Ana Sayfa Blog Sayfa 6165

Sofuoğlu: Türkler kendilerini Alman toplumuna ait hissetmiyor

Türklerin işçi olarak Almanya’ya gelmesine olanak veren işgücü anlaşması Ankara ile Berlin arasında 30 Ekim 1961 tarihinde imzalandı. Aradan geçen 55 yılda Almanya’daki Türklerin sayısı yaklaşık 3 milyona ulaştı, bu Türklerin neredeyse yarısı Alman vatandaşlığına geçti. İşçi olarak gelenlerin çocukları, torunları ticaretten, sanata, siyasetten spora kadar farklı alanlarda faaliyet gösterseler de, hâlâ Türklerin Alman toplumuna uyumu tartışılıyor. Türkiye’den Almanya’ya göçün 55 yıllık bilançosunu çıkartan Almanya Türk Toplumu adlı çatı örgütünün Genel Başkanı Gökay Sofuoğlu, Türklere Almanya’ya ait oldukları duygusunun verilmediğine dikkati çekti. Sofuoğlu, Türkiye’den Almanya’ya göçün 55’inci yılında DW Türkçe’nin sorularını yanıtladı.

DW: Türkiye ile Almanya arasında bundan 55 yıl önce işgücü anlaşması imzalandı. Böylelikle Almanya’ya o zamanki adıyla ilk Türk misafir işçiler gelmeye başladı. O yıllarda Türklerin Almanya’daki durumu nasıldı?

Gökay Sofuoğlu: İş buldukları için, yurt dışına gidebildikleri için tabii ki çok memnundular. Ama buradaki hayata çok da hazırlıklı değildiler. Akıllarında sadece para kazanıp, Türkiye’ye geri dönme düşüncesi vardı. Yurt dışında yaşayıp, buraya kök salmayı kimse düşünmüyordu. Bu durum daha sonra ortaya çıktı.

DW: Ancak o zaman gelen Türklerin çoğu Almanya’da kaldı. Almanya Göç ve Uyum Dairesi’nin verilerine göre Almanya’da yaklaşık 2 milyon 900 bin Türk kökenli yaşıyor. Türkler açısından bakıldığında geçen 55 yılda ne değişti?

Gökay Sofuoğlu: Hem Almanya’daki Türkler hem de Türkiye’dekiler için çok şey değişti. Türkiye’de aile üyelerinden biri yurt dışında yaşayan, elbette çok para kazanan, Türkiye’ye yatırım yapan birileri vardı. Böylelikle bu aileler belirli bir refaha kavuştu. Almanya’daki Türkler için ise bu dönemde iş ve gelecek perspektifi öncelikliydi. Ancak Almanya’da kalmaya karar verdikten sonra kaygılar başladı. Memleketlerini terk etmiş olmanın üzüntüsünü yaşadılar. Almanya’da ev bulmak, o yıllarda Alman hükümeti için de Türkler için de önemli olmasa bile Almanca öğrenmek gibi endişeler başladı.

DW: Almanya’daki Türkler sonraki yıllarda sıklıkla Alman politikacıların “Türkler uyum sağlamıyor” şeklindeki suçlamalarına maruz kaldı. Neden Türkler Almanya’ya uyum sağlamakta gecikti?

Gökay Sofuoğlu: Bunda ilk başlarda ihtiyaçları olan insanların değil sadece işgücünün geldiğinin düşünülmesinin etkili olduğuna inanıyorum. Bu nedenle de, insanların dil öğrenmesini sağlayacak önlemler alınmadı, zaten bununla kimse ilgilenmedi. Almanya’daki ekonomik durum gözönünde bulundurulduğuna her işgücüne ihtiyaç büyüktü ve Türklerin de sadece çalışması, en zor işleri yapması öngörülüyordu. Türkiye’den misafir işçilerin gelmesi memnuniyetle karşılanıyordu ama bu insanların Almanca öğrenmesi ihmal edildi. Bu yüzden, Alman toplumu ve onların günlük hayatı ile gereken ilişkiyi kuramadılar. Sadece kaldıkları işçi yurtlarından fabrikaya gittiler, çalıştılar ve orada kullandıkları cihazların Almancasını öğrendiler. Almanca ile başka bir ilişkileri de olmadı.

DW: Alman hükümetinin misafir işçi olarak Türklerin uyumunu sağlayacak önlemleri almadığını söylüyorsunuz. Peki, Almanya’daki siyasetçiler daha sonraki yıllarda yaptığı hatalardan ders aldı mı?

Gökay Sofuoğlu: Alman siyasetçiler hatalarından ders çıkardıklarını dile getiriyorlar. Ama yıllardır çıkartılan yasalara baktığım zaman, ki ben 36 yıldır Almanya’dayım, bu yasaların Almanya’daki insanlar açısından pek motive edici olmadığını görüyorum. Bunun yerine bu yasalar göçmenlere buraya ait olmadıkları duygusu veren yaptırımlar içeriyor. Ama bir yandan da son yıllarda Almanca kursları verilmeye başlandı, Türk dernekleri Türklerin buradaki hayatına dikkati çeken faaliyetlerde bulunuyor ve Türkler de artık Almanya’daki hayata dair başka bir anlayış geliştirdi. Doğru yolda olduğumuzu söyleyebilirim ama bu yaklaşık 50 yıl geç oldu.

DW: Uyum açısından bakıldığında, Almanya’da yaşayan Türkiye kökenlilerin hataları neydi sizce?

Gökay Sofuoğlu: Almanya’da yaşayan Türkler ve Türklere ait dernekler çok sayıda hata yaptı elbette. Almanya’daki Türkler yüzünü hep Türkiye’ye döndü ve Türkiye’deki iç siyasetin etkisinde kaldı. Almanya’daki meseleler yerine Türkiye’nin iç siyasetine angaje oldular. Özellikle son zamanlarda Türkiye’deki siyasetçilerin Almanya’daki Türklerle yakından ilgilendiği görülüyor, Türkiye’deki siyasi partiler Avrupa’daki Türkler arasında yandaş arıyor. Yaklaşık 20 yıl önce olduğu gibi Türkler arasında Almanya’daki siyaset yerine Türkiye’nin iç politikası ön planda kalıyor. Bu da Almanya’daki yaşam açısından üzücü bir durum.

DW: Almanya’daki Türklerin bugünkü durumunu nasıl tanımlanırsınız?

Gökay Sofuoğlu: Kendilerini ikilemde hissediyorlar. Bir yandan kendilerini Almanya’ya ait hissetmek istiyorlar. Ancak diğer yandan da Almanya’da çok sayıda engelle karşılaşıyorlar. İstihdam piyasasında, ev ararken, firmalarda çalışan üniversite mezunu Türkiye kökenlilerin yükselmesinde veya kamu sektöründe fırsat eşitliği bir sorun. Kamu sektöründe Türkiye kökenliler yeterince temsil edilmiyor. Bunun bir nedeni, Türkiye kökenlilerin kamu hizmetinde çalışabilecekleri konusunda kendine güvenmemesi. Ama diğer bir nedeni de, Alman devletinin artık üç kuşaktır burada yaşayan Türkiye kökenlilerin bu ülkeye ait olduğunu ve bu ülkenin çıkarları için çaba gösterebileceğini hâlâ tam olarak kabul etmemesi.

DW: Almanya’da yaşayan Türkler aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ Alman toplumu tarafından tam olarak kabullenilmediklerini düşünüyor. Bu sizce neye bağlı?

Gökay Sofuoğlu: Bu insanlara ait olma duygusunun verilmemesinden kaynaklanıyor. 55 yıldır burada yaşıyoruz ama hâlâ yerel seçim hakkına sahip değiliz. Almanya’da günlük hayatta gizli bir ırkçılık hâkim. Türk adı taşıyan insanlar ev ararken, iş başvurusunda bulunduğunda sorun yaşıyor. Türkiye kökenliler okulda hâlâ sorunlarla karşılaşıyor. Ayrıca son yıllarda aşırı sağcıların siyasette yarattığı bir kutuplaşma söz konusu. Bu açıdan bakıldığında, Almanya’da Türklerin durumu iyileşmedi, hatta durum daha da kötüleşti.

DW: Siz durumun kötüleştiğini söylüyorsunuz ama bir yandan da çok başarılı olan Türkiye kökenliler var. Siyasette Yeşiller Eş Başkanı Cem Özdemir, futbolda Alman Milli Takımı’nda oynayan Mesut Özil, sinemada yönetmen Fatih Akın artık Almanların da bildiği isimler arasında. Almanya’da Türkler geçen 55 yıl içinde hangi alanlarda başarı kazandı?

Gökay Sofuoğlu: Türkler özellikle ekonomik alanda başarı sağladı. Binlerce insanı istihdam eden çok sayıda Türk kökenli işletme var. Bu Alman ekonomisi için artık vazgeçilmez bir durum. Sadece futbolda değil, televizyonda da artık başarılı Türkleri görmek mümkün. Sunucu Nazan Eckes, Alman Birinci Televizyon Kanalı ARD’nin “Tagesthemen” adlı haber bültenini sunan Pınar Atalay, bazı oyuncular ve sanatçılara bakıldığında, misafir işçilerin çocuklarının nereye geldiği görülüyor. Bu kişiler yeni kuşaklar için de önemli bir rol model oluşturuyor.

DW: Uyumun önemli göstergelerinden biri de eğitim. Geçen 55 yıl içinde Türklerin eğitim seviyesinde nasıl bir değişim gözlemleniyor?

Gökay Sofuoğlu: Eğitim durumunu 20 yıl öncesiyle bile karşılaştırdığımızda ilerleme kaydedildiğini düşünüyorum. Liseye giden, üniversitede okuyan çok daha fazla Türkiye kökenli genç var. Ancak burada sosyal açıdan dezavantajlı bir gruptan söz ettiğimizi de gözünde bulundurmak gerekiyor. Türkiye’den ilk gelenler arasında üniversite mezunu pek yoktu, çoğu işçi, hatta vasıfsız işçiydi. Bu nedenle de çocuklarına yeterince destek veremedi. Bu nedenle ikinci kuşağın da eğitim düzeyi pek yüksek değildi. Ancak üçüncü kuşakta hukuk, tıp, işletme okuyanları görüyorum. Onlar önceki kuşaklara göre daha başarılılar.

DW: Peki Türklerin durumunun iyileşmesi Almanya Türk Toplumu olarak Alman hükümetinden somut talepleriniz ne?

Gökay Sofuoğlu: Günlük hayatta karşılaşılan ırkçılığa karşı daha kararlı bir tutum sergilenmesini istiyoruz. Türkler ve Alman toplumu arasındaki güvenin yeniden sağlanabilmesi için aşırı sağcı Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) üyelerinin işlediği suçların aydınlatılmasını talep ediyoruz. Çoğulcu toplum düşüncesinin anayasaya alınmasını istiyoruz.Türkiye kökenlilerin bu toplumun saygıdeğer üyeleri olarak kabul edilmesini talep ediyoruz. Ve Almanya’daki Türk toplumundan da kendilerini bu ülkeye ait hissetmelerini ve bu ülkenin geleceği için çaba göstermelerini istiyoruz.

© Deutsche Welle Türkçe

Söyleşi: Jülide Danışman

Haşdi Şabi Telafer’e operasyon başlattı

Haşdi Şabi Sözcüsü Ahmed El Esadi Fransız haber ajansı AFP’ye verdiği demeçte operasyonunun hedefinin Musul ile Suriye sınırı arasındaki bağlantı yolunun kesilmesi olduğunu söyledi. El Esadi “Operasyon Musul ile Rakka arasındaki ikmal hattının kesilmesi, Musul kuşatmasının daraltılması ve Telafer’in kurtarılmasını hedefliyor” dedi. Ahmed El Esadi, UNESCO Dünya Mirasları Listesi’nde yer alan antik kent Hatra ve Telabta’nın geri alınmasının da hedeflendiğini söyledi. Musul’un 80 kilometre batısında yer alan Telafer 2014 yılında IŞİD’in kontrolüne geçmişti. 

Alman haber ajansı dpa’nın Haşdi Şabi kaynaklarından aldığı bilgiye göre, Şii milislerle IŞİD arasında yoğun çatışmalar yaşanıyor. Sabah saatlerinde bir köyün kontrolü Şii milislerin eline geçerken IŞİD’e ait patlayıcı yüklü üç aracın imha edildiği kaydediliyor. Haşdi Şabi’nin Irak Ordusu komutası altında hareket ettiği ancak operasyonun ABD öncülüğündeki koalisyonla koordinasyon içinde olmadığı kaydedildi.

AA: Operasyon iddiası doğru değil

Anadolu Ajansı Haşdi Şabi’nin Telafer’e operasyon başlattığı iddiasının doğru olmadığını ileri sürdü. Ajansın haberinde Şii milis gücü Haşdi Şabi’nin Telafer’e 8-10 bin kişiden oluşan birliklerinin Telafer’e 75-100 kilometre mesafede olduğu ileri sürüldü.

“Türkiye duyarsız kalmaz”

Türkiye daha önce nüfusunu ağırlıklı olarak Sünnilerin oluşturduğu ve Türkmenlerin de yaşadığı kente yönelik Haşdi Şabi’nin muhtemel bir operasyonuna duyarsız kalmayacağını açıklamıştı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “Türkmen kardeşlerimizin hak ve hukukunu da koruma konusunda kararlığımız var. Allah’a şükür muktediriz de” demişti.

Çavuşoğlu “Musul ve Telafer’deki etnik ve mezhep dengeleri çok iyi dikkate alınmalı. Eğer buradaki gelişmeler bizim güvenliğimizi tehdit edecek bir duruma gelirse, biz koalisyonun içindeki katkımızın yanında kendi güvenliğimizi sağlamak için her türlü tedbirimizi alırız. Bu bizim uluslararası hukuktan kaynaklanan hakkımızdır” diye konuşmuştu.

©Deutsche Welle Türkçe

Reuters, AFP, DPA / EC, MK

 

Martin Luther’in tezleri 500 yaşında

Papa Françesko ekim ayında Alman Protestan ve Katolik hacılara hitaben konuşmada, “Bizleri birleştiren, ayırandan çok daha güçlüdür” demişti. Alman Katolik ve Protestan Kiliseleri’nin Başpiskoposları iki mezhebin haber ajansları tarafından ortaklaşa düzenlenen açık oturumda, ‘Barışık farklılıktaki birlik’ten söz ettiler. Başpiskoposlar Marx ve Bedford Strohm Hıristiyanlığın mezhepleri arasındaki ayrılığın yakınlaşmaya dönüştürülmesi gerektiğini vurguladılar.

Geçmiş yüzyıllarda böyle bir beraberlik tahayyül bile edilemezdi. Rivayete göre Martin Luther bundan 500 yıl önce 31 Ekim 1517’de başta günah çıkarma ve ölümden sonra cennete gitme belgesi anlamına gelen endüljans satışı olmak üzere Katolik Kilisesi’nin zorlayıcı uygulamalarına karşı hazırladığı 95 maddeden oluşan tezlerini Wittenberg’deki ‘Schlosskirche’nin kapısına çiviledi. Bu tezler Reformasyonun başlamasına ve Kilisenin bölünmesine yol açtı. 100 yıl sonra Avrupa güç ve inanç savaşı olarak tarihe geçen 30 yıl savaşlarına sürüklendi. O tarihten itibaren Hıristiyanlık Katoliklik ve Protestanlık olmak üzere iki mezhebe ayrılmış sayılır.

Ökümeniklik arayışı

Bu durum 20’inci yüzyılın sonlarına kadar devam etti. Reformasyonla başlayan karşılıklı kınamaların çağa uymadığını idrak eden Papalık Konseyi ile Dünya Luteryenler Birliği Hıristiyanlığın birliğini teşvik amacıyla ortak bildiri yayınladılar. Ancak bir yıl geçmeden Vatikan yeniden araya mesafe koydu ve ileriki yıllarda papalık makamına yükselecek olan 16. Benedikt tarafından kaleme alınan ve Papa 2. Johannes Paul’un da onayladığı metinle, ‘Protestanlığın gerçek anlamda mezhep sayılamayacağı’ açıklandı.

Luther’in tezlerinin 500’üncü yıldönümünde mezhepler ayrılığının eski katılığını kaybettiği görülüyor. 2013 yılında Papalık Konseyi tarafından ‘acı dolu anıların esenliğe dönüşmesini’ amaçlayan ‘Anlaşmazlıktan Birliğe Doğru’ başlıklı bir metin yayınlandı. ‘2017 yılında, Kilisenin birliğini koruyamadığımız için İsa karşısında suçlu sayılırız’ cümlesine de bildiride yer verildi. Hıristiyanlık aleminin bölünmüşlüğüne son vermeyi amaçlayan ve ‘imanın temellerini Hz. İsa’da arayan’ ortak kökleri benimseme anlayışı Almanya’da da kabul görüyor. Alman Katolik ve Proteston Kiliselerinin ilk adım olarak yalnızca ‘ortak kudas’ üzerinde anlaşabilmiş olmaları mezhepler ayrılığına son verme uğraşının uzun süreceğini gösteriyor. Anlayış farklarının ortadan kaldırılamamış olmasına rağmen Hıristiyanlık aleminin birliği için sabırla yola devam edilmesi artık mezheplerin ortak görüşü sayılıyor.

© Deutsche Welle Türkçe

DW, epd/AG, BÖ

Başka bir dünyayı çiziyor

Çocuk dergisi Zayton & Zaytonah Halep’te basılıyor ve Suriye’ye dağıtılıyor, üstelik rejime ve IŞİD’e rağmen. Suriyeli Sanatçı Diala Brisly de bu derginin çizerlerinden. Diala’nın en büyük derdi, çocuklara savaşın bir seçenek olmadığını anlatabilmek. Bunun için rengârenk çizimlerini savaşın ortasındaki Suriyeli çocuklarla buluşturuyor

Çocuk dergisi Zayton & Zaytonah Halep’te basılıyor ve Suriye’ye dağıtılıyor, üstelik rejime ve IŞİD’e rağmen. Suriyeli Sanatçı Diala Brisly de bu derginin çizerlerinden. Ekibin en büyük umudu, çocuklara iyi gelebilmek ve savaşın tahribatını azaltabilmek. Neredeyse, her anı yeni bir şey üretmekle geçen Diala Brisly ile Gazete Duvar konuştu. Diala, savaştan önce Şam’da yaşıyormuş. Şimdilerde ise Beyrut’ta, yakın zamanda Fransa’ya taşınıyor. Çizimlerine 2001’de animasyon yapan bir çizgi film şirketinde başlamış, Diala. Dünya çapında Zayton ve Zaytonah ile tanınsa da bu dergi çalışmalarının sadece bir parçası. Bunun dışında çizgi filmler, çizgi romanlar için de çiziyor. Lübnan’daki mülteci kamplarında çocuklar için atölyeler düzenliyor. Kütüphane duvarlarına, kitapların renkli dünyasını yansıtıyor.

Farklı dünyaları hatırlatıyor

Zayton & Zaytonah bütün zorluklara rağmen, Suriyeli çocuklarla buluşmaya devam ediyor. Bunu yapmak, oldukça riskli. Çünkü hem rejim hem de IŞİD derginin dağıtılmasını istemiyor. Bunun sebebini şöyle anlatıyor Diala: “Bu dergi insanlara farklı dünyaların olduğunu hatırlatıyor. İnsanların şu an başka yerlerde yaşananlardan haberi yok. Müzik, sanat, oyunculuk artık yok. Yapılabilecek tek iş ‘savaşçı’ olmak. Sadece savaş var. Ait olmadıkları bir savaşta yer almak zorunda kalıyorlar. Bunu düzeltebilmek için derhal çalışmaya başlamamız gerekiyor. Aksi takdirde onlar beyin yıkamaya devam edecekler. Çaresizliği bırakalım Herkesin, “artık yapacak bir şey kalmadı” dediği yerden başlıyor işe. Çaresizlikleri bir yana bırakıp, neler yapabileceğinin, süreci nasıl kolaylaştırabileceğinin peşine düşüyor. Suriyeli çocuklar için yaptığı çalışmalar Zayton & Zaytonah ile sınırlı kalmıyor. Bugünlerde gündeminde başka dergiler de var. Lübnan’daki Suriyelilerle de yoğun bir iletişim içinde. Kamplara gidiyor ve çocuklarla atölyeler düzenliyor. 1,5 yıl kadar İstanbul’da yaşamış. Sonrasında Beyrut’a taşınmaya karar vermiş. İstanbul günlerini çok zor zamanlar olarak anımsıyor.

Herkes dans etme hakkına sahip

Yakın bir zamanda kalıcı olarak Fransa’ya taşınıyor. Yer değiştirmenin önemli bir esneklik sağladığını düşünüyor ve şöyle diyor: “İnsanlara yardım edebildiğim sürece nerede yaşadığımın çok önemi yok”. Çalışmaları dünya çapında takip edilen Diala, Avusturya’da sadece 6 sanatçının seçildiği Ortung Stuhlfelden’e katılmış. Vize alma sürecinde çok zorlansa da, üç haftasını sanata ayırmak ve bir şeyler üretmek harika hissettirmiş. Sempozyum kapsamında Avusturya’da sadece erkeklerin icra edebildiği geleneksel bir dansı çizmiş. Ama bir farkla; dansçılar bu sefer kadın. Çünkü Diala, “Herkes dans etme hakkına sahiptir” diyor. Diala, önümüzdeki yılı da oldukça hareketli geçirecek. Sırasını bekleyen birçok projesi var. Berlin’de bir kısa film çekecek. Hali hazırda bir de kitap yazmayı düşünüyor.

JINHA mühürlendi

KHK ile kapatılan JINHA’ya gece yapılan baskınla mühür vuruldu

Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Jin Haber Ajansı (JINHA), gece saatlerinde polislerce basıldı. JINHA’nın Amed’deki merkezinin kapıları kırılırken, içeride yapılan aramanın ardından büronun kapı kilitleri değiştirilerek mühürlendi. Ajans yetkililerine herhangi bir tebligat yapılmadan ajansın mühürlenmesi dikkat çekti. Ajans çalışanları sabah gittikleri ajansın mühürlü haliyle karşılaştı.

Kaynak: DİHA

Azadiya Welat Gazetesi mühürlendi

KHK ile kapatılan Azadiya Welat Gazetesi’ne polis ve maliye ekipleri baskın yaptı. Yapılan aramanın ardından gazetenin bürosu mühürlendi

Dün Resmi Gazete’de yayınlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Kürtçe günlük gazete Azadiya Welat’ın Amed’in Bağlar ilçesi Selahattin Eyyubi Mahallesi’ndeki merkez bürosuna polis ve maliye ekipleri baskın düzenledi. Maliye ekipleri içerde tutanak tutarken, gazetenin çalışanları ve avukatları da aramalara eşlik ediyor. Arama sonrası büro mühürlendi.

Özgür Gündem’e ikinci mühür!

16 Ağustos’ta kapatılan ve çalışanları gözaltına alınan Özgür Gündem Gazetesi önüne gelen polisler, mühürledikleri binayı tekrar mühürlemeye çalışıyor. Gazetenin tüm taşınır, taşınmaz mallarına el konulacak

İstanbul 8. Sulh Ceza Hakimliği tarafından “örgüt propagandası” yaptığı iddiasıyla 16 Ağustos’ta geçici olarak kapatılıp, yapılan baskınla çalışanları gözaltına alınan Özgür Gündem Gazetesi önüne gelen polisler, daha önce mühürledikleri binayı tekrar mühürlemeye çalışıyor. Gazetenin mühürlenen binası bugün öğle saatlerinde maliye ekipleri, defterdarlık müfettişleri ile polislerce basıldı. Polis İstanbul Beyoğlu’nda bulunan binanın içerisinde bulunan bütün taşınır, taşınmaz mallara el koymak amacıyla bina çevresini ablukaya aldı.

Gazetenin mallarına el konulacak

Bina kepenklerini kaynak yardımıyla açan polisler, gazetecilerin görüntü almasına izin vermezken, gazetenin avukatlarından Sercan Korkmaz ve polis ekipleri arasında kısa süreli bir tartışma yaşandı. Gazeteyi ablukaya alan ekiplere tepki gösteren Korkmaz, Özgür Gündem’in ikinci katta bulunduğunu dolayısıyla binaya el koyulamayacağını belirtti. Ekipler ise, “Bize tüm binayı hazineye devir etme emri geldi. İtirazınız var ise gidin istediğiniz yere şikayet edin” dedi. Gazeteye el koyan ekipler ile birlikte binaya girerek yaptıklarını meşrulaştırmayacağını söyleyen Korkmaz, “Çünkü yaptıkları kanunsuz bir durum” dedi. Korkmaz, deftarlarlık müfettişleri, maliye ekiplerinin yanı sıra bilir kişi olarak da TRT’den bir kişinin getirildiğini söyledi. Gazete bianasının bulunduğu sokak trafiğe kapatıldı. Polisin, binanın kapısına mühür vurması bekleniyor.

Özgür Gündem Gazetesi dün Resmi Gazete’de yayınlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile tekrar kapatılmıştı.

Evrensel Kültür’e baskın

KHK ile kapatılan Evrensel Kültür Dergisi’nin binasına da polis bakını yapıldı. İstanbul Beyoğlu’ndaki binanın önüne çevik kuvvet polisleri gönderilirken, maliye müfettişi binaya girdi. Binanın mühürlenmesi bekleniyor.

HABER MERKEZİ

İstanbul Sözleşmesi’ne aykırı

Prof. Dr. Aylin Görgün Baran, kayyum atanan DBP’li belediyelere bağlı kadın merkezlerinde başvurucu kadınların bilgisine el konulmasının uluslararası platformlara taşınması gerektiğini söylüyor

Kadına yönelik şiddet, toplumsal cinsiyet ve aile üzerine çalışmalar yürüten Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Anabilim dalından Prof. Dr. Aylin Görgün Baran, Türkiye’de toplamda 130 kadın sığınma evinin bulunduğunu bunların 99’unun devlete, 28’inin yerel yönetimlere diğer 3’ünün ise kadın sivil toplum kuruluşlarına ait olduğunu söylüyor.

Türkiye’nin kanayan yarası

Kadına yönelik şiddetin ‘Türkiye’nin kanayan yarası’ olduğunu ifade eden Baran, bunu önleme yöntemlerinden biri olarak kadın sığınma evleri açtıklarını ifade ediyor. Türkiye’deki kadın sığınma evlerinin yetersiz ve niteliksiz olduğuna dikkat çeken Baran, özellikle sığınma evlerinin tek tipleştirilmeye çalışılmasının yanlış olduğunu ifade ediyor: “Her şiddet gören kadını aynı yere sığdırmak doğru değil.” Baran, sığınma evlerinin terapi merkezi olmadığını ve hayata hazırlama yerleri olarak değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor.

DBP’li belediyelere atanan kayyumlar ile kapatılan kadın merkezlerine değinen Baran şöyle devam ediyor: “Kadın merkezlerine bakıldığında o kadınların destek alması ve hayatta kalmaları noktasında çabalar gösterilirken bu uygulama ile bunları ellerinden alıyorsunuz. Bu İstanbul Sözleşmesi’nin 6284 sayılı ‘Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine’ dair kanunu kapsamında yanlış uygulamalar. Çünkü biz uluslararası sözleşmelere imza atıyoruz ama ne yazık ki uygulamalara gelince o maddeleri uygulayamıyoruz.”

Güven kırılması yaratıyor

Kapatılan kadın merkezlerindeki kadın başvurucuların bilgilerine el konulmasının ise kadınlarda bir ‘güven kırılmasına’ neden olacağının altını çizen Baran, acilen bu ihlalin uluslararası platformlarda dile getirilmesi gerektiğini vurguluyor.

Duygu Erol-Habibe Eren /Ankara-Jinha

 

 

 

Kadın Filmleri Festivali için geri sayım

 

Her yıl büyük ilgi ve merakla beklenen Filmmor’un düzenlediği Kadın Filmleri Festivali’nin hazırlık toplantısı, 3 Kasım’da yapılıyor. 15. Filmmor Kadın Filmleri Festivali, mart ayının ikinci haftasında yapılacak olan festivalin ilk toplantısını 3 Kasım’da gerçekleştirecek. “Kadınlarla birlikte kadınlar için sinema yapmak, itiraz etmek, üretmek, düşlemek ve eylemek için” sloganıyla sinemaya kadınların kadrajından bakan Filmmor, 15. Filmmor Kadın Filmleri Festivali’ne hazırlanıyor. Festival ekibinin yayınladığı basın bülteninde şu ifadeler yer alıyor: “Koşullar ne kadar zor olsa da 15. yılımızda yine mart ayının ikinci haftası İstanbul’da başlayacak, ardından altı şehir dolaşacak bir Filmmor Kadın Filmleri Festivali yapmak üzere kolları sıvadık. 15. Filmmor Kadın Filmleri Festivali’ni; savaştan göçe, işsizlikten şiddete yeryüzünden edilen kadınlara dair bir ifade, iletişim, dayanışma alanı olarak hep birlikte dayanışmayla var edebilmek umuduyla, sizi 3 Kasım Perşembe günü saat 18.00’de Filmmor’da yapılacak olan ilk toplantımıza bekliyoruz.”

İSTANBUL

 

 

 

Adımız ‘Barış’ olacak ve biz kazanacağız

Kapatılan Özgür Gündem gazetesi ile dayanışma gösterdikleri için tutuklanan yazar Aslı Erdoğan ve dil bilimci Necmiye Alpay için dayanışma devam ediyor. Aralarında yazar, öğretmen, gazeteci, oyuncu ve birçok meslek gurubundan kadınlar, Aslı ve Necmiye için duygu ve düşüncelerini kaleme aldı. Kadınların yazılarından kısa alıntılar şöyle:

Sevinç Erbulak: Aslı? Dünya bu kadar sessiz olduğu için mi içeridesin? Dünya bu kadar vahşi olduğu için mi içeridesin? Kedileri sever misin? Peki Murakami’yi? Sen sadece tependeki kırlangıca değil hepimize göre dışarıya çıktığın gün tanışıp sarılabilir miyiz dersin? Seni bekliyorum. Seni tanımıyorum. Seni seviyorum.”

Şebnem İşigüzel: “Öyle ya da böyle, yazarlar yerle bir olmuş bu handa kalmaya, yaşamaya devam ediyorlar, edecekler. Üstelik kendilerini içeri atanlardan daha uzun ömürleri olacak. Çünkü kitaplar yazarların ikinci hayatıdır. Herkes gider onlar kalır.”

Ayşe Özlem İnci: “Hangimiz gerçekten bu durumun kendisine dokunmadığından, kendisine dokunmasa bile yakın ya da uzak gelecekte çocuklarının özgürlüklerine- daha da açık konuşmalıyım- hayatlarına kastedilebileceği düşüncesiyle gamsız, tasasız ferah bir hayat sürebileceğini iddia edebilir?”

Amy Spangler: “Doğrusu, içinde bulunduğumuz “normallik”ten hazzetmeyenler olarak “delirme”nin tam zamanıdır derim. Bize takılmaya çalışılan prangalara inat, yaklaşma çabamız devam edecek. Bendeki öteki, ötekideki ben. Sen ve ben ve öteki ve ötekinin ötekisi sarılıp koklaşacağız. Birbirimize sarılarak kendimizi kötülüğe karşı siper edeceğiz. Bizim için “deli” diyecekler, ama sarılarak savaşacağız. Adımız ‘Barış’ olacak, ve biz kazanacağız.”

İsahag Uygar Eskiciyan: “Malumunuz ülkemizde doğruların peşinden delicesine gidip haber yapmak, yazmak çok zor bir iş. Bu işe kollarını sıyıranların çoğunlukla duyduğu tanım ise deli işi’dir. Bu zorluğun farkında olarak girişilen bu uğraşı da kim olursa olsun zalim muktedire, kimden gelirse gelsin hukuksuzluğa, kime dokunacaksa dokunsun haksızlığa karşı durma prensibiyle şekillenen özgür basın sadece gelenek değil aynı zamanda ‘gelecek’tir de!”

Karin Karakaşlı: “Aslı Erdoğan’ı bu denli tehlikeli kılan ne? Okuyanı yerinden şöyle bir sarsan sözünü; tanığı olduğu haksızlığı ifşa için, hakiki olanı paylaşmak için anlatması. Barış teröristliği yapması. Bu yazı yazılırken, 28 belediyeye kayyum atandı. Dil içi çevirisiyle Kürt halkının iradesi bir kez daha yok sayılmaya kalkışıldı. Ama karşısına geçip ezmeye çalıştığınız şeyin varlığını, en çok da o sistematik kötülüğünüz, zulmünüz ele verir. Ve bugün o irade kadar gerçek çok az şey var bu topraklarda.”

Pınar Öğünç: “Havada uçuşan kelimeleri saymak için icat edilmiş bir aygıt olsaydı, 15 Temmuz’dan beri en çok kullanılanlardan biri “demokrasi” olabilirdi mesela. Caddelerin, meydanların, köprülerin, parkların, okulların ismi değişiyor, içinden “demokrasi” geçen tabelalar asılıyor eskilerinin yerine. Onurlandırır gibi ama hürmetsizce, havaalanının “Business Class Lounge”ına dahi “demokrasi kahramanlı” isim veriliyor. Kürsülerde, mikrofonlarda, dillerde hep “demokrasi”. O kelimeleri sayan aygıtın iki ayda en fazla biriktirdiği tamlama da milli birlik ve beraberlik olabilirdi. Bazen noksanlığı en fazla hissedilen neyse diline yapışıyor insanın. Ya da bu seçilmiş bir yöntem. Sanki olmayan söyledikçe gelecek, ismi çağrıldıkça varlığına inanılacak. Bir darbe girişimi sonrası, hakikaten demokrasinin kıymetinin bilindiği, bu fikirle buluşulan, beraberlik hissi yaratılan bir dönem olabilirdi oysa; hukuk devletinden, demokrasiden, birlik duygusundan bu kadar uzaklaşılan bir zaman dilimine dönmeseydi.”

Asuman Susam: “Yazıyı sevmeyen ve ondan korkan, yazan eli kıskanan ve o eli kıran rüyasızdır. Ondandır hayatların Yusuf’un kuyusuna çevrilişi. Derine, ışıksız, mutlak bir sessizliğe gömülmek istenişi. Tecritteki kalemin, karanlıktaki elin ışığı rüyasıdır. O hiç tükenmez.”