Milletvekili Zehra Taşkesenlioğlu bulunuyor.

İBB JET HIZIYLA GÜNDEME ALDI

Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi Vakfı, 5 Ekim’de İBB’ye tahsis başvurusu yaptı. Vakıf, İBB’ye ait Bakırköy’deki toplam 15 bin metrekarelik 7 ayrı parselin okul öncesi eğitimi, ana okulu, orta öğretim ve üniversiteye kadar her türlü eğitim kurumu için kendilerine tahsis edilmesini istedi. Talep jet hızıyla İBB meclis gündemine alınarak 14 Ekim günü oya sunuldu. CHP’lilerin ret oyu verdiği meclis oturumunda tahsis kararı, AKP’lilerin oyları ile kabul edildi. Bakırköy Şenlik Mahallesi’ndeki 7 ayrı parsel 25 yıllığına hiçbir bedel talep edilmeden Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi Vakfı’na verildi.

CHP GÜLEN OKULLARINI HATIRLATTI

Vakfa tahsis edilen arazilerin en önemli özelliği, Kadir Topbaş’ın FETÖ soruşturmasından tutuklu olan damadı Aydınlı Grup Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Faruk Kavurmacı’nın tepki çeken imar ayrıcalıkları ile hayata geçirdiği Koru Florya evlerinin hemen yanı başında olması.

Hatta tahsis edilen parsellerden birinde Koru Florya satış ofisi bulunuyor. CHP’liler bu tür alanların vakıflara değil Milli Eğitim Bakanlığı’na verilmesi gerektiğini belirterek Fetullah Gülen’e bağlı okulları hatırlattılar. CHP’li Meclis Üyesi Mesut Kösedağı “Bugüne kadar neden hiç ÇYDD’ye ADD’ye tahsis yapılmadı?” diye sorarken meclis üyesi Esin Hacıalioğlu da bu tahsisin hukuksuz olduğunu söyledi.

Rusya: Suriye’de barış görüşmeleri süresiz ertelendi

Moskova’da Rus subaylarla yaptığı toplantıda konuşan Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu Batı’nın Suriye’de şiddete başvuran radikal dincileri dizginleyemediğini söyledi.

Şoygu, Rusya’nın ve Suriye’nin hava saldırılarına ara vermesine rağmen Batılı hükümetlerin desteklediği isyancıların Halep’te sivillere saldırdığını iddia etti.

Rusya Savunma Bakanı Şoygu müzakere sürecinin başlaması ve Suriye’de barış içinde bir yaşama dönüş beklentilerinin belirsiz süreyle ertelendiğini belirtti.

Suriyeli muhaliflerin ve destekçilerinin barış görüşmesi şansını heba ettiğini söyleyen Sergey Şoygu, “Batılı meslektaşlarımız için kiminle savaştığını belirleme zamanı: Teröristlerle mi yoksa Rusya’yla mı?” dedi.

Basın örgütlerinden ‘Cumhuriyet İçin Haber Nöbeti’

TGC, TGS, DİSK Basın İŞ, ÇGD, Haber-Sen, RSF’den Cumhuriyet’e FETÖ’den başlatılan operasyona isyan ederek gazeteye destek verdi ve halkın haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkı için “dayanışma” çağrısı yaptı.

“Gazetecilik suç değildir” diyen gazetecilik meslek örgütleri Cumhuriyet Gazetesi önünde “Cumhuriyet İçin Haber Nöbeti” başlattı. Meslek örgütü temsilcileri her gün saat 16.00’da Cumhuriyet Gazetesi toplanacak.

İşte 6 basın örgütünün ortak yayımladığı bildiri;

Her üç gazeteciden birinin işsiz bırakıldığına, 777 gazetecinin basın kartının iptal edildiğine, 170 medya kuruluşunun kapatıldığına, 105 gazetecinin cezaevinde olduğuna dikkat çeken gazetecilik meslek örgütleri operasyon düzenlenen Cumhuriyet Gazetesi önünde haber nöbeti başlattı.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Gazeteciler Sendikası, DİSK Basın İş, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Haber-Sen ve Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF) Türkiye Temsilciliği’nin düzenlediği haber nöbeti kapsamında her gün Cumhuriyet Gazetesi önünde saat 16.00’da basın açıklaması yapılacak.

Cumhuriyet Gazetesi yazı işlerine de destek verecek meslek örgütleri temsilcileri halkın haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkı için gazetecilere “dayanışma” çağrısı yapacak. Yöneticileri ve yazarları gözaltında tutulan Cumhuriyet Gazetesi önünde yapılan çağrılarda “Gazeteciliğin suç olmadığı” mesajı vurgulanacak.

Çocuk evlendiren imama para cezası

Die Welt gazetesinde yer alan haberde Almanya İçişleri Bakanlığı’nın imamlar tarafından çocuklara nikah kıyılmasını yasaklamak ve çocuklara imam nikahı kıyan din adamlarına para cezası verilmesi için bir çalışma başlattı.

Habere göre Almanya’da çocuk yaştakilerin evlendirilmesinin önlenmesi amacıyla federal devlet ile eyaletler arasında ortak çalışma grubu kuruldu. Yasak yürürlüğe girdiği takdirde camilerde imamlar reşit olmayan çocuklara nikâh kıyamayacak ve yasağa karşı gelen imamlar 1000 euroya kadar para cezasına çarptırılacak. 

Almanya Adalet Bakanlığı’nın girişimiyle kurulan çalışma grubu reşit olmayan yaşta yurtdışında yapılan evliliklerin Alman yasalarına göre durumunu da araştırıyor. Adalet Bakanlığı en geç yıl sonuna kadar evlilik hukukunun yasayla değiştirilmesine dair bir taslak hazırlayacak.

Koalisyon ortakları anlaştı

Gazetenin haberine göre koalisyon ortakları Hristiyan Birlik partileri ve Sosyal Demokrat Parti arasında bu konuda mutabakat sağlandı. Alman yasaları evlenmeye reşit yaştan itibaren izin veriyor. İstisnai durumlarda evlilik yaşı 16’ya düşürülebiliyor. Koalisyon ortakları evlilik yaşı ile ilgili istisnaların kaldırılması konusunda da uzlaşmıştı.

Almanya’da ne kadar yurtdışında evlenmiş çocuğun bulunduğu tam bilinmiyor. Yabancılar Dairesi’ndeki kayıtlara göre Almanya’da 481’i 16 yaşın altında olmak üzere 18 yaş altı 1475 evli çiftyaşıyor. Küçük yaştaki eşlerden 1152’sini kızlar oluşturuyor. Alman yasalarına göre evlenebilmek için 18 yaşını doldurmuş olmak gerekiyor.

© Deutsche Welle Türkçe

DW/dpa/KNA/epd/AG/HS

 

Gülse Birsel: Şortlu hemşireyi tekmeleyen yaratığı alıp alıp

Gülse Birsel Çakıroğlu’nun serbest bırakılması hakkında “Kafanız bu kadar karışıksa, şahsı bize verin. Biz 5-6 kişi terapi işini halletmeye talibiz!” dedi.

Birsel’in bugün Hürriyet’te “İnsanlar neden korkuyor…” başlığıyla yayımlanan yazısından ilgili bölüm şöyle:

“Hafta sonu önerimi yapmıştım. FETÖ’ydü şuydu buydu, emniyetin de adaletin de iş yükü fazla, kafası karışık demiştim. Otobüste şortlu hemşireyi tekmeleyen yaratığı gözaltına alıp alıp bırakmayın, bize verin, biz terapisini yapar, tekrar topluma kazandırırız demiştim. Sanki ben dizide hikâye olarak yazmışım gibi, Tekmeci dün üçüncü kez serbest kaldı!

Öncelikle kızlarımızın, kadınlarımızın otobüsle seyahat etme özgürlüğü adına, cezasını örnek olsun diye en ağır şekilde vermek gerekirken, siz bu adamı ne demeye ikide bir serbest bırakıyorsunuz yav?

İkincisi, teklifimi yineliyorum. Sanat, bu tür insanlar için en iyi terapidir. Bilhassa da dövüş sanatları! Bu tarz sanatçı arkadaşlarım var! Ne yapacağınızı bilmiyorsanız, kafanız bu kadar karışıksa, şahsı bize verin. Biz 5-6 kişi terapi işini halletmeye talibiz!

YAZININ TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ

OHAL Türkiyesi’nin karnesi: İşkence, yaşam hakkı ihlali, ölüm

CHP İstanbul Milletvekili ve PM Üyesi Sezgin Tanrıkulu, temmuz ve ekim ayları arasında yaşananlara ilişkin hazırladığı İnsan Hakkı ve İhlalleri Raporu’nu açıkladı. Raporda, OHAL ve KHK’lerin demokrasinin gidişatını belirlediği dile getirildi.

Yaşam hakkı ihlalleri, kişi güvenliği ve sağlığına zarar veren yaralama olayları, işkence ve kötü muamelenin temel ihlal alanları olarak ele alındığı raporda, 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin ardından Gülen Hareketi ile mücadele adı altında yaşanan hak ihlallerine de yer verildi.

Tanrıkulu, 15 Temmuz’un ardından OHAL ilanı ve KHK’lerle Türkiye’de siyasetin ve demokrasinin gidişatının belirlendiğini, raporunda Türkiye’nin içine düşürüldüğü kötü halin rakamlarla ortaya konulduğunu söyledi.

15 intihar, dört kuşkulu ölüm

Tanrıkulu’nun hazırladığı temmuz ve ekim ayları İnsan Hakkı İhlalleri Raporu’nda ihlaller şu şekilde sıralandı:

»15 Temmuz gecesi yaşanan olaylarda, 179 sivil, 62 polis, 29 asker olmak üzere 270 kişi yaşamını kaybetti. 2 bin 195 kişi de yaralandı.

»Gülen yapılanmasına ilişkin soruşturma kapsamında tutuklu bulunan üç kişi temmuz ayında, yaşanan olaylar ve cezaevi yönetiminin ihmalleri sonucu bir kişi ağustos ayında yaşamını yitirdi. Bu kapsamda, darbe girişimi ile doğrudan ve dolaylı biçimde bağlantılı olarak yaşamını kaybettiği tespit edilebilen toplam kişi sayısı en az 274 oldu.

»FETÖ/PDY soruşturması ile bağlantılı olarak 15 kişi intihar ederek yaşamına son verdi. Soruşturma ile bağlantılı olarak dört kişi de kuşkulu biçimde yaşamını yitirdi.

İfade özgürlüğüne yönelik ihlaller

»Darbe girişimine katılma gibi gerekçelerle, Gülen ile hiçbir ilgisi olmayan sosyalist muhaliflerin de aralarında bulunduğu çoğu gazeteci 74 kişi gözaltına alındı, 47 kişi tutuklandı. Gözaltına alınan kişi sayısı toplamda 50 bin, tutuklananların sayısı ise 25 bin.

»Eğitim ve bilim emekçilerine yönelik baskılar, OHAL ve KHK’lerle birlikte kitlesel hak ihlali ve hukuksuz uygulamalara dönüştü. Bu süreçte 4 bin 225 akademisyen üniversitelerde görevden uzaklaştırıldı. 2 bin 341 akademisyen görevden ihraç edildi. Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ne imza atan 44 kişi de görevden ihraç edilenler arasında bulunuyor.

»Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı (ÖYP) kapsamında istihdam edilen 15 bine yakın araştırma görevlisi, güvencesiz çalışmanın cisimleştiği, akademisyenlerin iş güvencesini rektörlerin keyfiyetine terk eden 50/d statüsüne geçirildi. 9 bini aşkını Eğitim Sen’li olmak üzere 11 binden fazla öğretmen açığa alındı.

BİRGÜN/ANKARA

Türkiye üniversitelerinde Nazi dönemi uygulamaları

UMUT CAN YILDIZ

Bilim toplumdaki yaygın yanılgının aksine sadece bilimsel bilgilerin bir toplamı değil, bu bilgileri üreten süreçlerin bütünüdür. Dünyanın büyük kısmında olduğu gibi Türkiye’de de bu bilgi üretimlerinin merkezi pek çok alt bileşenin dahil olduğu üniversitelerdir, dolayısıyla özgür üniversiteler ve akademiler olmadan özgür bilimden bahsedemeyiz. Türkiye’de üniversitelere yönelik uzun süredir devam eden baskı ve dönüştürme politikaları, 30 Ekim’de yayımlanan KHK’ler ile akademik özgürlüklerin kısıtlanması açısından büyük bir darbe daha eklendi. Sadece son bir yıl içinde yaşananlar dahi pek çok açıdan 1933 Almanya’sında akademideki Nazi kıyımını akla getiriyor. Gelin, Türkiye’de zaten kısıtlı olan bilim üretimi açısından bu sürecin tehlikelerini Nazi Almanya’sı ile kıyaslayarak inceleyelim.

‘Komünist fiziği’

Türkiye bilim insanları, akademisyenler geçen son bir yıl içerisinde yıllardır şikâyetçi oldukları kadro ve ödenek sıkıntılarının ötesinde toplumun diğer kesimleri gibi siyasi iktidarın fiziksel baskısını daha yüksek perdeden hissettiler. Ocak ayında fikir özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza atan 1128 akademisyen, iktidar tarafından ‘terörist’ ilan edildi ve YÖK talimatıyla haklarında soruşturmalar başlatıldı. Ardından sadece fikir beyanında bulunmuş bu akademisyenlerden bazılarının üniversiteden uzaklaştırılmalarına, bazılarının ise gözaltı ve tutuklanmalarına tanık olduk. Fikir beyan etme özgürlüğünün olmadığı bir ortamda bilim yapma özgürlüğü de kısıtlanmış hale gelir, sanılanın aksine bu sadece toplum bilimlerini ilgilendirmiyor. Örneğin Nazi Almanya’sında Einstein görelilik kuramları, Einstein’ın Yahudi olması ve başka alanlardaki fikirleri nedeniyle “komünist fiziği” olarak adlandırılmış ve “Alman fiziğine” düşman ilan edilmişti. Özellikle evrim kuramını içeren biyoloji alanında eğitim-öğretimin değiştirilmesi, ilgili araştırmalara onay ve kaynak verilmemesi Türkiye için benzeri tehlikeleri işaret ediyor.

Dehşet verici deneyler

Nazi Almanya’sına daha yakından bakalım. Ocak 1933’te Hitler Almanya’nın başbakanı oldu. 27 Şubat’ta daha sonradan Nazilerin kundakladığı öğrenilen Reichstag’ın ardından Hitler “bu tanrının bir işaretidir” yorumunu yapmış, bu yangın Nazilerin mutlak iktidarına giden yolu açmıştı. Kitap yakmalar ve toplama kamplarına kadar uzanan faşizm uygulamaları olan iktidar öğretim ve araştırma kurumlarını da tahakkümü altına almıştı. Weimar Cumhuriyet’i döneminde Almanya’da dekan ve rektörler akademisyenler tarafından seçilirken artık Eğitim Bakanı tarafından atanmaya başlandı. Toplam 2800 akademisyenin görevine son verildi. Yurtdışına kaçan akademisyenler arasında Einstein’dan Schrödinger’e, Born’dan Pauli’ye pek çok önemli isim yer alıyordu. Bu nedenlerledir ki Nazi teknolojisindeki ilerlemelerden bahsedebilirken, temel bilgi üretimi açısından dehşet verici ve başarısız insan deneylerinin ötesinde bir şey göremeyiz.

Karşı koyuş örnekleri de var

Elbette tarih kaçışların yanı sıra aksi örnekler ve mücadeleler de barındırıyor. Bu örneklerden bir tanesi Fransa Naziler tarafından işgal edilirken ülkesini terk etmemeyi tercih eden, eşi Irène ile birlikte Nobel ödüllü fizikçi Frédéric Joliot-Curie’dir. Atom fiziğinin öncülerinden olan fizikçi, Nazilerin nükleer enerji arayışı ve Joliot’un kendisini yanlarına çekebilecekleri biri gibi göstermesi sayesinde laboratuvarının ve üniversitedeki konumunu koruyabilmişti. Ancak Joliot araştırmalara devam etmek ve sonuçlarını Nazilerle paylaşmak yerine laboratuvarını bir direniş karargâhı haline getirmişti. İşgal boyunca Ulusal Cephe komitelerinin koordinasyonunu da sağlayan fizikçi pasif ve aktif eylemlerle Naziler için ülkenin cehenneme çevrilmesinde önemli rol oynadı. Bu uç örnekten çıkarılacak ders tabii ki bugün tüm üretimi bırakarak, sadece bilim için uygun şartların oluşturulmasına odaklanmak olmamalıdır. Ancak sürecin kendisini sorgulamayı, korumak ve geliştirmek için mücadele etmeyi de bırakmamalıyız. yazıyı Joliot-Curie’nin şu sözü ile bitirelim:

“Laboratuvarıma kapanmak benim için her zaman çekici olmuştur. Ama kendime sormuşumdur: ‘Buluşlarımdan kim yararlanacak?’ O zaman anlamışımdır ki laboratuvarımda rahatça çalışabilmek için bilimin kirli amaçlara, savaş hazırlıklarına değil, barışa hizmet etmesini isteyenlerin yanında savaşım vermem gerekiyor.”

Türkiye Yayıncılar Birliği’nden Cumhuriyet açıklaması

Türkiye Yayıncılar Birliği gözaltına alınan Cumhuriyet yazarları için internet sitesi üzerinden bir açıklama yayınladı. Yapılan açıklamada hükümeti 15 Temmuz darbe girişimi ardından cadı avına girişmekle suçlayan birlik Cumhuriyet gazetesinin darbe girişimine en başından beri karşı olduğunu vurguladı.

Türkiye Yayıncılar Birliği yazarların işlerinin sadece yazmak, çizmek ve yayımlamak olduğunu ve buna rağmen evlerinin basılmasını endişe verici olarak yorumladı.

Açıklamanın tam metni şöyle:

OHAL uygulamaları 15 Temmuz darbe girişimini yapanlar ve yardım edenler ile ilişkisi olmadığı, aksine darbe girişimine karşı tavır aldığı, darbecilerle mücadele ettiği bilinen hükümete muhalif görüşteki yazar, gazetecilere yönelik geniş çaplı bir cadı avına dönüşmüştür.

Aralarında üyemiz Cumhuriyet Kitapları temsilcisi, Cumhuriyet Kitap Eki yayın yönetmeni Turhan Günay’ın da yer aldığı işleri sadece yazmak, çizmek ve yayımlamak olan yazarların, gazetecilerin, çizerlerin ve yayıncıların gözaltına alınması, evlerinin basılıp aranması yayınlama özgürlüğü açısından son derece endişe vericidir.
Hükümeti ve tüm yöneticileri bir kez daha temel hak ve özgürlüklere uygun davranmaya çağırıyoruz.

Metin Celal
Türkiye Yayıncılar Birliği

CHP’li Biçer: 1 Kasım islamcı faşizmin kuruluş yıldönümü

CHP Manisa Milletvekili Dr. Tur Yıldız Biçer, 1 Kasın seçimlerinin yıldönümü dolayısıyla Meclis Genel Kurulu’nda açıklama yaptı. Açıklamasında basın özgürlüğü ve OHAL uygulamalarına değinen Biçer, Cumhuriyet Gazetesine yönelik izlenen Hukuk dışı uygulamalara da tepki gösterdi.

‘ÇETİNKAYA’YI NE İSTEDİYSE VERDİĞİ İÇİN Mİ TUTUKLADINIZ?’

Cumhuriyet Gazetesi yönetici ve yazarlarının gözaltına alınmasına ilişkin hükümete, “Murat Sabuncu’yu İmamın fikriyle çıktığı yolda devlet kadrolarını cemaate açtığı için, Kadri Gürsel’i Türkçe olimpiyatlarında para bastığı için, Hikmet Çetinkaya’yı ne istedilerse verdiği için, Engin Aydın’ı Ankara’yı parsel parsel sattığı için, Musa Kartı kardeşi size darbe yaptığı için gözaltına aldınız değil mi?” diye sordu.

‘DİKTATÖR OLSAYDINIZ…’

Cumhurbaşkanını da ironik bir dille eleştiren Biçer, “Üstelik siz diktatör de değilsiniz. Diktatör olsaydınız, 66 haber ajansı ve gazete, 18 televizyon, 23 radyo, 15 dergiyi kapatır mıydınız? Halkın haber alma hakkını savunmak, özgürlüğü ve laikliği kazanmak için sadece BirGün ve Evrensel kalır mıydı?” ifadelerini kullandı.

1 Kasım seçimlerini siyasal islamcı faşizmin kuruluşu olarak adlandıran Biçer, Erdoğan’ın dünya 5’ten büyüktür söylemine de gönderme yaparak “Dayanışma saraydan büyüktür! Bizleri teslim alamayacaksınız, zifiri karanlığı birlikte aşacağız!” dedi.

Tırmanılması gereken dağ varsa, bekletmeyecek öyle çok delil var ki

GÜRBÜZ ŞİMŞEK

Sayın Bayım,

Demişsin ki,  Ne Cumhuriyeti…Cumhuriyet bizim neyimize. Tarihden beri katledildik;ne umduk ne bulduk.Bulduğumuz da elimizden alındı…diye yazdığın gibi, faklı guruplara da, “size şunu yaptılar, bunu yaptılar, ne çabuk unuttunuz” diye haklıca sitemde bulunmuşsunuz.

Sn.Bayım,

Size sonuna kadar katılıyorum.Hatta her satırında, kalemin nasıl çığlık attığına.Nasıl deyim; sizin bile zorlanarak yazdığınıza…Yazsam mı yazmasam mı diye içinizden geçdiğine…Ah deyip,iç çekip  sigara tüttürdüğünde… Belkide badenin son demini yudumladığına…

Sayın Bayım,

Eksik ve noksan,ne zorluklarla kurulduğu,  anaların gözyaşı akıttığı,bizlerde bu yıkık- dökük inşaatın içinden zorla sağ çıkıp bugünlere geldiğimiz bu Cumhuriyet’in eksiklerini mi tamamlıyalım,yoksa evvelden beri bizler için harıl harıl  kazılan mezar yerlerimize ‘kefensiz gömmek için çaba sarfedenlerin  ekmeğine ‘tere  yağ ‘mı sürelim…?

Sen söyle bayım:

Yazmak kolay .Söylemek de kolay.Hatta, ajitasyon yapıp,bize yapılan zulumu dile getirip ,halkımızı daha da gazlamak…

Hepimiz de biliyoruz ki, zulumların içinde büyüyerek geldik. Herkes vazifesini yaparken, bizler birbirimizle yemekle meşgul olduk.Deme dik ki,biz nerde  hata yapıyoruz? Demedik.Ne dedik ise,kolayı yıkmaya-dökmeye çaba sarfedip,  içi su solu tesdimizi kırmakla meşgul olduk.

Hatta hergün,hala bize sunulan içi dolu bardağımızı bile yere atıp kırıyoruz.Camını bile toplamıyoruz ki,birinin ayağını keser diye.

Sayın Bayım,

Durum böyle, bak ne anlatıyım: Köyümde çocuktum; toprakta oynayarak,koşarak,ne pantolonum kalırdı, ne de ayağımda ayakkabım.Ne de burnumda sümüğüm. Yırtılan pantolonuma anam yama yapardı. Delinen lastik ayakkabımı ise, yine başka bir lastik parçası ile kapatıp diker veya kızgın demirle yapıştırırdı Anam.

Neden? Öyle gerekiyordu.Gerisi yok du. İdare ediyordu. Yol yordam onu kılıyordu…Bu yazdığım iki satırı hepimiz yaşadık.Ben yaşamadım diyen çok az kişi çıkar.

Sayın Bayım,

İdareli olmalıyız…Yeni lastik ayakkabımız olması için çaba sarfedip, kendi hatalarımız ile kendimizi sorgulamalıyız.Bize sunulan içi dolu su bardağını kırsak bile yerden toplamasını bilmeliyiz.

Halihazırda yaşadığımız onca sorun yumağının nedenlerini,kendimize bakarak çözüme varabilriz. Yoksa çözümden çok düğümlere takılırız.Asıl düğümü yapan bizde bizim içimiz de olduğunu artık bilmeliyiz.

İçimizden bir çoğu kimin atı hızlı ise,o tarafa geçiyor.Atı yavaş olanın yanına kimse geçmiyor.Çünkü atı hızı olanın yanında hızlı gittiklerinde  rüzgara kapılıyor.Kapılırken,nere gittiğini de bilmiyorlar.Ya bir dereye,ya da uçuruma.Peşinden gidenler  ise,toza kapılıp boğuluyor.

Sayın Bayım,

Durum iç açıcı,içinden çıkdığımız enkazın duvarlarındaki sıvayı,eşiğindeki yontuk yeri, hele hele köşe taşlarına çok iyi bakalım.Altında çukur yeri olabilir…Tamamlıyalım ki eskenlik yapmasın..

Yani sizin yerinizde olsam böyle yazardım.Yoksa hazır binayı yıkıp yenisini yaparsan çok pahalıya maal olabilir. Şu yaşadığımız dönem içinde ama.Zaman bunu gerektiriyor.Karşı taraf bunu istemiyor;t ek istediği kendi istediği zor düzen. O düzenin içinde kalan yaşar, kalmayan bina ile birlikde yakılıp-yıkılır.

Hali hazırdaki  binayı yıkıp, yeniyi yapalım diyenler şeytanla kirvedir. Sakın onlara aldanma.Onların işi gücü,yıkmakdır. Çünkü toplum nazarında kıymetleri yoktur.

Bu yüzden tarihe geri gidersek, atalarımız gideceği yeri önceden kontrol eder sonra giderler.Yoksa,Çaldıran Muharebesinde yapılan ihanete bakarsak,hatayı hep kendimizde aramalıyız.

Baba İlyas Malya Ovasında yenildiyse içimizde şeytanla kirve olanların yüzündendir.

Şeyh Bedrettin Baba mirasını bırakıp halkın yoluna koyulduğunu unutmayalım.

Alaiye (Alanya) Beyi‘nin oğlu Gayb’in baba hanedanını  terkedip, nasıl Kaygusuz Abdal olduğunu unutmayalım.

Baba Zünnun,halka yapılan haraca ve  vergiye bilek kaldırıp,canından olduğunu unutmayalım.

Hızır Paşa tarafından Sivas’ı terkette, sana Valilik,Beylik ne dersen verelim deyip  elinin tersiyle yiten  Pİr Sultan Abdal’ı unutmayalım.

Sayın Bayım,

Yukarıda sıraladığım yiğitlerden kaç önder var? Varsa belki bir kaç tane.İçimizde yeşeren yiğitleri de birkaç kendini bilmezler onları da  ediyor bertaraf. Çünkü,k endimizi sorgulamıyoruz.Bizi yalnızca Alevilik sorguluyor.Alevilik sorgulamayı sever. Biatı hele hiç sevmez.İkrarı yiyeni hele hiç affetmez.İçimizde ikrarı yiyenler çoğaldı. İçimizdekilerde ikrarını yiyenleri destekledi.

Sen neden bahsediyorsun. Çıkdığımız enkazı tamir etmek varken,yenisini yapmak neye maal olur biliyor musun?

Bak bu derin mevzu…Aşılmaz…Çünkü edenin yanına kalıyor.Ne oluyorsa,analarımıza oluyor.Yırtık pantolonumuza dikdiği yamayı çok çabuk unutuyoruz.

Biz unutkanız bayım.Biz bizim kim olduğumuzu bilmiyoruz.Hep hazıra konup,çok laf üretip,dili bülbül olanları dalımızdan uzak tutuyoruz.

İçimizde kalem tutup,hakikatın kitabını yazanları değilde,bilmediğimiz duymadığımız yabancı yazarların kitaplarını başucu kitabı yapıyoruz.Sonra da ,gece rüyamızı karışık görünce,kendimizi Pir‘in,Mürşid‘in yanında buluyoruz…Ertesi günde unutup onu bunu suçlayıp Laik‘liği devirenlere çanak tutuyoruz.

Sayın Bayım,

Zaman, kolay elde edilen ve ucuz olan her  şeyi  siler.Neyi silmez biliyor musun? Hakikat yolunda ömür sürenleri.

En üstte birkaç yiğidin adını verdim.Daha çok aslında…İşte onlar gibi iz bırakacak,parayı,makamı ,ahbap dost ilişkilerini elinin tersi ile itenler her daim unutulmaz olup iz bırakanlardır.Bize onlar gibi lazım.

Birde bir şey yapılacaksa,zamanla olur. Zaman acımasızdır.Kullanmasını bilmessen,silgi gibi değildir.Silgi ile siler,geri yazarsın.Oysa,zaman ırmak gibidir…Bir tarafa tutunup kalırsak,kurtulabiliriz.yok ise, bilmediğimizde,ölçüsüz, kefensiz,hazırlanan mezar yerlerimize isimsiz olarak gömülürüz.

Sayın Bayım,

Unutmaki, Dağlara çıkmayan uzakları göremez.Biz yarınları görmek istiyorsak,başımızı yukarı kaldırmalıyız.Başımızı yukarı kaldırırsak,uzakda olan biteni görebiliriz.Yunus Emre’nin dediği gibi, ‘’Dağlar nice yüksek ise, yol anin üstünden geçer.’’Yani yolumuz,kendi hatalarımızın içinden geçer.Kendi hatalarımızın dağına giden yolu bulursak,kılavuza gerek bile kalmaz.Biz bizden çok kılavuzların sözüne aşıkarız.O yüzden çok şikayetciyiz.Hatta Aşık Veysel bile derki, ‘’Ey gönül derdinden etme şikayet, Yüce dağlar gurur duyar karından.’’

Ozanımızın dediği gibi fazla şikayetçi olmak da etmiyor kar.

Yani, tırmanılması gereken dağ varsa, bekletmeyecek öyle çok ‘’delil’’ var ki içimizde.Dediğim gibi,biz çok şikayetçiyiz. Kendi delilimizi bilmeyecek kadar…

Dağ yağmur istiyor;lakin deniz kabul etmiyor.Çünkü benim tuzum bana yeter.Birde seni mi kabul edeyim diye dalga dalga çığlık atıyor.Canını sıkanıda,kıyıya atıyor…Yani durum bu bayım.

Yağmuru,dağ kabul ediyor.Oysa, deniz hayır diyor.Ne etsek bazen olmuyor.Bildiğin gibi,büyük dağ olanın büyük dumanı olur.Lakin biz dağ gibi çokluğumuzun kıymetini bilmediğimiz için kendi dağımızda kaybolup,dirsek olmadan boğuluyoruz.

Bir orman hayal edip yamaçlarında oturmak keyifli olur.Hatta temiz havası da.İşte orda oturmayı yürekden istiyoruz da,yüksekliğine bakıp ümitsizliğe kapılıyoruz.Ardından bütün hayallerimiz uçup duman oluyor. Bazen bizde yükseklik korkusu olanlarda var.İnkar etmeyelim bayım.

Lakin bizim gibi akıl üretenler bizden önce varıyor.Neden? Çünkü onlar karınca gibi çok çalışıp yorulmak nedir bilmiyor.O yüzden hedeflerine gitmek için,şeytana bile göz kırpıyor.

Yani,sarp kayaları delip su taşımak herkesin tarzı olmadığı gibi herkes de Hasan Sabbah’da olamaz.

Canlı gözlerimle gördüğüm gibi,Hasan Sabbah gibi bir efsane,o kadar yüksekliğe suyu nasıl çıkarmış?Akıl ve zeka ile.Birde yürek işi… Alamut Kalesine gittim. Herkesin görmesini tavsiye ederim. İmkansızı başarıp, binlerce yoksula kapı açıp,onlarca yiğide yol eğitimi vermiş.

Yani böyle olmalı bayım.Fazla şikayet,kar değil…Kar, içimizdeki zekaların yoluna yıldız olmaktan geçer.

Ne deyim bayım;hepimizin kavgası aynıda,sarp kayaları yarıp su sarnıcı yapmak için geç kalıyoruz.

Sayın Bayım,

Üstteki yazımı bitirip, yayınevine gönderince, internete bakdım. Bakdım ki ne göreyim,Cumhuriyet Gazetesi’nin basılıp yönetici ve yazarları alındığı haberlerini okudum.

Şaşırmadım ama, ben Laik Cumhuriyet’i koruyalım derken,Cumhuriyet Gazetesi’ni koruyamadığımız gibi, daha bu bir başlangıç. Oysa geçen haftalar, onlarca TV ve Gazete kapandı.

Ne yaptık?

Sokağa mı çıktık?

Hiç bir şey olmadı. Olan Gazete ve  kapatılan TV’lere oldu. O yüzden elimizdeki binanın korunması. Benim dediğim bir daha çıkdı. Oysa,sen düzenin dediği gibi, her şeyi yıkmak için, içimizde barındırdığımız renkleri bile görmezden geldin.

Biliyor musun biz içimizde çok renk barındırıyoruz. Lakin ne kalemimize sahip oluyoruz, ne de öfkemize.

Hatta bakınız, İmam Musa Kazım ne buyurmuştu .Daha önce de yazmıştım.

‘’Öfkesini tutan, lafını yutmayan’’ bir gelecek hazırlamalıyız. Bu da benim dediğim gibi, kendimizi sorgularsak,bugün yapılan kapatmalara karşı durup, hiç değil yarın bir başka kanal veya gazete kapatılmaz.

Susmayın…

Son sözümü, ’’ Beni kötülerin zulmü değil; iyilerin sessizliği korkutuyor!..’’ diyen Şah-ı Merdan Ali ile bitireyim.

Gürbüz Şimşek

31.10.2016